İçeriğe atla

O misafirin hikâyesidir ki, ev sahibinin zevcesi dedi ki: “Eyvâh, yağmur tuttu ve misafir bizim boynumuzda kaldı!”

40. bölüm / 51 · 4215 kelime · ~22 dk okuma

3641. O bir kimseye vakitsiz konuk geldi. Onu boynunda gerdanlık gibi tuttu.

"Kunuk" Türkçe'de "konuk" dediğimiz misafir ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "bî-gehân" yerine "nâgehân" vâki'dir. Ya'ni, bir kimseye vakitsiz veyâ ansızın bir misafir geldi. O kimse de onu boynunda gerdanlık gibi kıymetli tuttu ve ikrâm etti.

3642. Ona sofra çekti. Kerâmetler gösterdi. O gece onların mahallesinde düğün var idi.

Ev sahibi o misafire ziyafet çekti ve izzet ve ikrâm gösterdi. O gece tesâdüfen onların mahallesinde komşulardan birisinin düğünü var idi.

3643. Erkek kadına gizli söz söyledi. Dedi ki: "Ey hanım, bu gece iki yatak yap!"

3644. "Bizim döşeğimizi kapı tarafına döşe! Misafir için diğer tarafa döşet!"

"Bister", döşek, yatak; "gusterden" döşemek; "gusterânîden", döşetmek demektir.

3645. Kadın dedi: "Hizmet edeyim, şâdî edeyim, ey benim iki parlak gözüm, işittim ve itaat ettim!"

Kadın kocasının emrine karşı dedi ki: "Misâfire seve seve hizmet edeyim ve senden işittiğim emre itâat ettim!"

3646. Her iki döşeği döşedi ve kadın sünnet düğünü tarafına gitti. Orada karâr etti.

"Hatne", "sünnet etmek" demektir. "Hatne-sûr", "sûr-i hatne" takdîrinde olup "sünnet düğünü" demektir. Zîrâ lisân-ı Fârisî'de ba'zan muzaf, muzâfun-ileyhden evvel zikrolunur ve kesre hazfolunarak terkîb bir vasf-ı terkîbi olmuş olur. "Subh-dem" gibi ki, "dem-i subh" takdîrindedir. Ba'zı nüshalarda "hatne-sûr" yerine "hâne-sûr" vâki'dir ki, “düğün evi" demek olur. "Vatan", burada "kıyâm ve karar" ma'nâsınadır.

3647. Azîz olan misafir ve onun kocası kaldı. Kurudan ve yaştan ona çerez koydular.

Ya'ni, kadın yatakları yaptıktan sonra düğün evine gitti. Evde azîz olan misafir ile kadının kocası kaldı ve misafirin önüne ikrâm için bâdem ve ceviz ve fındık gibi kurudan ve armut ve erik ve kayısı gibi yaştan çerez ve meyve koydular. "Nukl" ve "nakl", içki mezesi ve çerez demektir. Kāmûs'ta ve Müzîlü'l-Ağlâť tạ nûnun fethası ile sahîh ve zammesi ile galat-ı meşhûr olduğu zikredilmiştir.

3648. Her ikisi müntehab masallar içinde gece yarısına kadar iyi ve kötü sergüzeşt söylediler.

"Semer", gece sohbeti, vakit geçirmek için gece söylenen hikâyeler ve masallar demektir. "Sergüzeşt", baştan geçen vak'a demektir. Ya'ni, misafir ile ev sâhibi olan efendi karşı karşıya oturdular. Birtakım iyi ve kötü olarak baştan geçmiş olan müntehab hikâyeleri gece yarısına kadar birbirlerine söylediler.

3649. Ondan sonra misafir uykudan ve hikâyeden o döşeğe gitti ki, o kapı tarafında idi.

Ya'ni, hikâyelerden sonra misafirin uykusu gelip kapı tarafında döşenmiş olan yatağa gitti. Bu yatak yukarıda zikrolunduğu üzere ev sahiblerine mahsûs olan yatak idi ve misafirin yatağı değil idi.

3650. Koca utandığından ona bir şey söylemedi. Demedi ki: "Ey can, senin için uyku yeri bu taraftır!"

3651. "Zîrâ ey kerem babası, senin uykun için döşeği o diğer tarafa yapmışım."

3652. O bir kararı ki, o kadın ile vermiş idi, değişmiş oldu ve o tarafa misafir mızgandı.

"Gunûden", Türkçe'de mızganmak demektir. "Uyku ibtidası" demektir. Misafir o yatağa yatınca ev sahibinin karısıyla vermiş olduğu karar değişmiş oldu; ve onların karar verdikleri yatakta misafir mızgandı.

3653. O gece orada şiddetli yağmur tuttu ki, bulutun kalınlığından onlara taaccüb geldi.

3654. Kadın geldi. O zan üzerine ki, kocası kapı tarafında ve o amca da o tarafta yatmıştır.

Kadın düğün evinden kendi evine geldi. Fakat vaziyetin değiştiğinden haberdar olmadığından evvelki karar mûcibince kocası kapı tarafında ve o misâfir amca da kendisi için yapılan dîğer taraftaki yatakta yattığını zannetti. "Şûv", koca ma'nâsınadır.

3655. O demde arûs çıplak olarak yorgan içine gitti. Misafire rağbet ile birkaç bûse verdi.

Odanın içi karanlık olduğundan o demde arûs, ya'ni gelin hanım gündüzlük elbisesinden soyunup kocasının koynuna girdiğini zannederek yorgan içine girdi ve kocası zannı ile hafif uykuya dalmış olan misafiri iştihâ ve rağbet ile birkaç kere de öptü.

3656. Dedi: "Ey azîz adam, ben korktum. Halbuki o da geldi, o da geldi, o da!"

"Kelân", büyük ve pek iyi ve pek büyük ve âlî ma'nâlarınadır. Ya'ni, kadın kocası zannı ile misâfire dedi: "Ey benim azîz kocacığım, ben korktum ve korktuğum şey de tamâmıyla vâki' oldu."

3657. "Misafir adamı çamur ve yağmur oturttu; senin üzerinde beylik sabunu gibi kaldı."

"Sâbûn-i sultânî"ye Ankaravî hazretleri "beylik sabunu" ma'nâsı vermiştir. Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri buyurur ki: Medâru'l-Efâzıl'da "Hâkimin tevzî'i" ma'nâsına gösterilmiştir; ve yine şârihlerden Velî Muhammed Ekberâbâdî ıstılâhda "tevzî" ma'nâsınadır demiştir. Ya'ni, "Ey azîzim kocam, beylik tarafından efrâda tevzî' ve taksîm olunan sabun nasıl onların malı olup üzerlerinde kalır ise, yağmur ve çamur sebebiyle bu misâfir de senin üzerinde öylece kaldı. İşte bundan korkuyor idim. Bu korktuğum da başımıza geldi!" demek olur.

3658. "Bu yağmur ve çamur içinde o ne vakit gider? Senin başın ve canın üzerinde o zarar olur!"

“Tâvân”, cürm, cinâyet ve garâmet ve ziyân ve günâha ıvaz ve bedel ma'nâsınadır (Burhân). Burada "zarar ve ziyân" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey kocam, bu misâfır bu yağmur ve çamur içinde gidemez; ve senin zâhirinde ve bâtınında sana zarar ve ziyân olur."

3659. Misafir çabuk sıçradı ve dedi: "Ey kadın, bırak, çizme tutarım, ben çamurdan gam tutmam!"

Misafir koynuna giren kadından bu sözleri işitince derhal yataktan sıçradı ve dedi: "Ey kadın, beni bırak! Benim çizmem var. Binâenaleyh yağmurdan ve çamurdan gam yoktur. Bunlar benim yoluma mâni' değildir!"

3660. "Ben gidici oldum, size hayır olsun! Seferde rûh bir dem şad olmasın!"

[3666] "Ben gidiyorum, siz hayırla kalın! Zîrâ ben yolcuyum, seferde yolcunun bir dem rûhu şâd ve mesrûr olmaz!"

3661. "Tâ ki pek çabuk ma'den tarafına gitsin! Zîrâ bu hoşluk seferde yol vurucu olur"

Ya'ni, "Ruhun seferde sürûru ve zevki olmamalıdır. Tâ ki ervâh âlem-i süflîde kalmayıp çabuk ma'den tarafına ve aslî olan rûhâniyet âlemine gitsin. Zîrâ bu âlem-i cismâniyyetin zevki ve hoşluğu sefer içinde rûha yol vurucu olur."

3662. Kadın o soğuk sözden peşîmân oldu. O ferd olan misafir vaktaki ürktü ve gitti.

3663. Kadın ona birçok dedi ki: "Nihayet ey bey, eğer mutâyebe cihetinden bir latîfe ettim ise müteessir olma!"

"Mizâh", şaka ve latîfe; "tıybet", hoş-tab' ve mutâyebe. Kadın hatâsını te'vîl için misafiri tatyîben birçok sözler söyleyip dedi ki: "Ey bey, benim sana söylediğim sözler, şaka ve latîfe idi. Eğer mutâyebe cihetinden bir latîfe yaptım ise beni muâheze etme ve müteessir olma!"

3664. Kadının secdesi ve zârîliği fâide tutmadı. Gitti ve onları hasret içinde bıraktı.

Kadının misâfire karşı tevâzu'u ve yalvarmasının bir fâidesi olmadı. Misâfir o soğuk sözleri ciddî gördü ve gece vakti evden gitti; ve kadını ve kocasını kendi fazîletinin ve meziyetinin hasreti içinde bıraktı.

3665. Ondan sonra erkek ve kadın elbisesini mâvi yaptı. Onun sûretini leğensiz bir şem' gördüler.

Misafirin teessür ile gitmesinden sonra karı koca elbiselerini mâtem alâmeti olan mâvi renkte yaptılar. "Leğensiz şem'"den murâd, o misafirin sûretini bir mekân-ı cismânîde değil, mertebe-i hayâlde görmektir. Zîrâ leğen, mum yanarken damlaları dışarıya dökülmemek için altına koydukları bir kap ma'nâsına da gelir. Misafirin hayâli de altına kap konmamış olan bir muma teşbîh buyrulmuştur.

3666. Giderdi ve sahrâ adamın şem'inin nûrundan cennet gibi gece karanlığından cüdâ olmuş idi.

Misafir gece vakti evden fırlayıp yola giderdi; ve sahrâ onun şem'-i bâtınının nûrundan gece karanlığından ferd ve cüdâ olmuş idi. Cennette nasıl ki gece karanlığı yok ise, onun geçtiği karanlık sahrâlarda dahi cennet gibi karanlık kalmadı.

3667. Gamdan ve bu mâcerânın hacletinden nâşî kendi evini misafirhane yaptı.

Evin sahibi olan adam misâfire yapılan bu soğuk muamelenin gamından ve cereyân eden bu hâlden utandığından kendi evini garîb olan misafirler için bir misafirhane yaptı.

3668. Misafirin hayali her zaman her ikisinin içinde gizli yoldan söylerdi.

3669. Derdi ki: "Ben Hızır'ın yariyim. Yüz kerem hazînesi saçar idim, fakat sizin nasibiniz olmadı."

O misafirin hayâli o karıya ve kocaya, gizli olan ma'nâ yolundan onların kalblerinden derdi: "Ben Hz. Hızır'ın arkadaşıyım. Bende birçok cûd ve kerem hazîneleri var idi ve ben de onları saçar durur idim. Fakat ne yapalım ki o hazînelerden sizin nasîbiniz ve hisseniz olmadı."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssanın hâtır-ı fakîre lâyıh olan rumûzu budur ki: "Fikir"den murâd, sûret-i umûmiyyede sürûra ve gama âit olan fikirlerdir; ve insanın bu fikirlerin îcâdında medhali yoktur. Zîrâ eğer medhali olaydı kalbine gelen gam ve keder fikrini ve bir kabzı def' edebilirdi. Halbuki herkes zevkan ve vicdânen bilir ki, bu fikirleri def' etmek insanın elinde değildir. Binâenaleyh كل من عند الله (Nisa, 4/78) ya'ni "Hep Allah indindendir" âyet-i kerîmesi mûcibínce, bu fikirler Hak tarafından esbabdan bir sebeb üzerine kalblere vârid olur. Bunlar birer misafir-i gaybîdir. Bu kıssada tarîk-ı Hak sâliklerine işâret budur ki, kalbe gelen bu misafir-i gaybîleri hoş tutmak ve incitmemek lazımdır. Fikr-i sürür misafirini hoş tutmak ve riâyet etmek Hakk'a şükretmek ve sâika-i sürür ve inbisât ile hevâ-yı nefse müteveccih olmamak ile olur; ve fikr-i gam misafirini hoş tutmak dahi bir taraftan Hakk'a şükretmekle beraber istiğfâra devam etmek ve onu izâle etmek için nefsin hazzı olan kesret-i mubâhâta teveccüh etmemekle olur. Zîrâ bu fikirler Hak tarafından sâlike imtihânen elçi olarak gönderilmiştir. Nitekim Ebû Tâlib Mekkî hazretleri Kütu'l-Kulûb kitabında الخواطر رسل الحق فاستجب لها ya'ni "Havatır Hakk'ın re- sûlleridir, imdi onları kabûl et!" buyurmuştur. Sâlik bunları incitirse bu fikirler kendi asılları olan Hakk'a münkesir olarak rücû' ederler ve sâlikten şikâyet ederler; ve netîcede bu haller sâlikin terakkîden mahrûmiyetini mûcib olur. Havâtır hakkında daha birtakım tafsilat var ise de buraya lâzım olanı bu kadardır.

Kalbe gelen her günlük fikrin günün evvelinde eve nüzûl eden ve ev sâhibine tahakküm ve kötü huyluk eden yeni misâfire temsîlidir; ve misâfir-nüvâzlığın ve misâfirin nazını çekmenin fazîleti beyânındadır.

3670. Her bir dem bir fikir azîz misafir gibi her gün senin kalbine de gelir.

3671. Ey can, fikri şahıs yerinde bil! Zîrâ ki şahıs fikirden dolayı kadr ü cân tutar.

Ey sâlik, fikri şahıs makāmında tut ve onu canlı bir şahıs gibi bil! Zîrâ şahsın şahsiyyeti fikrinden dolayıdır ve onun kıymeti ve canı fikri sebebiyle zâhir olur. Nitekim II. cildin 275 numarasına müsâdif olan : ای برادر تو همان اندیشه Ya'ni "Ey birâder, sen ancak endîşesin ve fikir- ما بقی تو استخوان و ریشه sin. Bâkî olan şeyin kemik ve sinir ve damar ve adalâttır" buyrulmuş idi.

3672. Gam fikri eğer şâdî yolunu vurursa, şâdînin kâr-sazlıklarını yapar.

Eğer sürûr fikrinin yolunu vurup kalbine gam fikri gelirse me'yûs olma! Sürûra bir yer hazırlamak ve sürûrun işini düzelticilik yapmak için gelmiştir. Zira âyet-i kerîmede فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirâh, 94/5-6) ya'ni “Mu-

hakkak kolaylık güçlük ile beraberdir; kolaylık muhakkak güçlük ile beraberdir" buyrulur. "Ben onun üzerine mesrûrum ki gönlümde bir gam vardır. Zîrâ gam gelmek meserretin sebebidir. Muhakkak güçlük ile beraber onun arkasında mâdemki kolaylık vardır, onun üzerine mesrûrum ki Hakk'ın kelâmıdır."

3673. O sertliğinden dolayı evi gayrıdan süpürür, tâ hayr olan asıldan yeni bir şâdî gele!

Ya'ni, gam fikri serttir ve şiddetlidir. O fikir şiddetinden dolayı kalbdeki başka fikirleri süpürür. Bu gam fikri bu süpürmeyi hayr-ı mahz olan asl-ı vücûddan yeni bir sürûr fikri gelmek için yapar.

3674. Muttasıl yeşil yaprak bitmek için gönül dalından sarı yaprağı silker.

Sürûrun birbirine bitişik olan yeşil yaprakları neşv ü nemâ bulmak için o gam fikri gönül ağacının dalından sararmış yaprak mesâbesinde olan eski sürûr fikirlerini silker ve düşürür.

3675. Arkasından yeni zevk salmak için eski sürûrun kökünü koparır.

Ey sâlik, senin kalbine gam fikri gelirse, oradaki eski sürûrun kökünü koparıp onun yerine yeni zevk ve sürûr getirmek için gelir.

3676. Gam yüzü örtülmüş kökü göstermek için çürümüş olan eğri kökü koparır.

Ya'ni, gam kulun ayn-ı sâbitesinde mündemiç olup âlem-i cismâniyyette kendisinden zuhûru îcâb eden kökü göstermek için evvelce gelmiş ve hükmünü icrâ ederek eskiyip eğrilmiş olan kökü bir daha gelmemek üzere koparır. Zîrâ tecellîde tekrar yoktur.

3677. Gam gönülden her neyi döker ya götürür ise, bedelinde muhakkak daha iyisini getirir.

Gam gönülden döktüğü veyâ götürdüğü şeyin bedelinde ما ننسخ من آية أو ننسها نأت بخير منها أو مثلها (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bozduğumuz yahud unutturduğumuz âyetîn ondan daha hayırlısını veyâ mişlini getiririz" âyet-i kerîmesi mûcibince muhakkak daha iyisini getirir; ve eğer mislini getirirse giden mislinden daha iyi olur.

3678. Hususiyle o kimseye ki, onun buna yakîni ola! Zîrâ gam ehl-i yakînin bendesi olur.

Husûsiyle gidenin gelenden daha hayırlı olduğuna yakîni olan kimseler ki, bunlar ehl-i yakîn tâifesindedir, gam onların işini görmek için köle ve hizmetkâr olur. Zîrâ gam ve kabz kulun inkisârına ve niyâzına; ve şâdî ve inbisât ise nâzına sebeb olur. Halbuki abdin hâl-i niyâzı hâl-i nâzından efdaldir. Zîrâ nâz hâlinde sâlikin mertebesinden sukūtu vâki'dir. Ehl-i niyâz ise dâimâ terakkîdedir. Ancak ma'şûkān-ı ilâhî bu kāide hâricindedir.

3679. Eğer bulut ve şimşek ekşi yüzlülük getirmese, asma çubuğu güneşin tebessümlerinden yanar.

"Bulutun ve şimşeğin ekşi yüzlü olması", arz üzerine gölge yapıp yağmur yağdırmasından ve gök gürlemesinden kinâyedir. "Güneşin tebessümü" de şiddet-i harâretten kinâyedir. Ya'ni, nitekim bulut ara sıra arza gölgesini salıp yağmur yağdırmasa ve şimşek çakıp gök gürlemese güneşin şiddet-i harâretinden asma çubukları yanar ve bağlar harâb olur. "Şark", güneş ma'nâsınadır.

3680. Sa'd ve nahs senin kalbinde misafir olur. Yıldız gibi hâne hane gider.

[3686] "Sa'd ve nahs", ilm-i nücûm ıstılâhındandır. "Sa'd", uğur ve mübarek demektir. "Nahs", uğursuzluk ma'nâsındadır. Ma'lûm olsun ki, ilm-i nücûm erbâbına göre Zühal yıldızı nahs-i ekberdir. İklîm-i evvelin müdebbiridir. Mensûbâtı ihtiyarlar ve ekinciler ve mühendislerdir. "Müşterî", sa'd-i ekberdir. İkinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı enbiyâ ve evliyâ ve ulemâ ve kuzât ve hükkâm ve eşrâfdır. "Merih", nahs-i asgardır. Üçüncü iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı etrâk ve ehl-i silâh ve erbâb-ı cenk ve cidâl ve ashâb-ı harb ve kıtâldir. "Güneş", nühûsete mâildir. Dördüncü iklimin müdebbiridir. Mensûbâtı erbâb-ı halvet ve ashâb-ı saltanattır. "Zühre", sa'd-i asgardır. Beşinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı kadınlar ve hâdimler ve ehl-i tarab ve tüysüz gençlerdir. "Utârid", sa'd ile sa'd ve nahs ile nahs olup mümtezicdir. Altıncı iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı erbâb-ı kalem ve ashâb-ı fehm ve ilim erbâbı ve san'at ehlidir. Ulûm-i riyaziyye ve hendese ve nakkaşlık Zühre'ye mensûbdur. "Ay", sa'd-i asgardır, yedinci iklîmin müdebbiridir. Mensûbâtı avâm-ı nâs ve ez'âf ve sokak ahâlisi ve elçiler ve beylerdir. İlm-i nücûm keşf-i rûhânîye müstenid bir ilim olduğundan ehl-i arz üzerine olan bu te'sîrâtı maddiyâta müstenid olan fen ile idrak olunamaz. Maddiyât ve tabîiyât ile meşgül olanlar bunları hurâfât addedip inkâr ederler. Her ne hâl ise, bu beyt-i şerîfde, şâdî sa'd olan yıldızlara ve gam nahs olan yıldızlara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, sa'd ve nahs olan yıldızlar nasıl ki gökte burçlara uğraya uğraya sefer ederlerse, sa'd olan şâdî ve nahs olan gam dahi senin burç gibi olan kalbinde öylece sefer edicidirler. Nitekim şairin biri bu hâle işareten şöyle söylemiştir. Mısra': Gam gelir şâdî gider, çün dil misafirhanedir

3681. O zaman ki, o senin burcunun mukîmidir, onun tali'i gibi tatlı ve çevik ol!

Ya'ni, uğurlu yıldız gibi olan şâdî ve uğursuz yıldız gibi olan gam fikirlerinden her biri senin burç gibi olan kalbinde mukîm oldukları zaman onların dalgalarına ve hükümlerine tâbi' olup tatlı ve çevik ol! Şâdî hükmü hâl-i inbisât içinde şükürdür ve gamın hükmü hâl-i kabz içinde şükür ve sabırdır. Binâenaleyh şükürde ve sabırda tatlı ve çevik olmak lâzımdır.

3682. Tâ ki o aya muttasıl olduğu vakit gönül sultanına senden şükür söylesin!

"Ay"dan murâd, Hak Teâlâ'dır. "Gönül sultânı"ndan murâd, yine Hak Teâlâ'dır. Ya'ni, ey sâlik, senin kalbine misafir olan gam ve şâdî fikirleri senden tatlılık ve hizmette çeviklik görüp kendi asılları olan vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ cânibine rücû' ettikleri vakit, gönül sultânı olan Hak Teâlâ hazretlerine senden teşekkür etsin ve senin hüsn-i kabûlünden memnuniyet beyân etsin!

3683. Eyyub yedi yıl sabır ve rıza ile belâ içinde Hudâ'nın misafiri ile hoş idi.

Nitekim Eyyûb (a.s.) Hak tarafından kendisine gönderilmiş olan gam ve belâ misafirleriyle yedi yıl sabır ve rızâ içinde hoş yaşadı ve aslâ bu misafir-den şikâyet etmedi. Eyyûb (a.s.)ın çektiği belâ tefsîr kitablarında mufassalan beyân olunmuştur; ve Eyyüb (a.s.)ın ezvâkına ait hakäik ve dekäik dahi Fu-sûsu'l-Hikem'de Fass-1 Eyyûbî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri tarafından beyân buyrulmuştur.

3684. Nihayet pek yüzlü belâ geri döndüğü vakit, Hak huzurunda onun yüz türlü şükrünü söylesin!

Ya'ni, kula isabet eden pek yüzlü belâdan mütevellid gam misafiri yine gel-diği yere rücû' ettiği vakit, o kulun sabır ve rızâsından bahs ile Hak huzûrun-da o kulun yüz türlü şükrünü söylesin ve ondan beyân-ı memnûniyet etsin!

3685. Desin ki: "Muhabbetten dolayı ben mahbüb öldürücüye Eyyub bir lah-za yüzünü ekşi etmedi."

"Mahbûb"dan murâd, lezzât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyedir. "Eyyûb"dan murâd, Eyyûb (a.s.) gibi belâya mübtelâ olmuş olan Hak yo-lunun sâlikidir. Ya'ni, belâ-yı cismâniyyeden mütevellid olan fikr-i gam hu-zûr-ı Hakk'a avdet ettiği vakit desin ki: "Ey benim Rabbim, nefsin ve cis-min mahbûbu olan huzûzâtı ve lezzâtı öldürücü olan benim gibi bir misâfi-ri, o Eyyûb (a.s.) meşrebinde olan kulun sana muhabbetinden dolayı, bir lahza yüzünü ekşitip şikâyet etmedi ve sabır ve rızâ içinde bulundu."

3686. "Vefâdan ve hacletten ve ilm-i Huda'dan dolayı o belâ ile süt ve bal gi-biydi."

Ya'ni, o fikr-i gam Hakk'a rücû' ettiği vakit desin ki: "Ey benim Rabbim, o Eyyûb meşrebinde olan kulun sana karşı olan vefâsından ve senin onu zâ-hiren ve bâtınen ni'metlere müstağrak kıldığını görüp bir an için gelen bela-dan müştekî olma[k]dan utandığından ve senin ona bahş buyurmuş olduğun ilimden dolayı, başına gelen belâ ile onun vücûdu bala karışmış süt gibi ol- du." Ma'lûm olsun ki, ehl-i Hak indinde fikr-i gam fikr-i şâdîye müreccahdır. Zîrâ fikr-i gam, nefsi hayât-ı sûriyye lezzetlerinden soğutur ve Hakk'a tevcîh eder. Nitekim Râbia Adeviyye (k.s.) hazretleri "Benim gamım gamlı olduğum için değildir, belki gamlı olmadığım içindir" buyurmuştur.

3687. Fikir kalbde yeni yeni zâhir olur. Sen onun önüne güle güle tekrar git!

Gam ve sürür fikirleri kalbde yeni yeni zâhir olur. Onlar sana Hak tarafından olan misafirlerdir. Sen onları güle güle karşıla! Eğer fikr-i sürür gelirse memnûnen şükret! Ve eğer gam fikri gelirse asla şikâyet etmeksizin sabır ve rızâ ile kabûl et ve bulunduğun hâle şükret!

3688. De ki: "Ey benim Hâlik'ım, onun şerrinden beni sakla, beni mahrum etme, onun hayrından îsal et!"

Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp de ki: "Ey benim Hâlik'ım, kalbime misâfır olarak gelen gam ve şâdî fikirlerinin şerrinden beni sakla! Onlara ikrâm etmek fazîletinden beni mahrûm etme! Onların hayırları cinsinden olan şeyi bana îsâl et!" Gam fikrinin şerri Hakk'ın gayrına şikâyettir. Bu şikâyet onun zımnındaki hayrı ibtâl eder ve onun hayrı sabır ve rızâdır. Sabır ve rıza kulu Hakk'a ulaştırır. Ve sürür fikrinin şerri fart-ı inbisât hasebiyle kulun mubâhâtta nefsin arzûlarına muvâfakata müsâade etmesi ve şükr-i fiilîden gaflete düşmesidir. Nitekim geçmiş ve gelecek günahların mağfireti müjdesi üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz sevinerek mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kıldılar. Ümm-i mü'minîn Aişe (r.a.) hazretleri "Yâ Resûlallah, Hak Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarının affını müjdeledi. Niçin bu kadar vücûd-ı şerîfine ezâ ediyorsun?" dediği vakit, Server-i âlem Efendimiz يا عائشة افلا اكون عبدا شكورا Ya'ni "Ey Ayşe, ben çok şükredici bir kul olmayayım mı?" buyurdular. İşte sürûr fikrinin hayrı budur.

3689. "Ey benim Rabbim, gördüğüm şeyin şükrüne beni harîs kıl. Eğer geçti ise benim için hasreti birbiri arkasından getirme!"

"Ey benim Rabbim, fikr-i gamdan ve fikr-i sürûrdan gördüğüm şeyin şükrüne beni harîs kıl! Ve eğer o fikir misafirleri, ikrâm ettiğim hâlde geçip gider- se, onların hayrına nail olamamaktan dolayı hasret çekmemin hâlini benim için birbiri arkasından getirme! Ya'ni kaçırdığım fırsatı bir daha bana kaçırtma!" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Neml'de vâki' Süleyman (a.s.)dan menkül olan münâcata işaret buyrulur: رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالدَيَّ وأن أَعْمَلَ صَالِحًا ترضاه (Neml, 27/19). Ya'ni "Ey benim Rabbim, bana ve valideme ihsân ettiğin ni'metine şükretmeğe ve râzı olduğun sâlih ameli işlemeğe beni harîs kıl!"

3690. O ekşi yüzlü zamîri hifzet! O ekşiyi şeker gibi tatlı say!

"Zamîr", endîşe ve hâtıra ve kalbin içi ve kalbden geçen şey ve sır ma'nâlarınaadır (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, ekşi yüzlü olan gam fikrini ve hâtırasını hükmü geçinceye kadar hifzet, şikâyet etme! O fikir her ne kadar tab'a mülâyim gelmez ise de, o ekşi yüzlü misafiri şeker gibi tatlı say!

3691. Her ne kadar bulutun zâhiri ekşi yüzlü ise de çorak öldürücü olan bulut gülşen getiricidir.

Nitekim güneşin ziyâsına perde olan kara bulutun şekl-i zâhirîsi her ne kadar sevimsiz ve ekşi yüzlü ise de, o bulut çorak ve kurak olan topraklara yağmur getirip oralarda gülşen peydâ eder ve yeşillikler vücûda getirir.

3692. Gam fikrini bulutun misali bil! Sen ekşi ye, öyle ekşi yüzü az yap!

İnsanın kalbine gelen gam fikri de şekl-i zâhirîsi sevimsiz ve ekşi yüzlü olan kara buluta benzer. Binâenaleyh sen o ekşi yüzlü ve somurtkan misâfire karşı öyle ekşi yüzü az yap! "Ekşi yüzü az yap!" tavsiyesindeki işâret budur ki, ba'zen fikr-i gam ve kabz sâlike şiddetle ârız olur. Sâlik bu hâl-i şedîd içinde vazîfe-i abdiyyetini icrâda âciz kalır. İşte ara sıra vâki' olan bu hâl içinde o kabzın def'i ve o belânın ref'i için Hakk'a münâcât etmek ve def'i çâresine tevessül etmek zarûrî olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te şu menkıbe münderiçtir:

"Serî Sakatî hazretleri buyurdu ki: "Bir gece uykum gelmedi. Acîb bir ıztırâbım oldu. Hattâ teheccüd namazından dahi mahrûm kaldım. Sabah nama- zını kılıp dışarıya çıktım. Teskîn-i ıztırâb için her nereye gittimse fâidesi olmadı. Nihâyet ehl-i ibtilâyı görüp korkmak için tımarhaneye gittim. Vaktâki tımarhâneye girdim, gönlüm açıldı ve sînem münşerih oldu." Ve keza Eyyub (a.s.) إذ نادى ربه أني مسني الشيطان بنصب وعذاب (Sâd, 38/41) ya'ni "Yâ Rab, beni şeytan nusb ve azab ile mess etti" buyurdu. Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Eyyûbî'dedir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri "Bu gibi ahvâlde Hakk'a şikâyet etmek sabrı münâfi değildir. Sabrı münâfi olan şey Hakk'ın gayrına şikâyet etmektir!" buyururlar. İşte cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyururlar. Nitekim yukarıdaki Arabî münâcâtta bu ma'nâ anlaşılır.

3693. Ola ki, o gevher onun elinde ola! Cehd et, tâ o sénden râzı olsun!

Ya'ni, gam fikrine sabret! Câiz ki Hakk'ın lütuf ve inâyet gevheri o misâfirin elinde ola! Binâenaleyh sabretmeye gayret et! Nitekim Eyyub (a.s.) yedi yıl sabretti ve belâ-yı Hakk'a karşı rıza gösterdi. Sen de o misafirden râzı ol ki, o da senden râzı olarak Cenâb-ı Hakk'a avdet etsin!

3694. Ve eğer gevher olmaz ve ganî olmazsa tatlı olmak âdetini ziyade edersin.

Ve eğer gam fikrine sabrından dolayı Hakk'ın lütuf ve inâyet gevheri sende zâhir olmaz ve o misafir sana bu gevheri getiren bir zengin misafir olmazsa yine müteessir olma! Zîrâ o misâfire karşı tatlı yüzlü olursan, sende tatlı yüzlü olmak ve sabretmek huyu çoğalır ve rüsûh bulur ki, bu da senin için bir kazançtır.

3695. Senin adetin başka yerde fâide tutar. Ansızın bir gün senin hâcetin zahir olur.

Ya'ni, bu misafirin gelip gitmesi eksik değildir. Eğer sen bu fikr-i gam misâfirlerine karşı tatlı yüzlülüğü huy ve âdet edersen senin bu âdetin gevher-i inâyeti hâsıl olarak gelen bir başka zengin misâfire karşı yaptığın beşâşette sana fâide verir. Nihayet bir gün ansızın ihtiyacın olan Hakk'ın tecellî-i cemâlîsi zuhûra gelir.

3696. Bir fikir ki, seni şâdîlikten men' edici olur, o Sâni'in emri ve hikmeti ile olur.

Ey sâlik, seni sürûrdan men' edici olan bir fikr-i gam, Sâni' Teâlâ hazretlerinin emri ve hikmeti ile senin kalbine gelmiştir. Binâenaleyh o fikre fenâ nazar ile bakmak onu gönderen Hakk'a ta'rîz etmek olur. Eğer tahammül edemez isen yukarıdaki 3688 ve 3689 numaralı beyitlerdeki münâcâtı et!

3697. Ey filân, sen ona dü çâr dâng tabîr etme! Ola ki bir yıldız ve sahib-kıran ola!

“Dâng”, mutlak tâne ma'nâsınadır. Buğday ve arpa ve mercimek vs. tânelerine de şâmildir (Burhân). “Dü çâr dâng”, “iki dört tâne" demek olur ki, “hakîr bir şey"den kinâyedir. “Kırân”, ehl-i nücûm indinde iki seyyârenin bir burca vusûlü demektir. Bu hâl birçok seneler zarfında vâki' olur. “Sahib-kıran”, ehl-i nücûm indinde doğuşu, Zühal ve Müşterî yıldızlarının bir burçta kırânına müsâdif olan kimsedir ki, bu kimse “sâhib-i saâdet" olur. Ya'ni, ey filân kimse, sen Hakk'ın emri ve hikmeti ile gelen gam fikrini hakîr addetme! Ola ki o misafir sahib-kıran ve sa'd bir yıldız mesâbesinde ola ve sana saâdet-i ebediyye getire!

3698. Sen ona "Bir fer'dir!" deme, asl tut! Tâ daimâ maksud üzerine galib olasın!

Sen o gelen gam fikrine "Benim sülükümün aslı ile alâkadar değildir. Bu hâl ârızî ve fer'î olan gelip geçici bir şeydir" deme! Onu sülükünün aslı ve esâsı tut! Zîrâ vücûd Hakk'ındır ve Hak sana o libâs-ı taayyün ile vârid olmuştur; ve sülükündeki maksadın ise Hakk'a vusûldür. Binâenaleyh gaflete düşüp o fikri Hakk'ın gayrı bilme ki, dâimâ maksûduna galib olasın!

3699. Ve eğer sen onu fer' ve muzır tutar isen, senin gözün asl hakkında muntazır geldi.

Ve eğer sen o gam fikrini vücûdda Hak'tan ayrı ve fer' tutar ve onu zarar verici görür isen, senin gözün aslı müşâhede etmek üzere bekleyici bir hâlde kaldı. Zîrâ asl olan vücûd-ı hakîkî-i Hak, ancak esmâ ve sıfatının mezâhiri olan eşyâda zâhirdir; ve bu mezâhir aynalarında müşâhede olunur; ve bu mezâhir kâh fikir gibi mertebe-i hayâlde ve kâh suver-i kesîfe gibi mertebe-i histe tekevvün eder; ve onlarda zâhir olan varlık hep Hakk'ın varlığıdır. O sûretler hakîkatte ma'dûm olup zuhûrları deniz dalgaları gibi bir nümayişten ibârettir. Ve zât-ı Hak zâtiyyeti cihetinden asla görülmez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de لَا تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ (En'âm, 6/103) ya'ni "Basarlar onu idrâk etmez ve o basarları idrâk eder" buyrulur.

3700. İntizâr tadışta zehir geldi. O revişten dâimâ ölüm içinde ölürsün.

[3706] Halbuki beklemek ve intizâr tatmada ve taâmda zehir gibi acı bir şeydir. Sen bu mezâhirin haricinde o vücûd-ı hakîkînin ayrıca bir müşâhedesini bekler isen ve gittiğin tarîk-ı Hak da bu tarzda olursa dâimâ intizâr ölümü içinde yaşarsın.

3701. Asl bil, onu kucakta tut! Dâimâ intizâr ölümünden kurtul!

Binâenaleyh mezâhir-i hayâlden ibaret olan o fikirleri asl-ı hakîkî bil de kucakla! Ayrıca Hakk'ın zâtını müşâhedeyi beklemek ölümünden yakayı kurtar! Çünkü bu müşâhedenin imkânı yoktur; ve zîrâ müşâhede için gören ve görülen ve görmek nisbetinin vücûdu olursa mümkin olur. Halbuki zâtın tecellîsi ânında mezâhirin vücûdu buz gibi erir; ve bu nisbetlerin hepsi zâil olur. Zâtın zâtiyetinden başka bir şey kalmaz. İşte bu ma'rifetten gâfil olanlar eşyânın vücûduyla beraber bir de Hakk'ın vücûdu vardır zannederler. Bilmezler ki, bilcümle merâtibde zâhir olan Hakk'ın vücûdudur ve hakîkatte halkın vücûdu yoktur. Binâenaleyh onlar bu mezâhirden ayrı olarak ayrıca zât-ı Hakk'ı müşâhede intizârında kalmışlardır. İntizâr ise الانتظار اشد من الموت الاحمر ya'ni "İntizâr, kızıl ölümden daha şedîddir" kavlince, ölüm acılığında bir şeydir; ve işte bu ma'nâyı zevkan ve vicdânen ârif olanlar intizâr ölümünden kurtulmuşlardır; ve Hakk'ın her tecellîsini Hakk'ın gayrı görmeyip kucaklamışlardır.