O emîrin onlara tekrar cevâb söylemesi
38. bölüm / 51 · 4244 kelime · ~22 dk okuma
3578. Dedi: "Hayır, hayır. Ben o şarabın harîfiyim. Ben bu hoşluğun zevkine kāni' değilim!"
"Bey"den murâd, insân-ı kâmildir ve "şarâb"dan murâd, şarâb-ı aşk-ı ilâhîdir. "Bu hoşluk" ile ezvâk-ı cismâniyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, insân-ı kâ- mil cismânîlere hitâben buyurur ki: "Hayır hayır, ben şarâb-ı aşk-ı ilâhînin musahibi ve mahremiyim. O şarâbdan vazgeçemem. Ben bu sizin cismânî olan hoşluklarınızın zevkine kanâat edemem!"
3579. "Ben öyle isterim ki, yasemin gibi ki kah öyle kâh böyle olayım!"
"Ben yasemin ağacı gibi olmak isterim. Rüzgârın hareketine tâbi' olarak kâh öyle kâh böyle dönüp her tarafa koku saçayım!"
3580. "Gamdan ve korkudan ve ümîdden kurtulup söğüt gibi her tarafa eğileyim!"
Ya'ni, "Ben aşk-ı ilâhî şarabı ile sarhoş olup kendi varlığımdan geçeyim ve insanın kendi mevhûm olan varlığına taalluk eden gamdan ve korkudan ve ümîdden kurtulayım, söğüt ağacının hareketi rüzgâra tâbi' olduğu gibi ben de Hakk'ın iradesi ile kâh âlem-i ulvîye ve kâh âlem-i süflîye eğileyim!"
3581. "Söğüt dalı gibi sola ve sağa salınıcı ki, ona rüzgârdan türlü türlü raks-lar vardır."
"Söğüt ağacının dalları gibi sola, ya'ni âlem-i süflîye ve sağa, ya'ni âlem-i ulvîye salınıcı olayım! O ağacın dalları esen rüzgârdan nasıl türlü türlü raks-lar ve hareketler yaparsa, ben de irâde-i Hak ile ma'nâ ve sûret âlemlerine türlü türlü hareketler yapayım!" Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmilin nazarında vücûdda Hakk'ın varlığından başka bir şey yoktur. Kendi varlıklarında müstağrak olan zâhidler ile gâfiller bu müşâhededen mahrûmdurlar. Binâenaleyh insân-ı kâmilin âlem-i süflîye olan meyilleri ehl-i hicabın meyilleri gibi değildir. Onlar her zerrede Hakk'ı müşâhede ederler. Nitekim Server-i kâinât Efendimiz حبب الى من دنياكم ثلاث النساء و الطيب و جعلت قرة عيني في الصلوة ya'ni "Sizin dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar ve güzel kokular ve gözümün namazda aydın kılınması" buyururlar. Bunların hepsi âlem-i süflîdendirler. Bu hadîs-i şerîfîn îzâhı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'dedir.
3582. O kimse ki, şarabın sürûru ile huy etmiştir, hey efendi, bu hoşluğu ne vakit beğenir?
Ya'ni, sûrî şarabın verdiği sürûra bağlanmış ve onu kendisine huy etmiş olan kimse, hey efendi, bu insân-ı kâmilin âlem-i ulvîde ve süflîdeki hoşluğunu ve zevkini ne vakit beğenip o zevki elde etmeğe çalışır?
3583. Enbiyâ ondan dolayı bu hoşluktan dışarıya çıktılar. Zîrâ ebedî olan zevkin yoğrulmuşu oldular.
Peygamberler ve onların vârisleri olan havâss-ı evliyâ ebedî olan zevkin yoğrulmuşu ve mahlûtu olduklarından, bu fânî olan cismânî zevkten dışarıya çıktılar ve onlara ehemmiyet vermediler; ve cismâniyetleri i'tibâriyle her ne kadar yediler ve içtiler ve nikâh ettiler ise de, bunların zevklerini dahi o ebedî olan zevkin zılli bildiler; ve bir an Hak'tan gâfil olmadılar. Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' `که سرشته در خوشی حق بدند` vâki'dir. “Zîrâ Hakk'ın hoşluğunda yoğrulmuş oldular” demektir.
3584. Zîrâ ki, onların canı o hoşluğu görmüş idi, bu hoşluklar onların önünde bir rüzgâr göründü.
Zîrâ ki, enbiyânın ve havâss-ı evliyânın canları o âlem-i ervâhın ebedî olan zevkini ve hoşluğunu görmüş idi. Bu âlem-i sûretin cismânî olan zevkleri onlara geçici bir rüzgâr göründü. Binâenaleyh zevk-i bâkîyi bırakıp zevk-i fânîye meyletmediler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında Fîhi Mâ Fîh'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: “Enbiyâ ve evliyâ ve halâyık ve iyi ve kötü hep mertebeleri ve vücûhları mikdârıncadır. Misâli odur ki, köleleri kâfirlerin memâlikinden müslümanların vilâyetine getirip satarlar. Ba'zılarını beş ve ba'zılarını on ve ba'zılarını da on beş yaşından getirirler. Çocuk olarak getirmiş oldukları köleler birçok seneler müslümanlar arasında beslenip büyüyerek ihtiyarladıklarında o vilâyeti bilkülliye unuturlar ve ondan hiçbir şey tahattur etmezler; ve biraz büyüyecek olunca az tahattur eder ve tamâmıyla büyük olunca memleketini daha ziyâde yâd eyler. Ervâh dahi böylece o âlemde huzûr-ı Hak'ta idiler. Nitekim Kur'ân-ı Mecîd'de işâret buyrulmuştur `أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى` (A'râf, 7/172) [“Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediler: Evet!”] Ve onların gıdâ ve kuvvetleri bî-harf ve savt olan Hakk'ın kelâmı idi. Ba'zılarını çocuk olarak getirdiklerinden o kelâmı işitince ahvâlini ondan tahattur etmez ve kendisine o kelâm yaban- cı gelir. O tâife külliyen küfür ve dalâlete dalmış olan mahcûblardır. Ba'zılarının bir parça hatırına gelir; ve onların derûnunda o tarafın cûşu ve havası başlar; ve onlar mü'minlerdir. Ve ba'zıları o kelâmı işittikde o hâl evvelden nasıl ise, yine öylece zâhir olur ve bilkülliye hicablar kalkmış bulunur ve o asla vâsıl olurlar. Onlar da enbiyâ ve evliyâdır."
3585. Vaktaki bir kimse diri put ile yâr oldu, ölmüşü kucağına nasıl çeker?
"Put"tan murâd, ma'şûktur. "Diri put" ile ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'a işâret buyrulur. "Ölmüş put"tan murâd, ma'şûk-ı sûrî ve fânîdir. Mesela diri olan bir mahbûbe ile muâşakada bulunan kimse ölmüş olan bir mahbûbeyi kucağına çekmediği gibi, ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan kimse dahi ma'şûk-ı sûrî ve fânîyi kucağına çekip onunla muâşaka edemez.
وَ إِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
الدنيا جيفة و طلابها کلاب
Bu "Ve âhiret evi elbette hayat evidir, eğer bilseler idi!" (Ankebût, 29/64) âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Zîrâ o âlemin kapısı ve duvarı ve meydanı ve suyu ve bardağı ve meyvesi ve ağacı hep diridirler; ve söz söyleyicidirler ve söz işiticidirler. Onun için Mustafa (a.s.) "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" buyurdu; ve eğer âhiretin hayatı olmasa idi, âhiret dahi cîfe olurdu. Zîrâ cîfeye onun ölülüğünden dolayı cîfe derler. Çirkin kokusu ve çirkinliği için değil!
"Ferahç", çirkin ve yakışıksız demektir (Burhân). "Ferahçî", çirkinlik ma'nâsınadır. Ariflere ma'lûmdur ki, gerek dünyanın ve gerek âhiretin sûret-leri sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve hepsinde sıfatlarıyla ve isim- leriyle zâhir olan Hak'tır ve Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ının eseri dahi bittabi' bu mezâhirde mevcûddur. Ancak dünyâda bu sıfat-ı Hayat'ın te'sîri muhteliftir. Cemâdda bâtın, nebâtta mahsüs, hayvanda zâhir ve insanda azhardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِن لَّا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ (İsrâ, 17/44). ya'ni "Hakk'ı hamd ile tesbîh etmeyen bir şey yoktur. Velâkin siz onların tesbîhlerini idrâk etmezsiniz" buyrulur; ve Hakk'ı hamd ile tesbîh etmek hayat sahibi olmaya mütevakkıfdır. Fiilen ve zevkan bu hâle vukūf dünyâda enbiyâ ve evliyâya mahsûstur. Onlar cemî'-i zerrâtı bu âyet-i kerîme mûcibince diri görürler ve onların sözlerini işitirler ve onlara hitâb ederler. Binâenaleyh onlar dünyâda iken hayât-ı uhreviyye içindedirler. Fakat âhirette bu sıfat-ı Hayat'ın tecellîsi umûma açıktır. Zîrâ suver-i uhreviyye latîfdir ve letâfet, dünyânın kesâfeti gibi hicâb ve perde olmaz. Dünyânın kesâfetine ve perdeliliğine işâreten Server-i âlem Efendimiz "Dünya cîfedir ve ona alâka edip arkasına düşenler köpeklerdir" buyurmuştur. Zîrâ nebâtta mahsüs ve hayvanda zâhir ve insanda azhar olan sıfât-ı hayât ölüm vâsıtasıyla cesedlerden alakasını kesip perde arkasına çekilir ve cesed cemâda inkılâb eder. İdrâk ve zevk sahibi olan bir insan artık o ölüme yakalanmaz. Ölmüş hayvan cesedinden intifâa koşan ancak köpekler olur; ve eğer âhiret âlem-i hayat olmasa idi o da dünyâ gibi cemâd halinde kalan cîfe ve leş olurdu. Çünkü cîfeye, çirkin kokusu ve çirkinliği için değil, kokmamış olsa bile, mahza ölülüğünden dolayı cîfe derler.
3586. O cihân mâdemki zerre zerre diridirler, nükte bilicidirler ve söz söyleyicidirler.
3587. Ölmüş cihanda onların rahatı yoktur. Zîra bu alef hayvânât-ı ehliyyeden gayrıya layık değildir.
Mâdemki âhiret hayât âlemidir ve o âlemin zerreleri bile hissen diridirler, nükte, ya'ni idrâki zarafete muhtaç olan ma'nâları bilicidirler ve söz söyleyicidirler. Aslen cemâd mertebesinde ve zâhiri sâkit olan bu ölmüş dünyâda enbiyâ ve evliyânın râhatı yoktur. Onlar bir an evvel bu hayat âlemine kavuşmak isterler. Zîrâ bu cismâniyet âleminin gıdâsı ve ezvâkı en'âm ya'ni hayvânât-ı ehliyye mesâbesinde olan akıllerden ve cismânîlerden başkasına lâyık değildir.
3588. Her kimin bezmi ve vatanı gülşen olur, o kimse ne vakit külhanda şarab içer?
Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bezmi ve vatanı âlem-i ervâh gülşenidir. Binâ-enaleyh bu hâlde olan bir kimse külhandan farkı olmayan bu dünyâ harâbesinde zevk bulacağım diye suyu, şarabı vs. içkileri içmez.
3589. Temiz ruhun yeri illiyyîn olur. Kurt olur ki, onun vatanı gübre ola!
“İlliyyîn” hayât-ı uhreviyyede râhat-ı mutlaka makāmıdır. Ya'ni, temiz rûhun yeri râhat-ı mutlaka makāmıdır. Onlar işkence yeri olan bu dünyâdan nefret ederler. Gübrelik mahalli olan bu dünyâ ancak kurtların ve necâset böceklerinin vatanıdır.
3590. Hudâ'nın sarhoşu için câm-ı tahûr vardır. Bu kör kuşlar için bu acı su [3595] vardır.
“Mahmûr”, sarhoşluğun bakıyyesi (Müntehabü'l-Lügāt). Ya'ni dünyâda aşk-ı ilâhî şarabı ile sarhoş olan kimse için وسقاهم ربهم شرابا طهوراً (İnsan, 76/21) ya'ni "Rableri onlara pek temiz bir şarâb içirir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan şarâb-ı tahûr vardır. Bu şarâb-ı tahûrdan kör olan ervâh kuşları için acı sudan ibâret olan bu dünyânın acı ve buruk şarabı vardır. O körler ancak bundan zevk alırlar ve zevkin bundan başkasını bilmezler.
3591. Her kim ki, ona Ömer'in adli el göstermedi, onun önünde cânî olan Haccâc âdildir.
Ya'ni, Hz. Ömer (r.a.)in adâletini görmeyen kimse birçok kanlar döken ve zulmüyle meşhûr olan Haccâc ibn Yûsuf es-Sakafi'yi, âdil bir emir zanneder. Zîrâ eşya zıddıyla inkişaf eder. Birbiriyle mukāyese edebilmek için iki zıddı görmek lazımdır. Bunun gibi zevk-i rûhânîden bî-haber olan kimse zevk-i cismânîyi bir zevk-i matlûb zanneder.
3592. Kızlara ölü kukla verirler. Zîrâ dirilerin oyunundan âgâh değildirler.
Meselâ kız çocuklarına meşgül olup oynamaları için cansız bebekler verirler. Zîrâ onlar diriler ve büyük adamlar ile yapılacak muameleden âgâh değildirler. Kendi mertebelerine göre onlara bu kukla ve bebek oyunu kâfidir. İşte enbiyâ ve evliyâ ile cismânîlerin muâmelesi de buna benzer. "Lu'bet", bebek ve kukla demektir.
3593. Vaktaki fütüvvet cihetinden el kuvveti tutmazlar, çocuklara tahta kılıç daha iyidir.
"Fütüvvet", cömertlik, sehâ ve kerem ve delikanlılık ve civanlık demektir. Burada "delikanlılık" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, vaktâki çocukların ellerinde delikanlılık kuvveti yoktur, binâenaleyh onlara tahta kılıç vermek daha iyidir.
3594. Kâfirler enbiyanın sûretine kāni'dirler. Zîrâ kiliselerde tasvîr yapmışlardır.
Dîn-i Muhammedî'yi münkir olan nasrânîler kiliselerine astıkları enbiyanın sûretlerine kanâat etmişler ve onların bâtınlarından ve hallerinden ve zevklerinden gāfil olmuşlardır. Onların işleri bu zevâtın sûretlerine tapmak ve hürmet etmekten ibârettir.
3595. O büyüklerden mâdemki bize aydınlık gün vardır, asla bize nakşın ve gölgenin vesvesesi yoktur.
"Pervâ", ıztırâb, korku, vesvese, kayd ma'nâlarınadır. "Mihân”, büyükler ve "mehân", aylar demek olur. Ya'ni, biz ümmet-i Muhammed'e mâdemki o büyüklerden veyâhud ay gibi parlak olan enbiyâdan aydınlık gün vardır, aslâ bizim onların süretleri ve gölgelerine alâkamız yoktur. Bizim alâkamız onların ahvâl-i şerîfe ve ezvâk-ı latîfelerinedir; ve aydınlık gün gibi olan îmân ve irfanlarınadır.
3596. Onun bu bir nakşı cihanda oturmuştur ve onun diğer nakşı ay gibi gök üzerindedir.
Ya'ni, peygamberlerin cismi âlem-i süflîde ve rûhu ay gibi âlem-i ulvîdedir.
3597. Ve onun bu ağzı, celîsine nükte söyleyici ve o dîğeri, Hak ile kelâmda ve enîstir.
O Peygamber-i zîşânın bu cisminin ağzı kendisiyle beraber oturan musahiblerine karşı nükte söyleyicidir; ve rûhunun ağzı ise Hak Teâlâ hazretleri ile mükâlemede ve musahibdir.
3598. Zâhir kulağı bu sözü zabtedicidir. Onun can kulağı "Kün!" sırlarını çekicidir.
Birinci mısra'daki "kün" Fârisî'dir ve "zabt-ı kün" vasf-ı terkîbîdir. İkinci mısra'daki "Kün!" Arabî'dir "esrâr-ı Kün" terkîb-i izâfidir. Ya'ni, nebiyy-i zîşânın cisminin kulağı bu zâhirde harf ve savt ile söylenen sözleri zabtedicidir. Fakat onun canının kulağı "Kün!" ya'ni "Ol!" emr-i ilâhîsinin sırlarını çekicidir. "Esrâr-ı Kün"den murâd, irâde-i ilâhiyyedeki gizli ma'nâlardır.
3599. Zâhir gözü beşerin hilyesini zabtedici, sır gözü “Mâ zâğa'l-basar"ın hayranıdır.
“Hilye”, lügatte süs ve sûret ve vasıf ve ârâyiş ve bir kimseyi vasfetmek ve bir kimsenin gözüne hoş görünmek ma'nâlarınadır. "Sır gözü"nden murâd, rûhun gözüdür. “Mâ zâğa'l-basar", Ve'n-Necm sûresinde vâki' âyet-i kerîmeden muktebes olup Resûl-i Ekrem hazretlerinin cemâl-i Hak'tan başkasına cisminin ve rûhunun gözü meyl etmediğine işâret buyrulur. Binâenaleyh burada “Mâ zâğa'l-basar"ın hayrânı olmak rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin hayrânı olmak demek olur; ve bu sûrette bu beyt-i şerîfde vâris-i kâmil olan bir veliyy-i Hakk'ın hâli beyân buyrulur. Ya'ni, bir vâris-i kâmilin cisminin gözü musahibi olan efrâd-ı beşerin şekil ve şemâilini zabteder. Rûhunun gözü dahi ebu'l-ervâh olan rûh-ı küllî-i Muhammedî'nin azametinin hayrânıdır.
3600. Zahir ayağı mescidin safında saf çekicidirler. Ma'na ayağı feleğin üstünde tavafdadır.
“Savâff”, “sâffe”nin cem'idir; ve “sâffe” ayaklarını beraberce basıp durur olan develere derler (Kāmûs). Burada “saf çekiciler” ma'nâsınadır. Ya'ni vâris-i kâmilin cisminin ayağı mescidin safında diğer efrâd-ı beşer ile beraberce basıp durur ve saf çekici olur. Onun ruhunun ayağı âlem-i ulvîde tavâfdadır ve dönüp dolaşır.
3601. Onun cüz'ünün cüz'ünü de böyle say! Bu, vakit içinde ve o, vakit hâricidir.
Ya'ni, insân-ı kâmilin uzuvlarının hâlini beyân ettik. O uzuvların cüz'lerini de böyle say ve kıyâs et. Onun bu cism-i unsurîsi vakit içindedir; ve onun üzerinden akşam ve sabah ve yaz ve kış geçer; ve onun rûhu vaktin hâricidir ve onun üzerinden asla vakit ve mevsim geçmez.
3602. Bu ki vakit içindedir, ecele kadar olur; ve o dîğeri ebedin yâri ve ezelin karînidir.
Ya'ni, vakit içinde olan kâmilin cismi ecele tâbi'dir. Vakt-i ecel geldiği vakit ona da ölüm hâli ârız olur. Fakat onun diğer kısmı olan rûhu ebedin refikı ve yâri ve ezelin karîni ve musahibidir ve aslâ fânî olmaz.
3603. Onun bir adı iki devletin velîsidir. Onun bir na'ti iki kıblenin imamıdır.
“İki devlet”ten murâd, dînî ve dünyevî devlettir. “Kıble”, lügatte “pîşgâh ve teveccüh olunan mahal" demektir. "İki kıble"den murâd, âlem-i sûret ve âlem-i ma'nâdır. Ya'ni vâris-i kâmilin bir adı, dünyanın ve dînin velîsidir. Zîrâ nizâm-ı dünyâ ve nizâm-ı âhiret onun tasarruf ve himmetiyle olur. Onun bir sıfatı dahi âlem-i sûretin ve âlem-i ma'nânın imâmıdır. Âlem-i sûretteki amellerde kendisine uyulduğu gibi maârif ve hikemiyyât-ı ilâhiyyede dahi kendisine iktidâ olunur.
3604. Onun üzerine halvet ve çile lâzım kalmadı. Muhakkak ona hiçbir bulut hicab kalmadı.
Ya'ni, vâris-i kâmil üzerine halvet ve çilede riyâzetlere ve mücâhedelere lüzûm kalmadı. Çünkü halvet ve çile hicabın ref'i ve kuyûdun def'i içindir. Vâris-i kâmilin kalbinde ise sıfât-ı nefsâniyye bulutlarından hiçbir perde ve hicâb kalmadı. "Gaym", bulut ve küdûret ve zulmet ma'nâlarınadır. "Gāim", örtücü demektir ki, hicâb ma'nâsınadır. Binâenaleyh vâris-i kâmil halvette ve kesrette dâimâ Hakk'ı müşâhede içindedir. Bunun için Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibn Arabî (k.s.) efendimiz buyururlar ki: "Ariflerin halveti ancak meclislerdir".
3605. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Yabancı olan gece ona ne vakit hicab getirir?
Ya'ni, o kâmilin halvet-hânesi güneşten hâlî karanlık bir oda olamaz. Onun halvet-hânesi güneşin kursudur. Ya'ni, güneş kursunun ziyâsını saldığı her yerdir. Ona yabancı olan zulmet hicâb olamaz. Ankaravî hazretleri birinci mısrâ'ı "O halvet-hânesinin kurs-ı hurşîdidir" tarzında tercüme buyurmuş ve ona göre şerhetmiştir.
3606. İllet ve perhîz gitti, buhrân kalmadı. Onun küfrü îmân oldu ve küfrân kalmadı.
"Buhrân", ıstılâh-ı etıbbâda hastaya ârız olan bir hâle derler ki, bu hâl tabîatın hastalık ile münâzaasıdır. Bu münâzaa hastanın vücûdunda peydâ olan yabancı ve zararlı mikroplar ile esâsen vücûdunda mevcûd olan fâideli mikropların harb etmesinden hâsıl olur. Eğer fâideli mikroplar galebe ederse “buhrân-ı mahmûd" derler; ve eğer zararlı mikroplar galebe ederse "buhrân-ı mezmûm" derler. "Küfrân", örtmek ve ni'meti inkâr etmek demektir. Ya'ni, vâris-i kâmilin vücudunda sıfât-ı nefsâniyyeden mütevellid hastalık gitti ve ona karşı yapılması îcâb eden perhîze ya'ni riyâzete ve mücâhedeye hâcet kalmadı; ve buhrân hâli zâil oldu ve müşâhede mertebesine geldiğinden kendisine mestûr olan hakāyık aşikâr oldu. Binâenaleyh onun küfrü îmân oldu ve niam-i ilâhiyye meşhûdu olduğundan küfrân ya'ni bu ni'metleri inkâr etmek hâli kalmadı.
3607. İstikāmetten dolayı elif gibi öne gitti. O kendi evsafından hiçbir şey tutmaz.
"İstikāmet", lügatte "doğruluk" demektir. Burada murâd, Hakk'ın emrini ve nehyini kabûl ve icrâda müstakîm olmaktır. Ya'ni insân-ı kâmil istikāmet kelimesinin önündeki elif gibi Hakk'ın emrini ve irâdesini kabûl etmekte dosdoğru oldu ve kendi iradesini Hakk'ın iradesinde mahvetti ve bu istikāmetten dolayı hurûf-i hecâda bütün harflerin önüne geçen elif gibi sâir nâsın önüne geçip imâm oldu. Zîrâ elif doğruluktan başka bir şekil kabûl etmediği gibi, insân-ı kâmil dahi nefsânî sıfatlardan ve cismânî ahvâlden bir şey kabûl etmez. O kendi evsâf-ı beşeriyyesinden soyunmuştur.
3608. Kendi huylarının kisvesinden ferd oldu. Can kendi can artırıcısına çıplak gitti.
Kendisinin nefsânî ve cismânî sıfatları ve huyları libasından ferd oldu ve soyundu. Canı rûh-ı insânînin kuvvetini ve nûrunu artırıcı olan Hakk'a sıfât-ı beşeriyyeden çıplak olduğu hâlde gitti; ve onun rûhu kendi hâl-i aslîsi ile huzûr-ı ilâhîye çıktı.
3609. Vaktaki şah-ı ferdin huzuruna çıplak gitti, onun şâhı kudsî olan evsâfdan elbise yaptı.
İnsân-ı kâmilin rûhu şâh-ı ferd olan Hakk'ın huzûruna sıfât-ı beşeriyyeden soyunmuş bir hâlde gidince, o rûhun şâhı olan Hak Teâlâ hazretleri تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinde işâret buyrulduğu üzere kendisinin sıfât-ı kudsiyyesinden ona esvâb giydirdi. Binâenaleyh o insân-ı kâmilden evsâf ve ahlâk-ı ilâhiyye sâdır oldu.
3610. Şahın evsafından bir hil'at giydi. Kuyudan izzet eyvanı üzerine uçtu.
“Çâh”, kuyu; “câh”, izzet ve menzilet ve mansıb; "eyvân", yüksek binâ ve pâdişâh dîvânhânesi. O insân-ı kâmil şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın sıfatlarından bir güzel libâs giydi. Lezzet ve nefsâniyet kuyusundan rûhâniyetin izzet sarayı üzerine uçtu.
3611. Vaktaki tortu saf oldu, böyle olur. O leğenin dibinden leğenin yukarısına geldi.
Vaktâki tortu gibi kesîf olan cisim sâf oldu ve rûhâniyet mertebesini buldu, bir leğen mesâbesinde olan âlem-i kevnin dibi bulunan cismâniyet mertebesinden sıçradı, o âlem-i kevnin üstü olan âlem-i rûhâniyyete geldi.
3612. Toprak cüz'lerinin karışmasının uğursuzluğu sebebiyle eğerçi leğenin dibinde derdli idi.
Gerçi o rûh-ı insânî toprak cüz'lerine karışma yüzünden hâsıl olan uğursuzluk sebebiyle leğen mesâbesinde olan âlem-i kevnin dibi bulunan kesîf cismâniyet içinde derdli ve gamlı idi. Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.): Gökte uçarken seni indirdiler Çâr unsur bendlerine vurdular Nûr iken adın Niyâzî verdiler Şol ezelki i'tibârın nerdedir?
3613. Vaktaki “İhbitu!” itabını kopardılar, onu Hârût gibi baş aşağı astılar.
Ya'ni, vaktāki sûre-i Bakara'da beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ'nın اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُو (Bakara, 2/36) ya'ni "Ba'zınız ba'zınıza düşman olarak aşağıya ininiz!" itâbı vâki' oldu, o rûh-ı insaniyi Hârût ismindeki melek gibi baş aşağı âlem-i süflîye astılar. Hârût ve Mârût'un kıssası I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden i'tibâren beyân buyrulmuş idi. Bu melekler mertebe-i melekiyyetteki ismetlerine mağrûr oldular ve beşerin ahvâline ta'n ettiler. Hak Teâlâ onların gurûrunu kırıp tezlîl etmek için cismâniyet âlemine indirdi. Onlar bu cismâniyet âleminde sâika-i nefsâniyet ile emr-i ilâhiye muhalefet ettiler ve günah işlediler. Sonra kendilerine geldiler. Bu günahlarının affı için kemâl-i zillet ile kendilerini ta'zîb ettiler. Rûh dahi halîfe-i Hak olup kendisinde sıfât-ı Hakk'ı müşâhede ettiğinden onda da Hakk'ın varlığına karşı bir varlık nazarı zâhir oldu. Hak Teâlâ'nın sıfat-ı kibriyâsında bir gayret hâsıl oldu. O rûhu dahi bu varlıktan ve gurûrdan geçirip Hakk'ın varlığı muvâcehesinde zilletini bildirmek için “İhbitu!” itâbı ile cismâniyet âlemine reddetti ve onu bu cismâniyet âleminde bir acz ve zillet derekesine soktu.
3614. Hârût göğün meleklerinden idi, bir itâbdan böyle muallak oldu.
"Mülak", "melik'in cem'idir; ve "melik", kādir ve mutasarrıf ve sahib ma'nâsınadır. Ya'ni, Hârût mertebe i'tibariyle göğün kādir ve mutasarrıf olan meleklerinden idi. Mahzâ gurûrları üzerine vâki' olan bir itâbdan dolayı böyle âlem-i süflîye muallak oldu ve asıldı.
3615. Ondan dolayı baş aşağı oldu. Zîrâ sırdan uzak kaldı. Kendisini baş yaptı ve ileriye yalnız sürdü.
Birinci mısra'daki "sır", rûh ve ikinci mısra'daki "ser", baş ma'nâsınadır. Ya'ni, Hârût ondan dolayı cismâniyet mertebesine baş aşağı düştü ki o, sırdan ya'ni rûhun zuhûr-ı vücudundaki sırr-ı ilâhîden uzak kaldı ve bu sırrı müdrik olmadı. Zîrâ rûh vücûdda ve varlıkta müstakil değildir. Belki vücûd-ı Hakk'ın ilk gayriyet libâsı ile mertebe-i rûhiyyete tenezzülüdür. Binâenaleyh gerek Hârût'a ve gerek sâir ervâha bu gayriyet hicâb olmuş idi. Bu hicâb sebebiyle Hârût kendisinde bir vücûd ve varlık görüp kendisini baş ve reîs yaptı; ve ileriye yalnız sürdü, ya'ni kendisinde Hakk'ın varlığını görmeyerek yalnız kendi varlığı ile ileriye gitti.
3616. Vaktaki o sepet kendisini su ile dolu gördü, istiğnâ etti ve deryâdan kesildi.
Hârût'un ve sâir ervâhın hâli bir sepete benzer. O sepet kendisini vaktâki su ile dolu gördü, o suyu kendinden zannedip kendini deryâdan müstağnî gördü ve deryâdan çekildi. Bunun gibi vücûdları sepet mesâbesinde olan Hârût ve sâir ervâh dahi kendilerinde deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkî-i Hak'tan dolu gördüler ve o varlığı kendilerinin zannedip Hakk'ın varlığından istiğnâ ettiler ve bu varlığın Hakk'ın varlığı olduğundan gāfil bulundular.
3617. Onun içinde bir katre su kalmadı. Deryâ acıdı ve onu geri çağırdı.
Bu istiğnâları üzerine Hak onlardan varlığı çekti, onların enâniyetlerinden bir zerre ve bir koku bile kalmadı. Fakat o vücûd-ı hakîkî deryâsı onların zilletlerine merhamet etti. Onu yine kendi varlığı tarafına çekip onların içlerini kendi varlığı ile doldurdu. "Ciger", burada bir şeyin ortası ve içi ma'nâsınadır.
3618. Bir mübarek saatte deryadan illetsiz, hizmetsiz bir rahmet gelir.
Bu beyt-i şerîfde cezbe-i ilâhiyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, bir mübarek saatte vücûd-ı hakîkî-i Hak deryâsından sebebsiz ve kulun hiçbir hizmeti vâki' olmaksızın bir cezbe-i rahmet gelir ve onu kendi tarafına çeker. Böyle sebebsiz ve hizmetsiz ve mahza Hakk'ın inâyetiyle Hakk'a müteveccih olup vâsıl olan evliyânın menâkıbı çoktur. Ezcümle cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 42. faslında şu menkıbeyi beyân buyururlar: “İbrahim Edhem (k.s.) padişahlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından, askerinden tamâmıyla ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o beyâbânda ta'kîb eder idi. Ta'kîb hadden aştı. Ahû söze gelip, yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Ya'ni "Seni bunun için yaratmadılar, haydi beni saydettin farzet, acabâ ne hâsıl olur?" İbrâhim (k.s.) bunu işitince bir na'ra vurup kendisini atından aşağıya attı. O sahrâda çobandan gayrı hiç kimse yok idi. Murassa' libâs-ı şâhânesini ve silâh ve atını çobana verip onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişan vermemesini ricâ etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki, ne idi ve Hakk'ın maksûdu ne idi? O âhûyu saydetmek diledi, Hak Teâlâ ise onu âhû ile saydetti."
3619. Her ne kadar derya kenarının ehli sarı yüzlü ise de Allah hakkı için derya kenarını devr et!
"Allah Allah", "Allah hakkı için!" ma'nâsınadır. "Derya-bâr", deniz kenârı demektir. "Derya"dan murâd, Hak Teâlâ ve "kenâr"dan murâd, halvet ve çiledir. Ya'ni, ey varlık deryâsı olan Hakk'ın tâlibi, her ne kadar halvet ve çile ehli cisim i'tibâriyle zayıf ve sarı yüzlü ise de sen cisme ehemmiyet vermeyerek Allah hakkı için halvet ve çile tarafını dolaş ve riyâzât ve mücahedât ile meşgul ol!
3620. Tâ ki bir bahşayiş-gerin lütfu gele! Sarı yüz bir gevherden kırmızı ola!
"Bahşâyiş-ger", atâ ve ihsân edici demektir. Ahirindeki "yâ", yâ-yı ta'zîm-dir. "Bir gevher"den murâd, cezbe-i ilâhîdir. Ya'ni, ey Hakk'ın tâlibi, senin halvet ve çilede çektiğin riyâzât ve mücâhedât meşakkatlerine mükâfât olarak, tâ ki büyük atâ ve ihsân edici olan Hakk'ın sana lütfu gelsin ve bu bir cezbe-i ilâhî gevherinden senin yüzünün sarı rengi, kırmızı renge mübeddel olsun! "Gevherî"deki yâ, nisbet için olursa, "gevhere mensûbdan" demek olup murâd, insân-ı kâmil olur; ve bu sûrette "bahşâyiş-ger"den murâd dahi, yine insân-ı kâmil olur. Binâenaleyh bu i'tibâr ile beyt-i şerîfin ma'nâsı şöyledir: "Sen halvet ve çile tarafına dolaş, tâ ki bir insân-ı kâmilin sana lütuf nazarı dokunsun ve riyâzet ve mücâhede sebebiyle sararmış olan yüzünün rengi gevher-i aşka mensûb olan insân-ı kâmilden kırmızı olsun!"
3621. Sarı yüz renklerin en iyisidir. Zîra o likānın intizarındadır.
Ya'ni, o riyâzet ve mücâhede ile meşgül olan sâlikin sarı renkli yüzü renklerin en iyisidir. Çünkü o renk o likā-yı Hakk'ın ve cemâl-i ilâhînin inkişafını beklemekten tevellüd eder.
3622. Fakat yüz üzerinde kırmızılık ki, o parlayıcıdır, onun için geldi ki, onun canı kāni'dir.
Fakat vaktâki sâlikin kalbine riyâzet ve çileden sonra bahşâyiş-ger olan Hakk'ın lütfu ve inâyeti tecellî eder, onun yüzündeki sarılık parlak kırmızılığa mübeddel olur, bu kırmızılık matlûbuna vâsıl olup onun canı kāni' olduğuna alamettir. Zîrâ bu mertebeye vusûlden sonra yukarıda 3604 numaralı beyitte beyân buyrulduğu üzere artık onun için halvet ve çileye lüzum kalmaz. Meşâyih-i kirâm hazarâtı bu makāma "cem'ü'l-cem'" veya "fark ba'de'l-cem'" derler.
3623. Zîrâ tama' zayıf, sarı ve zelîl eder. O bedenlerin illetinden alîl değildir.
Zîrâ mücâhede ve riyâzet içinde bulunan sâlik, aynı zamanda tama' içindedir; ve onun tama'ı Hakk'ın cemâlini müşâhedeye ma'tûftur; ve tama' ise cism-i insânî zayıf ve yüzü sarı ve nefsi zelîl eder. Fakat bu yüz sarılığı ve za'f-ı cism bedende vâki' olan bir hastalık sebebiyle değildir.
3624. Vaktâki marazsız sarı yüzü görür, Câlînûs'un aklı bile mütehayyir olur.
“Sekam”, hastalık; “Câlînûs”, eski Yunanlılar'ın hâzık doktorlarından birinin ismidir. Ya'ni, vaktâki hâl-i riyâzet ve çilede olan sâliklerden birini bir hâzık doktor muâyene etmiş olsa, vücûdunu sağlam görür. Bu sanlığın likâ-i ilâhiye intizârdan ve cemâl-i Hakk'ı müşâhedeye tama'dan bu hâle geldiğini idrâk edemez; ve bu husûsta en hâzık bir hekîm olan Câlînûs'un bile aklı hayrette kalır.
3625. Vaktâki sen Hû'nun nûrlarına tama' bağladın, Mustafâ der ki: "Onun nefsi zelîl oldu!"
“Envâr-ı Hû”dan murâd, zât-ı Hakk'ın tecellîsidir. Ya'ni, ey sâlik, vaktâki sen zât-ı Hakk'ın tecellîsine tama' edip bu tecellîye intizâren mücâhedât ve riyâzât ihtiyâr ettin ve mücâhedât ile nefsini zelîl ettin, nitekim Mustafâ (a.s.) Efendimiz طوبى لمن ذلت نفسه Ya'ni “Ne mutlu o kimseye ki, onun nefsi zelîl oldu” derler. “Zillet-i nefs iki nev'dir. Birisi zillet-i mahmûdedir ki, bu nefsin Hak yolundaki zilletidir. Dîğeri zillet-i mezmûmedir ki, dünyâ tama'ından dolayı halk kapılarında nefsin zilletidir.
3626. Gölgesiz nûr latîf ve âlîdir. O müşebbek olan kalbura mensûb gölgedir.
“Müşebbek”, pencere kafesi gibi örülmüş olan şey. “Nûr”dan murâd, cevher-i mücerred-i nûrânî olan rûhtur. “Gölge”den murâd, cisimdir. Ya'ni, cisim gölgesinden ârî olan rûh-ı mücerred latîfdir ve âlîdir. Fakat kafes gibi olan cisimden saldığı nûr, kalburun içindeki menba'-ı nûrun dışarıya saldığı ışık me- sâbesinde olup gölgelidir. Ya'ni kalbur, büsbütün intişâr-ı ziyâya mâni' değildir. Fakat ziyanın kemâl-i safvetle intişârına da hâildir. Zîrâ intişâr eden ziyâ kalburun kafes şeklindeki gölgeleriyle beraberdir.
3627. Aşıklar cismi çıplak ister. Innînlerin önünde elbise nedir? Beden nedir?
Ya'ni, meselâ sûret âşıkları ma'şûklarıyla koyun koyuna yatmak için kendilerini çıplak bulundurmak isterler. Fakat ma'şûkalarına karşı ınnîn ve adem-i iktidar sahibi olanların indinde elbise ile çıplak cisim müsâvîdir. Vuslata mâni olan şey onun kendi isti'dâdıdır. Bunun gibi Hakk'ın âşıkları dahi ma'şûkları olan Hakk'a vuslat hâlinde cisim libâsından soyunmuş bir hâlde bulunmalarını isterler. Fakat aşk-ı Hak'tan ârî olan ehl-i gaflet "innîn" mesâbesinden bulunduklarından, ister rûh ile beraber cisim olsunlar, ister cisim libâsından soyunup rûh-ı mücerred olsunlar müsâvîdir. Onların vuslattan nasîbleri yoktur.
3628. Nân ve ni'met o rûh tutuculara olur. İri sineğe çorba nedir, ocak nedir?
"Har-meges", büyük sinek ki yara üzerine konduğu vakit kurt bırakır (Gıyâsü'l-Lügāt). Bundan murâd, mürşidlik da'vâsında bulunan cismânî kimselerdir. "Ebâ", çorba demektir. Bundan murâd dahi, aşk-ı ilâhî ve tecellî-i rabbânîdir. "Dîgdân", ocak demektir. Bundan murâd dahi, dünyâ ve huzûz-ı dünyâdır. Ya'ni aşk-ı ilâhî ve tecellî-i rabbânî nân ve ni'meti dünyâdan ve huzûzât-ı nefsâniyyeden ve hattâ ezvâk-ı rûhâniyyeden perhîz edenlere ikrâm olunur. Büyük kurt sineği mesâbesinde olan müddeî cismânîler indinde bu ni'met-i ilâhîye nâiliyet ile ezvâk-ı cismâniyyeye nâiliyet arasında fark yoktur. Nitekim kurt sineği kâh çorbaya ve kâh ocağa konup yalar. Aralarını ayırt etmez..
3629. Bu söz had ve endâzeden ziyâdedir. Ey Ayaz şimdi kendi ahvalini söyle!
Bu rûh ve cisim ve Hakk'a vuslat sözü hadden ve ölçüden ziyâdedir. Uzadıkça uzar. Binâenaleyh ey Ayaz, şimdi sen kendi ahvâlini söyle ve yaptığın işin sırrı meydana çıksın!