İçeriğe atla

Şeyh Muhammed Serrezî-i Gaznevî (k.s.) nun hikâyesidir

17. bölüm / 51 · 5280 kelime · ~27 dk okuma

2666. Gaznin'de ilimden meziyetli bir zâhid var idi. Adı Muhammed ve künyesi Serrezî idi.

“Miz”, bir şeyin diğer şey üzerine fazlı ve ziyâdelik ve meziyet demektir (Sarrâh). “Yâ” nisbet içindir, “fazıllı ve meziyetli” demek olur. Ya'ni, Gaznin şehrinde ilim cihetinden fazıllı ve meziyetli hakîkî bir zâhid var idi. Adı Muhammed ve künyesi de Serrezî idi.

2667. Her bir gece onun iftârı asma filizi idi. O yedi yıl bir matlabda idi.

Ya'ni, gündüzleri oruç tutar ve akşamları da asma filiziyle iftâr ederdi. O zât-ı şerîf yedi yıl bir maksadın husûlünü ister dururdu.

2668. O cud şahından çok acībeler gördü. Fakat onun maksudu şahın cemâli idi.

Şeyh Muhammed hazretleri cûd ve kerem sâhibi bir şâh olan Hak Teâlâ hazretlerinin birçok acîb tecelliyâtını gördü. Fakat bunlar tecelliyât-ı sıfatiyye ve esmâiyye olduğundan kanâat etmedi. Onun maksûdu tecellî-i zâtîye mazhar olmak ve cemâl-i Hakk'ı müşâhede etmek idi.

2669. O kendinden doymuş dağ başına gitti, dedi: “Göster, yahud ben aşağıya düştüm!"

O kendinin vücûd-ı mevhûmundan doymuş, ya'ni bıkmış ve usanmış olan Şeyh Muhammed hazretleri dağ başına gitti ve cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi: "Ey benim ma'şûkum olan Hak Teâlâ, ya kendini bana göster veyâhud seni müşâhedeye mâni' olan bu vücûd-ı mevhûm perdesini izâle etmek için kendimi dağdan aşağıya atarım!”

2670. Dedi: "O mekrümetin mühleti gelmedi ve eğer aşağıya düşsen ölmezsin [2671] seni öldürmem!"

Cenâb-ı Hak tarafından onun sırrına hitâben buyruldu ki: "O keremin zamanı gelmedi; ve eğer kendini dağdan aşağıya da atsan ölmezsin ve seni öldürmem. Çünkü senin ayn-ı sâbitenin isti'dâdına göre bu hayât-ı dünyeviyyede senden zuhûru îcâb eden ahvâl vardır. "Mekrümet", izzet ve şeref ve kerem ma'nâlarınadır.

2671. O muhabbetten nâşî kendisini aşağıya attı. O bir derin suyun içine düştü.

Şeyh Muhammed hazretleri sırrına vâki' olan hitâb-ı ilâhîye rağmen firkate tahammül edemedi ve aşkın ve muhabbetin galebesinden dolayı kendisini dağdan aşağıya attı. Fakat bir derin suyun içine düştü ve helâk olmadı.

2672. Vaktaki o canından doymuş olan adam neksten ölmedi, ölüm firâkından kendi üzerine teveccüh etti.

“Neks”, baş aşağı etmek, “nüks”, sıhhat bulduktan sonra hastalık geri dönmek demektir. Ya'ni, vaktâki o canına doymuş ve bıkmış olan adam kendisini baş aşağı etmekten ve dağdan baş aşağı yuvarlanmaktan ölmedi, ölümden ayrıldığı ve bir an evvel ölüme kavuşamadığı için kendi üzerine feryâd edip ağladı.

2673. Zîra bu hayat ona bir ölüm gibi göründü. İş onun önünde ma'kûs olmuş idi.

Onun dağdan aşağıya kendini atıp intihara tasaddî etmesinin sebebi bu idi ki, bu hayât-ı dünyeviyye ona bir ölüm gibi ve ölüm dahi hayat göründü. Bu hayat işi onun önünde tersine ve ma'kûs olmuş idi. Ya'ni hayât-ı dünyeviyyeyi ölüm ve ölümü de hayat bilmiş idi. Ma'lûmdur ki, intihar şer'an mezmûmdur. Fakat aşk-ı ilâhî ile kendinin kendiliğinden geçenler bu fiillerinde ma'zûrdurlar. Onların bu intiharları ehl-i gafletin intiharları gibi değildir.

2674. O, ölümü gaybdan dilenir idi. “Muhakkak benim hayatım ölümümde-dir!” der idi.

“Gedî” ve “gedbe”, dilenmek ma'nâsınadır. Şeyh Muhammed hazretleri ölümü cânib-i gaybdan dilenir ve temennî eder idi. Zîrâ bilirdi ki, bu cisim cemâl-i Hakk'ın perdesi ve hicabıdır; ve bu perde ölüm vâsıtasıyla aradan kalkar. Nitekim hadîs-i şerîfde انكم لن تروا ربكم عز و جل حتى تموتوا ya'ni “Muhakkak sizler ölmedikçe Rabbiniz azze ve celle hazretlerini göremezsiniz” buyrulur. Bunun için o hazret, “Benim hayatım ölümümdedir!” derdi.

2675. Ölümü dirilik gibi kabul edici olmuş idi. Kendi canının helâki ile müttehid olmuş idi.

2676. Kılıç ve hançer Ali gibi onun reyhânı idi. Nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi.

Kılıç ve hançer şâh-ı velâyet İmâm-ı Ali (k.A.v.) hazretlerine nasıl reyhân ve misk gibi kokan fesleğen mesâbesinde olmuş idiyse, Şeyh Muhammed hazretlerine dahi öyle olmuş idi. Hayât-ı sûriyyenin zevk aldığı nergis ve beyaz gül onun canının düşmanı idi. Ve dünyanın müzeyyenâtından asla zevk almaz bir hâle gelmiş idi.

2677. Sahradan "Şehir tarafına git!" diye ses geldi. Sırrın ve cehrin verâsından acib ses!

Şeyh Muhammed hazretleri bu hâl içinde iken taraf-ı ilâhîden: "Sahrâdan şehir tarafına git!" diye bir ses geldi. Fakat bu ses bildiğimiz seslerden değildi. Âlem-i zâhir ve bâtının arkasından gelen acîb bir ses idi ki, tefrîkı mümkin değildir. Ancak zevkan idrâk olunur.

2678. Dedi: "Ey benim sırrımı mû-be-mû bilici, şehirde hizmetten ne yapayım? Söyle!"

Şeyh Muhammed hazretleri bu hitâba cevâben dedi: "Ey benim sırrımı inceden inceye bilici olan Rabbim, şehre gittiğim vakit orada ne hizmet yapacağım ve vazîfem ne olacaktır, emret!"

2679. Dedi: "Hizmet odur ki, nefsin züllü için sen kendini Abbas-ı Debs gibi yapasın!"

"Abbas-1 Debs", dilencilikte gäyet mâhir olan bir cerrâr kimsenin adıdır ki, müessir sözler ile halkı ba'zán ağlatır ve ba'zan de gülünç sözlerle güldürür ve herkesten para koparır idi. Onun ekser-i letâifi Câmiü'l-Hikâyât ismindeki kitâbda mezkûrdur. Ya'ni, Şeyh Muhammed hazretlerine cenâb-ı Hak tarafından buyruldu ki: "Şehre gittiğin vakit orada yapacağın hizmet, nefsini tezlîl ve tahkîr için kendini Abbas-1 Debs gibi cerrâr bir dilenci hâline koyacaksın ve musırrâne dileneceksin!"

2680. "Bir müddet zenginlerden altın al, sonra âciz olan fakirlere eriştir!"

2681. "Birkaç vakte kadar senin hizmetin budur!" Dedi: "Ey cân-penâh, sem'an ve taaten!"

"Birkaç müddet zenginlerden dilendiğin paraları âciz olan fakirlere tasadduk et! Sana diğer bir emrim gelinceye kadar şehirdeki hizmetin budur!" Şeyh Muhammed hazretleri bu emr-i ilâhîye karşı "Ey canın ilticâgâhı olan Rabbim, emrini dinledim ve itâat ettim!" dedi.

2682. Çok suâl ve çok cevab ve mâcerâ, zâhid ile Rabbü'l-verâ arasında oldu.

Ya'ni, Şeyh Muhammed hazretleri bu emr-i ilâhîyi telakkî ettiği esnâda kendisiyle mahlûkātın Rabb'i arasında diğer birtakım suâller ve cevablar ve ba'zi tecelliyât-ı ilâhiyye dahi vâki' oldu.

2683. Öyle ki yer ve gök nûr dolu oldu, Makālât'ta o cümle mezkûr oldu.

Makālât bir kitabın ismidir ki, onda Şeyh Serrezî hazretlerinin ahvali ve makālâtı mezkûrdur. (Hind şârihlerinden Mîr Eyyüb ve Velî Muhammed Ekberâbâdî). Fakir bu kitabı görmedim ve işitmedim. Fakat Hind şârihleri görmüş olacaklardır ki, şerhlerinde bundan bahsetmişlerdir. Ya'ni, o suâl ve cevâb arasında öyle tecelliyât-ı Hak vâki' oldu ki, yer ve gök nûr ile doldu. Bu bâbdaki tafsîlât Makālât-ı Şeyh Serrezî ismindeki kitabda münderiçdir.

2684. Fakat o sözü kısa yaptım, tâ ki her bir denî esrârı dinlemeye!

Fakat o Makālât'taki sözleri burada kısa kestim. Zîrâ bu sözlerde birçok esrâr-ı ilâhiyye ve hikmet-i rabbaniyye vardır. Bu esrârın ehli olmayan deniyyü't-tab' olanlara bunların ifşâsı ve ibzâli câiz değildir.

Şeyhin bu kadar yıldan sonra sahrâdan Gaznin şehrine gelmesi ve işâret-i gaybî ile zenbil döndürmesi ve toplanan şeyi işâret-i gaybî vefkı üzere fukarâya dağıtması. Beyt: Her kime lebbeyk izzetinden can vardır, nâme, nâme üzerine ve peyk, peyk üzerinedir. Nitekim evin penceresi açık olursa güneş ve ay aydınlığı ve yağmur ve mektûb ve sâire munkatı' olmaz.

Ya'ni, Şeyh Muhammed Serrezî hazretlerinin bu kadar sene sonra emr-i ilâhî ile sahrâdan şehir tarafına gelmesi ve kezâ emr-i ilâhî ile şehirde kapı kapı dolaşarak zenbilini tutup dilenmesi ve zenbiline paradan ve sâir şeylerden toplanan sadakaların işaret-i gaybîye tevfikan fukarâya dağıtması beyânındadır. Sürh-ı şerîfdeki beyit Hakîm Senâî hazretlerinin İlâhînâme'sinden muktebesdir. Ya'ni, her kimin münâcâtına Hak Teâlâ'nın lebbeyk hitâbına nâiliyet izzetinden beslenmiş canı var ise, ona Hak tarafından mektûb mektûb üzerine ve hâdim hâdim üzerine vârid olur. Zîrâ onun hâne-i kalbinin penceresi açıktır. Nitekim bir evin penceresi açık olursa ev içine lâ-yenkatı' güneş ve ay aydınlığı ve yağmur gelir; ve müvezzi' getirdiği mektûbu içeriye atar.

2685. O emir kabul edici yüzü şehre getirdi. Gaznin şehri onun yüzünden nûr-lanıcı oldu.

O Hakk'ın emrini kabûl edici olan Şeyh Muhammed hazretleri, sahrâdan şehre müteveccih oldu ve Gaznin şehri ahâlîsinin kalbi onun kalbinin nûrundan nûrlandı.

2686. Birtakım halk ferahtan nâşî istikbale gitti. O çalınmış yoldan harâretle geldi.

Gaznin şehrinin bir kısım halkı Şeyh Muhammed hazretlerinin sahrâdan şehre müteveccih olduğunu duydular. Sevinçlerinden dolayı istikbâle ve karşılamağa gittiler. Halbuki Hz. Şeyh çalınmış, ya'ni gizli yoldan acele ve harâretle şehre girdi.

2687. Bütün a'yân ve büyükler kalktılar, onun için köşkler bezediler.

O vaktin ahâlisinde saâdet-i uhreviyyeye nâiliyet duygusu gālib olduğundan şehrin bütün a'yân ve eşrâfı ve büyükleri bu haberden dolayı harekete geldiler ve şeyh hazretleri için köşkler döşeyip hazırladılar. Gerek şeyhin ve gerek müridlerinin istirahatlarını te'mîne çalıştılar.

2688. Dedi: "Ben hod-nümâlıktan nâşî gelmedim. Zilletin ve dilenciliğin gayrı ile gelmedim!"

Hazret, halkın bu hazırlıklarını duyduğu vakit dedi ki: "Ben şehir halkına kendimi göstermek ve satmak için gelmedim. Benim şehre gelmem ancak hakîrlik ve zillet ve dilencilik yapmak içindir. Şehirde bundan başka bir işim yoktur."

2689. "Ben kāl ü kıyl azminde değilim. Ben elde zenbil derbeder olurum!"

"Ben şehir halkına ilim ve fazîlet göstermek için kāl ü kıyl azminde değilim. Benim vazîfem şehir içinde elimde zenbil olduğu hâlde kapı kapı dolaşarak dilenmektir."

2690. "Emir kuluyum, zîrâ Hudâ'dan emir vardır ki, dilenci olayım, dilenci [2691] olayım, dilenci!"

2691. Dilencilikte nadir olan lafzı getirmem, denî dilencilerin yolundan başkasına gitmem!

"Lafz-ı nâdir"den murâd, esrâr ve hakāika mütaallik acîb sözler. "Süpürden" ve "süpürîden", vermek ve teslim etmek ve kanâat etmek (Bahâr-ı Acem). "Sipürden", emânet bırakmak. (Müzîlü'l-Ağlât). "Siperden", tayyetmek ve yola gitmek ve pâmâl etmek (Reşîdî). Medâr ve Keşf ve Müeyyidü'l-Fuzalâ lügatlerinde "Süperden" ve Ferheng-i Cihangîrî'de "Sipürden" Medârda "sepürden", "gitmek ve pâmâl etmek" ma'nâsınadır; ve Burhân'da "sipürden", bir şeyi bir kimsenin önünde emânet bırakmak ve kanâat etmek ve pâmâl etmek; ve "siperden" tayyetmek ve yola gitmek ma'nâsınadır. Beyt-i şerîfde "yola gitmek" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Ben dilencilik hâli içinde halka esrâr ve hakāika müteallik acîb sözler söylemem; ve ben zelîl ve hakîr dilencilerin ta'kîb ettikleri yoldan başka bir yola gitmem!"

2692. Tâ ki ben tamâmen mezelletin garkı olayım! Tâ ki hâs ve âmmdan fenâ sözler işiteyim!

"Sekat", fenâ metâ', çirkin muâmele ve fenâ söz ve sövme ma'nâlarınadır. Burada "sövme ve ağzını bozma" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben yüzsüz dilencilerin usûlüne göre hareket ediciyim. Tâ ki musallat olup kendilerinden dilendiğim havâs ve avâm-ı halk bana sövsünler ve beni defol diye kovsunlar! Ve ben de bu sûretle zillete ve hakārete tamâmen ma'rûz kalayım!"

2693. Hakk'ın emri candır ve ben ona tabiyim. O tama' emretti, tama' eden kimse zelîl oldu.

Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri bana böyle emretti ve Hakk'ın emri ise can menzilesindedir. Rûh nasıl muharrik-i ecsâm ise, emr-i Hak dahi öylece benim muharrikimdir. Hak Teâlâ bana tama' edip dilenmemi emretti. Ve عز من قنع ذل من طمع ya'ni "Kanâat eden azîz oldu, tama' eden kimse zelîl oldu" hadîs-i şerîfi mûcibince tama' eden kimse zelîl olacağından bana zilletle emretti. Binâenaleyh bana zâhirde zillet ve tama' lâzım geldi."

2694. Mâdemki dînin sultanı benden tama' ister, bundan sonra kanaatin başına toprak olsun!

"Dînin sultânı olan Hak Teâlâ, mâdemki tama' edip dilenmemi emir buyurdu, bundan sonra kanâat yere geçsin ve kanâatin başına topraklar saçılsın!"

2695. O mezellet istedi, ne vakit izzete iltifat ederim? O dilencilik istedi, ne vakit beylik ederim?

"Tenem", "tenîden" masdarındandır; ve "tenîden", burada teveccüh ve iltifât ma'nâsınadır.

2696. Bundan sonra benim canım dilenmek ve mezellettir. Benim zenbilimde yirmi Abbas vardır.

"Bundan sonra dilenmek ve halkın önünde zelîl ve hakîr olmak benim canımdır. Zîrâ benim zenbilimin içinde yirmi tâne yüzsüz ve arsız Abbâs-1 Debs ismindeki dilenciler gizlidir. Halk bir Abbas'ın yüzsüzlüğünden müştekî olursa, yirmi Abbâs'a karşı ne hâle gelirler, kıyâs olunsun!"

2697. Efendi, şey'e lillâh (şey'en lillah), sana bir tevfik var mıdır?" diye şeyh elde bir zenbil dolaşır idi.

Şeyh Muhammed hazretleri, şehirde büyük ve küçük her kim olursa önüne gidip, "Efendi, Allah rızâsı için bir şey vermeğe sana Hakk'ın tevfiki var mıdır?" diyerek elinde bir zenbil olduğu hâlde dolaşır durur idi.

2698. Onun esrârı kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Onun işi şey'en lillah, şey'en lillah idi.

Hz. Şeyh'in âlem-i bâtına ait olan esrârı ve ahvâli âlem-i halk olan kürsî ve arşdan daha yüksek idi. Böyle iken onun âlem-i zâhirdeki ahvâli ve muâmelesi "Allah için bir şey, Allah için bir şey" diyerek halktan dilenmek idi.

2699. Enbiyanın her biri hep bu fenni vururlar. Halk müflistir, suâli onlar ederler.

Ya'ni, Şeyh hazretlerinin ahvâli peygamberlerin ahvâline benzer. Çünkü peygamberler türlü türlü hârikalar ve mu'cizeler ile âlem-i zâhirde mutasarrıf oldukları hâlde bu tasarruflarını terk edip emr-i maîşette hayât-ı fakîrâneyi ihtiyâr buyurdular ve maîşetlerini temin için halktan borç para ve eşyâ aldılar ve her birisi zâhirde birer san'at ihtiyâr ettiler. Meselâ Idris (a.s.) dikiş diker ve Süleyman (a.s.) bu kadar kudret-i tasarruf ile beraber zenbil örer ve Dâvûd (a.s.) zırh yapar idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şundan bundan istikrâz buyurdukları ve sonra mâl-i ganîmetten ödedikleri ma'lûmdur. Onların bu kudret-i tasarruflarına nazaran halk müflis iken zâhirî mâişetlerinin te'mîni hususunda bu hazretler o müflis olan halktan mutâlebede bulundular. Şeyh Muhammed hazretleri de bu hâlde idi.

2700. "Allah'a ikrâz edin! Allah'a ikrâz edin!" derler. Ma'kus olarak [2701] "Unsurullah!"a teveccüh ederler.

Peygamberler "Allah'a ikrâz edin!" derler ve ma'kûs olarak "Allah'a yardım edin!" sûretindeki emr-i ilâhînin icrâsına teveccüh ve iltifat ederler. Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında sûre-i Müzzemmil'de olan وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Müzzemmil, 73/20) ya'ni "Karz-ı hasen olarak karz verin!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Hakk'a borç vermekten murâd ne olduğu bu cildin 146. numarasına müsâdif olan: اقْرضُوا الله قرض ده زین برگ تن تا بروید در عوض در دل چمن ["Allâh'a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin!"] beytinde geçti. Ve ikinci mısra'da dahi Sûre-i Muhammed'de vaki يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهُ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) ya'ni “Ey mü'minler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, size yardım eder" âyet-i kerimesine işâret buyrulur. Ve "Allah'a yardım etme"den murâd dahi bu cildin 2347 numarasına müsâdif olan: [Se] یاریت در تو فزاید نه اندر او گفت حق ان تنصروا الله تنصروا nin yârîliğin sende ziyâde olur, onda değil! Hak buyurdu ki: "Eğer siz Allah'a yardım ederseniz yardım olunursunuz"] beytinde geçti.

2701. Bu Şeyh kapı kapı niyaz getiriyor. Felek üzerinde Şeyh için yüz kapı açıktır.

2702. Zîrâ o bir dilenciliği ki, o cidd ile ederdi, halk için idi, boğazı için değil!

Bu Şeyh Serrezî hazretleri için felek-i ulvî üzerinde yüz kapı açık olduğu hâlde o kapılara müracaat etmiyor ve bu âlem-i süflîde hakîkatte müflis olan halkın kapılarını çalıp yalvara yalvara onlardan tese'ül ediyor idi.

2703. Ve eğer boğazından dolayı dahi istese idi, o boğaz nûr-ı Hak'tan gulüv tutar.

Zîrâ Şeyh Muhammed hazretlerinin kemâl-i cidd ve sa'y ile yaptığı dilencilik Hâlık Teâlâ hazretlerinin emrinden nâşî idi. Yoksa kendi boğazını doyurmak ve nefsinin hırsını tatmîn etmek için değil idi; ve bilfarz bu mutâlebeyi ve suâli kendi boğazının gıdâsını te'min için yapmış olsa idi bile, onun boğazı nûr-ı Hak'tan dolayı gıdâya hücûm ettiği cihetle, onun hakkında mezmûm olmaz. "Gulüv", haddi tecavüz etmek ve hücum etmek ma'nâlarınadır. Ma'lûm olsun ki, gıdâ insân-ı kâmil için muzır değildir. Zîrâ her bir gıdâ onun vücudunda nûr-ı Hakk'a mübeddel olur ve onun vücuduna giren gıdâ sûreti ma'nâya ve maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye nûruna münkalib olur. Nitekim I. cildin 276 numarasına müsâdif beyitte şöyle buyrulmuş idi: این خورد گردد پلیدی زو جدا و آن خورد گردد همه نور خدا [Bu yer, ondan murdarlık ayrılır; ve o yer, hep nûr-ı Hudâ olur."] Ya'ni, ehl-i nefs ve cismânî olan kimseler, yerler ve içerler; ve onlardan ma'nen ve maddeten murdarlık zuhûr eder. Ve enbiyâ ve evliyânın yediği ve içtiği ise nûr-ı Hudâ olup, halkı maarif ve hakāyık ile tenvîr ederler. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra'da "gulüv" (غلو) yerine "ulüv" (علو) vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ, "O boğaz nûr-ı Hak'tan yükseklik tutar" demek olur.

2704. Onun hakkında ekmek ve bal ve süt yemek, yüz fakîrin çilesinden ve üç günlük oruçtan iyidir.

İnsân-ı kâmilin ekmek ve bal ve süt yemesi, nefsiyle mücâhede eden yüz dervişin çilesinden ve riyâzetinden ve üç günlük oruç tutmasından daha iyidir.Çünkü yediğini aslâ gafletle yemez ve yedikten sonra o gıdâyı cemâdiyet ve hayvâniyet mertebesinden kurtarıp rûhâniyet mertebesine getirir. Ehl-i nefs olanlar ise yediklerini maddeten necis ve ma'nen dahi kötü ahlâk ve ma'nâya kalbederler; ve onları daha aşağı mertebeye tenzîl ederler.

2705. Nûr yiyor! Ekmek yiyor, deme! Lâle ekiyor, sûrette otluyor.

O insân-ı kâmili ekmek yerken görürsen, ekmek yiyor deme! O ekmeğin canını ve Hakk'ın ekmekte olan nûr tecellîsini yiyor ve yediği nûru da etrâfına saçıyor. O her ne kadar sûrette otluyor ve yiyor ise de ism-i şerîfinden, ba'de't-tegaddî zuhûr edecek maârif ve hakāyık lâlelerini ekiyor.

2706. Bir şerâr gibi ki, o şem'den yağı yer, onun yemesinden cem' için nûr ziyâde olur.

"Şerâr", ateş parçası demektir ve Fârisî'de "kıvılcım" ma'nâsında isti'mâl olunur. (Gıyâsü'l-Lügat). Burada murâd, "mumun alevi"dir. Ya'ni, insân-ı kâmilin gıdâ-yı sûrî yemesi alevin mumu eritmesine benzer. Alev mumu yedikçe bir odada toplanmış olan halk için aydınlık ziyâde olur. İnsân-ı kâmil dahi gıdâ-yı sûrîyi yedikçe cismi ve dimâğı kuvvet bulup etrafına toplanan kimseleri ilim ve irfan nûruyla nûrlandırır.

2707. Ekmek yiyicilik için Hak "İsraf etmeyin!" dedi. Nûr yemek için "İktifâ edin!" dememiştir.

Hak Teâlâ gıdâ-yı sûrî hakkında وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ (A'râf, 7/31) ya'ni "Yiyin ve için ve israf etmeyin!" buyurdu. "Nûr yemek"ten murâd, gıdâ-yı sûrîyi şehvet-i hayvaniyyeye kalbetmeyip ilim ve irfâna tahvîl etmektir. Nitekim bu âyet-i kerîme bu cildin 582 numarasına müsâdif olan: پس کلوا از بهر دام شهوتست بعد از آن لا تسرفوا آن عفتست [Imdi "Külû!" şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra "Lâ tüsrifû!" o, iffettir."] beytinde de geçti ve orada îzâhât verildi. Binâenaleyh gıdâ-yı sûrî ilim ve irfan nûruna mübeddel olursa, bu nûr için Hak tarafından "İktifâ edin!" buyrulmamıştır. Bilakis Server-i âlem Efendimiz رب زدنی علما ya'ni "Yâ Rab, bana ilmi ziyâde et!" buyurmuşlardır.

2708. O boğaz ibtila idi; ve bu boğaz israfdan fâriğ ve gulüvden emîndir.

O cismânî olan kimsenin boğazı ibtilâ ve isrâf ile me'lûf olan bir boğazdır. Fakat bu rûhânî olan boğaz isrâftan vazgeçmiş ve hadde tecavüzden emîn olmuş olan bir boğazdır.

2709. Emir ve fermân idi, hırs ve tama' değil. Öyle can hırsa tabi' olmaz.

Velhâsıl Hz. Şeyh'in dilenmesi Hakk'ın emir ve fermânına müstenid idi. Nefsinin hırsı ve tama'ı değil idi. Zîrâ öyle doğrudan doğruya Hak'tan emir telakkî eden can hırs-ı nefsânîye tabi' olmaz.

2710. Eğer kimya bakıra "Sen kendini bana ver!" derse, tama' ziyade olmaz.

[2711] “Kîmya”, bakırı altına tahavvül eden kimyâgerlerin kullandıkları iksîrdir. "Firih", ziyâde ve efzûn ma'nâsınadır (Burhân ve Şemsü'l-Lügāt). Ya'ni, meselâ iksîr bakıra, "Sen kendini bana ver ve teslîm et!" derse iksîrin tama'ı ziyâde olmaz; ve bakırın ona kendisini teslîm etmesinde iksîre bir fayda olmaz. Belki bakır altına tebeddül ettiği için bu teslîmiyet bakırın nefsine faydalı olur. Binâenaleyh bir kimse insân-ı kâmile bir şey verse ve ona hizmet etse, bunlardan o kimsenin kendisi müstefid olur.

2711. Toprağın yedi tabakasının hazînelerini, Hak Şeyh'in önüne arz etti.

Hz. Şeyh-i Ekber (k.s.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâh-1 Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı latîfinin on yedinci bâbında şöyle buyurur: و اما الارض فسبع طبقات ارض سوداء و ارض غبراء و ارض حمراء و ارض صفراء و ارض بيضاء و ارض زرقاء و ارض حضراء Ya'ni "Arza gelince, yedi tabakadır ki: Kara, boz, kızıl, sarı, beyaz, mâvi ve yeşil renklidir". Bu beyt-i şerîfdeki tabakalardan murâd dahi bu tabakalardır. Bu tabakalardan her birinin birer hâssası ve esrârı olduğundan her birisi bu esrâr ve havâssın hazîneleridir. İşte Hak Teâlâ hazretleri Şeyh'in önüne bu tabakaların hazînelerini arz etti.

2712. Şeyh dedi: "Ey Hâlık, ben âşıkım ve eğer senin gayrını istersem fasıkım!"

Hazret bu hazînelerden hiçbirisine iltifat etmeyip dedi: "Ey âlem-i kevnin hâlikı olan Rabbim, ben senin cemâline âşıkım ve eğer senin gayrın olan bu âlem-i kevni ister ve ona gönül bağlar isem aşk yolunun hâricine çıkmış olurum."

2713. Eğer sekiz cenneti nazara getirir isem ve eğer ben cehennem korkusundan hizmet edersem;

2714. Selâmet isteyici mü'min olurum. Zîrâ ki bu her iki, bedenin hazzı olur.

"Ey benim Rabbim, eğer ben sekiz cennetine muhabbet edip iltifat eylediğim için veyâhud senin yedi tabaka olan cehenneminden korktuğum için hizmet eder ve sana kulluk etmeğe çalışır isem, cisminin ve kendi varlığının selâmetini isteyici bir mü'min olmuş olurum. Zîrâ cennette nefsin telezzüzü vardır. Nitekim âyet-i kerimede وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين (Zuhruf, 43/71) ya'ni "Ve sizin için cennette nefsinizin iştihâ ettiği ve gözlerin lezzet bulduğu şey vardır" buyrulur. Ve cehennem hakkında وبئس المصير (Âl-i İmrân, 3/162) ya'ni "Ne fenâ yerdir!" buyrulur. Binâenaleyh cennet ve cehennem cismin hazzına ait şeyler olur. Ya'ni cennete giden kimsenin nefsi mahzûz olduğu gibi cehennemden kurtulan kimsenin dahi nefsi mahzûz olur.

2715. Bir âşık ki Hâlik'ın aşkından gıda yer, onun önünde yüz beden dut yaprağına değmez.

"Terre/Tere", ma'nâ-yı umûmîsi i'tibariyle taâm esnâsında yenilen yeşilliklere derler. "Tût", bizim "dut" dediğimiz ma'lûm bir meyvedir (Burhân). "Tere-tût", dut yaprağı ma'nâsına olmak münasibdir. "Tere-tût (تره توت ter kîbinin müstakil bir ma'nâya delâlet ettiği lügatlerde bulunamadı. Fakat Ankaravî hazretleri kendi şerhlerinde "Tere-tût", hıyârşenbe gibi bir nevi' ottur ki, Acem diyarlarında olur imiş" buyurduklarına göre bunun ma'nâsını bir sûretle böyle tahkîk buyurdukları anlaşılır. Ya'ni, Hâlik'ın aşkıyla gıdâlanan bir âşığın indinde cismin aslâ ehemmiyeti yoktur. Onun kıymeti bir yeşillik yaprağına bile tekabül etmez.

2716. O ârif olan şeyhin tuttuğu bu beden başka şey oldu. Ona az beden ta'bîr et!

"Fetan", zekî ve ârif ma'nâsınadır. Ya'ni, o Şeyh Muhammed hazretleri- nin cismi telattuf etmiş ve hâl-i kesâfetten kurtulmuş olduğundan başka bir şey olmuştur. Binâenaleyh sen artık sûret-i müteayyinesine cisim ta'bîrini az yap, ya'ni sûret-i müteayyinesi sâir müteayyin olan ecsâma benzediği için ci- sim denilebilir ise de, sâir cisimlerdeki kesâfet ondan zâil olduğundan kâmi- len cisim ta'bîr etmek de mümkin değildir. Bunun için kâmiller ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız cisimlerimiz ve cisimlerimiz de ervâhımız- dır" buyurmuşlardır. Bu i'tibâr ile onlarda mevhûm olan vücûd kalmamıştır.

2717. Aşk-ı Huda'nın âşıkı, sonra da ücret! Mü'temen olan Cebrail, sonra da hırsız!

Cennetin zevkine nâil olmak ve cehennemin âlâmından kurtulmak eme- liyle Hakk'a mutî' olup Hakk'a âşık olmak da'vâsında bulunmak Hakk'a üc- retle âşık olmak ma'nâsını mutazammın olduğundan bu da'vâ kâzibdir. Hem âşıklık ve hem de ücret beklemek bir yerde ictimâ' etmez. Bu hâl Cibrîl-i Emîn olmak da'vâsıyla beraber hırsız olmaya benzer. Hem emînlik ve hem de hır- sızlık mümkin değildir.

2718. O kör ve kebûd olan Leyla'nın âşıkı, onun önünde âlemin mülkü bir yaprak idi.

"Kûr u kebûd", kara gün, fenâ hâl ve gam ve enduh ma'nâsınadır (Ba- hâr-ı Acem). Burada "fenâ ve çirkin" ma'nâsı murâd olunur. Ya'ni, o çirkin olan Leyla'nın âşıkı bulunan Mecnûn'un önünde âlemin mülkü bir yaprak mesâbesinde kıymetsiz bir şeydi. Ya'ni Mecnûn'a âlemin mülkünü verseler Leyla'yı fedâ edemezdi. Bir vücûd-ı mecâzî âşıkının fedakarlığı bu derecede olursa vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın âşığı nasıl olur? Onun nazarında kendi vücû- dunun kıymeti kalır mı?

2719. Onun önünde toprak ve altın beraber olmuş idi. Altın ne olur ki, canın hatırı yok idi.

Leylâ'nın âşıkı olan Mecnûn'un önünde kıymetçe toprak ve altın beraber olmuş idi. Altından bahsetmek ne demek!? Mecnûn'da kendi canının korku- su bile kalmamış idi.

2720. Arslan ve kurt ve yırtıcı hayvanat ondan vakıf olmuş, akrabası gibi onun etrafına toplanmışlar idi.

Leylâ'nın aşkı Mecnûn'u o derece kendinden geçirmiş idi ki, dağlarda gezer ve arslan ve kurt ve sâir yırtıcı hayvanlar onun hâline vakıf olduklarından akrabâsı gibi etrafına toplanırlar, ona asla bir zarar îkā etmezler idi.

2721. Zîra bu hayvan huyundan pakin paki olmuştur. Aşktan dolu ve onun eti ve yağı zehirli olmuştur.

Zîrâ bu Mecnun aşk-ı mecâzîde müstağrak olduğundan onda zerre kadar ahlâk-ı hayvaniyye kalmamıştır ve o aşk denilen ma'nâ-yı latîf Mecnun'un zerrât-ı vücûdunu tamâmen kaplamış; ve binâenaleyh onun eti ve yağı hayvânât için zehirli olmuştur.

2722. Aklın şeker dökücüsü yırtıcılık zehri olur. Zîrâ ki her iyinin iyisi kötünün zıddı olur.

Bu beyt-i şerîf yukarıki beytin illetidir. “Şeker-rîz", vasf-ı terkîbidir ve "şeker-rîz-i hıred" شکر ریز خرد terkîb-i izâfidir. "Aklın şeker dökücüsü" demek olur ki, akla şeker saçıcı, ya'ni insana lezzet bahşedici ma'nâsı murâd buyrulur; ve akla şeker saçan ve insana lezzet bahşeden aşktır; ve "yırtıcı"dan murâd, hayvânât olduğu gibi hayvanlık mertebesinde bulunan insanlardır. Ya'ni, akla şeker saçıcı olan aşk yırtıcılığın zehri olur. Niçin aşk yırtıcılığın zehri olur? Zîrâ iyinin iyisi ya'ni iyide zâhir olan iyi, kötünün zıddı olur. Meselâ aşkın galebesi insanı rûhâniyet ve melekiyet mertebesine çıkarır. Bu hâl iyi insanda zahir olan bir iyidir; ve bu melekiyetin ve rûhaniyetin zıddı ise nefsâniyet ve hayvâniyet mertebesidir. Bu mertebenin kötü ve süflî olduğu da meydandadır. Binâenaleyh iyi kötünün ve kötü de iyinin zıddıdır; ve zıd, zıddın zehridir. Zîrâ hâssıyyet-i esma zıd ve mütekābildir. Meselâ Nâfi' ismi hükmünü icrâ ettiği yerde Dârr isminin ahkâmı ve Dârr isminin ahkâmı câri olduğu yerde dahi Nâfi' isminin ahkâmı mestûr kalır. Zîrâ iki zıd bir yerde müctemi' olmaz, biri dîğerinin hükmünü ibtâl eden zehirdir. Ba'zı nüshalarda زهر دد yerine زهر دو vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Akla şeker saçıcı olan aşk, her ikinin ya'ni aşk ile dolu olan etin ve yağın zehri olur", demektir.

2723. Aşıkın etini yırtıcı yemeğe kādir olmaz. Aşk iyi ve kötü önünde ma'rufdur.

Burada "âşıkın etini yemek", ona sûrette ve ma'nâda tecavüz edip mağlûb etmekten kinâyedir. Ya'ni, yırtıcı hayvan ve hayvanlık mertebesinde bulunan insan âşıka sûrette ve ma'nâda tecavüz edip mağlûb edemez. Zîrâ aşk iyinin ve kötünün indinde ma'rûfdur. Çünkü Sultan Veled hazretlerinin buyurdukları gibi bilcümle mevcûdât, hubb-i zâtîden vücûd bulmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزاً مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeğe muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" buyrulmuştur. Hubb-i zâtî cemî'-i eşyâya sârî olduğu için aşkta müstağrak olan bir âşıka ge- rek sûrette yırtıcı olan hayvanlar ve gerek sîrette yırtıcı hayvan olan insanlar tecavüz edip zarar edemezler; ve sevk-i tabîi ile o âşıka serfürû ederler. Velâ- kin iki tarafda [da] hayvaniyet olursa yekdîğerine tecavüz edip kavî olan za- yıfı mağlûb eder. Yırtıcı hayvanların evliyâ-i Hakk'a itâatı menâkıbı çoktur.

Ezcümle Nefehâtü'l-Üns'de şöyle bir menkıbe naklolunur: “İbrâhim b. Ahmed b. Mevlid es-Sûfi er-Rakkî (k.s.) nakleder ki: "Ben sülükümün ibtidâ- sında Müslim Mağribî'nin ziyaretine teveccüh ettim. Onun mescidine girdim, imâmet ediyor idi. Namaz esnâsında Fâtiha'yı birçok yerde hatâ ile okudu. İçimden dedim ki: "Eyvah, ziyarete gelmek için çektiğim yol zahmeti boşa gitti!" O gece orada kaldım. Ertesi günü tahâret için Fırat nehri kenarına ka- dar gittim. Bir arslanın yol üzerinde yattığını gördüm, geri döndüm. Bir ars- lan dahi arkamdan geliyordu. Aciz kalıp bağırdım. Müslim hazretleri tekye- sinden dışarıya çıktı, arslanlar onu gördükleri vakit tevâzu' gösterdiler ve ce- nâb-ı Müslim onların kulaklarını tutup burdu da dedi ki: "Ey Hak Teâlâ'nın köpekleri, ben size demedim mi ki, benim misafirlerime taarruz etmeyin!" Ondan sonra bana dedi: "Yâ İbrahim, zâhirinizi doğrultmağa meşgül olduğu- nuz için mahlûkattan korkarsınız; ve biz bâtınımızı doğrultmağa meşgül ol- duğumuz için mahlûkāt bizden korkarlar."

2724. Ve eğer fi'l-mesel dâm ü ded onu yer ise dahi âşıkın eti zehir olur, onu öldürür.

“Dâm”, âhû ve gazâl gibi umûmen yırtıcı olmayan hayvanlar ma'nâsınadır; ve "ded", yırtıcı ve vahşî hayvanlar demektir. Binâenaleyh "dâm", "ded" kelimesinin zıddı olan ma'nâyı mutazammındır. Ya'ni bilfarz yırtıcı olmayan veyâhud yırtıcı olan hayvanlar âşığın etini ve yağını yeseler, o et ve yağ onlara zehir olup öldürür; ve eğer hayvan sîretinde ve tabîatında olan insanlar âşıka tecavüze ve taaddîye kasdetseler, kendileri zehirlenip ölür. Nitekim Reşehât'da bu ma'nâyı temsil eden şu menkıbe mezkûrdur: "Sâdât-ı Nakşibendiyye'den Mevlânâ Alâaddin hazretleri naklederler ki, bir gün Şeyh Abdülkebîr Yemenî hazretlerinin meclis-i şerîflerine dâhil oldum. Sâdât ve meşâyih ve ulemâ ve fukahâ-yı haremden meclislerinde çok kimseler var idi; ve Şeyh hazretleri maârif-i ilâhiyyeden söz söylerler idi. Nâgâh ulemâ arasından galîzu't-tab' bir fakîh ki ehlullâha ve kelâm-ı ehlullâha münkir idi, i'tirâz vechi üzere Şeyh'in sözlerine dahleyledi. A'yân-ı meclisden biri ol fakîhi, "Sus!" diye tekdîr etti. Fakîh dedi ki: "Eğer nâ-meşrû' ve nâ-ma'kul söylersem beni men' eyleyiniz! Eğer sözüm meşrû' ve ma'kül ise niçin mâni' olursunuz?" Fakih bu sözü söyleyince Hz. Şeyh bana müteveccih olup يا عجم خلصنى منه ya'ni "Yâ acem, beni bundan kurtar!" buyurdular. Fakîh dedi ki: "Acabâ ben zulüm mü ediyorum ki halâs istersiniz? Bir söz söylediniz, bana şübhe ârız oldu, cevâb isterim. Cevâb vermek gerek. Bu mertebe mübâlağanın ne ma'nâsı vardır?" Bunu müteakib Hz. Şeyh'e gazab târî olup o fakîhe müteveccih olarak buyurdular: “Şübhen nedir, söyle! Fakîh söylemek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri kalkıp odalarına gittiler, meclis dağıldı, o fakîh bî-hûş yüzü üstü düşmüş yatar idi. Nihâyet fakîhi kilim içine koyup dışarıya çıkardılar. Henüz Şeyh hazretleri odalarından çıkmamış idi ki can verdi."

2725. Aşkın gayrı olan her şey aşkın me'kûlü oldu. Aşkın gagası önünde iki cihan bir tanedir.

"Nûl", kuşların gagası ve ağzın etrafı, lüle ve sürâhi gerdeni ma'nâlarınadır. Burada "tâne" karînesine nazaran "gaga" murâd buyrulur. Ya'ni, aşk kendisinin gayrı olan her şeyi yer ve izâle eder. Binâenaleyh aşk ankāsının gagası önünde dünyâ ve âhiret bir yem tânesi mesâbesindedir. Hakk'a âşık olanlar ne dünyânın ve ne de âhiretin mülküne nazar etmezler. Nitekim Râbia-i Adeviyye hazretleri cenâb-ı Hakk'a olan münâcâtında şöyle buyurur: الهى بعزتك وجلالك ما عبدتك خوفا من نارك ولا رغبة في جنتك بل لوجهك الكريم -yani Ey be nim Allah'ım, senin izzetine ve celâline yemîn ederim ki ben senin cehenne- minden korkarak ve cennetine rağbet ederek sana ibâdet etmedim. Belki sa- na vech-i kerîmin için taptım!” Aşk kelimesinin “sarmaşık” ma’nâsına olan “aşaka” (عشقة)dan almışlardır. Sarmaşık bir ağaca sarıldığı vakit o ağacı ku- rutup ondaki yeşilliği mahveder ve ancak kendi yeşilliğini izhâr eder. Aşk-ı Hak dahi bir kalbe müstevlî olduğu vakit o kalbde olan muhabbetlerin hep- sini mahvedip ancak kendi kalır. Zîrâ aşkı ancak diğer bir aşk izâle eder. Ni- tekim bu cildin 2227 numaralı beytini ta’kîb eden şerh-i şerîfde: نبرد عشق را جز عشق دیگر ya’ni “Aşkı ancak diğer bir aşk götürür. Niçin ondan daha iyi bir dost tutmazsın?” buyrulmuş idi.

2726. Bir tâne, hiç kuşu yer mi? Samanlık atı hiç otlar mı?

“Bir tâne”den murâd, dünyâ ve âhiret, “kuş”tan murâd, âşık-ı Hak, “sa- manlık”tan murâd, dünyâ; “at”dan murâd, aşkın merkûbu olan âşıkın vücû- dudur. Ya’ni, bir yem tânesi mesâbesinde olan dünyâ ve âhiret muhabbeti Hak âşığını mağlûb eder mi ve samanlık mesâbesinde olan dünyâ alâyişi bir küheylân at mesâbesinde âşıkı yutup mağlûb edebilir mi?

2727. Kulluk et, belki nihâyet âşık olasın! Bendelik kesbîdir, amele gelir.

“Lealle”, Arabî’de harf-i tereccîdir, “me’mûldür” ma’nâsında müsta’mel- dir. Ya’ni, Hakk’ın emrine ittibâ’ ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle kulluk et! Me’mûldür ki, nihâyet Hak seni sevsin ve O’nun muhabbeti seni cezb et- sin de, sen dahi Hakk’a âşık olasın! Çünkü kulluk senin irâdene tâbi’ olup amel etmek sûretiyle kazanılır. Binâenaleyh kulluk kesbîdir, fakat aşk vehbî- dir, Hakk’ın sana olan muhabbetinden münbaisdir. Ma’lûm olsun ki, Hakk’ın kuluna muhabbeti bir inâyet-i ezeliyyedir ve inâyetin sebebi yoktur. Bunun için her kulluk eden kimse hakkında bu inâyetin tecellîsi mutlak olmadığın- dan cenâb-ı Pîr efendimiz beyt-i şerîfde harf-i tereccîyi isti’mâl buyurmuştur. Ya’ni her kulluk eden kimsede bir inâyet-i ezeliyye olan Hakk’ın muhabbeti zâhir olmaz. Fakat Hakk’ın âşıkları kulluk edenler arasında bulunur. Her kul- luk eden kimsede aşk zâhir olmamakla berâber diğer sûretle ikrâm-ı ilâhî vâ- ki’ olur ve kulluk eden her kimse mutlakā me’cûr olur. Kalbinde aşk-ı ilâhî zuhûru hubb-i ilâhîye mütevakkıfdır. Beyt-i Kuddûsî (k.s.): İbâdet çokluğuna yok i'tibâr hiç Kulundan Hâlik'ı hoşlanmayınca Ve Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 59. faslında şöyle beyân buyururlar: "Aslolan inâyettir. Sen bir emîrsin, iki kölen var. Birisi çok hizmet edip senin için birçok seferler kılar ve dîğeri ise kölelik hususunda tembeldir. Sonunda görüyorum ki, senin o tembel olan köleye o hizmet eden bendeden ziyâde muhabbetin vardır. Evvelki hizmetkârı da metrûk bırakmazsın. Bu böyle vâki' olur. İnâyete hükmetmek mümkin değildir ilh..."

2728. Kul sa'yden âzadlık tama'ı tutar. Âşık ebede kadar âzadlık istemez.

“Cedd”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “sa'y ve cehd” ma'nâsınadır. Ya'ni, hizmetkâr kul ile âşık olan kul arasındaki fark budur ki, hizmetçi olan kul sa'yden ve cehdden âzad olmak ve kurtulmak tama'ını tutar ve ona efendisinin hizmeti ağır gelir. Binâenaleyh kendi nefsinin râhatına ve hazzına mütemâyil olur. Âşık olan kul ise ebede kadar efendisinin emir ve fermânına tâbi' olarak kalmak ister. Hizmetçi kul efendisinin cebri altında bulunduğunu düşünerek nefsi muztarib olur. Âşık kul ise ma'şûkunun emrini canına minnet bildiğinden cebri düşünmekten ve bu düşüncenin ıztırabından uzaktır. Nitekim I. cildin 1488 numaralı beytinde:

Ya'ni “Lafz-ı cebir beni aşka sabırsız etti. Her kim ki âşık değildir, habs-i cebr etti” buyrulur.

2729. Kul dâimâ hil'at ve idrar isteyicidir. Âşıkın hil'ati hep dostun dîdârıdır.

“Hil'at”, ikrâm için bir kimseye giydirilen dikilmiş elbise; “idrâr”, mütevâlî olan ihsân ve atâ demektir. Ya'ni, kul hizmetine mukābil efendisinden hil'at ve mütevâlî olan atâ ve ihsân bekler. Fakat âşıkın nazarında hil'at ve ihsân ma'şûkun cemâlini müşâhededir.

2730. Aşk güft ü şinîde sığmaz. Aşk bir deryadır, onun ka'rı na-bedîddir.

Aşkın hâli, söylemekle ve dinlemekle anlaşılmaz. Zîrâ hurûf ve kelimât dardır, ma'nâ-yı aşkı istîâb edemez. Çünkü aşk dibi ve kenârı bulunmayan bir deryâdır.

2731. Denizin katrelerini saymak mümkin olmaz. Yedi derya, o deryanın önünde küçüktür.

Meselâ, bu sûrî denizin katrelerini saymak mümkin değildir. Halbuki bu sûrî olan yedi deryâ o aşk deryâsının önünde küçük bir şeydir. Onun katreleri ve dalgaları olan ahvâli ve tecelliyâtı sayıp dökmek nasıl mümkin olur?

2732. Ey fülân, bu sözün nihayeti yoktur. Tekrar şeyh-i zamanın kıssasına git!

Ey aşkı anlamak isteyen sâmi', bu aşk sözünün nihâyeti yoktur. Şeyh-i zamân olan Muhammed Serrezî hazretlerinin kıssasına rücû' et!