Şahın diğer def'a Ayaz'dan "Kendi işinin te'vîlini söyle ve inkâr edenlerin ve ta'n edicilerin müşkilini hallet! Zîrâ onları o iltibâs içinde bırakmak mürüvvet olmaz!" diye istid'â etmesidir
39. bölüm / 51 · 835 kelime · ~5 dk okuma
3630. "Senin ahvalin bir yeni ma'dendendir. Sen bu ahvale ne vakit râzı [3636] olursun?"
"Senin ahvâlin bir yeni ma'nâ menba'ından zahir olur. Zîrâ bu halkın idrâk ettiği ma'nâlara kanâat edip râzı olamazsın. Onlardan daha derin ma'nâlara dalarsın."
3631. "Agah ol, o latîf hallerden hikâye et! Bu beş ve altı ahval ve ders üzerine toprak olsun!"
"Beş" ile havâss-i hamseye ve "altı" ile altı cihete işaret buyrulur. Bunlardan murâd, âlem-i sûret ve taayyünâttır. "Ders", lügatte "okumak" demektir. Ya'ni, "Avâm-ı halkın bildiği ve okuduğu ahvâl hep havâss-i hamsenin âlem-i tabîat tezgâhında dokunmuş olan suver-i müteayyine nakışlarıdır. Bu ahvâl ve okuma üzerine toprak saçılsın da onlar nazardan mestûr kalsın. Sen bunların fevkınde olan âlem-i ma'nâya âit latîf hallerden hikâye et!"
3632. Bâtının hali eğer kelâma gelir ise, tek ve çiftte sana zahirin halini söyleyeyim!
"Tâk u çift", çocukların avuçları içine çekirdek gibi ba'zı maddeleri saklayıp birbirlerine "Tek mi çift mi?" diye sorarak oynadıkları oyundur. Ya'ni ma'nâdan ibaret olan bâtın ahvâli gerçi elfâz-ı zâhiriyye ile tamâmen anlatılamaz. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyururlar. Beyt: "Söylediğim sözden rücû' ettim. Zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda söz yoktur." Fakat bu hâl-i bâtın eğer söze gelmiyor ve sığmıyor ise, o ma'nâyı hâl-i zâhir avuçları içine alıp "Tek mi çift mi?" oyunu tarzında sana rumûz ile söyleyeyim! Bu âtîdeki beyt-i şerîfler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden vâkidir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîf'de baştan aşağıya kadar birtakım ahvâl-i bâtıne, ahvâl-i zâhire kıssaları altında beyân buyrulmuştur.
3633. Zîra yârin lütfundan matın açlıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş oldu.
"Mat", satranç oyunu ıstılâhından olup "mağlubiyet" ma'nâsını müşirdir. Burada tecellî-i kahrîye işaret buyrulur. Ya'ni ahvâl-i bâtıne, elfâz-ı zâhireye sığmasa da onu söylemeğe cehd ederim. Zîrâ yâr-i hakîkî olan Hakk'ın tecellî-i lutfisinden dolayı onun tecellî-i kahrîsinin acılıkları can üzerine nebât şekerinden daha hoş ve daha tatlı oldu. Çünkü onun kahrında lütfu gizlidir.
3634. O nebâttan eğer deryaya toz giderse deryânın acılığı hep tatlı olur.
O nebât şekerinin tozu vücûd-ı izâfî deryâsına giderse o vücûd-ı izâfî deryâsının türlü türlü gamları ve elemleri ve her türlü acılığı hep tatlı olur. "Nebât şekerinin tozu"ndan murâd, tecellî-i kahrîde gizli olan lütf-ı ilâhîdir.
3635. Ey emîn, böyle yüz binlerce ahvâl geldi. Tekrar gayb tarafına gittiler.
Ya'ni, ey insân-ı kâmilin sâyesine sığınmış ve helâk-i ma'nevîden emîn olmuş olan kimse! Böyle tecellî-i lutfî ve kahrîden her bir ferde yüz binlerce ahvâl geldi ve tekrar kendi asılları olan gayba gittiler. Ya'ni vücûd-ı hakîkî deryâsından kabaran bu dalgalar yine o deryaya gittiler. Ma'lum olsun ki, Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ya'ni "Hak Teâlâ her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesi mûcibince her bir ferdin isti'dâd ve kabiliyetine göre her anda birbiri arkasına ve başka başka olarak tecellî buyurur ve tecellî-i ilâhînin nihâyeti yoktur. Şuûnât-ı ilâhiyye nâmütenâhîdir. Onun için ehl-i hakikatten ba'zıları إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يَتَجَلَّى فِي صُورَةٍ مَرَّتَيْنِ وَ لَا فِي صُورَتَيْنِ مَرَّةً وَاحِدَةً ya'ni "Allah Teâlâ iki def'a bir sûrete ve iki sûrete de bir def'a tecellî buyurmaz" demişlerdir. Zîrâ her bir tecellî bir halk-ı cedîddir. Binâenaleyh gelen tecellî giden tecellînin aynı değildir.
3636. Her bir günün hali düne müşabih değildir. Revişte ırmak gibi ki, onun bendi yoktur.
“Dî”, dün; “bâ”, edât-ı mef'ûlün ileyhdir. Ya'ni, her bugünkü günün hâli dünkü günün hâline benzemez. Zîrâ tecellî-i Hak'ta tekrar yoktur. Bu tecellî, önünde bir bendi olmayıp suyu dâimâ akmakta olan ırmağa benzer. Akan su arkadan gelen suyun sûrette her ne kadar misli ise de aynı değildir. İşte ahvâl-i beşer de böyledir. Bir an içindeki hâli dîğer an içindeki hâline benzer ise de birbirinin aynı değildir.
3637. Her günün sürûru bir başka nevi'dendir. Her günün düşüncesinin eseri başkadır. Ademînin cisminin misafirhaneye temsîlidir; ve muhtelif düşüncelerin muhtelif misafirlere temsîlidir. O gam ve şâdî düşüncelerine rızâda olan ârif, misafir seven garîb okşayan şahıs gibidir. Halîl gibi ki, Halîl (a.s.)ın kapısı misafirin ikramına dâimâ açık idi. Kâfir ve mü'min ve emîn ve hâine ve bütün misafirlere güler yüz tutar idi
3638. Ey civan, bu cisim misafirhanedir. Her bir sabah koşarak yeni misafir gelir.
“Civan”, ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz sâlik mübtedîlere hitâb buyururlar. Zîrâ bidâyet-i sülüklerinde sâliklere nefsânî ve şeytânî ve melekî ve rahmânî olan birtakım havâtır hücum eder. Bu havâtırın her biri kâfir ve mü'min ve emîn ve hâin misafirlere benzer.
3639. Sakın deme ki, bu benim boynumda kalır, zîrâ şimdi yine ademe uçar.
Ey sâlik, sakın bu misafir olan fikirlerin ve hâtıraların kalbinde takarrur edeceğini zannetme! Zîrâ bu fikirlerin biri gelir diğeri gider; Ve giden, adem tarafına uçar.
3640. Her ne ki senin kalbine gayb gibi olan cihandan gelirse, misafirdir, onu [3646] hoş tut!
“Cihân-ı gayb veş” den murâd, âlem-i ma'nâdır. Zîrâ âlem-i ma'nâ avâm-ma nisbeten mestûrdur, havâssa nisbeten mekşûfdur. Bu beyt-i şerîfde “gayba müşâbih cihân” buyrulması avâmma nazarandır. Ya'ni, âlem-i ma'nâdan senin kalbine her ne gelirse o fikir misâfirdir, onu hoş tut! Ve kendi kendine onun ahvâlini tedkîk et! Eğer şer'e muvafik ise icrâ et, değilse tevakkuf et! Zîrâ o kötü misafir duruculardan değildir. Geldiği gibi yine âlem-i gayba gider.