İçeriğe atla

Mustafa (a.s.)ın vahşet-i hicâbdan dolayı Hirâ dağından kendisini atması, Cebrâîl (a.s.) in ona "Atma ki, senin için önde devletler vardır!" diye geç görünmesi kıssasıdır

36. bölüm / 51 · 1358 kelime · ~7 dk okuma

3530. Vaktaki Mustafa'ya hicr yüce olaydı, kendisini dağdan atar idi.

Vaktāki Mustafa (a.s.) Efendimiz'e vahyin fetreti yüce olaydı ve uzaya idi, kendisini dağdan aşağıya fikren atardı ve fiilen de bu fikrini icrâya kasdederdi.

3531. Hatta ona Cebrâîl “Sakın yapma, zîrâ sana "Emr-i kün"den çok devlet vardır!" derdi.

"Emr-i kün” ibâresinde "kün" Fârisî olursa "kerden" masdarının emr-i hâzırı olur ve terkîb, vasf-ı terkîbî olur; ["emr-kün"] "emredici" ma'nâsına gelir; ve eğer Arabî olursa "kevn" masdarının emr-i hâzırı olup "ol" demek olur. Ya'ni Hz. Cibrîl Resûl-i Ekrem'e derdi ki, "Sakın kendini aşağıya atma, zîrâ sana emredici olan Hak'tan çok devlet vardır; veyâhud sana Hakk'ın "ol" emrinden çok devlet gelecektir."

3532. Mustafa atmaktan sakin olurdu. Yine hicrân koşmak getirirdi.

Resûl-i Ekrem hazretleri Hz. Cibrîl'in bu tesellîsi üzerine nefs-i şerîflerini atmaktan vazgeçerdi. Fakat hicrân ve fetret-i vahiy uzadığı vakit yine dağ tepesine koşmak duygusunu getirir idi.

3533. Yine o kendini o gamdan ve endûhtan dolayı dağdan baş aşağı bırakırdı.

3534. Tekrar o Cebrâîl zahir olurdu, derdi ki: "Ey nazîrsiz şâh olan sen, bunu yapma!"

3535. Hicabın keşfine kadar böyle idi. Nihayet o güheri, o cibinden buldu.

Resûl-i Ekrem hazretleri hicâb olan fetretin ve hicrin keşfine ve zevâline kadar bu hâlde idi. Akıbet o vahy-i ilâhî cevherini o cîb-i isti'dâdından buldu ve hüzünleri de sükûnet buldu.

3536. Vaktaki her mihnet için kendilerini öldürürler, bu mihnetlerin aslıdır, onu nasıl çekerler?

Vaktâki insanlar her mihnet ve keder için kendilerini öldürürler ve intihâr ederler, bu Hak'tan ayrılık ise bütün mihnetlerin ve kederlerin aslıdır. Bu mihnete nasıl tahammül edip çekerler?

3537. Fedâîlikten adamlara hayret vardır. Bizden her birimiz bir sîretin fedâsıdır.

Adamların gösterdikleri fedâîliğe bir hayret vardır. Zîrâ kimisi bir kadına âşık olup onun uğrunda kendini öldürür ve kimisi tahsîl-i servet için her türlü tehlikelere atılıp can fedâ eder ve kimisi şöhret için kutubların buzları arasında canını fedâ eder. Zîrâ ölünün eline bir şey geçmez. Kalanların elinde de nihayette kırılıp bozulacak olan bir çocuk oyuncağı geçer. Velhâsıl ehl-i sûretten olan her birimiz bir sîretin fedâsı olmuştur.

3538. Ey saâdet, o kimseye ki ten fedâ etmiştir. Onun için ki onun fedâsı olmağa değer.

Ey ne mutlu o kimseye ki, cismini fedâ olmağa değen bir kıymetli şeye fedâ etmiştir. O da cisim hicabını yırtıp kendi hakîkatı olan Hakk'a ulaşmaktır.

3539. Her birisi mâdemki bir fennin fedâsıdır ki, o yolda ömür sarfı ve ölmek lâyıktır.

"Küştenî"deki "yâ", yâ-yı liyâkattır. Ya'ni, efrâd-ı beşerden her biri mâdemki fünûn-ı zâhireden ve ulûm-ı mütenevviadan bir fenne kendisini fedâ etmiştir, binâenaleyh onun fikrine göre o fen yolunda ömür sarfetmek ve ölmek lâyık ve münasibdir.

3540. Guruba veya şürûka mensûb olanda ölmeklikdir ki, o vakit şâik ne de [3545] meşûk kalır!

Bu cihan halkından her birisini bir fende fedâ-yı cân etmesi gurûba ve şürûka ya'ni fesâda veyâ kevne mensûb olan eşyaya muhabbet edip onlar hakkında ölmeklikdir ki, o ölme vaktinde ne şevk ve aşk sahibi olan kimsenin vücûdu kalır ve ne de onun şevkine ve aşkına sebeb bulunan meşûkun vücûdu kalır!

3541. Bâri bu mukbil bu fennin fedâsı olsa ki, onda ölmekte yüz dirilik vardır.

Herhangi bir fenne ikbâl ve teveccüh eden kimse bu fennin fedâsı olsa ki, o fende ölmekte yüz dirilik ve hayât-ı ebediyye vardır, o fen dahi Hakk'ın aşkı ve muhabbeti yolunda cisminin ve canının kaydından geçmektir.

3542. Aşık ve ma'şûk ve onun aşkı devâm üzeredir. İki âlemde nasîbli ve iyi namlıdır.

Ya'ni, Hak yolunda cisminden ve canından geçen kimsenin indinde âşık olan o fedakâr ve ma'şûk olan Hak ve o fedakârın aşkı devâm üzredir. Hem hayât-ı dünyeviyyede ve hem de hayât-ı uhreviyyede nisbet-i aşktan ve zevk-i ma'şûktan nasîbi vardır; ve dünyâda beşer indinde ve âhirette ehl-i hakîkat indinde iyi namlıdır.

3543. Ey kerîmlerim, hevâ ehline merhamet ediniz! Onların şânı helâkten sonra helâkin vürüdudur.

“Teva”, helâk; “vird”, burada “vürûd etmek, gelmek ve hazır olmak” ma'nâsınadır. Ey kerîm olan kâmillerim, hevâ-yı nefs ehline acıyınız! Zîrâ onların hâl ve şânı helâkten sonra helâkin gelmesidir. Birinci helâk, mevt-i ıztırârî, ikinci helâk helâk-i uhrevîdir ki mevt-i iztırârîden eşeddir.

3544. “Ey bey, onun şedîdliğini affet! Onun derdine ve bedbahtlığına nazar et!”

Zâhide öfkelenip kapısını tekmeleyen beye komşuları şefâat edip beye hitâben dediler ki: “Ey bey, onun şedîdliğini ve kabalığını affet, sen onun tersliğine bakma, derdine ve bedbahtlığına bak!”

3545. “Tâ ki senin cürmünden dahi Huda bir afv ede! Senin zilletine mağfiret doldura!”

Ba'zı nüshada “zillet” yerine, “hatâ” ma'nâsına olan “zellet” (زلت) vâki'dir.

3546. “Sen gafletten dolayı çok testi kırmışsın, afv ümîdine gönül bağlamışsın!”

3547. Affet, tâ ki cezâda afv bulasın! Kader, sezâda kılı yarar.

Yani "الراحمون يرحمهم الرحمان ارحموا من في الارض يرحمكم من في السماء" Merhamet edenlere Rahmân merhamet eder. Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar size merhamet etsinler!" hadîs-i şerîfi mûcibince, "Ey bey, bu zâhidin hâline merhamet edip affet! Zîrâ kader-i ilâhî فَمَن يَعْمل مثْقَالَ ذَرَّةٍ خيرًا يَرَهُ (Zilzâl, 99/7) ya'ni "Kim zerre miskāli hayr işlerse, onu görür" âyet-i kerîmesi mûcibince herkesin lâyık olduğu mükâfâtı vermek hususunda kılı kırk yarar ve inceden inceye hesâb üzerine muâmele eder.

3548. Bey dedi: "O kimdir? Ta ki bizim testimize bir taş vura, testiyi kıra!"

3549. "Vaktaki erkek arslan benim mahallemden geçmeyi tasarlar, yüz hazer ile korka korka geçer."

3550. "Bizim bendemizin kalbini niçin incitti? Bizi misafirlerin önünde hacil etti!"

3551. Bir şerbet ki, onun kanından iyidir, döktü. Şimdi kadınlar gibi bizden kaçtı.

"Şerbet"ten murâd, âşıkların kalbleri testilerinde olan aşk-ı ilâhî şarabıdır. "Taş"tan murâd, ta'rîzdir. "Dökmek"ten murâd, ta'rîz sebebiyle âşıkın kalbinde inkisâr ve teşevvüş husûlüdür. "Zâhidin kaçması", bu ta'rîz üzerine âşıkın zâhirinde nümâyân olan sıfat-ı celâl eserinden ürkmesidir. Ya'ni, "Zâhidin damarlarında cereyan eden maddî kandan daha iyi olan şarâb-ı aşk-ı ilâhîyi ta'rîzi sebebiyle âşıkın kalbini münkesir ve müşevveş etti. Şimdi de bizden hâsıl olan sıfat-ı celâlden ürktü."

3552. Fakat o benim elimden ne vakit canı götürür? Tut ki kuş gibi yukarı uçsun!

Ya'ni, “O zâhid benden ürktü ve kaçtı. Fakat o, farz et ki, kuş gibi havaya uçsa bile benim elimden canını kurtaramaz!"

Menkıbe: Menâkıb-i Sipehsâlâr'da buyrulur ki: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimiz sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbından bir tâife evin içinde hakāyık ve maânî bahsi ile meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işidip: "Dam üzerinde Hz. Mevlânâ'nın illetini işitiyor musunuz?" dedi. Zât-ı hazretleri dahi sâika-i gayretle inleyip "Bakalım, illet kimè vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftdâr oldu ve illet-i mezkûre temâdî edip tedavîsinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Mevlânâ'nın infiâli hatırına gelip bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfâr ile meşgül oldu. Tövbesi makrûn-i icâbet olmağla o maraz ondan zâil oldu."

3553. Kendi kahrımın okunu onun kanadına vururum. Onun arda kalacak kolunu kanadını koparırım!

"Mürde-rîg", ölünün başından arta kalan eşyâ demektir "Perr ü bâl"den murâd, cisimdir. Bu beyt-i şerîf, kendi sâliki olan âşıka vâki' ta'rîzden dolayı mürşid-i kâmil lisânındandır: Ya'ni, "Benim sâlikime ta'rîz eden o zâhidin cismine kendi kahrımın okunu saplarım; onun zâten mevt-i ıztırârî ile başından arta kalacak olan cismini ma'lûl bir hâle getiririm!"

3554. "Eğer benim sa'yimden dolayı katı taş içine giderse, onu taşın içinden şimdi dışarıya çekerim!"

"Benim tasarrufumdan kurtulmak için bilfarz katı taş ve kaya içine kaçıp giderse, onu o taş içinden bile dışarıya çıkarırım. Velhâsıl elimden kurtulamaz!"

3555. "Ben onun cismine bir darbe sürerim ki, pezevenkciklere bir ibret olur!"

"Kuvvâd", züvvâr vezninde "kāid"nin cem'idir. "Hayvanı yeden adam"a denir ki, "yedekçi" ta'bîr olunur. Pezevenge ıtlâkı bu ma'nâdandır (Kāmûs). "kuvvâdekân râ"daki "kâf" kâf-ı tasğîrdir. "Kuvvâd" cemi' olduğu hâlde kāide-i fârisiyye üzere "ân" ile cem'i, lisân-ı Fârisî'de müsta'meldir. Nitekim "esrâr", "sırr"ın cem'i olduğu hâlde ona tekrar Fârisî'nin cem' edâtını ilave edip "esrârhâ" derler. Başka emsâli de vardır.

3556. "Herkese hîlekâr hem de bize! Şimdi onun ve yüz onun gibisinin hakkını vereyim!"

"O zâhid herkese karşı hîlekâr ve riyâkâr, hem de bize karşı hîlekâr ha! Ben şimdi onun gibi olan yüz hîlekâr zâhidin hakkını vereyim de görsün!"

3557. Onun kan yiyici öfkesi bir serkeş olmuş idi. Onun ağzından bir ateş zâhir olur idi.

O beyin kan içici ve adam öldürücü olan öfkesi, bir serkeş olmuş ve azmış bir hâle gelmiş idi ve onun ağzından çıkan sözler bir ateş gibi yakıcı idi.