Tilkinin o eşeğe cevâb söylemesi
16. bölüm / 51 · 2181 kelime · ~11 dk okuma
2639. Tilki dedi: "Bizim sâfîmize tortu yoktur. Fakat vehmî olan tahyîlât küçük değildir."
"Tilki"den murâd, insân-ı kâmilin mürîdi olduğu yukarılarda îzâh olundu. Ya'ni, "Bizim nefs-i sâfiye sahibi olan insân-ı kâmilimizde sıfât-ı cismâniyye tortusu yoktur. Fakat bu vücûd-ı vehmîye mensûb olan tahyîlât ve tefekkü-rât küçük bir şey değildir. Şahıs üzerinde pek müessirdir. Zîrâ âlem-i keserâtta hükümrân olan fikirler hep şahsın mevhûm olan varlığından neş'et ve teselsül eder."
2640. "Ey sâde dil, bu hep senin vehmindir. Yoksa ben senin üzerine ne bir gış [2641] ne bir gill tutarım."
"Gış", safvetten ârî ve karışık olmak; "gıll", hıyânet etmek. Ya'ni, “Ey sâde-dil ve ahmak, bu gördüğün suver-i vücûdiyye vehmîdir. Binâenaleyh senin varlığına sûikasd fikri dahi senin vehminden münbaisdir. Yoksa hakikatte ben senin üzerine karışıklık ve hıyânet ile mütecâviz değilim!"
2641. Bana kendi kötü hayalin cihetinden bakma! Muhibler üzerine neden sû'-i zan edersin?
2642. Her ne kadar onlardan zahiren cefâ gelirse de ihvân-ı safâya hüsn-i zan et!
Her ne kadar ehl-i safvet olan arkadaşlardan sâdır olan efâl-i zâhirede senin vehmine göre cefâ gelir ise de sen onlara hüsn-i zann et! O fiilin hakîkatini ta'mîk edip anla ve onlara hüsn-i zann et!
2643. Vaktaki bu kötü hayal ve vehim zahir oldu, yüz binlerce dostu birbirinden kesti.
Şahsın vehminden mütevellid olan efkâr-ı hayaliyye zuhûr ettiği vakit birçok dostları birbirinden ayırdı ve yekdiğerine karşı düşman yaptı.
2644. Hususiyle kötü isimli olan ben kötü damarlı olmadım. Onu ki gördün kötü değil idi, o tılsım idi.
"Kötü isimli olmak"tan murâd, kıssanın zâhirine göre tilkinin hîlekârlık ile meşhûr olmasıdır. Kıssanın bâtınına göre sülükü nâkıs olan mürîddir. "Kötü damarlı olmak"tan murâd, şekāvet-i ezeliyye sahibi olmaktır. Ya'ni, "Ben her ne kadar sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamış bir sâlik isem de insân-ı kâmilin lüzûm-i terbiyesini takdîr ettiğim cihetle şekāvet-i ezeliyye ashâbından değilim. Seni gördüğüm yerde, gördüğün arslan sûreti dahi kötü bir şey değildi. Onun sûreti bir tılsım sûreti gibi mevhûm idi." Ba'zı nüshalarda زشت اسم yerine زشت قسم vaki'dir. “Çirkin kısım ve tâifeden olan ben" demek olur.
2645. Ve eğer o fikrin kadri kötü idiyse bile dostlar o hatâdan dolayı afv buyururlar.
"Sigâliş", düşmanlık ve husûmet etmek ve fikir ve endîşe etmek ve kötü söz söylemek ma'nâlarınadır. "Kadr", takdîr ve mikdâr ma'nâları vardır, bu- rada "takdîr" ma'nâsı münasib olur. Ya'ni, "Senin takdîrin cihetinden o fikir kötü olsa ve benim sana karşı husûmet ettiğime zâhib olsan bile dostlar dost-ların hatâsını afv buyururlar."
2646. "Eğer bir müşfik cevr ve imtihan etse, akıl gerektir ki kötü zan edici olmaya!"
"Eğer bir müşfik dost zâhiren cevredip kendi dostunu imtihan ve tecrübe etse, akıl sahibi lâzımdır ki, kötü zan edici olmasın ve onun yaptığı bu cevr-i zâhirînin zımnında bir fâide ve maksad olup olmadığını tedkîk edebilsin!"
2647. Vehim ve hayal ve tama' ve korku âlemi sâlike bir büyük seddir.
Ey zühd-i bârid sahibi, vücûd-ı vehmî ve bu vücûd-ı vehmîye müstenid olan hayâl ve vücûda mülayim gelen eşyâya tama' ve vücûda mülayim gelmeyen eşyâdan korkmak hep ayrı ayrı birer âlemdir; ve bunların hepsi Hak yolunun sâlikleri için birer büyük mânia ve seddir. Sâlik vücûd-ı mevhûmundan geçtikten sonra vehim ve hayal ve tama' ve korku kalmaz. Nitekim âyet-i kerimede أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللهِ لَا خَوْفٌ عَليهم ولا هم يحزنون (Yunus, 10/62) ya'ni “Muhakkak evliyâ-i ilâhî üzerine ne korku ve ne de hüzün yoktur!" buyrulur. Zîrâ bunların hepsi sâlik kendisinde ve muhîtinde varlık gördüğünden neş'et eder.
2648. Nakş bağışlayıcı olan bu hayalin nakışları bir Halil gibiye ki dağ idi, zarar oldu.
Ya'ni, kalblerde nakış bağlayıcı olan bu hayâl âleminin nakışları nübüvvete namzed olup zevk-i vahdette bir dağ misâli sabit olan Halîl (a.s.) gibi bir zât-ı şerîfe zarar oldu.
2649. Arif olan İbrahim "İşte bu benim Rabbimdir!" dedi. Çünkü vehim âlemine düştü.
“Râd", kerîm, cömert, şecî', dilâver, hakîm ve ârif ve söz söyleyici ma'nâ-larınadır. Burada "hakîm ve ârif" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, nübüvvete namzed olması i'tibariyle fıtraten hakîm ve ârif olan İbrâhim (a.s.) parlak yıldızı gördüğü vakit "İşte bu benim Rabbimdir!" (En'âm, 6/76) dedi. Çünkü vehim âlemine düştü. Ma'lûmdur ki, insan kendini ve muhîtini idrak etmeye başladığı vakit bir varlık görür. Bu varlığın menşeini ve mûcidini ve sûret-i zuhûrunu aramak ve anlamak merâk ve azminde bulunanlar olduğu gibi bu merâka ve azme lâkayd kalıp tabîat ahkâmının zevkiyle yaşamağa râzı olanlar da vardır. Kitle-i beşerin kısm-ı a'zamı bu ikinci sınıftandır. Birinci sınıfın merâkı ve azmi dahi derecât üzerinedir. Bunların en yüksek derecede bulunanları fıtraten peygamber olmak üzere doğanlardır. Bunlar nüfûs-ı beşerin külliyetine nazaran pek azdır. Bu zevât-ı kirâm beşer arasında vahy-i ilâhî ile mümtaz bir mevki'de bulunup onlara imâm olurlar. İmdi bu varlığın menşeini ve mûcidini ve sûret-i zuhûrunu nazar-ı rakîka alanlar bittabi' ibtidâ gördükleri şeylerden başlarlar. Halbuki gördükleri eşyâ vücûdât-ı hakîkiyye sâhibi olmayıp, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'a muzâf olan birtakım varlıklardan ibârettir. Binâenaleyh bu taharriyât, akıl nûrunun delâletiyle âlem-i vehm içinde vâki' olur. Fakat aklın nûru mütefâvittir. Bir nûr vardır ki güneş gibidir; bu nûr âlem-i vehmin karanlıklarını yırtar. Nitekim bu cildin 460 [, 461, 462] numarasında şöyle buyrulmuş idi:
[Ya'ni "Akıllar için yerden göğe kadar olan merâtibde bu tefâvütü iyi bil! Bir akıl vardır, güneş kursu gibi; bir akıl vardır Zühre ve şihâbdan daha aşağıdır. Bir akıl vardır, sarhoş çerâğı gibidir; bir akıl vardır, bir ateşin kıvılcımı gibidir."] İşte İbrâhim (a.s.) dahi bi'setten mukaddem meşhûdu olan eşyâ arasında ve âlem-i vehimde kendi ve muhîtindeki eşyâ varlıklarının mûcidini aradı. Zühre veyâ Müşterî seyyâresini gördü. "Rabbim budur!" dedi; gurûb edince beyenmedi, "Ben kaybolanları sevmem!" dedi. Ayı gördü, "Rabbim budur!" dedi. Gurûb edince onu da beğenmedi. Güneş doğdu, "Bu hepsinden büyüktür, Rabbim budur!" dedi. Gurûb edince onu da beğenmedi. "Ben yüzümü hulûs ile gökleri yaratan Zât-ı Hakk'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim!" dedi. Nitekim bu kıssa sûre-i En'âm'da فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيل رأى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي ... (En'âm, 6/76) ["Gece karanlık basınca, bir yıldız gördü. "Bu Rabbimdir" dedi...] âyet-i kerîmesi ile onu ta'kîb eden âyetlerde mezkûrdur. Binâenaleyh Ib- râhim (a.s.)ı güneş gibi olan aklının nûru âlem-i vehmin karanlığını yırttı; ve eşyânın bâkî olan vücûd-ı hakîkî değil, belki fânî olan vücûd-ı izâfî olduğunu anladı. İbrâhim (a.s.) gibi bir nebî-i zîşâna âlem-i vehmin böyle te'sîri olunca ukül-i nâkısa erbâbının hâlini var kıyâs et!
2650. Yıldızın zikrine öyle te'vil söyledi, o bir kimse ki te'vîl gevherini deldi.
Ya'ni, yıldızın "Rabbimdir!" diye vâki' olan zikrini ba'dehû onun gurûbu üzerine böyle te'vîl etti ve döndürdü. İbrâhim (a.s.) gibi o bir kimse âlem-i hayâlin cereyânına ve te'sîrine kapıldıktan sonra te'vîl gevherini bu sûretle deldi ve nûr-ı aklı delîl olarak söylediği sözden rücû' etti.
2651. Göz bağlayıcı vehim ve hayal âlemi öyle dağı kendi yerinden kopardı.
2652. Tâ ki onun kāli: "İşte benim Rabbim budur!" geldi. O ahmağın ve eşeğin hâli ne olur?
Ya'ni, aklın gözünü bağlayıcı olan vehim ve hayâl âlemi, İbrâhim (a.s.) gibi öyle akıl ve fetânette dağ mesâbesinde olan bir zât-ı şerîfi, kendi makām-ı fetânet ve dirâyetinden kopardı. Nihâyet onun kelâmı, yıldızı görünce: "İşte benim Rabbim budur!" demek oldu. Acaba bu âlem-i hayâl içinde o akılsız ahmağın ve eşek gibi idrâksiz bir şahsın hâli ne olur, var kıyâs et!
2653. Dağlar gibi olan akıllar vehim denizlerinde ve hayal girdabında gark olmuştur.
2654. Dağlara bu tufandan fezahatlar vardır. Nuh'un gemisinin gayrında bir emân nerede!
Dağlar gibi olan yüksek akıllara bu vehim ve hayâl tûfanından rüsvaylıklar vardır. Nuh'un gemisi mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ yolunun gayrında haz ve emân yoktur. Bu tûfânın belâsından mahfûz kalmak isteyenler insân-ı kâmilin tarîkıne ve sohbetine intisâb etmelidirler.
2655. Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu.
Bu beyt-i şerîfde افترقت اليهود على احدى و سبعين فرقة وتفرقت النصارى على اثنين وسبعين فرقة و تفرقت امتى على ثلاث و سبعين فرقة ya'ni "Yahudiler yetmiş bir fırka ve nasrânîler yetmiş iki fırka ve benim ümmetim yetmiş üç fırka üzerine müteferrik oldu" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Bu yetmiş üç fırkanın yetmiş ikisi evhâm ve hayâl yüzünden bâtıl i'tikādâta saplandılar. Ancak bir fırkası dalâletten yakasını kurtardı ki, onlar da peygamberin isrine tâbi' olanlardır. Bu yetmiş iki fırkanın i'tikādâtı Milel ve Nihal adlı risâlede tafsîl olunmuştur.
2656. Îkān adamı vehimden ve hayalden kurtuldu. Kaşın kılına hilal demez.
"Îkān", bir şeyi tahkîk üzre şübhesiz bilmek demektir. Mertebe-i yakîne vâsıl olan kimse vehim ve hayâl âleminden kurtulduğu için kaşından sarkan kıla hilâl demez ve onu gökteki hilâl zannetmez. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) zamânında vâki' olan bu hâdise II. cildin 112 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyrulmuştur. Hülâsası budur ki: Hz. Ömer zamânında bir ihtiyarın kaşının kılı gözüne sarkmış "Hilali görüyorum!" demiş. Hz.Ömer "Elini ıslat da kaşına sür!" demiş. Öyle yapmış, hilâl nazarından kaybolmuştur.
2657. O kimseye ki Hz. Ömer'in nûru sened olmaya, kaşın bir eğri kılı onun yolunu vurur.
Hilal gördüğünü zanneden ihtiyara Hz. Ömer'in nûr-i akl ve idrâki sened olduğu gibi, bir kimseye Hz. Ömer gibi olan bir insân-ı kâmilin akıl ve idrâki sened olmazsa onun kaşının bir eğri kılı ya'ni kuvve-i vâhimesinden mütevellid olan bir fikir, onun yolunu vurur ve onu vehim ve hayâlde berbâd eder.
2658. Yüz binlerce heybetli ve korkunç gemi vehim deryasında tahte tahte olmuştur.
"Sehm", Fârisî'de "korku" demektir. "Tahte tahte", parça parça olmaktan kinâyedir. "Gemi"den murâd, kuvvet ve şevket-i zâhiriyye sahibi olan kimselerdir. Ya'ni, bu âlemde birçok heybetli ve kendilerinden korkulan as- hâb-ı kudret ve şevket vehim deryâsında tûfan-ı hayâle tutulup parça parça olmuşlardır.
2659. En aşağısı çalak ve feylesof olan Fir'avn'dur. Onun ayı vehme mensub olan burçda husufdadır.
O heybetli ve korkunç gemilerin en aşağısı idâre-i saltanatında çevik ve feylesof olan Fir'avn'dur. Onun ay gibi olan aklı, vehme mensûb olan burçda husûftadır ve tutulmuştur; ve zulmet-i vehim onun nûr-ı aklına galib gelmiştir. Fir'avn'un feylesofluğunun bir numûnesini Fass-1 Mûsevî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri şöyle beyan buyururlar: و اما حكمة سؤال فرعون عن الماهية الالهية فلم يكن عن جهل و انما كان عن اختيار حتى يرى جوابه مع دعواه الرسالة عن ربه و قد علم فرعون مرتبة المرسلين في العلم Ya'ni "Fir'avn'un Hz. Mûsâ'ya mâhiyet-i ilâhiyyeden suâlinin hikmetine gelince, cehilden nâşî değil idi. Belki Rabbinden risâlet da'vâsıyla beraber onun cevabını görmek için imtihandan nâşî idi; ve Fir'avn mürselînin ilimde mertebesini bilir idi." Bu bâbdaki tafsîlat mezkûr fasdadır.
2660. Kimse bilmez orospu kadın kimdir; ve o kimse bilir ki, kendisi üzerinde ona şübhe yoktur.
Bu beyt sahib-i vehimle sahib-i yakîne misâldir. Ya'ni, kadınlar arasında fahişe olan vardır. Fakat onun fuhşunu ancak onunla münasebet-i gayr-ı meşrûada bulunan kimse yakînen ve muhakkakan bilir. Münasebette bulunmayanların bilişi vehmîdir, yakînî değildir. Zîrâ bu fahişe kadınla münasebette bulunan bir kimseye onun iffeti ve nâmûsu hakkında bin delîl getirse onun yakînine şek ârız olmaz. Fakat münasebette bulunmayanlar onun iffeti hakkında bir delîl ile şübheye düşüp fikirlerinden rücû' ederler. Bunun gibi Fir'avn أنا ربكم الأعلى (Nâziât, 79/24) "Ben sizin Rabb-i a'lânızım!" da'vâsında mütevehhim idi ve mütehakkık değil idi. Fakat Hz. Mansûr ene'l-Hak da'vâsında mütehakkık idi. Binâenaleyh Fir'avn belâ-yı garkı görünce da'vâsından rücû' etti ve أنا من المسلمين (Yûnus, 10/90) "Ben müslümanlardanım!" dedi. Fakat Hz. Mansûr belâ-yı i'dâmı gördü, da'vâsından rücû' etmedi.
2661. Mâdemki senin vehmin seni sersem tutar, neden başkasının vehmi etrafına dolaşırsın?
Mâdemki senin mevhûm olan varlığın ve enâniyetin seni vücûd-ı hakîkî-i Hak muvâcehesinde sersem bir hâlde tutuyor, neden kendin gibi vehm-i enâniyyetten kurtulmamış olan yalancı mürşidlerin etrafında dolaşıp durursun? İki vehim sâhibinin musâhebesinden ne fayda hâsıl olur?
2662. Ben kendimin benliğinden acizim. Benim önümde benlik dolu olarak ne oturdun?
Ey zâhid, ben kendimin mevhûm olan benliğinden ve varlığından âcizim ve ondan bîzârım. Sen o mevhûm olan benliğin duygusuyla dolu olarak benim karşımda niçin oturdun?
2663. Bensizliği ve bizsizliği cân ile arıyorum, tâ ki ben o latîf çevgânın topu olayım!
"Savlecân", cirit oynayanların top çeldikleri ucu eğri sopadır ki, "çevgân" dahi derler. Ya'ni, ben bensizliği ve bizsizliği ve mevhûm olan varlıktan geçmeyi arıyorum ve istiyorum. Tâ ki ben Hakk'ın latîf bir çevgân mesâbesinde olan kudret elinin çeldiği ve istediği gibi tasarruf ettiği bir top mesâbesinde olayım!
2664. Her kim bensiz oldu, bütün benler ondadır. Vaktaki kendine dost değildir, cümlenin yâri oldu.
Her kim kendinin vücûd-ı mevhûmunu terk etti ve kendi varlığını Hakk'ın varlığı bildi ise bütün varlıkları câmi' oldu. Vaktâki kendi nefsinin dostluğu ve muhabbetini terk etti, cümlenin dostu ve yâri oldu. Zîrâ muhîtini düşman görmek kişinin kendi nefsine olan muhabbetindendir.
2665. Ayna nakışsız oldu, baha bulur. Zîrâ ki bütün nakışları hikâye edici oldu.
İnsanın kalbi vücûd-ı mevhûmuna taalluk eden evhâm ve hayâlât nakışlarından pâk olduğu vakit ona kâinâtın nakışları muntabi' olur. Nitekim ay- nanın yüzü nakışsız ve mücellâ olursa güzellik bulur veyâhud o ayna kıymetdâr olur. Zîrâ musaffâ ve mücellâ olan ayna kendisine mün'akis olan nakışları gösterici ve hikâye edici olur. "Behâ", güzellik ve kıymet ma'nâlarına gelir, burada iki ma'nâ dahi münasibdir.
Bu sürh-ı şerîf yukarıdaki 2663, 2664 ve 2665 numaralı üç beytin ma'nâsını te'yîd için îrâd buyrulmuştur. "Serrez", asma filizi demektir. Bu zât-ı şerîfin asma filizine mensûbiyet ve iştihârı, dâimâ riyâzâtla meşgûl olup asma filiziyle tegaddî etmesinden nâşîdir. Nitekim âtîde beyân buyruluyor. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu zâtın bir menkıbesini Fîhi Mâ Fîh'lerinin 10. faslında şöyle beyân buyururlar: “Şeyh Muhammed Serrezî mürîdlerin arasında oturmuş ve mürîdin birisi de baş kebabı iştihâ eylemiş idi. Şeyh "Filân için baş kebabı getiriniz!" emretti. "Onun baş kebabına ihtiyacı olduğunu ne ile bildin?" dediler. Cevab verdi ki: "Otuz senedir bende ihtiyaç kalmamıştır ve kendimi bütün ihtiyaçlardan pâk etmişimdir ve münezzehim ve ayna gibi sâf ve nakışsız olmuşum. Vaktâki hatırıma baş kebabı geldi. Bende iştihâ peydâ ve ihtiyaç hâsıl oldu. Onu filânın takāzāsı olduğunu bildim, zîrâ ayna nakışsızdır. Eğer aynada nakış görünürse o gayrın nakşıdır.”