İçeriğe atla

Eşeğin tilkiye cevâb söylemesi

15. bölüm / 51 · 1145 kelime · ~6 dk okuma

2619. Dedi: "Ey düşman, önümden git, git! Ey çirkin yüzlü, tâ ki senin yüzünü görmeyeyim!"

Eşek tilkiye dedi: "Ey düşman, ey çirkin yüzlü karşımdan çekil git! Senin yüzünü görmek istemem." Ma'lumdur ki, yukarıda "eşek"ten murâd, zâhid olduğu beyân edilmiş idi. Kārîler tarafından zâhidlerin tahkîr edilmiş olmak ma'nâsı çıkarılmasına mahal yoktur. Zîrâ zühd ve takvâ haddi zâtında gāyet kıymetli bir şeydir; ve muhakkıkîn hazerâtının cümlesi zühd ve takvâ ile muttasıftır; ve zühd ve takvânın hakîkatiyle amel edenler ancak bu zevât-ı kirâmdır. Bu kıssada murâd olunan zahid kendi nefsinin ve dünyanın muhabbetinden kalbini kurtaramamış olduğu hâlde hakîkî zâhidleri taklîde yeltenen humakādır ki, bunlar kalblerinin alâka ettiği bir şeyi gördükleri vakit tahammül edemeyip üzerine atılırlar.

2620. "O bir Hudâ ki seni bedbaht etti, senin çirkin yüzünü iğrenç ve pek yaktı."

"Bedbaht", şakî; saht (سخت) pek ve katı demek olup, "saht-rû", katı ve pek yüzlü ve hayâsız ma'nâsındadır. Ya'ni, "O bir Hudâ seni şakî olarak yarattı ve senin zâhirinin ve bâtınının yüzünü iğrenç ve katı ve hayâsız yaptı."

2621. Bana hangi yüz ile geliyorsun? Böyle deriyi gergedan tutmaz!

"Seğrî", "sâğrî" kelimesinin muhaffefidir; ve "sâğrî", Bahâr-ı Acem'in beyânına göre "kîmuht" ta'bîr ettikleri "deri" ma'nâsınadır. Ve Heft Kulzüm'ün beyânına göre "kîmuht", husûsî sûrette dibâgat olunan atın ve eşeğin kaynaklarının derisine ıtlâk olunur. "Gergedan", burnu üzerinde yalnız bir boynuzu olan cesîmü'l-cüsse bir hayvandır ve derisi gâyet kalındır. Ya'ni, "Ey tilki, bana hangi yüz ile geliyorsun, utanmıyor musun, senin yüzünün derisi o kadar kalındır ki, böyle kalın deri gergedan denilen hayvanın kaba etinde ve kaynaklarında bile yoktur."

2622. "Ben sana çemenzâra kadar rehberim!" diye âşikâr olarak benim kanıma gitmişsin!

2623. Nihâyet Azrâîl'in yüzünü gördüm. Fen ve tesvîli açık getirdim.

"Tesvîl", süslemek. Ya'ni "Bana rehber oldun, nihâyet Azrâîl gibi canımı alacak olan arslanın yüzünü gördüm; hîleyi ve fenâ şeyi süslemek usûlünü apaçık bir sûrette yaptın."

2624. Gerçi ben eşeklerin nengiyim, yâhud eşeğim. Canlıyım, can tutarım; bunu ne vakit alırım?

"Ben her ne kadar eşek zümresinin ayıbı ve lekesi veyâhud sâde bir eşek isem de, canlıyım ve canım vardır. Binâenaleyh gördüğüm heybeti unutup da senin bu aldatıcı sözlerini alır mıyım?"

2625. O şeyi ki ben bî-amân heybetten gördüm, çocuk göreydi derhal ihtiyar olurdu.

"Benim merhametsiz heybetten gördüğüm şeyi çocuk göreydi, saçları ağarıp korkudan derhal ihtiyar olurdu." Saç ve sakal ağarmasını şiddetli kor- kunun ve elemin te'sîri olduğu bu beyt-i şerîfden anlaşılır; ve âyet-i kerîme-de dahi sûre-i Müzzemmil'de şöyle buyrulur: فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا (Müzzemmil, 73/17-18) Ya'ni “Ey müşrikler, eğer küfür üzerine kalırsanız kendinizi azâbdan nasıl kurtarırsınız ki, o gün-de heybet ve şiddetten çocukların saçları ağarır, gök yarılıp va'dullah işlenir”.

2626. “Gönülsüz ve cansız olarak o şükûhun nehîbinden kendimi dağdan baş aşağı bıraktım.”

“Şükûh”, heybet ve azamet ve “şikûh” korku demektir (Gıyâsü'l-Lügât). “Nehîb”, yağmalamak ve kapmak ve havf ma'nâsında müsta'meldir. (Ahterî). Beyt-i şerîfdeki “şükûh” (شكوه) birinci şekil ve ma'nâya “nehîb” (نهيب) korku ma'nâsınadır. Ya'ni “O şükûhun ya'ni heybetin nehîbinden ya'ni kor-kusundan kalbi ve canı gitmiş bir hâlde olarak kendimi dağdan baş aşağı bı-raktım.”

2627. “Vaktâki o hicâbsız azâbı gördüm, o demde korkudan ayağım bağlanmış oldu.”

“Nehîb”, korku demektir. “Hicâb”, “hicâb” kelimesinin imâle olunmuşu-dur. Ya'ni, “Vaktâki arslanın benim varlığımı ve benliğimi mahvetmek için hücûma hazırlanması azâbını perdesiz ve hicâbsız apaçık gördüm, o demde korkudan dizlerimin bağı çözüldü ve yürümeyecek bir hâle geldim.”

2628. “Hudâ'ya ahdettim, dedim ki: Ey ihsânlar sâhibi, sen benim ayağımı bu bağlanmışlıktan aç!”

2629. “Tâ ki bundan sonra kimsenin vesvesesini dinlemeyeyim, ey muîn, ah-dettim ve nezrettim!”

“Niyûşîden”, “şenîden” masdarı gibi dinlemek ve işitmek ma'nâsınadır.

2630. “Hak o demde o duâmdan ve zârımdan ve îmâmdan ayağımı açtı.”

Ya'ni, "O gördüğüm heybetten dolayı pek ziyâde korktum, ayaklarım yürüyemez ve dilim söyleyemez bir hâle geldi; bâtınımdan Hakk'a yalvardım ve ağladım ve inledim. Hak Teâlâ benim îmâ ve işâret ile vâki' olan niyâzımı kabûl buyurdu, ayaklarımı açtı ve kuvvet verdi, kaçtım."

2631. Ve yoksa erkek arslan bana erişirdi. Eşek, arslanın pençesi altında nasıl olurdu?

Ya'ni, "Arslanın pençesi altında bir eşeğin hali nasıl olurdu?"

2632. Ey fenâ arkadaş, o bağırıcı arslan mekrden dolayı tekrar seni benim tarafıma gönderdi.

"Gurîn", "gurîden" masdarından "yüksek sesle bağıran ve feryâd eden" demektir. Ya'ni, "Ey kötü arkadaş, o kükreyen ve bağıran arslan beni kandırmak için tekrar seni benim tarafıma yolladı." Ba'zı nüshalarda "gurîn" (غرين) yerine "arin" (عرين) vâki' olmuştur; "orman ve ağaç dolu olan sahrâ" ma'nâsınadır. Arslan dahi ekseriyâ böyle yerlerde dolaştığından bu ma'nâ da münasibdir.

2633. Samed olan Allah'ın zât-ı paki hakkı için ki, kötü yılan kötü dosttan iyidir.

Cemî'-i mahlûkātın muhtaç olduğu Allâh'ın zât-ı pâkine yemîn ederim, fenâ yılan fenâ dosttan daha iyidir. Nitekim hadis-i şerifde ایاکم و جليس السوء ya'ni "Kötü celîsden sakınınız!" buyrulmuştur.

2634. Kötü yılan selîmden bir can alır. Kötü dost nâr-ı mukîm tarafına getirir.

"Selîm", burada "yılan tarafından sokulmuş" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kötü yılanın kötü dosttan iyi olmasının sebebi budur ki, kötü yılan sokulmuş bir kimsenin rûh-ı hayvânîsini izâle edip cismini harâb eder. Fakat kötü dost ise onun rûh-ı insânîsini sokup onu helâk-i ma'nevî tarafına götürür ve azâb-ı mukîm tarafına sevk eder." Ba'zı nüshalarda از سلیم yerine ای سلیم vaki'dir. "Ey selîmü'n-nefs" demek olur.

2635. Karînden, onun kıyl ü kāli olmaksızın, kalb onun huyundan gizli huy kapar.

Sûrî ve cismânî olan yakınlığın kalb üzerine mühim bir te'sîri vardır. Binâenaleyh bir kimse kendi karîni olan arkadaşının sözü ve kıyl ü kāli olmaksızın onun huyundan haberi olmayarak gizli huy kapar; ve onun huyu ve ahlâkı kalbine sirâyet eder. Bu sereyân âlem-i tabîatta gizli bir hâldir. Eğer karîn iyi olursa onun güzel huyu ve ahlâkı insana sârî olur; ve eğer fenâ olursa onun fenâ huyları, onun kalbine müessir olur. Bunun için âyet-i kerîmede وكونوا مع الصادقين (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olunuz!" buyrulmuştur.

2636. Vaktaki o senin üzerine sâye bırakır, o mâyesiz senden mâye çalar.

O kötü arkadaş senin üzerine fikir ve ahlâk sâyesini bıraktığı vakit o cevher-i aslîden mahrûm olan, senin cevherini çalar ve senin kalbinin nûrunu zulmete kalbeder.

2637. Eğer senin aklın mest bir ejderha oldu ise, kötü dost bil ki, onun için zümrüddür.

Ey kimse, benim aklım vardır, kötü arkadaşın fenâlıklarını görür ve reddederim. Binâenaleyh onun fenâ huyları bana sirâyet edemez, deme! Zîrâ bilfarz senin aklın mest ve azgın bir ejderha mesâbesinde olsa bile kötü dostu zümrüt mesâbesinde bil! Zümrüdün havâssından birisi yılanın gözünü kör etmek olduğu gibi, kötü arkadaş da o senin ejderha mesâbesinde olan aklını zümrüt gibi kör eder. Binâenaleyh aklının gözü kör olduktan sonra sen onun fenâlıklarını temyîz edip göremez bir hâle gelirsin. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde sâliklerin müzevvir şeyhlerden ictinâb etmelerine işaret buyururlar. Zîrâ müzevvir şeyhler sâlike nûr verememekle beraber onların nûrunu izâle ederler.

2638. Senin aklının gözü onun sebebiyle dışarıya fırlar. Onun ta'nı seni tâ-ûnun avucuna koyar.

"Ta'n", dürtmek ve saplamak ma'nâsınadır. “Tâûn", sârî olan vebâ hastalığının ismidir. Ya'ni, senin ejderha mesâbesinde olan aklının gözü o zümrüd mesâbesinde olan kötü dost sebebiyle dışarıya fırlar ve kör olur. Onun kötü fikirleriyle ve sözleriyle senin bâtınını dürtmesi ve onları mızrak gibi saplaması, seni tâûn mesâbesinde olan helâk-i ma'nevînin avucuna koyar.