İçeriğe atla

Beyin zâhidin evinin kapısına gelmesi ve kapıya tekme vurması

35. bölüm / 51 · 1410 kelime · ~8 dk okuma

3512. Vaktaki mahalle beyin şamatasından ve kapıya tekme atmasından tutup kapmasından doldu.

“Heyhây”, gürültü ve kargaşalıktaki şamata demektir. “Dâr u gîr”, cenk ve tutma ve kapma demektir.

3513. Halk soldan ve sağdan dışarıya fırladı. Dediler ki: “Ey serdar, afv ve rızâ vaktidir!”

“Mukaddem”, öne geçmiş ve pîşvâ ve serdâr ma'nâsınadır. Halk bu gürültü üzerine soldan ve sağdan evlerinden dışarıya fırladı ve beye yalvarıp dediler ki: “Ey şehlerin ileri geleni ve serdârı, zâhidin kusûrunu affetmek ve onun yaptığına râzı olmak vaktidir!”

3514. “Bu zamanda onun beyni kurudur; ve onun aklı çocukların akıl ve fehminden kemterdir.”

Ya'ni, “Çünki bu vakitte zâhidin riyâzet sebebiyle dimâğı zayıf olmuş ve beyni kurumuştur. Binâenaleyh onun aklı ve idrâki, çocukların akıl ve idrâkinden bile daha aşağıdır.”

3515. “Zühd ve ihtiyarlık za'f za'f üzerine gelmiş ve onun o zühdü içinde küşadlık olmamıştır.”

Bir taraftan zühdün ve perhîzin verdiği za'f, dîğer taraftan dahi ihtiyarlığın za'fı vardır. Binâenaleyh za'f za'f üzerine gelmiştir; ve onun o kuru zühdü içinde kalb gözü açılmamış ve maksûduna vâsıl olmamıştır.

3516. Renc görmüş, yârdan genc görmemiştir. İşler yapmış, onun ecrini görmemiştir.

Ya'ni, "Bu zâhid riyâzet ve perhîz meşakkatini görmüş ve bu meşakkat ve zahmet mukābilinde mükâfat ve hazîne görmemiştir. Zâhirde sâlih görünen birtakım amelleri işlemiştir. O amellerin ecrini görememiştir."

3517. Yahud onun amelinin muhakkak gevheri olmadı; yahud kader cihetinden mükâfatın vakti gelmedi.

"Çektiği meşakkatlerin ve yaptığı amellerin mükâfâtını görmemiş olmasının sebebi budur ki, ya işlediği amelde ihlâs cevheri yok idi ve onları riyâkârâne yaptı, veyâhud sırr-ı kader cihetinden ve onun ayn-ı sâbitesinin îcâbı olarak mükâfâtın vakti gelmedi."

3518. Yahud o sa'y cühûdun sa'yi gibi idi. Yahud cezâ mîkāta vâbeste idi.

Yahud onun sa'yi cühûdun sa'yi gibi indî ve uydurma bir şey olup Hakk'a mukārin değil idi. Ya'ni bir insân-ı kâmilin terbiyesine müstenid değil idi. Zîrâ sâlikin kendi re'y-i nâkısı ve zaîfi ile yaptığı riyâzât ve mücâhedât müessir değildir. Çünkü sâlik kendisini nefsinin ve şeytanın taarruzundan muhafazaya kādir değildir. Yâhud yaptığı amel bir insân-ı kâmilin terbiyesine müstenid idiyse de, onun cezâsına ve mükâfâtına nâiliyet mîkāta, ya'ni onun isti'dâdının inkişafı vaktine bağlı idi.

3519. Muhakkak ona bu derd ve musibet kâfidir. Zîra pür-hûn olan bu vâdîde kimsesizdir.

O zâhide bu çektiği riyâzet derdi ve mücâhedât musîbeti kâfidir. Zîrâ o kan ile dolu olan nefis ve şeytan vâdîsinde kendini muhafaza edebilecek bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında değildir, kimsesizdir.

3520. Gözü pür-derd olarak o köşede oturmuştur. Yüzünü ekşitmiş, dudağını aşağıya sarkıtmıştır.

Onun kalbinin gözü ağrılı olarak o köşede oturmuştur ve halvete çekilmiştir ve yüzünü ekşitmiş ve dudağını da sarkıtmıştır. Binâenaleyh hakäik-ı eşyayı göremez, ma'zûrdur. Gece ve gündüz gam içindedir. Gözü sulu olup ona buna saldırır ve fenâ muâmelelerde bulunur. "Lünc", burada "dudak" ma'nâsınadır.

3521. Ne bir kehhal vardır ki, onun gamını yiye! Bir aklı yoktur ki, bir sürmeye iz götüre!

Onun gamını yiyerek ağrılı gözünü tedavî edecek bir göz tabîbi ve bir insân-ı kâmil yoktur; ve o bîçarenin bir akl-ı kâmili de yoktur ki, maârif-i evliyâyı ta'kîb edip kalbinin körlüğüne hidâyet sürmesini bulup çekebilsin. O, zavallı akl-ı nâkısının sevkiyle birtakım indî riyâzât ve mücâhedât derd ve musîbetine mübtelâ olmuştur. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.): Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş Mürşid gerekdir bildire Hakk'ı sana hakka'l-yakîn Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

3522. Hazm ve zan ile bir ictihad eder; ve işi iyi olmak için ümîd içindedir.

"Hazm"in ma'nâsı hakkındaki îzâhât III. cildin 270, 271 ve 2831 ve 2193 numaralı beyitlerinde geçti; ve buradaki îzâhâta nazaran “hazm", "sû'-i zan" ve "iki tedbîrde ihtiyat" demektir. "Bûk", "büved ki"nin muhaffefi olup kelime-i temennîdir; ve kelime-i istisnâ olan "meger" ma'nâsına da gelir (Burhân). Ya'ni, o zâhid hazm ve zan ile ictihad eder; ve işim belki iyi olur diye ümîd içindedir. Neticeden emîn ve yakın üzre değildir. Ba'zı nüshalarda "hazm" yerine "vehm" vâki' olmuştur.

3523. Ondan dolayı onun yolu dostun cemâline kadar uzaktır. Zîrâ o baş istemez, ona başlık arzusu vardır.

O zâhid, bir mürşid-i kâmilin terbiyesi ile değil, kendi zan ve vehmiyle tarîk-ı riyâzet ve mücâhedeyi ihtiyâr ettiğinden dolayı onun yolu maksûd-i aslî olan Hakk'ın cemâline ve müşâhede-i hakikate kadar uzaktır. Zîrâ o ma'ârif-i ilâhiyye ile meşbû' bir baş ve dimâğ istemez. O halka reîs ve baş olup hükmetmek ister. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' که نماندش مغز سر از عشق پوست suretinde vâki'dir. "Zîrâ onun başının beyni, post aşkından dolayı kalmamıştır" demek olur. Ya'ni "O zâhidde sûret aşkı vardır, bu aşktan dolayı dimâğı ma'nâdan boştur."

3524. Bir saat o "Bu hesabdan nasibim meşakkat geldi!" diye Huda'ya itâb eder.

O zâhid bu kadar zahmet ve meşakkat çektiği hâlde maksûda vâsıl olmadığını görüp bir zaman "Bu sa'y ve ictihâd ve hesâbtan benim nasîbim boş bir zahmet çekmekten ibâret kaldı ve Hak benden inâyetini dirîğ etti!" diyerek Hakk'a itâb eder. Nitekim Şems-i Tebrîzî (k.s.) hazretlerinin Makālât'ında meşhûr Ömer Hayyâm hakkında şöyle buyrulur: شیخ ابراهیم بر سخن خیام اشکال آورد که چون رسید؛ سرگردان چون باشد ؟ گفتم آری صفت حال خود میگوید او سرگردان بود . باری بر فلک می نهد تهمت را بari بر روزگار . باری بر بخت باری بحضرت حق باری نفی می کند و انکار میکند باری اثبات میکند باری اگر میگوید سخنهای در و هم تاریك می گوید. مؤمن سرگردان نیست . مؤمن آنست که حضرت نقاب نقاب بر انداخته است پرده گرفته است مقصود خود بدید. بندگی میکند عیان در عیان لذتی از عین او در می یابد از مشرق تا بمغرب . . . الخ .

Ya'ni "Şeyh İbrahim, Ömer Hayyâm'ın sözü üzerine işkâl getirdi de dedi ki: "Mâdemki vâsıl oldu, niçin sergerdân ve hayrân oluyor?" Dedim: “Evet, kendi hâlinin sıfatını söylüyor. O sergerdân ve hayrân idi. Töhmeti ba'zen feleğe ba'zen zamâna ba'zen tâli'e ba'zen Hz. Hakk'a isnâd eder, ba'zen nefyeder ve inkâr eder, ba'zen isbât eder. Ba'zen söyler ise de karanlık vehm içinde söyler. Mü'min ise sergerdân değildir. Mü'min odur ki, Hz. Nakkāb nikābı kaldırmış ve perdeyi tutmuştur. Kendi maksûdunu gördü, ıyân içinde ıyânen kulluk eder. Maşrıkdan mağribe kadar onun aynından bir lezzet bulur ilh..."

3525. Bir saat "Herkes uçucu ve biz kanadı kesilmişiz!" diye kendi tali'i ile cidâldedir.

O zâhid bir zaman der ki: "Tarîk-ı Hakk'a sâlik olanların hepsi uçup maksadlarına nail oldu. Bizim menhûs tâli'imizin îcâbı olarak bu kadar zahmet ve meşakkat çektiğimiz hâlde kanadı kesik bir kuş gibi uçamadık ve maksûdumuza nâil olamadık!"

3526. Her kim kokuda ve renkte mahbûstur, her ne kadar zühd içinde ise de onun huyu dar olur.

"Koku ve renk"ten murâd, âlem-i sûrettir. Ya'ni, her kimin fikri sûret âlemi içinde mahbûs ise, her ne kadar zühd ve perhîz içinde olsa da onun huyu ve ahlâkı dar olur. Zîrâ o bu âlem-i sûrette Hakk'ın tecelliyâtını ve zuhûrunu göremez. Ancak halkı ve halkın ef'âlini görür. Bu dar görüşten dolayı halka i'tirâzı ve onlar ile kavgası çok olur. Ehl-i hakîkat bu mertebeye "fark kable'l-cem'" derler.

3527. Bu dar olan munahdan dışarıya gelmedikçe ne vakit onun huyu latîf ve onun sadrı geniş olur?

"Munâh", devenin çöktüğü mahal ma'nâsınadır; ve "deve"den murâd, cism-i beşer ve “çöktüğü mahal"den murâd, âlem-i sûret olan bu dünyâdır. Alem-i sûret âlem-i ma'nâya nazaran dardır. Ya'ni, cismin yatıp kalktığı bu âlem-i sûretten hârice çıkmadıkça o zâhidin ahlâkı ne vakit latîf olur ve onun sadrı ve kalbi ne vakit geniş olur?

3528. Zâhidlere halvette güşâddan evvel asla bıçak ve ustura vermek lâyık olmaz.

"Halâ", burada "halvet ve yalnızlık" demektir. “Güşâd", hoşluk ve okun yaydan kurtulması ma'nâsınadır. Ya'ni, zâhidlere halvette keşif vâki' olup kalblerinde inşirâh hâsıl olmazdan evvel bıçak ve ustura gibi âlât-ı câriha vermek münasib olmaz.

3529. Zîra gönül darlığından o muradsızlıkların gussasından ve gamdan kendisinin karnını yırtar.

“Dacer”, gamdan gönül darlığı ve ârâmsızlık demektir (Müntehabü'l-Lügāt). Birinci mısra'daki "ez" ikinci mısrâ'a râcidir. Ya'ni کز ضجر و غصه آن بی مرادیها و غم خود را بدراند شکم takdirindedir. Ya'ni, halvette zâhide keşif vâki' oluncaya kadar âlât-ı câriha verilmek câiz olmaz. Zîrâ keşifden evvel onun kalbi o kadar darlık ve ârâmsızlık içindedir ki, bu sıkıntının şiddetinden eline geçen âlât-ı câriha ile kendinin karnını yırtar ve intihar eder. Nitekim ba'zı sâliklerde bu haller vâki' olmuştur. Hattâ ba'zıları kendisini asmıştır. Binâenaleyh zâhidin kendi kendine halvete girmesi gāyet tehlikelidir. Fakat bir mürşid-i kâmilin idâresinde bulunursa halvetteki bu vartaları kolay atlatır.

Bu kıssa Sahîh-i Buhârî'nin Kitâbu't-Tefsîr'inde mevcûddur. Vahiyde fetret vâki' olduğu vakit Resûl-i Ekrem hazretleri mahzûn olur ve nefs-i şerîflerini aşağıya atmak için Hirâ dağının zirvesine çıkardı. O sırada Cibrîl (a.s.) zâhir olup derdi ki: يا محمد انك رسول الله حقا فليسكن Ya'ni "Yâ Muhammed, sen muhakkak Allah'ın Resûlüsün, sâkin ol!" Bunun üzerine hüzünleri sâkin olurdu. Fakat vahyin fetreti uzadığı vakit yine böyle yapar ve yine Hz. Cibril zâhir olurdu.