İçeriğe atla

Zahidin şefâatçilerinin ve komşularının ikinci def'a olarak beyin elini ve ayağını öpmesi ve yalvarması

37. bölüm / 51 · 1690 kelime · ~9 dk okuma

3558. O şefâatçiler onun sözünden ve gürültüsünden dolayı onun elini ve ayağını nice def'a öptüler.

Zahidin komşuları ve şefâatçileri beyin âteşîn sözünden ve gürültüsünden müteessir olup zâhidi affetmesi için beyin elini ve ayağını birçok def'alar öptüler ve yalvardılar da dediler:

3559. Ki: "Ey bey, senden kîn çekicilik lâyık olmaz. Eğer şarab gittiyse sen şarabsız da hoşsun!"

"Keşî", "keşîden" masdarından fiil-i muzâri' muhatab olduğuna göre tercüme yukarıdaki vech ile olur. Eğer "küşten" masdarından fiil-i muzâri' muhâtab sîgası olursa tercüme şöyle olmak icâb eder: "Ey bey, senden lâyık olmaz ki bunu öldüresin!" Ya'ni "Ey bey, kîn tutuculuk senin şânına lâyık değildir. Veyâhud bu zâhidi öldürmek senin şânına lâyık olmaz. Eğer şarâb döküldü ise senin tab'-ı şerîfin şarâbsız dahi latîfdir!"

3560. "Şarab sermayeyi senin lütfundan götürür. Suyun letafeti, senin letafetinden hasret yer."

Ya'ni, "Sûrî şarâbdan cisme bir zevk hâsıl olur ve zevk bir ma'nâ ve bir hâl-i vicdânî olup lafz ile ta'rîf edilemez. Ey insân-ı kâmil, sen ise şarâb-ı hakîkî ile sarhoş bir hâldesin ki, bu zevk sûrî şarâb zevkinin gayr-ı kābil-i kıyâs bir fevkındedir; ve belki sûrî şarabın zevki, senin bâtınındaki letâfetin bir zıllidir; ve maddî su dahi berraklığı ve letâfeti senin letâfetine bakıp hasret çeker."

3561. Padişahlık et, onu bağışla, ey rahîm, ey kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm!

Bu hitâblar insân-ı kâmiledir. Ya'ni, "Ey çok merhamet edici, pâdişâhlığa mahsûs olan keremi ızhâr et de bu zâhidin kusûrunu bağışla! Ey kerîm oğlu kerîm oğlu kerîm!" I. cildin dîbâcesinde Hüsâmeddin Çelebi (k.s.) hazretlerine "Sıddîk oğlu sıddîk oğlu sıddîk" buyrulmasına nazaran bu zâhidin kıssasında dahi o hazretin ahvâl-i şerîfesine işaret buyrulmuş olması vârid-i hâtır olur.

3562. Her bir şarab bu kadd ü haddin bendesidir. Bütün sarhoşların senin üzerine hasedi olur.

"Kadd", boy; "hadd", yanak. Ya'ni "Ey insân-ı kâmil, sen şarâb-ı ilâhînin mestisin. Bununla beraber Hak yolunda senin boyun bosun فَاسْتَقِمْ كَمَا أمرت (Hûd, 11/112) ya'ni "Emrolunduğun gibi istikāmet et!" âyet-i kerîmesine tebean dosdoğrudur; ve yüzün o şarâb-ı aşk-ı ilâhînin te'sîriyle kırmızı ve parlaktır. Binâenaleyh sûrî şarabın sarhoşları senin istikāmet-i kaddine ve yüzünün letâfetine hased ederler."

3563. Sen asla gül renkli olan şarabın muhtacı değilsin! Düzgünü terk et, sen düzgünsün!

"Ey insân-ı kâmil, sen aslâ gül renkli olan sûrî şarabın muhtâcı değilsin! Binâenaleyh öyle maddî şarâblar ile yüzüne güzellik ve letâfet celbine lüzûm yoktur. Binâenaleyh böyle sûrî güzellik esbâbını terk et! Zîrâ senin kendin halkın çirkin yüzlerine güzellik bahşeden bir düzgündür." "Gülgûne", kadınların güzellik husûlü için kullandıkları beyaz ve penbe boyadır. Türkçe'de "düzgün" derler.

3564. Ey kimse, senin Zühre gibi olan yüzün kuşluk vaktinin güneşidir. Ey kimse, düzgünler senin renginin dilencisidir!

3565. Bâde ki küp içinde gizli kaynar, senin yüzünün iştiyakından böyle kaynar.

Ya'ni insân-ı kâmil âlem-i kevnin zübdesi ve hulâsası olduğundan bilcümle zerrât-ı kevn insân-ı kâmile vusûle âşıktır. Zîrâ insân-ı kâmil ile Hak arasında hicâb yoktur ve bilcümle zerrât dahi hâlen kendilerinin aslı olan Hakk'a vusûle müştaktırlar. "Binâenaleyh küp içinde gizli gizli kaynayan şarâb dahi senin yüzünün iştiyâkından dolayı böyle kaynayıp durur."

3566. Ey kâmil, sen bütün deryasın, katreyi ne yapacaksın? Ey kâmil, bütün varlıksın, yokluğu ne istersin?

"Ey kâmil, sen vücûd-ı Hakkānî ile kāimsin! Binâenaleyh deryâsın, katre mesâbesinde olan sâhib-i nefsin ta'rîzinden dolayı neye müteessir olacaksın? Ne için onunla meşgül olacaksın? Ey kâmil, sen vücûd-ı Hakkānî ile kāim olduğun için bütün varlıksın, nefis sâhibleri ve cismâniyette müstağrak olan kimseler yokturlar. Binâenaleyh niçin o yokluğa ehemmiyet verirsin? Niçin o yoklukta varlık ararsın?"

3567. Ey parlayan ay, tozu ne yapacaksın? Ey kimse, ay senin yüzünün önünde sarı yüzlüdür!

"Ey nûr-ı ilâhî ile parlayan ay gibi insân-ı kâmil, sen toz mesâbesinde olan ehl-i kesâfeti ne yapacaksın? Ey kâmil, senin cemâlin o kadar parlaktır ki, zâhirî ay senin yüzünün önünde zâhirî olan nûrunu kıymetsiz görüp utanır!"

3568. Sen latîf ve güzelsin ve her letafetin ma'denisin! Sen niçin muhakkak şarabın minnetini çekersin?

Bu beyt-i şerîfde tahsîsden ta'mîme intikāl buyrularak her insan sûretinde olanlara hitâb vardır. Ya'ni, ey insan لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم (Tîn, 95/4) ya'ni "Biz insanı pek güzel sûrette yarattık" âyet-i kerîmesi mûcibince zâhir-i cismin bilcümle hayvanların cisminden daha mükemmeldir. Bâtınında da bir isti'dâd vardır ki, o isti'dâd hiçbir mahlûkta yoktur. Binâenaleyh sen, zâhiren latîf ve güzelsin ve isti'dâdından dolayı her letâfetin ma'deni ve menba'ısın ve Hakk'ın zâhirî ve bâtınî olan ni'metlerine müstağraksın. Nitekim âyet-i kerîmede وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةٌ (Lokman, 31/20) ya'ni "Allah Teâlâ sizin üzerinizde zâhirî ve bâtınî ni'metlerinden bir şey eksik koymadı" buyrulur. Böyle iken kendi cismine sûrî bir güzellik vermek için niçin zâhirî şarabın minnetini çeker ve onu içmeyi ihtiyâr edersin?

3569. Senin başının tepesi üzerinde "Kerramna!" tâcı vardır. "A'taynake!" gerdanlığı senin göğsünün gerdanlığıdır.

"Âvîz", tavk ve gerdanlık; "ber", sîne ve göğüs demektir. Ya'ni, ey insan, وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَم (İsrâ, 17/70) ["Biz insanı mükerrem kıldık"] âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ senin başının tepesine izzet ve kerâmet tacını koydu. إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (Kevser, 108/1) ya'ni "Biz sana kevseri verdik" âyet-i kerîmesi mûcibince de, senin göğsüne kevseri ya'ni aşk-ı ilâhî gerdanlığını gerdanlık olarak taktık. Ya'ni sende aşk-ı ilâhîye isti'dâd vardır. Gerçi "A'taynake" ile hitâb Server-i âlem Efendimiz'e ve onların vârisi olan insân-ı kâmilleredir. Fakat bu hitâb bitteba' sûret-i insâniyyeyi hâiz olanların cümlesine şâmildir. Zîrâ insanda hiçbir hayvanda olmayan isti'dâd vardır.

3570. İnsan cevherdir; ve felek onun için arazdır. Cümle fer' ve basamakdır- [3575] lar ve o garazdır.

"Cevher" vücûdda aslolan şeydir; ve "araz" ise asla tâbi' olan fer'dir. Nitekim hadîs-i kudside Hak Teâlâ يَا بْنَ آدَمَ خَلَقْتُكَ لِأَجْلِي وَ خَلَقْتُ الْأَشْيَاءَ لِأَجْلِكَ ya'ni "Ey âdemoğlu, seni benim için yarattım ve eşyayı da senin için yarattım" buyurur. Binâenaleyh vücûdda insanın hilkati cevher ve asıldır; ve âlem onun vücuduyla kāim olan arazdır. Zîrâ âdem olmasa âlem dahi yaratılmaz idi. Âlemin ve eşyânın yaratılmasından maksûd ve garaz ancak insanın zuhûr-ı vücûdudur. Nitekim nefis bir armut ağacının dikilip terbiye olunmasından garaz ondan armut zuhûrudur. Armut garazı ve maksadı olmasa ağaç dahi dikilmez idi.

3571. Ey insan, akıl ve tedbirler ve idrak senin gulâmındır. Niçin böyle kendini ucuz satıcısın?

Ey insan, akıl ve tedbîrler ve idrak gibi Hakk'ın ni'metlerine müstağrak olup bunların hepsi senin gulâmın ve hizmetçin iken, niçin kendini senin hâdimin olan eşyâya meclûb ve kul ettin? Ve bu kadar şerâfet ve kerâmet ile beraber niçin kendini ucuz satıcı oldun?

3572. Senin hizmetin cümle varlık üzerine müfterazdır. Bir cevher arazdan nasıl şecâat ister?

"Müfteraz", farz olmak ve takdîr olunmak. "Necdet", şecâat ve bahadırlık demektir. Ya'ni, vücûd-ı izâfî âleminde bütün varlığın sana hizmet etmesi farz olunmuştur ve hepsi sana hizmet etmekle mükelleftir. Onların hepsi araz ve sen cevhersin. Bir cevher olan insan nasıl olur da araz olan şarâbdan tab'ına şecâat ve kahramanlık celbini ister?

Ma'lum olsun ki, ba'zı kimseler ayıklık hâlinde yapmaktan çekindikleri ve korktukları bir işi yapabilmek için içkinin muâvenetine muhtaç olduklarını tahayyül ederler. Halbuki bu cesâret içkiden değildir. Kendi isti'dâd ve cevherindendir. Nitekim "İşret, güher-i âdemi temyîze mihektir" denilmiştir. İçki insanın tab'ında olmayan bir şeyi ihdâs edemez. Kişi ancak sarhoşluğu vesîle ederek kendi tab'ını ve cevherini izhar eder. Bu ma'nâya binâen Araplar şaraba "necdet"den müştak olmak üzere "nâcûd" derler.

3573. Ey yolsuz, kitablardan ilim istersin. Ey yazık ki, sen helvadan zevk istersin!

"Füsûs" (فسوس), kelimesinin üç ma'nâsı vardır. 1- İstihzâ ve mizâh. 2- Yolsuz olmak ve yolsuzluk etmek. 3- Hayf ve yazık. Birinci mısra'daki "füsûs" "yolsuz", ikinci mısra'daki "yazık” ma'nâsına olmak münasibdir. Ey bâtınî olan ilmi kitablardan tahsîl etmek isteyen yolsuz, bu ilmin tahsîl yolu kitâblar değildir, tasfiye-i kalbdir; ve tezkiye-i nefis ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluktur. Yazık ki sen zevki, sûrî olan lezzetlerden isteyip durursun. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'da "füsûs" yerine "helvâ-yı sebûs" vâki'dir. "Kepek helvasından zevk istersin!" demek olur.

3574. Bir katre içinde bir ilim deryâsı gizlenmiştir. Üç arşın tende bir âlem gizlenmiştir.

“Katre”den murâd, insanın cismidir. Zîrâ meydanda olan bir şeydir ki, insanın cismi, yerlerin ve göklerin cismâniyetlerine nazaran bir katre ve bir zerredir. Nitekim sûre-i Mü’min’de buyrulur: لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ (Mü’min, 40/57). Ya’ni “Göklerin ve yerlerin halkı nâsın halkından daha büyüktür.” Ya’ni bir katre mesâbesinde olan insanın bâtınında bir ilim deryâsı gizlenmiştir. Üç arşın uzunluğunda olan insanın cisminde bir büyük âlem gizlenmiştir. Nitekim İmâm-ı Ali (K.A.V.) efendimiz buyururlar: بِحَرْفِهِ يَظْهَرُ الْمُضْمَرُ وَ تَرْعَمُ أَنَّكَ جَرْمٌ صَغِيرٌ وَفِي انْطَوَى الْعَالَمُ الْأَكْبَرُ “Ey insan, sen açık kitâbsın ki, onun harfleriyle, gizli âşikâr olur; ve sen zannedersin ki muhakkak sen küçük bir cirmsin, halbuki sende büyük âlem dürülüp bükülmüştür!”

3575. Mey yâhud semâ' veyâ cimâ' ne olur? Tâ ki ondan neşât ve intifâ' istersin!

“Mey”, şarâb ve sâir içkiler demektir. “Semâ’”, çalgı ve tegannî demektir. Ya’ni, ey kendi vücûdunda gizli olan âlemden gâfil bulunan insan, sen bir zevk bulmak için içkiye ve çalgıya ve tegannîye veyâhud güzel kadınlar ile cimâ’a mübtelâ oldun! Senin bâtınında müstetir ve mahfî kalan zevk-i müşâhedeye nisbeten bunların zevki nedir ki? Sen bunlardan neşât ve intifâ’ isteyip durursun. Eğer sen seni bilmiş olsan, bunların çocuk oyuncağı olduğunu görür ve kendinden utanırsın.

3576. Güneş zerreden ödünç isteyici oldu. Bir Zühre küçük küpten kadeh isteyici oldu.

Ya’ni, ey insan, ulviyet-i zâtiyyen ile berâber senin süfliyâta meyledip onlardan zevk istemen güneşin zerreden ödünç olarak ziyâ istemesine ve menba’-ı tarab ve zevk olan Zühre yıldızının zevk ve neşât bulmak için bir küçük küpten bir küçük kadeh ile şarâb istemesine benzer. Ehl-i nücûm indinde yedi seyyâreden her birinin ehl-i arz üzerine bir te'sîri vardır. Zühre yıldızının te'sîri dahi zevk ve neşâttır. Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' زهره از جمره کی شد کام خواه sûretindedir. "Bir Zühre ateş parçasından ne vakit murâd isteyici oldu?" demek olur.

3577. Bir bî-keyf olan can keyfin mahbusu olmuş. Bir güneş ukdenin habsi olmuş. İşte bu, yazık!

Ya'ni, âlem-i ulvîye mensûb ve sûretsiz olup ta'rîfe sığmayan rûh-i insânî keyfin ya'ni suver-i kesîfenin mahbûsu olmuş ve onlardan zevk ve neşât istemiştir; ve meselâ bir koca güneş ukdenin habsi olup küsûf vâki' olmuştur ve bu sebeble rûh-i insânî cisme ziyâsını salamamıştır. İşte buna teessüf olunur.

Ma'lumdur ki, ayın arz etrafındaki mahrekinde devri esnasında ba'zan öyle bir vaziyet gelir ki, gölgesi arz üzerine düşer; ve dünyâ üzerinde bu gölgenin isabet ettiği yerler bir müddet-i muvakkate için güneşin ziyasından mahrûm kalır. Ehl-i hey'et ayın bulunduğu bu noktaya "ukde-i zeneb" ve bu hâdiseye de "küsûf= güneş tutulması" derler. Bu beyt-i şerîfde cisim, arza ve bî-keyf olan rûh-i insânî güneşe ve cisimle rûh arasına hâil olan suver-i kevniyye alâkaları dahi ayın arz üzerine bıraktığı gölgeye teşbîh buyrulmuştur.