İçeriğe atla

Bu Şeyh'in işâret-i gaybî sebebiyle bir beyin evine dilenmek için bir günde zenbil ile dört def'a gitmesi ve beyin o hayâsızlık sebebiyle itâb etmesi ve onun beye özür dilemesi.

19. bölüm / 51 · 1557 kelime · ~8 dk okuma

2748. Şeyh bir günde fakîr gibi dört def'a, dilenmek için beyin köşküne gitti.

Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri cerrâr bir dilenci gibi dilenmek için bir günde dört def'a bir beyin köşküne gidip kapısını çaldı.

2749. "Canın Hâlik'ı sizden bir aded ekmek istiyor!" diye, elde zenbil ve "Şey'en lillah!" vurucu olarak.

"Tây", libâs, aded, çift mukābili olan tek, kâğıt yaprağı ma'nâlarınadır (Burhân, Gıyâsü'l-Lügāt, Şemsü'l-Lügāt ve Bahar-ı Acem). Burada "aded" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni Hz. Şeyh beyin köşküne elinde zenbil ve "Allah rızâsı için bir şey verin, zîrâ canın Hâlik'ı olan Hak sizden bir aded ekmek is- tiyor!" diyerek bir günde dört def'a gitti. "Canın Hâlik'ı ekmek istiyor" demek, Şeyh Muhammed Serrezî'nin mevhûm olan vücûd-ı abdânîsi ve benliği kalk- tı, onun yerine vücûd-ı Hakkānî kāim oldu, binâenaleyh Serrezî'nin sûret ve libâsında sizden ekmek isteyen Hak'tır, demek olur. Nitekim demir ateşte kız- dığı vakit kıpkırmızı ateş olur ve onun demirliği ateşin hükmü altında mağ- lûb ve mestûr kalır.

2750. Ey oğul, ters nallar vardır, akl-ı külliyi dahi hayran eder.

Ey mübtedî olan sâlik, vücûd-ı Hakkānî ile kāim olan Şeyh Serrezî haz- retlerinin gınâ-yı mutlak sahibi dahi olması lâzım gelirken, "Canın Hâlik'ı siz- den ekmek istiyor!" diye, hakîkatte müflis olan halktan dilenmesi ters vurul- muş bir naldır ve emr-i ma'kûsdur. Bu ters vurulmuş olan nalın sırrı, akl-ı küllîyi de ya'ni insân-ı kâmili de hayrette bırakır.

2751. Vaktaki bey onu gördü, ona dedi: "Ey hayâsız, eğer sana bir şey söyler- sem, benim adımı bahîl koyma!"

"Vekîh”, hayâsız ve utanmaz; "şehîh", bahîl ve hasîs demektir.

2752. "Bu ne kalın deri ve ne yüzdür ve ne iştir ki bir günde dört kerre ge- lirsin?"

2753. "Ey şeyh, burada senin kaydından kim vardır? Ben senin gibi iğrenç ve dilenci görmedim."

"Ner", erkek ve kerîh ve çirkin ve nâ-hemvâr ma'nâlarına gelir. "Ner-ge- dâ", çirkin ve iğrenç dilenci demektir (Burhân). Ya'ni, "Bizim köşkümüzde senin kaydında ve sana müntesib hiçbir kimse yoktur ki, bu kadar asıldın durdun. Ben senin gibi iğrenç ve çirkin dilenci görmedim."

2754. "Dilencilerin hürmetini ve suyunu götürmüşsün. Bu ne çirkin Abbas- lıktır ki getirmişsin!"

"Cömert zenginlerde dilencilere karşı bir hürmet vardı. Sen o hürmeti ve dilencilerin yüzlerinin suyunu izâle ettin. Bu yaptığın muamele dilencilerin arsızı ve yüzsüzü olan Abbâs-ı Debs'in muâmelesidir ki sen o Abbâs'ın dilenciliğini de çirkin olarak yaptın!"

2755. "Abbâs-ı Debs senin gāşiye-berdûşundur. Bu uğursuz nefis hiçbir mahalde olmasın!"

"Gāşiye", atların sırtına örttükleri süslü örtü; Türkçe'de "haşa" derler ki, zenginler ata bindikleri zaman eski zamanlarda bu haşayı arkadan gelen uşaklar taşırlar idi. Ya'ni, "Abbâs-ı Debs isimindeki yüzsüz dilenci senin atının haşasını omzunda taşır. Senin bu uğursuz nefsin bâtıl mezheb ashâbına bile olmasın!"

2756. Dedi: "Ey bey, ben emir kuluyum, sus! Benim ateşimden âgâh değilsin, bu kadar muztarib olma!"

Şeyh Muhammed hazretleri emîrin bu itâbına cevâben dedi: "Ey bey, Hakk'ın emrinin kuluyum, artık sus, daha ziyâde söyleme! Zîrâ benim içimde yanan ateşten âgâh değilsin. Benim zâhir hâlimden müteessir olup öfkelenme!"

2757. "Kendimde ekmek için bir hırs göreydim, ekmek isteyici olan karnımı yırtar idim."

2758. "Yedi sene cisim pişirici olan aşkın harâretinden, ben sahrâda asma filizi yemişim."

2759. "Kuru ve yaş yaprak yiyeliden beri benim cismimin rengi yeşil olmuştur."

Yukarıda 2742 numaralı beyitte geçen tebdîle işaret buyrulur.

2760. Sen bü'l-beşer hicabında oldukça âşıklara pek az serseri nazar et!

"Bü'l-beşer", beşerin babası olan ilk âdemdir. "Bü'l-beşerin hicab"ından murâd, sûret-i beşeriyyenin ma'nâ-yı beşere hicâb olmasıdır ki, bu hicâb ilk def'a İblîs'e vâki' olmuştur. Zîrâ İblîs Âdem'in sûretini görüp, serfürû ve secdeyle emrolunduğu vakit خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (A'râf, 7/12) ya'ni “Yâ Rab, beni latîf olan ateşten ve onu da kesîf olan topraktan yarattın. Latîf, kesîften daha hayırlı ve âlî olduğu hâlde niçin bana secde ile emrettin?" dedi. Binâenaleyh insân-ı kâmilin sûretini görüp ma'nâsından gafil olanlar İblîs'in bü'lbeşere karşı vâki' olan hicabı içinde kalmış olurlar. "Serserî", ihtimamsızlık ve kayıdsızlık ve teemmülsüz ve mülâhazasız ve dikkatsiz ma'nâlarına da gelir. Burada "teemmülsüz ve dikkatsiz" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Sen İblîs'in bü'l-beşere karşı düştüğü hicâb içinde oldukça âşıkların sûretine pek az teemmülsüz ve dikkatsiz nazar et, ya'ni onlara karşı olan nazarın ekseriyâ onların sûretlerine değil ma'nâlarına olsun!"

2761. Zekiler ki kılları yardılar, ilm-i heyeti cân ile anladılar.

Zekâvet sahibi olan kimseler fezâyı rasadât ile inceden inceye tedkîk edip kılları kırk yardılar ve ilm-i hey'eti cân ile anladılar; ve hâsıl ettikleri ma'lûmâtı hallerine sindirdiler.

2762. İlm-i nîrencâtı ve sihri ve felsefeyi gerçi hakk-ı ma'rifet ile tanımadılar.

Necmeddîn Kübrâ hazretleri Menâzilü'l-Hairîn adlı kitabında buyurur ki: "Sihr", lügatte "bâtılı hak sûretinde göstermek"e derler. Meşhûr olan sihir beş kısım üzeredir: Tılsım, nîrenc yâhud nîrencât, rukye, halkatîrât, şa'bededir. "Tılsım", arzın nebâtâtının köklerinden olan ilaçların âsârı ile âsâr-ı semâviyyeyi cem' etmektir ki, bunlardan emr-i acîb zuhûr eder. طلسم harflerini kalbedince مسلط ("musallat") kelimesi hâsıl olur ki, tılsımın ma'nâsı da ancak "musallat"tan ibarettir. "Nîrenc" yâhud nîrencât buna ilm-i rîmyâda derler. Cevâhir-i arziyyenin kuvvetlerini birbiriyle imtizâc ettirirler ve ondan acîb ve garîb eserler zâhir olur. "Rukye", buna "efsûn" dahi derler. Sihir isabet eden kimseye içirmek için su üzerine okudukları ba'zı sözlerdir. Bu sözlerin ba'zıları "Fehleviyye" ya'ni mecûsîlerin lügati, ba'zıları da hezeyânâttır. "Halkatîrât", üzerlerine ba'zı harfler yazılmış olan çizgilerdir ve birtakım garîb şekiller ve dairelerdir. "Şa'bede", hokkabazların sür'atle gösterdikleri birtakım oyunlardır ki, zâhirde âdet fevkınde görülür ve halk indinde sebebi meçhûl olduğu için hayret olunur. "Felsefe", hakkında Seyyid Şerîf Cürcânî Ta'rîfâťında şöyle buyurur: "Saâdet-i ebediyye tahsîli için tâkat-i beşeriyye hasebince ilâha teşebbühdür. Nitekim (Sallallahü aleyhi ve selem) Efendimiz تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk ediniz!" buyurur ki, ma'lûmât ile ihâtada ve cismâniyetten tecerrüd ile ona benzeyiniz! demektir. İmdi cenâb-ı Pîr efendimiz bu zikrolunan ilimler ile meşgül olanların o ilimleri hakk-ı ma'rifet ile tanımadıklarını beyân buyururlar. Nitekim zamânımızda fen vâsıtasıyla bu ilimler yekdîğerleriyle mümtezic olarak peyderpey keşfolunmaktadır; ve fakat bu keşfiyâtın künhleri ve esasları bunları keşfedenlerce de hakk-ı ma'rifet ile bilinememektedir. Meselâ elektrik, âsânyla mahsüsdür. Fakat mâhiyeti nedir, bu meçhûldür. Sâirleri de buna makıysdır.

2763. Fakat kendi imkânlarına kadar çalıştılar. Kendi akranlarının hepsinden ileri geçtiler.

Fakat bu âlimler kendi kudretlerinin ve isti'dâdlarının haddine kadar çalıştılar, sûret-i beşeriyyede kendilerinin akrân ve emsâli olan insanların hepsinden ileri geçtiler; ve bu ilimlerde onlara imam oldular.

2764. Aşk gayret etti ve onlardan çekildi. Böyle bir güneş onlardan nâ-pedîd oldu.

Ya'ni, aşk bu âlimlerin zât-ı Hakk'a teveccühü bırakıp o zât-ı Hakk'ın gayrı olan âlem-i tabîata teveccühlerini gördü ve gayret etti. Onların kalblerine taalluku münasib görmedi ve onlardan çekildi. Aşk gibi böyle bir parlak güneş onların kalb gözlerinden nâ-pedîd ve gāib oldu; ve hepsi bu tabîat âlemi ve denizin köpükleri üzerine birçok boş sözler söylediler ve esrâr-ı hakîkatten hiçbir şey anlamadan gittiler. Ömer Hayyâm'ın rubâisi:

2765. Bir gözün nuru ki gündüz yıldızı gördü. Bir güneş ondan nasıl yüz çekti?

"Gündüz"den murâd, vücûd-ı hakîkî güneşinin nûruyla zâhir olan vücûd-ı izâfî âlemi; ve "yıldız"dan murâd, tabîat sahasında mütekevvin olan mezâhi- rin efrâdıdır. Ya'ni, bu âlimlerin akıl gözlerinin nûru ki, bu vücûd-ı izâfi gün- düzü içinde sâha-i tabîatta mütekevvin olan efrâd-ı mezâhirin havâssını ve te'sîrâtını gördü. Böyle iken nasıl oldu da bunlar vücûd-ı hakîkî güneşini gö- remediler ve bu güneş onlardan yüzünü nikāb altına çekti? Bu taaccüb olu- nacak bir hâldir. Binâenaleyh bu zavallı âlimler nûrun aslını bırakıp fer'i ile meşgül oldular; ve bir kimse müteveccih olamadığı ve göremediği bir şeye âşık olamayacağından aşk-ı ilâhî de bunların fer' ile meşgül olan kalblerine taalluk etmedi.

2766. "Bundan geç, benim nasîhatimi kabul et, âgâh ol, sen âşıkları aşk gözüy- le gör!"

"Âşıklara serseri ve lâkayd nazarıyla bakmaktan vazgeç! Benim sana bu yolda olan nasîhatimi kabûl et! Müteyakkız ol da âşıkları aşk gözüyle gör ve onların hâlini aşk ve muhabbet dâiresinin hâricinde görme!"

2767. "Vakit nazik ve can rasadda olur, o demde sana kendi özrümü söylemek mümkin olmaz!"

"Benim içimde bulunduğum vakit nâziktir ve canım dahi ma'şûkum olan zât-ı Hakk'ın benden zâhir olan şe'nlerini ve ahkâm-ı esmâiyyesini rasad- dadır ve gözetmektedir. O dem ve ân içinde sana kendi sırrımı fâş ederek bu hâl-i tese'ülümdeki ma'zereti söylemek mümkin olmaz!"

2768. "Fehm et, o söylemekliğe mevkūf olma! Aşıkların sînesini az tırmala!"

"Bu söylediğim sözlerden benim hâlimi anla! Esrâr-ı hâlimi anlamak için söylememi bekleme ve gaflet sâikasıyla âşıkların esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan sînesini ve kalbini az tırmala ve tefahhus et!"

2769. "Sen bu neşattan bir şübhe götürmemişsin, hazmi bırakma ve ihtiyat et!"

"Sen kâmillerin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyetleri sürür ve neşâtından, yakîni şöyle bırak, bir şübhe bile hâsıl etmemişsin. Ya'ni belki böyle bir şey vardır diye bir şübheye ve zanna bile düşmemişsin. Fakat o kâmillerin hâline karşı hazmi bırakma ve ihtiyat et!" Hazm ve ihtiyât hakkında III. cildin 2831 nu-marasına müsâdif olan: حزم چه بود در دو تدبیر احتیاط از دو آن گیری که دور است از خباط ["Hazm ne olur? İki tedbîrde ihtiyâttır; o ikiden hubâttan uzak olanı tutasın!"] beytinde îzâhât geçti.

2770. "Vacib vardır ve câiz ve müstahil vardır. Ey dahledici, hazmde bu vasatı tut!"

"Ey âşıkların zâhirî hallerine bakıp onları ta'yîb eden kimse! Akıl indinde her bir hâl için üç ihtimâl vardır: O hâl ya vâcibdir, ya'ni o hâlin zuhûru zarûrîdir veyâhud câizdir, ya'ni zuhûru mümkindir ve muhtemeldir veyâhud müstahîldir, ya'ni o hâlin zuhûruna imkân yoktur. Bu üç hükmün ortası câizdir. Ve "hazm", iki tedbîrde ihtiyât etmek demektir. Ve iki tedbîr ise bir hâlin mutlakā olması veyâhud mutlakā olmamasıdır. Binâenaleyh hazmde ihtiyât, câiz hükmünü kabûl etmek olur. Şu hâle göre âşıkların zâhirî hallerini görüp onlara dahletme! Hazmde vasat bir hüküm olan câiz tarafına gidip "Onların belki böyle âlî olan ahvâl-i bâtıneleri vardır" de!"