O çirkin sesli müezzinin hikâyesidir ki, kâfirlerin bulunduğu mahalde ezân okudu ve bir kâfir adam ona hediye verdi
30. bölüm / 51 · 1105 kelime · ~6 dk okuma
3363. Bir müezzinin çok çirkin bir sesi vardı. Kâfiristan içinde ezân okudu.
Ya'ni, çirkin sesli bir müezzin kâfirlerin mahallesinde o çirkin ses ile ezân okudu.
3364. Ona kaç defa: "Ezân okuma, zîrâ nizâ' ve düşmanlıklar uzun olur!" dediler.
O müezzine müslümanlar kaç def'a: "Bu çirkin ses ile bu kâfirlerin mahallesinde ezân okuma! Zîrâ o kâfirlerin bu ezandan istikrâh etmeleri yüzünden ehl-i İslâm'a karşı nizâ'ları ve düşmanlıkları uzun olur ve şiddetlenir" dediler.
3365. O çekinmeksizin çok inad etti. Kâfiristan içinde ezân okudu.
3366. Halk avâmın fitnesinden korkucu oldu. Halbuki bir kâfir bir elbise ile geldi.
Müslümanlar kâfirlerin taassubu yüzünden avâm arasında bir ihtilaf ve karışıklık çıkmasından korkucu oldular. Onlar bu korku içindeyken bir kâfir kendi kisve-i resmiyye-i rûhâniyyesi ile müslümanlara çıkageldi.
3367. Öyle bir latîf elbise ile şem'i ve helvayı hediye getirdi; ve mûnis gibi geldi.
Kâfir süslü ve latîf bir elbise giyinmiş olduğu hâlde gece olmak münâsebetiyle elinde bir feneri ve tabak içinde bir tatlıyı hediye olarak getirdi; ve bir dost ve mûnis gibi beşâşetle geldi.
3368. "Bu müezzin hani, nerededir ki, onun salâsı ve sesi rahat artırıcıdır?" diye sora sora geldi.
O hediyeyi getiren kâfir o çirkin sesli müezzini arayarak derdi ki: “O ezân okuyan müezzin nerede? Zîrâ onun ezan sesi bizim gönlümüzün râhatını çoğalttı!"
3369. "Agah ol, o çirkin sesten ne rahat olur?" Dedi ki: "Onun sesi kilise içine düştü".
Müslümanlar onun sözüne cevâben dediler ki: "Kendine gel, o müezzinin çirkin sesinden gönüllerde ne râhatı hâsıl olur ki onu ararsın?" Kâfir cevâben dedi: “O müezzinin sesi kilise içinde duyuldu."
3370. Latif ve âlî bir kızım vardır. Ona mü'minlik arzusu var idi.
3371. Onun başından bu sevda asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona nasihatlar verdi.
Benim güzel ve yüksek fikirli bir kızım vardır ki, onun kalbinde müslüman olmak arzûsu ve hevesi var idi. Onun başından bu müslüman olmak aşkı asla gitmezdi. Bu kadar kâfir ona bu fikirden vazgeçmesi için de nasîhatlar vermiş idi.
3372. Onun kalbinde îmânın muhabbeti bitmiş idi. Bu gam micmer gibiydi, ben de öd gibiydim.
"Micmer", buhurdan dedikleri âlettir ki, içinde güzel kokulu maddeler yakarlar. Ya'ni, "O kızımın kalbinde îman etmek ve müslüman olmak muhabbeti neşv ü nemâ bulmuş idi. Bu hâl bizim için bir gam ve keder idi ki, bir buhurdan mesâbesinde idi. Ben de o gam buhurdanının içinde öd ağaçı [gibi] yanıp tükenmekte idim."
3373. Azabda ve derd ve işkence içinde idim ki, onun silsilesi dembedem hareket ederdi.
Kızımın müslüman olmak hevesinden dolayı kalben azâbda ve derd ve işkence içinde idim ki, o azâb-ı kalbin silsilesi vakit vakit hareket eder ve beni üzer idi.
3374. O hususta hiç çâre bilmedim. Nihayet bu müezzin o ezânı okudu.
Kızımın bu aşkını geçirmek hususunda hiç çâre ve tedbîr bilemedim ve bulamadım. Nihayet müezzin o çirkin sesi ile o ezânı okudu.
3375. Kız dedi: "Bu mekrûh ses nedir ki, kulağıma bu çok sakîl geldi?"
“Dü çâr dâng”, ta'bîri Mesnevî-i Şerîfin müteaddid mahallerinde geçer. “Dü", iki ve “çâr", dört ve "dâng", eski kuruş i'tibârının altıda biri ma'nâsınadır. Bu kelimelere ayrı ayrı ma'nâlar verilse ebyât-ı şerîfenin ma'nâlarına münasib görünmez. Nitekim bu ta'bîr IV. cildin 1032 numaralı beytinde de geçti ve orada uzunca îzâhât verildi. Kinâyât-ı Acem'i hâvî olan lügatlerde bu ta'bîr münderic değildir. Binâenaleyh muhterem şârihlerin her biri beyt-i şerîfe münasib olan tahmînî bir ma'nâ ile iktifa etmişlerdir. Ankaravî hazretleri bu beyitte "Benim kulağıma bu dü çâr dâng geldi. "Dü çâr", iki kimse biribiriyle dokunmak ma'nâsınadır. Ama burada "sakîl geldi ve kabîh geldi" ma'nâsına isti'mâl olunmuştur" buyurur. Hind şârihlerinden İmdâdullah hazretleri de "dü çâr dâng" ya'ni "çok ağır geldi." 'Dâng', dirhemin altıda bir parçasıdır, "hakîr"den kinâyedir. Ses kulağıma geldi, onu hakîr bildi" buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî de kezâ “Dü çâr dâng, hakîr olan şeyden kinâyedir" demiştir. Binâenaleyh fakîr dahi bu ma'nâyı almak mecbûriyetinde kaldım.
3376. "Ben bütün ömrümde bu kilisede ve ma'bedde asla böyle çirkin ses işitmedim!"
"Deyr", hıristiyanların ma'bedi ve manastırı, "künişt", mecûsîlerin âteşkedesi ve yahûdîlerin ma'bedi ma'nâsınadır. Ya'ni, kız dedi ki: "Ben müddet-i ömrümde bu kilisede ve diğer ma'bedlerde asla böyle çirkin ve tab'a nefret verici ses işitmedim!" dedi.
3377. Kız kardeşi ona dedi ki: "Bu ezân sesi ve mü'minlerin i'lâmı ve şiârıdır."
"İlâm", bildirmek; “şiâr", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "nişân ve alâmet" ma'nâsınadır. Ya'ni o kızın kız kardeşi ona cevâben dedi ki: "Bu ses müslümanları namaza da'vet etmek için okudukları ezân sesidir ve mü'minlerin birbirlerine vakt-i ibâdet geldiğini haber vermesidir; ve ibâdet vaktinin alâmetidir.
3378. Ona i'tikād gelmedi, başkasından sordu. O başkası da "Evet, ey kamer!" dedi.
Ba'zı nüshada "kamer" yerine "peder" vâki'dir. Ya'ni, kız hemşîresinin sözüne inanmadı. Kanâatini kuvvetlendirmek için başkasından sordu. O sorduğu kimse de: "Evet, bu ses müslümanların ezân sesidir ey ay yüzlü güzel!" veyâhud "ey bir baba gibi tedbîr sahibi!" dedi.
3379. Vaktaki ona yakîn oldu, benzi sarardı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu.
Vaktāki bu çirkin ses müslümanların ezânı olduğuna kendisine yakîn hâsıl oldu, Müslümanlığa meyil ve muhabbet ettiğinden dolayı utandı. Onun kalbi Müslümanlık'tan soğudu. Zîrâ avâmın meyli ma'nâ güzelliğine değil, zâhirî güzelliklere ve süsleredir. İşte bu inceliğe vâkıf olan hıristiyanlar kiliselerini ve râhiblerini zâhiren süslerler ve güzel yüzlü ve sesli çocuklara duâlar tegannî ve terennüm ettirirler; ve bu sûretle avâmı kendi dinlerine imrendirmeğe çalışırlar.
3380. "Artık teşvîş ve azabdan kurtuldum. Dün gece o husûsta rüya korkusu olmaksızın yattım." [3384]
Ba'zı nüshada terkîb-i izâfi olarak "Bî-havf-i hâb" vâki'dir ki, tercüme ona göre yapıldı; ve ba'zı nüshada "bî-havf ü hab" sûretinde atf ile vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "korkusuz ve rü'yâsız olarak yattım" demek olur. Ya'ni, "Kızımın müslüman olmak mes'elesi gamından kurtuldum ve râhat râhat uyudum" demektir.
3381. "Onun sesinden benim rahatım bu oldu. Şükür için hediye getirdim, o adam hani?"
"Be-şükr"deki "be" ta'lîl içindir. Ya'ni, "O müezzinin çirkin sesinden benim râhatım bu sûretle vâki' oldu. Binâenaleyh ona teşekkür etmek için bu hediyeyi getirdim. O adam nerededir ki, hediyemi vereyim?"
3382. Vaktaki onu gördü dedi: "Bu hediyeyi kabul et, zîrâ benim için kurtarıcı ve el tutucu oldun!"
Vaktâki hediye ile gelen kâfir o çirkin sesli müezzini gördü, dedi: “Bu hediyeyi kabûl et, zîrâ sen beni azâbdan ve eziyetten kurtarıcı ve elimden tutup beni bu derd içinden çıkarıcı oldun!"
3383. "İhsandan ve iyilikten bana o şeyi ki yaptın; müstemirr olarak senin benden olmuşum."
"Birr", iyilik; “müstemirr”, dâim ve muttasıl demektir. Ya'ni, "Bana yaptığın ihsândan ve iyilikten dolayı ben senin dâimâ benden olmuşumdur."
3384. "Eğer ben mal ve mülkte ve servette ferd olaydım, ben senin ağzını altın ile doldurur idim."
3385. Sizin îmânınız riya ve mecâzdır! O ezân gibi yol vurucudur!
Bu beyt-i şerîf Hz. Pir efendimiz tarafından ehl-i taklîd ve riyâyı îkāzdır. Ya'ni, ey ehl-i taklîd, sizin îmânınız gösteriştir ve ma'nâ-yı aslîsinden hâriçtir ve mecâzdır. O çirkin sesle okunan ezân gibi hakîkat yolunu vurucudur.