Zahidi te'dîb için beyin öfkeli olarak gitmesi
33. bölüm / 51 · 804 kelime · ~5 dk okuma
3490. Bey ateş gibi oldu ve doğru sıçradı, dedi: “Göster, zahidin evi nerdedir?"
Ba'zı nüshalarda "Ber cüst râst" yerine, "ber cüst hâst" vâki'dir. "Sıçradı kalktı" demek olur. Bey gulâmdan mâcerâyı dinledikten sonra öfkesinden ateş gibi oldu ve yerinden fırladı, ayağa kalktı ve gulâma dedi: “Zahidin evi nerededir? Göster!"
3491. "Tâ ki bu ağır topuz ile onun başını, o anası fahişenin irfansız başını döveyim!"
"Anası fahişe"den murâd, zâhidin nefsidir. Zîrâ zâhidin zühdü kendi vücûdunun ve varlığının selâmeti mülâhazasıyladır. Binâenaleyh onda vüs'at-i irfan olmadığı için kendi mertebesinden başka olan merâtibi idrâk edemez ve onun nefsi kendi enâniyetinden doğan birtakım hallerin mef'ûlüdür; ve "bey"den murâd dahi, insân-ı kâmildir. Kendi hayallerinin mef'ûlü olan zâhidler insân-ı kâmillerin vüs'at-i irfanlarını idrâk edemedikleri için ta'n ederler. Ve halkı kendi hayallerine tâbi' kılmak ve bu husûsta baş ve reîs olmak isterler; ve halka karşı emr-i ma'rûf yaptıklarını zannederler.
3492. O köpeklikden dolayı o ma'rufu ne bilir? Ma'rufluğun ve meşhurluğun tâlibidir.
"Köpeklik"ten murâd, nefsâniyettir. Ya'ni, zâhid henüz nefsâniyet mertebesinde bulunduğu için emr-i ma'rûf etmeği ve halkın eğri hareketlerini tashîh etmeği ne bilir? O nefsinin sıfatı faâl olduğu için halk arasında sa-lâh-ı hâl ile ma'rûf ve meşhûr olmayı ister; ve halkın hürmetini bekler. Hz. Pir efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında emr-i ma'rûf hakkında şöyle buyururlar: "Bu halkın ef'âli bütün eğridir. Evliyâ onları görüp tahammül ederler. Eğer tahammül etmeyip de söyleseler ve onların eğriliklerini ve doğruluklarını be-yân etseler, hiçbir kimse onların huzurunda durmaz ve onlara müslümanla-rın selâmını vermez. Ancak Hak Teâlâ onlara vüs'-ı azîm ve havsala-i vesî' ihsân etmiş olduğundan tahammül edip halka girân gelmemek ve eğrilikleri mestûr olmak için, yüz eğriliklerden birini söylerler; ve tedrîc ile bu eğrilikle-ri birer birer onlardan def' ve men' etmek için belki eğri[yi] "Doğrudur!" diye onu medhederler. Nitekim muallim bir çocuğa yazı meşk eder. Satır yazmak derecesine getirince o çocuk satır yazıp muallime gösterir. Muallimin indinde onun hepsi eğridir ve fenâdır. Halbuki san'atı îcâbınca müdârâ edip "Hepsi iyidir, âferin, âferin, ancak satır arasında bu harf fenâ olmuştur, böyle yaz-mak lazımdır!" deyip onu gösterir. Çocuğun gönlü ürküp zayıf olmamak ve kuvvet peydâ etmek için bâkîsini tahsîn eder. İşte böylece bittedrîc ta'lîm ile fâide hâsıl olur."
3493. Tâ ki bu gösteriş ile kendine yer yapa! Tâ ki bir şey ile kendini âşikâr ede!
Tâ ki o zâhid bu riyâkârâne emr-i ma'rûf ile kendisine halkın gönlünde yer yapsın! Ve tâ ki bir şey ve bir hareket-i zâhidâne ile kendisini halk ara-sında meydana çıkarsın ve halk dahi bu mübarek adamdır desinler!
3494. Zîrâ o ancak o hüneri tutar ki, ona ve buna tesellüs etsin!
3495. Eğer o deli ve fitne kazıcı ise, delinin ilacı öküz zekeri olur.
"Kâv", "kazmak" ma'nâsına olan “kâvîden" masdarının emr-i hâzırıdır. "Fitne-kâv", vasf-ı terkîbî olup "fitne kazıcı" demek olur. "Kîr", zeker; "gâv", öküz demektir. “Kîr-i gâv”, öküz zekeri demek olur. Mâverâünnehir halkı öküzün zekerini kurutup ondan kamçı yaparlar ve ta'zîr edecekleri kimseyi bu kamçıyla döverler. Binâenaleyh ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Eğer deliyse aklını başına getirmek için onun ilacı kamçı ile dövmek olur" demektir.
3496. Tâ ki şeytan onun başından dışarıya gide! Eşek sürücülerin dayağı olmaksızın eşek nasıl gider?
"Şeytan"dan murâd, zâhidin mevhûm olan enâniyeti ve da'vâ-yı riyâsetidir. Ya'ni, zâhidin dimâğındaki vehm-i enâniyet ve da'vâ-yı riyâset dışarıya çıkmak ve Hak yolunda doğru yürümek için kamçı vurmak lazımdır. Nitekim eşek sürücülerin dayağı olmazsa, eşek menzil-i maksûda doğru gitmez ve oraya buraya saldırır. "Let", dövmek demektir.
3497. Bey dışarıya fırladı ve elinde de bir topuz. Gece yarısı yarı sarhoş zahide geldi.
"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. "Nîm şeb" ile insân-ı kâmilin vücûd-ı Hak'ta halkı müşâhedesine ve "nîm mest" ile mahv içinde sekrine işaret buyrulur.
3498. Öfkeden dolayı zâhid olan adamı öldürmek istedi. Zahid adam yün altına gizlendi.
3499. Zahid adam ip bükücülerin yünü altında gizli olduğu halde beyden onu işitir idi.
Ya'ni, zâhid beyin topuz ile geldiğini duydu; ve odasının bir tarafında ip bükücülerin yün yığını var idi. Can korkusundan büyük bir yığının altına saklandı ve cismini görünmez bir hâle koydu. Zîrâ emr-i ma'rûf etmek husûsunda ten ve can kaydından geçmiş bir adam değildi; ve beyin sövüp saymasını ve atıp tutmasını bu saklandığı yerden dinlerdi.
3500. Dedi: "Adamın çirkinliğini yüzüne karşı söylemeğe, bir ayna kādir olur ki, yüzünü pek etti."
Zahid bir taraftan beyin sözlerini dinler ve diğer taraftan dahi kendi kendine derdi ki: "Adamın kabahatlerini yüzüne karşı [söylemeğe] yüzü pek kuvvetli olan ayna lâzımdır ki, o aynanın gösterdiği ayıbtan dolayı öfkelenen bir kimse o aynaya taş attığı vakit kırılmasın ve mukavemet edebilsin!"
3501. Demir ayna gibi yüz gerekdir. Tâ ki sana: "Kendinin yüzünü gör!" diye!
Demirden ma'mûl ve mücellâ bir katı ayna gibi yüz gerekdir ki, tâ ki senin kabâhatlerini söyleyip kendinin yüzünü sana göstersin ve senin mâhiyetini sana bildirsin. وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ (Maide, 5/54) ya'ni "Levmedicinin levminden korkmazlar" âyet-i kerîmesinin vasfıyla mevsûf olmayanların, şunun bunun kabahatlerini yüzlerine karşı söylemesi câiz değildir. Zahid insaf edip yün yığınının altında kendi nefsine hitâben böyle söyler idi.