İçeriğe atla

در معنی لولاك لما خلقت الافلاك "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım!" hadîs-i kudsîsinin ma'nâsı hakkındadır

18. bölüm / 51 · 1270 kelime · ~7 dk okuma

2733. Böyle bir şeyh mahalle mahalle dilenci oldu. Aşk lâübâlî geldi, sakının!

"Lâübâlî", terkîb-i Arabî olup "çekinmem ve mukayyed olmam" ma'nâsınadır. Burada kayıdsız olmaktan kinâyedir. Ya'ni, Şeyh Muhammed Serrezî hazretleri gibi bir ârif ve kâmil mahalle mahalle dolaşıp dilenen bir dilenci oldu. Zîrâ aşkta lâübâlîlik ve çekinmemezlik vardır. Eğer sizde aşkın bu hâline karşı adem-i tahammül varsa aşktan sakının! Çünkü âşık olmak her yiğidin kârı değildir. Binâenaleyh kulluk ve hizmet ile iktifâ edin!

2734. Aşk, denizi çömlek gibi kaynatır. Aşk dağı kum gibi ezer.

Aşk esrâr ve maârif-i ilâhiyye deryâsı olan bir kâmili çömlek gibi kaynatır. Aşk dağ gibi metîn ve temkîn sâhibi olan bir insân-ı kâmili kum gibi ezer ve onu türlü türlü hallere koyar.

2735. Aşk feleği yüz yarık ile yarar. Aşk yeryüzünü hesabsız titretir.

"Güzâf", burada "hadsiz ve hesabsız" ma'nâsınadır. "Aşkın feleği yüz yarık ile yarması" كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı, bilinmekliğim için yarattım" hadîs-i kudsîsi mûcibince felekten zuhûr eden bilcümle mezâhirin hubb-i zâtîden mevcûd olmalarıdır. "Felek"ten murâd, "felek-i esîr" olmak münasibdir. Nitekim sûre-i Enbiya'da vâki' olan أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَنَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلِّ شَيْءٍ حَيْ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ (Enbiya, 21/30) ya'ni “Münkirler görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idiler, biz onları ayırdık ve her şeyin hayatını da sudan yaptık, inanmıyorlar mı?" buyrulur. Ve ikinci mısra'da dahi sûre-i Hacc'da olan وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءِ اهتزت وربت وأنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) ya'ni "Sen arzı kuru ve revnaksız görürsün. Vaktâki biz onun üzerine yağmur indiririz; titrer, şişer ve behîc olan her çiftten biter" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, hubb-i zuhûr-ı ilâhî fezâda felek-i esîri birçok yarıklar ile yarar ve birçok manzûme-i şemsiyyeler izhâr eder. Kezâ bu hubb-i zuhûr yeryüzünün hadsiz ve hesabsız titretip envâ'-ı nebâtâtı peydâ eder.

2736. Aşk-ı pâk Muhammed ile çift oldu. Huda aşktan dolayı ona "Levlak!.." dedi.

Ya'ni hubb-ı zuhûrun kemâli insân-ı kâmilin vücûduyla hâsıl ve insân-ı kâmil bi'l-asâle zât-ı muallâ-yı Hz. Muhammedî olduğundan aşk-ı pâk-i ilâhî, Muhammed (a.s.) Efendimiz'in vücûd-ı şerîfi ile tev'em ve çift oldu. Binâenaleyh cenâb-ı Hak bu aşk-ı pâkden dolayı sürh-ı şerîfde mezkûr لو لاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Ey mahbûbum, matlûb olan senin zuhûr-i vücudun olmasa idi, felekleri yaratmazdım!" hadîs-i kudsîsi ile hitâb buyurdu. Zîrâ insân-ı kâmil ağaç mesâbesinde olan âlem-i halkın meyvesi ve zübdesidir; ve bahçıvan ağacı meyvesinden dolayı dikip terbiye eder. Çünkü bahçıvanın aşkı ve muhabbeti meyvenin zuhûrunadır. Binâenaleyh bu hadîs-i kudsî verâsetleri hasebiyle insân-ı kâmillerin kâffesine de râci' olur.

2737. Mâdemki aşkta müntehî yalnız o idi, binâenaleyh enbiyadan onu tahsis etti.

Ya'ni, Server-i âlem Efendimiz aşkta kâmil ve münferid idi ve aşkın nihâ-yetine vâsıl olmuş idi. Zîrâ onun hakîkati bilcümle kemâlâtın câmi'idir ve her mertebede onlarda aşkın kemâli zahir olmuştur; binâenaleyh bu sebeble sâir peygamberler üzerine tafdîl olunmuştur; ve onların fazlı cümlesindendir ki, Server-i enbiyâ Efendimiz her mertebede ezelden nebîdirler. Diğer peygamberlerin nübüvvet ve velâyetlerine onların imdâd ve ifāzası vâki' olur; ve bilcümle enbiyâ nübüvvet ve velâyette o hazretin nâibidirler. Nitekim hadîs-i şerîfde كنت نبیا و آدم بين الماء و الطين ya'ni "Adem su ile çamur arasında iken ben peygamber idim" buyrulur. Bunun için Hak Teâlâ hazretleri لولاك لما خلقت الافلاك hadîs-i kudsîsini bilhassa Server-i âlem Efendimiz'e hitâben beyân buyurdu. Binâenaleyh bu hitâbda niyâbetleri hasebiyle sâir enbiyâ ve verâsetleri hasebiyle de evliyâ dâhildirler.

2738. Eğer pâk olan aşktan dolayı olmaya idin, ne vakit eflâke bir vücud verir idim?

Bu beyt-i şerîf hadîs-i kudsînin tefsiridir. نبودی [: olmaya idin] deki "yâ", yâ-yı hitâb olduğuna göre ma'nâ budur. Ya'ni, "Ey habîbim, sen pâk ve mukaddem olan hubb-i zâtîmden dolayı mevcud olmaya idin, eflâke vücûd ve varlık vermez idim. Eflâke vücûd vermekliğim senin zuhûrun için olmuştur." Eger نبودی'deki "yâ", yâ-yı hikâye olursa ma'nâ böyle olur: "Ey habîbim, senin zuhûrun benim hubb-i zâtîmden dolayı olmasa idi, eflâke vücûd vermez idim!"

2739. Ben o sebeble yüksek olan feleği yükselttim, tâ ki aşkın yüksekliğini fehmedesin!

Ben o pâk olan aşk sebebiyle feleği yüksek binâ ettim, tâ ki aşkın neler doğurduğunu bilip o aşkın şânının yüksekliğini anlayasın! Ba'zı nüshalarda فهمی yerine پیدا vaki olmuştur. Bu sûrette ma'nâ şöyle olur: "Ben çerhi o aşk sebebiyle yükselttim ve sana vücûd verdim, tâ ki ma'nâ-yı aşkın yüksekliğini âlem-i insâniyyette peydâ ve ızhâr edesin!"

2740. Felekten başka menfaatler de gelir. O yumurta gibi, bu piliç gibi tâbi' gelir.

"Felek"ten murâd, manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmuasıdır. Ya'ni, manzûme-i şemisiyyenin vücûdundan başka menfaatlar dahi zuhûra gelir. O felek yumurta gibi ve bu menfaatlar dahi bu yumurtaya tâbi' olan piliç gibi zâhir olur. Bu menfaatlerin kimi zâhirî ve kimi de bâtınîdir.

2741. Toprağı baştan ayağa kadar zelîl ettim, tâ ki âşıkların zilletinden bir koku alasın!

O manzûmede toprağı kâmilen zelîl ve mütevâzi' bir hâlde yarattım. Çiğnenir ve mülevvesâtı setreder; ve bir avuç toprak alıp havaya atsan aşağıya sukūt eder; ve her ne ekilirse fazlasıyla iade eder. Bu nef'-i zâhirîdir. Bâtınî olan nef'i budur ki, akıller keskin nazarlarıyla toprağın bu hâlinden ibret alıp âşıkların mertebe-i zilletini idrâk ederler ve onların topraklık mertebesine tenezzülünü bilirler.

2742. Toprağa yeşillik ve yenilik verdik, tâ ki fakîrin tebdilinden âgâh olasın!

Toprağın bu zilletine ve tevâzu'una mukābil yeşillikler ve yenilikler verdik. Ondan türlü türlü çiçekler zuhûr etti. Yeni yeni letâfetler peydâ oldu. Bunlar menâfi'-i sûriyyedir; ve nef'-i mânevî ise bu sûretten ma'nâya intikāldir. O da budur ki, topraktan tekevvün eden âşıkın cismi zillet ve tevâzu' içinde bulunduğu için onda türlü türlü tebeddülât vâki' olur ve her an içinde bir şe'nde bulunup tecelliyât-ı Hakk'ın envâ'ı zuhûr eder. Ezcümle esrâr-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye çiçekleri neşv ü nemâ bulur.

2743. Bu muhkem olan dağlar sebât içinde olan âşıkların hâlinin vasfını sana söyler.

Feleğin dîğer menfaatlerinden birisi de budur ki, muhkem ve kavî olan dağların yerlerinde sebâtı da âşıkların tarîk-i aşktaki sebâtlarını lisân-ı hâl ile sana söyler; ve şiddetli yağmurlar ve sellerden ve fırtınalardan kendilerine tezelzül gelmediği gibi âşıklar dahi ma'şûkları olan Hakk'ın kendilerine tevcîh ettiği türlü belâ ve mihnetlerden asla mütezelzil olmazlar ve asla şikâyet etmezler. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.): Aşk yolu belâlıdır, her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes, cânâna erem dersen

2744. Ey oğul, senin fehmine pek yakın etmek için gerçi o ma'nadır, bu nakıştır.

Ey oğul ve ey mübtedî sâlik, gerçi o âşık ve aşk ma'nâdır ve bu toprak ise nakışdır ve sûrettir. Fakat bu toprak ve dağ misâli, o ma'nâyı senin anlayışına yaklaştırmak için söylenmiştir.

2745. Gussayı dikene teşbih ederler; o olmaz, fakat bir tenbîh ederler.

Ya'ni, misâl, kendisine benzetilen şeyin aynı olmaz. Nitekim gussayı ve gamı dikene benzetirler. Halbuki bu teşbîh ile gussa, dikenin aynı olmaz. Fakat gussa insanın bâtınına, diken ise insanın cismine acı ve iztırâb verdiği için bu acı ve ıztırâba tenbîh için bu teşbîhi söylerler.

2746. O kāsî olan kalb ki, ona taş ta'bîr ettiler, münasib olmayan bir misal üzerine sürdüler.

O katı olan kalbi taşa benzetip katı kalbli bir kimseye "taş kalbli" dediler. Halbuki kalbin katılığı emr-i ma'nevîdir ve taş ise bir madde-i sûrîdir; ve sûret i'tibariyle birisi et, dîğeri taştır. Binâenaleyh aralarında sûret i'tibariyle hiçbir münasebet yoktur. Fakat kalbin duygusuzluğunu akla takrîb edip anlatmak için bu misâli irâd ettiler.

2747. Onun aynı tasavvura gelmez. Aybı tasvîr üzerine koy, onu menfî bilme!

Ya'ni, bu bahiste bu misâller gibi âşıkın zilletini toprağın zilletine ve onun yeşilliğini ve yeniliğini de toprağın yeşilliğine ve sebâtını dahi toprağın sebâtına benzettik. Ma'kūlâtı misâl ile mahsüs etmek istedik. Fakat âşıkın hâlinin "ayn"ı, tasavvurda toprağın ve dağın hâlinin "ayn"ı olmak lâzım gelmez. Zîrâ âşıkların sıfatları ma'nâdır. Hâriçte sûreti yoktur. Eğer onların hallerini bu misâller tamâmıyle tasvîr edemiyorsa, sen aybı ve kusûru tasvîre bırak ve isnâd et! Yoksa onların hallerini menfi bilme! Onların bu halleri hâlen ve zevkan müsbettir.