Şeyh'in nasîhatinden beyin ağlaması ve onun sıdkının aksi ve o küstahlıktan sonra hazîneyi îsâr etmesi ve Şeyh'in tehaffuzu kabul etmemesi ve "Ben işâretsiz tasarruf etmeye kādir değilim!" demesi
20. bölüm / 51 · 3498 kelime · ~18 dk okuma
2771. Hz. Şeyh bu sözleri söyledi; çabuk çabuk ağlamada göz yaşı onun yanağında yer yer yuvarlanıcı oldu.
"Hay hay", çabuk çabuk ve te'kîd ve acele ve musîbet-zedelerin ağlaması (Burhân). Burada “çabuk çabuk ve musîbet-zedelerin ağlaması" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, Şeyh Serrezî hazretleri beye bu sözleri söyledi, musîbet-zedelerin ağlaması tarzında çabuk çabuk ağlamağa başladı; göz yaşları dahi yanaklarının muhtelif yerlerinden yuvarlana yuvarlana akıcı oldu.
2772. Onun sıdkı beyin zamîrine de vurdu; aşk her dem acib bir çömlek pişirir.
Hz. Şeyh'in kalb-i şerîfinin doğruluğu beyin kalbine de aksetti. Zîrâ aşkta sıdk ve doğruluk olduğu vakit asla iki yüzlülüğü kabûl etmez. Binâenaleyh aşk ateşi bu sebebden her dem bir kalb tenceresini ve çömleğini acîb bir sûrette pişirir ve kaynatır.
2773. Aşıkın sıdkı cemâd üzerine de teveccüh eder. Eğer bir müdrikin kalbi üzerine aksederse ne acibdir!
"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "teveccüh etmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, âşıkın kalbindeki sıdk ve doğruluk zîrûh olmayan cemâdât üzerine bile teveccüh edip te'sîrini gösterir. Eğer zîrûh ve idrâk sahibi olan bir insanın kalbi üzerine aksederse taaccüb olunur mu?
2774. Mûsa'nın sıdkı asâ ve dağ üzerine vurdu, belki pür-heybet olan deniz üzerine vurdu.
"Üşkûh" ve "şükûh", heybet ve azamet ma'nâsınadır. Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın sıdk-ı bâtını asâya mün'akis oldu. Asâ mu'cize olarak ejderha oldu ve Tûr dağına aksetti. Dağ üzerine tecellî-i ilâhîyi celbedip parça parça oldu ve Bahr-i Ahmer üzerine aksetti. O heybetli ve azametli olan denizden on iki yol açıldı. Benî-İsrâîl o yollardan karşı yakaya geçti. Fir'avn'un ta'kîbinden kurtuldular.
2775. Ahmed'in sıdkı ayın cemâli üzerine vurdu, belki parlayan güneş üzerine yol vurdu.
Ahmed (a.s.) Efendimiz'in sıdkı ayın cemâli üzerine aksetti, mu'cize-i nebevîsi olmak üzere ay yarıldı. Bu mu'cizenin delili اقتربت الساعة وانشق الْقَمَرُ (Kamer, 54/1) Ya'ni "Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı" âyet-i kerîmesidir. Bu âyet-i celîlede müfessirler ve ehl-i hadîs ittifak etmişlerdir ki, ay iki parça olduğu hâlde Hirâ dağı üzerinde görülmüştür. İkinci mısra'da da Resûl-i Ekrem hazretlerinin güneşi geri döndürmek emrinde vâki' olan mu'cizeleridir. Ehl-i siyerin rivâyetine nazaran bu mu'cize üç def'a vukū bulmuştur. Birisini Esma binti Umeys (r.a.) rivayet eder. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem mübârek başını Hz. Ali'nin kucağına koyup kendilerine gelen vahy-i ilâhîyi alır idi. Hz. Ali güneş battığı hâlde henüz ikindi namazını kılmamış idi. Resûl-i Ekrem "İkindi namazını kıldın mı, yâ Ali?" buyurdu. Hz. Ali "Kılmadım!" dedi. Bunun üzerine cenâb-ı Peygamber, "Ey benim Rabbim, Ali senin ve Resûlünün itâatindeyken namazı geçti, güneşi geri döndür!" diye duâ etti. Hz. Esmâ diyor ki: "Güneşin battığını gördüm, fakat bu duâ üzerine mağrib tarafından geri dönüp doğar gibi çıktı. Hattâ dağlara, yerlere güneşin ziyâsı tekrar vurdu." İkinci mu'cize dahi Hendek gazâsında Resûl-i Ekrem ikindi namazını kılmamış olduğu bir zamandadır. Güneşin habsolunup durduğu hakkında hadîs-i sahîh rivâyet ederler. Üçüncü de mi'râc vukū'unda olmuştur ki, bunların tafsîli kütüb-i siyerde münderiçtir.
2776. Her ikisi nefîrde yüz yüze getirip hem bey ve hem de fakîr ağlayıcı olmuştur.
Ya'ni, Hz. Şeyh'in sıdkı ve ağlaması beyin kalbine de te'sîr ettiğinden, her ikisi de feryâd emrinde karşı karşıya gelip hem bey ve hem de fakr-ı hakîkî mertebesinde bulunan Hz. Şeyh ağlayıcı olmuşlardır.
2777. Vaktaki birçok müddet ağladılar, bey ona dedi ki: "Ey aziz, kalk!"
2778. "Her ne istersen hazîneden seç! Gerçi yüz böylesine istihkākın vardır!"
"Her ne almak istersen seni bu köşkün içinde serbest bıraktım. Hazîneden seç, al! Gerçi sen böyle bir ikrâmın yüz misline müstahak bir hâldesin. Fakat benim elimden bu kadarı gelebilir!"
2779. "Ev senindir, senin her neye meylin varsa intihab et! Muhakkak her iki âlem azdır!"
Ya'ni, "Bu köşkün içindeki emvâl hep senindir. Her ne istersen seç, al! Bu köşkün emvâlinin ne kıymeti olur? Muhakkak dünyâ ve âhiret mülkü bile sana azdır!"
2780. Dedi: "Bana böyle kendi elin ile bir şey seç diye izin vermediler."
Hz. Şeyh beyin bu ikramına cevaben dedi: "Hayır, bana halkın mallarını böyle kendi elin ile seç de al diye izin vermediler. Bana cânib-i Hak'tan vâki' olan fermân tese'ül edip halkın vereceği bir şeyi almaktan ibârettir."
2781. "Ben kendimden bu taşkınlığı yapmağa kādir değilim ki, ben bu dahilane duhûlü yapayım!"
"Dahîl", kişinin derûnî dostuna ve hemdemine ıtlak olunur ki, bilcümle serâir-i umûruna mahrem ve her işine ihtilât eder ola (Kāmûs). Ya'ni, "Ben emr-i ilâhî olmaksızın kendimden senin evine dalıp malından intihâb ettiğimi alamam ve bu taşkınlığı yapamam. Bende bu kudret yoktur ki, senin evine mahremâne bir sûrette gireyim!"
2782. Bunu bahane etti ve mühreyi kaptı. Mâni' o idi ki atâda sadık değil idi.
"Mühre", burada satranç oyununda müsta'mel taşlar ma'nâsınadır. "Mühreyi kapmak"tan murâd, mat ve mağlûb etmekten kinâyedir. Burada sıdk imtihanı satranç oyununa teşbîh buyrulmuş ve netîcede bu sıdk oyununda ve imtihanında Hz. Şeyh beyi mağlûb etmiş ve atâda sâdık olmadığını meydana çıkarmıştır. Ya'ni, Hz. Şeyh beyin malından seçip alamayacağı bahânesini ortaya koydu ve böyle deyince bey kendiliğinden ona bir şey veremedi. Zîrâ beyin malından bir şey almağa mâni' olan hâli, beyin atâsında ve ikramında sadık ve samîmî olmaması idi. Binâenaleyh Şeyh hazretleri beyden bir şey almadı ve onun ârızî olan atâ-yı kalbîsini bu sûretle akîm bırakarak mağlûb etti. Gerçi bu da bir sıdk idi. Fakat sıdk-ı aslî değil, sıdk-ı ârızî idi.
2783. Sadık idi, zîrâ ki kinsiz ve öfkesiz idi. Her sıdk şeyhin gözüne gelmedi.
Ya'ni, bey Şeyh'in bir günde dört def'a kendisine müracaat etmesi üzerine öfkelenmiş ve ona buğz etmiş idi. Vaktāki Hz. Şeyh'in kemâlini gördü, kalbindeki öfke ve kîn zâil oldu; ve bu cihetle Hz. Şeyh'e ikramı zarûrî addeyledi. Binâenaleyh bu i'tibâr ile ikramında sâdık idi ve söylediği sözler dahi ancak Hz. Şeyh'in sıdkının onun kalbine vâki' olan aksinden idi. Fakat onun kalbi o sıdkın aksinden hâlî kaldığına nazaran sâdık değil idi. Fakat bu sıdk sıdk-ı aslî değil, belki sıdk-ı ârızî olduğundan Hz. Şeyh buna i'tibâr etmedi. Nitekim ba'zı sâliklere şeyh-i kâmillerinin nûru ve ahvâli akseder. Onlar o nûru ve ahvali kendilerinden bilirlerse aldanmış olurlar ve sâlikler bu hallerinde hem sâdıklardır ve hem de değildirler. Sâdıkdırlar, çünkü bu aksin eseri kendi kalblerinde vâki' olduğundan onlar için de bir hâl olur. Sâdık değildirler, çünkü bu hâl kendilerinden münteşî olmayıp bir akistir ve ârızîdir; şeyhin teveccühü munkati' olduğu vakit kesilir.
2784. Dedi: "İlâh, "Git dilenciler gibi ekmek iste!" diye bana böyle fermân etti."
Hz. Şeyh nihâyet beye: "Hak Teâlâ hazretleri "Bana git, dilenciler gibi halkın kapılarını çalıp ekmek iste!" diye fermân buyurdu. Yoksa bana "Halkın evlerine gelip beğendiğin malları seç de al!" diye emretmedi," dedi ve beyin nezdinden çıkıp gitti. Şeyh'e gaybdan işâret gelmesidir ki, “Bu iki yıl bizim fermânımız ile aldın ve verdin. Bundan sonra ver ve alma, elini hasırın altına sok! Zîrâ onu senin hakkında Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık, her ne istersen bulursun!" Tâ âlemîlere yakın ola ki, bu âlemin verâsında bir büyük âlem vardır ki, toprağı el ile tutsan altın olur. Ona ölü gelse diri olur; ona nahs-i ekber gelse sa'd-i ekber olur; ona küfür gelse îmân olur; ona zehir gelse tiryak olur. Bu âlemin ne dâhilidir ve ne de bu âlemin hâricidir. Ne alt ne üst ne bitişik ne de ayrı, niteliksiz ve ta'rîfsizdir. Her dem ondan binlerce eser ve numûne zâhir olur. Nitekim elin san'atı, elin sûretiyledir ve gözün gamzesi, gözün sûretiyledir ve dilin fesâhati, dilin sûretiyledir. Ne dâhildir ve ne hâricdir ve ne bitişiktir ve ne de ayrıdır. Ve âkıle işaret yetişir
Bu hadise-i zillet ve tahkîrden sonra Şeyh Serrezî hazretlerine gaybdan ya'ni Hak Teâlâ cânibinden böyle emir ve işaret geldi ve buyruldu ki: "Bu iki yıl bizim emrimiz ile tese'ül edip halktan ba'zı şeyler aldın ve yine muhtaç olanlara dağıttın. Bundan sonra her muhtaç olan kimseye lâzım olan şeyleri ver ve kimseden bir şey isteme ve alma! Elini oturduğun hasırın altına sok, her ne istersen orada mevcûd bulursun. Zîrâ biz o hasırı senin için Ebû Hureyre'nin dağarcığı gibi yaptık." "Ebu Hureyre (r.a.)den rivâyet olunur ki: "Nâsa şiddetle bir açlık gelmiş idi. Resûl-i Ekrem hazretleri yanında bir şey var mıdır?, buyurdu. "Evet, dağarcığımda biraz hurma var!" dedim. Resûl-i Ekrem "Getir!" buyurdu. Getirdiğimde elini dağarcığa sokup biraz hurma çıkardı, hurmayı elinde istif edip dağarcıktaki hurmaya bereketle duâ etti. Sonra on kişi çağırınız!" diye emretti. Çağırdım, dağarcıktan hurma yiyip doydular. Sonra on kişi daha çağırdım, onlar da yiyip doydular. Bu sûretle onar onar gelip yemek sûretiyle halk kâmilen doydu. Sonra Resûl-i Ekrem "Getirdiğin hurmayı berekâttan hâsıl olan ziyâde ile beraber alınız, şu kadar ki elinizi sokup hurmayı çıkarınız, fakat hurmanın altını üstüne çevirmeyiniz!" buyurdu. Evvelkinden ziyâde hurma çıkarıp hem kendim ve hem de başkaları yer idik".
Ey şeyh, senin bu hasır altından istediğini çıkarıp halka vermek sûretiyle bu halka yakîn ve itmi'nân gelsin ki, bu âlem-i şehadetin arkasında bir büyük âlem vardır ki, o âlemde toprağı el ile tutsan altın olur; ve o âlemde bu âlem-i şehadette fenâ olan her şey zıddı olan iyiye münkalib olur. O âlem, bu âlem-i şehadetin ne içidir ve ne de dışıdır, ne altıdır ve ne de üstüdür; ve bu âleme ne muttasıldır ve ne de munfasıldır, nasıl ve ne sûretle olduğu bu âlem-i şehadetin elfâzıyla ta'rîfe sığmaz. Fakat her dem o âlem-i gaybdan bu âlem-i şehadete binlerce eser ve nümûne zâhir olur. O âlem ile bu âlemin münasebeti bir dereceye kadar ta'rîf olunmak istenilirse deriz ki: Elin sıfatı elin sûretiyledir ve gözün gamzesi ve işareti gözün sûretiyledir; ve dilin fesâhatı dilin sûretiyle zâhir olur. Sıfat ve gamze ve fesâhat, elin ve gözün ve dilin ne içindedir, ne de dışındadır, ne muttasıldır ve ne de munfasıldır. Akıl bu işâretten âlem-i gaybın âlem-i şehadet ile olan münasebetini anlayabilir.
2785. O iş adamı, iki yıla kadar bu işi yaptı. Ondan sonra Hak Teâla'dan ona emir geldi.
Hakk'ın hizmetinde bulunan o insân-ı kâmil, iki yıla kadar bu dilenmek işini yaptı. Ondan sonra Hak Teâlâ cânibinden ona bir emir gelip yeni bir hizmet tevdî' buyruldu.
2786. Bundan sonra ver, fakat kimseden isteme! Biz sana gaybdan bu dest-gâhı verdik
Cenâb-ı Hak'tan gelen emirde buyruldu ki: "Bundan sonra artık dilenmeyi bırak, kimseden bir şey isteme! Ancak ver, zîrâ biz sana bu almadan vermek imkân ve makderetini verdik." "Dest-gâh" (دستگاه), kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "imkân ve makderet" ma'nâsı münasibdir.
2787. Her kim senden birden bine kadar istese elini hasırın altına sok, çıkar!
Herhangi muhtaç sana gelip her ne mikdârda bir şey isterse, çok olsun az olsun, elini oturduğun hasırın altına sok, onun muhtaç olduğu şey mikdârını çıkarıp ona ver!
2788. Agâh ol, rahmet hazînesinden sayısız ver! Senin elinde toprak altın olur, ver!
"Mer", lisân-ı Fârisî'de elli adedi ma'nâsında müsta'meldir. Bu sebeble yüz adedine "dü mer" derler; ve ba'zan mecâzen "sayı" ma'nâsında kullanılır. Ve ba'zan "hadsiz ve çok" ma'nâsında olur (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "bî-mer", hadsiz ve sayısız demek olur.
2789. Senden her ne isterlerse ver! Ondan dolayı düşünme, Hakk'ın atasını sen ziyâdeden ziyâde bil!
Senden bir şey isterlerse nezdimde bu mevcûd değildir diye düşünüp muztarib olma! Zîrâ Hâlık'ın atâ ve ihsânının nihâyeti yoktur.
2790. Bizim atamızda ne dar tutmak ve ne noksan vardır. Ne de bu keremden dolayı peşîmanlık ve hasret vardır.
"Tahşîr", noksan etmek ve ehil ve ayâli üzerine nafakayı dar tutmak ve çok toplamak ma'nâlarına gelir. Burada "nafakayı dar tutmak" ma'nâsı mü- nâsibdir. Maahâzâ ba'zı nüshalarda bu kelimeler birkaç şekilde muharrerdir. Ba'zısında "tahsir" (تخسير) dir ki, ma'nâsı "helâk etmek ve noksan etmek"tir. Ba'zısında (تحسير) 'dir ki "teessüf etmek ve gamlanmak" demektir. Ba'zısında (تحصير) 'dir ki, habs ve hasretmektir; ve ba'zısında "taksir" (تقصير) 'dir ki, "k-saltmak" demektir. Fakîr Ankaravî hazretlerinin nüshasını ihtiyâr ettim. Ya'ni, Hak Teâlâ buyurur ki: "Bu atâmızda ve ihsânımızda hesablı vererek dar tutmak ve eksiltmek yoktur; ve keremimizden dolayı keşke yapmayaydım, diye pişman olmak ve giden mala da hasret çekmek yoktur."
2791. "Ey mu'temed, kötü gözün yüz örtüsü için elini hasırın altına sok!"
"Kötü göz"den murâd, atâyâ-yı ilâhiyyeyi mutlak sûrette esbâba bağlı bilenlerdir. Ya'ni, "Ey sıdkı mu'temed olan kulum, benim atâ ve ihsânımı esbâba bağlı bilenlerin gözlerine karşı bir nikāb ve perde olmak üzere elini hasırın altına sok! Onlar hasırın altında biriktirilmiş şeyler olduğunu zannetsinler. Yoksa ben hasırın altına el sokmağa da hâcet olmaksızın her atâmı ve ihsânımı ızhâr edebilirim. Bu sebeb onlara nikāb olsun ve onlar kendi vehimleri dâiresinde yaşasınlar. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 16. faslında şöyle buyururlar: "Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menküşen zâhir olan birtakım işler gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu; ve bir mermerden on iki pınar aktı; ve kezâ Mustafa (a.s.) ayı âletsiz bir işâret ile yardı; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız ve Îsâ (a.s.) babasız vücûde geldi; ve İbrâhim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan peyda ol-. du; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu. İmdi vaktâki bunu gördüler, bildiler ki esbâb bahânedir ve iş gören başkasıdır. Avâmın meşgüliyeti için esbâb bir nikābdan başka bir şey değildir."
2792. "Sonra sen hasırın altından avucunu doldurup arkası kırılmış sailin eline ver!"
"Püşt", arka ve penâh ma'nâlarınadır. "Püşt-şikeste", âlem-i sûrette zarûrete düşmüş, ilticâ edecek yeri kalmamış olan kimseden kinâyedir. Ya'ni, "Hasırın altına elini sok, avcunu doldur, emr-i maîşette ilticâgâhı kalmamış olan fakîre istediğini ver!"
2793. Bundan sonra gayr-ı munkatı' olan ecirden ver! Her kim isterse mestûr olan cevheri ver!
"Ecr", lügatte müjde ve sevâb ma'nâlarınadır. "Nâ-memnûn", minnetsiz ve arkası kesilmeksizin demektir. "Ecr-i nâ-memnûn", ardı arası kesilmeyen ecir demek olur. "Bundan sonra kimseden bir şey alma ve halka minnet etme! Bizim ardı arası kesilmeyen ecir ve ihsânımızdan fukarâya ver! Her kim isterse hazîne-i gaybımızda mestûr olan cevher-i ni'meti ver!"
2794. Git, "Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" sen ol! Hak eli gibi hesabsız rızık saç!
"Gizâf" ve "güzâf", beyhûde ve herze ve çok ve hesabsız ve hadsiz ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada "hadsiz ve hesabsız" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Sûre-i Fetih'te vâki' إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Ey Resûlüm, sana bîat edenler ancak Allah'a bîat ettiler. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, ashâb Hz. Peygamber'in elini tutup bîat ettikleri vakit, nasıl ki cenâb-ı Peygamber'in eli Hakk'ın eli mesâbesinde idi ise, senin elin dahi atâ ve ihsânda bizim elimiz olsun! Binâenaleyh Hakk'ın eli gibi muhtaçlara hesabsız ve hadsiz rızık saç!"
2795. Borçluları hakdan kurtar, cihanın ferşini yağmur gibi yeşil yap!
"Uhde", burada "hak" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Borçluları alacaklıların hakkından kurtar. Cihânın zemînini yağmur gibi yeşillendir ve feyz bahş et!"
2796. Onun işi bir yıl dahi bu oldu ki, Rabb-i dînin kesesinden altın verirdi.
Şeyh Muhammed hazretlerinin bir yıllık hizmeti dahi, Rabb-i dîn olan Hakk'ın gayb kesesi bulunan hasırın altından altın çıkarıp muhtaçlara vermek oldu.
2797. Kara toprak onun elinde altın olurdu; Hâtem-i Tâyî onun safında bir dilenci idi.
Hâtem-i Tâyî kabâil-i Arab'dan Tay kabîlesine mensûb gāyet cömert bir zâttır. Ya'ni, Şeyh hazretlerinin elinde kara toprak altın olurdu. Onun bu halka olan atâsı gayb hazînesinden bitmez ve tükenmez bir atâ olduğundan servet-i zâhirîsinden cömertlik eden Hâtem-i Tâyî onun atâ ve ihsân safında bir dilenci mesâbesinde addolunur idi. Ba'zı nüshalarda (در صفش) yerine (درگهش) vâki'dir. "Onun dergâhında" demek olur.
Sâilin zamîrini söylemeksizin bilmesi ve borçluların borçları mikdârını söylemeksizin bilmesi ve bu o "Benim sıfatım ile halkıma çık!" hadîs-i kudsîsinin nişanı olur demesi
Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz ve "Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Binâenaleyh bittabi" "Alîm" isminin dahi mazharı olur ve bu isme de mazhariyet hasebiyle onun ilmi halkın zâhir ve bâtınını muhît olur; ve böyle bir kâmilin hâli "Benim halkıma sıfatım ile çık, seni gören muhakkak Beni gördü!" ma'nâsında olan اخرج بصفاتي الى خلقى فمن رآك فقد رآني hadîs-i kudsîsinin nişanı olur.
2798. Eğer o fakir kendi hacetini söylemese idi, o verir idi ve zamîrini bilirdi.
Ya'ni, Hz. Şeyhin huzuruna gelen fakîr eğer kendi ihtiyacını lisânen söylemese bile Şeyh onun niyetini bilip muhtaç olduğu şeyi verir idi.
2799. O arkası eğri, o şeyi ki kalbinde tutardı, ne ziyâde ne de eksik, o kadar verirdi.
"Püşt-ham", "arkası eğri", mihnet yükünden beli bükülmekten kinâyedir. Ya'ni, mihnet ve zarûret yükünden beli bükülmüş olan fakîrin kalbinde tuttuğu ihtiyaç mikdârını bilir, o mikdârdan ne ziyâde ve ne de eksik vermezdi, tamâmen ihtiyacı kadar verirdi.
2800. Binaenaleyh "Ey amca, onun bu kadar düşüncesi olduğunu ne bildin?" [2801] derlerdi?
Hz. Şeyhin bu halini görenler, "Fakîrin düşüncesini ve niyetini ne bildin de ona muhtaç olduğu mikdârı verdin?" diye taaccüb edip sorarlar idi.
2801. O derdi: "Gönül evi tenhalıktır, tese'ülden hâlîdir, cennet gibidir."
Hz. Şeyh onların suâllerine cevâben derdi ki: "Gönlümün evinde Hakk'ın gayrından tenhâlık vardır. Cennette taleb ve ihtiyaç olmadığı gibi benim gönlümde de taleb ve ihtiyaç duygusu yoktur. Kalb aynası sâf olduğu vakit ona halkın zamâiri akseder."
2802. "Onda halkın aşkından başka iş yoktur. Onun vaslının hayalinden başka kimse yoktur."
"Deyyâr", "ev sahibi ve kimse" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kalbimin evinde Hâlik'ımın aşk ve muhabbetinden başka bir iş ve duygu yoktur. Onun vaslının hayâlinden başka kalbimin içinde dönüp dolaşan bir kimse yoktur. Kâmilen mâsivâdan hâlîdir."
2803. "Ben evi iyiden ve kötüden süpürdüm. Benim evim Ahad'in aşkından doludur."
"Ben kalbimi iyi ve kötü olan fikirlerden ve hâtıralardan temizledim. Şimdi benim kalbim Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerinin aşkından doldu." Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.): Sür çıkar gayrı gönülden, tâ tecellî ede Hak Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan
2804. "Onda Huda'nın gayrı her neyi görür isem, benim olmaz, fakîrin olur."
"Eğer kalbimde aşk-ı ilâhînin gayrı bir duygu bulursa o duygu ve fikir benim değildir. Belki benim yanıma gelen fakîrin fikrinin ve duygusunun aksidir." Nitekim 2666 numaralı beytin başındaki sürh-ı şerîfin îzâhında bu akis hakkında Fihi Mâ Fih'den naklen bir kıssa zikredilmiş idi.
2805. Eğer bir suda kesilmiş budaklı hurma ağacı görünse dışarıda olan hurma ağacı aksinin gayrı olmaz.
"Urcûn", hurma salkımının budağıdır. Bu salkım kesildikten sonra hilal gibi eğrilir, ya'ni suda görünen sûret hâriçte vâki' olan sûretin aksidir. Hurma ağacı bir misâldir.
2806. Eğer suyun dibinde bir sûret görürsen, ey delikanlı, o nakış hâricin aksi olur.
2807. Fakat su çör çöp[den] hâlî oluncaya kadar beden ırmağında tenkîh şarttır.
“Kazî", ["Kazâ], su üstündeki çör çöp ma'nâsına[dır]; اقذاء (akzâ') cem'idir, "çör çöpler" demek olur. "Tenkîh", temizlemek ma'nâsınadır. Ya'ni, ey kimse, eğer sen dahi kalbine akisler vâki' olmasını istersen kalbine havâtır-ı nefsâniyye ve şeytâniyye çör çöplerini getiren beden ırmağını riyâzet ve mücâhedât ile temizlemen şarttır.
2808. Tâ ki onda bulanıklık ve çör çöp kalmasın! Tâ ki emîn olsun, yüzün aksini göstersin!
2809. Ey fakîr, senin cisminde çamurdan başkası nerede? Ey kalbin düşmanı, suyu çamurdan sâfî et!
2810. Sen her dem onun üzerindesin ki, uykudan ve yemeden bu ırmak içinde pek ziyâde toprak dökersin.
Sen her an yemek ve içme ve uykuyla meşgül olup bu rûhun ahkâm ve âsân cârî olacak olan cisim ırmağı içine pek ziyâde toprak dökersin ve onu bulandırmaktasın. Binâenaleyh bu kadar kesîf ve bulanık olan kalb ve rûha artık hâriçten hiçbir akis bekle!
Halkın zamîrlerini bilmenin sebebi
2811. Vaktaki o suyun içi bunlardan hâlîdir, yüzlerin aksi hariçten suya sıçradı.
Vaktāki su gibi berrak olan rûhunun içi havâtır-ı nefsâniyye ve hayvâniyye ve şeytâniyye çör çöplerinden hâlî olur, halkın kalblerinin yüzünün aksi hâriçten o rûha sıçrar ve kalb gözüyle halkın zamâiri ve fikirleri görünür.
2812. İmdi senin batının musaffâ olmamıştır. Ev şeytandan ve nesnâsdan ve yırtıcı hayvandan doludur.
Ey kimse, senin kalbin ve bâtının sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenip musaffâ olmamıştır. Kalbinin evi sıfat-ı şeytan olan enâniyetten ve "nesnâs" deni- len bir nevi' maymunun sıfatı olan taklîdden ve yırtıcı hayvânât sıfatlarından doludur. "Nesnâs" hakkında IV. cildin 764 numarasına müsadif olan : ليك گفتم ناس من نسناس نی ناس غیر جان جان اشناس نی ["Fakat ben nâs dedim, nesnâs değil! Nâs cânın cânını tanıyanın gayrı değil."] beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.
2813. Ey inaddan dolayı eşeklikte kalmış olan bir eşek! Ne vakit Mesîh'e mensub ruhlardan koku götürürsün?
Hz. Pîr efendimizin Mesnevî-i Şerîfdeki "eşek" ta'bîrleri "hamâkat" ma'nâsınadır. Zîrâ eşek ârifler indinde timsâl-i hamâkat addedilmiştir. Ya'ni, ey benim de ilmim ve aklım ve dirâyetim vardır diyerek insân-ı kâmile karşı kibir ve inâddan dolayı hamâkat-i iblîsiyye içinde kalmış olan bir ahmak, sen bu boş da'vâlar ile ne vakit Mesih (a.s.)a mensûb rûhları hâiz olan insân-ı kâmillerden koku alır ve onları tanıyabilirsin? Sen bu hamâkat ile onların sözlerinin feyzinden fayda bulabilir misin? Zîrâ senin işin sâika-i hamâkat ile onların ahvâl ve efâl ve akvâline i'tirâz etmekten ibarettir.
2814. Eğer bir hayal zahir olursa ne vakit tanırsın ki, hangi bir mekmenden başvurur?
Ey ahmak, eğer senin içinde bir hayâl peyda olursa o hayâlin hangi perdeden ve pusudan baş çıkardığını asla bilemezsin. Ma'lûm olsun ki, kalbe gelen hayâl ve hâtıranın menba'ı dörttür. Nefsânî, şeytânî, melekî ve rahmânîdir. Hâtıra-i nefsânînin alâmeti budur ki, tabîat vâsıtasıyla gelir ve cismin şehevâtına müteallık olur; ve kuvvetli olarak gelir ve zikrullah ile zayıf olmaz ve sâbit bir hâlde bulunur, bu hâtıra şerdir. Hâtıra-i şeytânînin alâmeti budur ki, kuvvetli olmaz ve tereddüde müstenid olur ve zikrullah ile zayıf olur, buna vesvese derler. Fâsıkı fıska ve kâfiri küfre da'vet eder ve âbid ve zâhidin nefislerini tahrîk ederek ekseriyâ onları günah işlemeye ve günahtan ictinâbda musırr olanları dahi daha hayırlı olan amellerden imtina'a da'vet eder. Tefrîkı en güç olan hâtıralar bunlardır ki hepsi şerdir. Hâtıra-i melekînin alâmeti budur ki, o hâtıra hayra müteallık olur, ancak kuvvetli bir sûrette vârid olmaz ve tereddüde müstenid bulunur. Hâtıra-i rahmânînin alâmeti budur ki, hayra müteallık olup kuvvetli bir sûrette vârid olur, buna "ilhâm" derler, bu hâtıra sâhibi bunun hükmünü icrâ etmedikçe müsterih olmaz.
2815. Bâtından hayâlât süpürülünceye kadar cisim, zühdden bir hayal gibi olur.
Bu hayâlâtı kalbden süpürmek kolay bir şey değildir, azîm riyâzet ve mücâhede lâzımdır. Zîrâ kalbden bu hayâlât süpürülünceye kadar cism-i sâlik nefsânî ve şeytânî havâtırın perhîzinden ve riyâzet ve mücâhedenin şiddetinden eriyip bir hayal gibi olur.