Tilkinin bu kaçmış olan eşeğe, onu aldatmak için ikinci def'a gelmesi
14. bölüm / 51 · 1158 kelime · ~6 dk okuma
2599. İmdi tilki acele eşek tarafına geldi. Eşek dedi: "Senin gibi bir dosttan el-hazer!"
Tilki ikinci def'a kandırmak üzere çabuk eşek tarafına geldi. Eşek tilkiyi görünce dedi: "Senin gibi bir dosttan ve arkadaştan hazer etmek lâzımdır!"
2600. "Ey alçak ben sana ne yaptım ki beni ejderha önüne götürdün?"
2601. "Ey inâdcı, senin cevherinin habsinden gayrı benim canıma senin kînin mûcibi ne idi?"
"Ey doğru harekete karşı muhâlif ve inâdcı olan tilki, benim canıma karşı senin kîn beslemenin mûcibi ve sebebi ne idi? Bittabi' bir sebeb yok idi. Fakat ancak senin cevherinin ve aslının murdarlığı ve fenâlığı bana karşı bu sû'-i kasde sebeb oldu."
2602. "Akrep gibi ki o bir delikanlının ayağını ısırır. Ona ondan bir zahmet erişmiştir."
Senin hâlin bir akrebin hâline benzer. Meselâ, bir akrep bir delikanlının ayağını sokar. Halbuki o delikanlıdan o akrebe bir zahmet ve zarar erişmemiştir. Zîrâ onun hilkati ve tabîatı böyle bilâ-sebep zarar eriştirir.
2603. "Yâhud bir şeytan gibi ki, o bizim canımızın düşmanıdır, ona bizden zahmet ve noksan erişmemiştir."
"Yâhud senin hâlin bir İblîs'in hâline benzer ki o İblîs bizim canımızın düşmanı olup bilâ-sebep bizi helâk etmek ister. Halbuki o İblîse bizden zahmet ve noksan erişmemiştir."
2604. Belki tab'an âdemînin canının düşmanıdır. Âdemînin helâkinden sürûr içindedir.
Ya'ni, İblîs benî-âdemin canının düşmanı olarak halk olunmuştur. Binâenaelyh benî-âdemin helâkinden mahzûz ve mesrûr olur.
2605. O her bir adamın arkasından kesilmez. Kendi çirkin huyunu ve tab'ını ne vakit bırakır?
O İblîs her bir adamı helâk-i ma'nevîye düşürmek için dâimâ arkasını ta'kîb eder ve bu işten aslâ bıkmaz ve usanmaz. Zîrâ böyle bir çirkin huy ve tabîat üzerine halk olunmuştur. O bu çirkin huyu bırakır mı?
2606. Zîrâ ki onun zâtının hubsü sebebsizdir. Zulüm ve düşmanlık tarafına bir câzibdir.
Zîrâ ki İblîs'in zâtında ve aslında bir murdarlık vardır ki, benî-âdeme karşı onun bu murdarlığı ve habâseti sebebsizdir; ve o hubs-i zâtî onu zulüm ve düşmanlık tarafına çekicidir.
2607. Her zaman seni bir hargâha kadar da'vet eder ki seni bir kuyuya ata!
"Hargâh", büyük çadır ve hoşluk mahalli demektir. Ya'ni, İblîs her zaman seni nefsinin hoşlanacağı bir mahalle da'vet eder. Bu da'vetten murâdı seni bir ma'nevî kuyuya atıp rûhunu boğmaktır.
2608. Der ki: "Filân yerde su havuzu ve pınarlar vardır!" Tâ ki seni baş aşağı havuza atsın!
"Su havuzu ve pınarlar"dan murâd, huzûzât-ı nefsâniyye ve lezâiz-i cismâniyyedir.
2609. Ademîyi bütün vahy ve nazar ile beraber, o laîn şûr u şere bıraktı.
"Vahy"den murâd, burada, benî-âdemin kalbine vârid olan havâtır-ı rahmânîdir. Zîrâ kalbe vârid olan havâtır dörttür: Rahmânî, melekî, nefsânî ve şeytânî olur. "Nazar"dan murâd, nazar-ı aklidir. Ya'ni, o huzûr-ı ilâhîden kovulmuş olan İblîs, benî-âdemin kalbi havâtır-ı rahmâniyyenin mahalli ve nazar-ı aklî sâhibi iken o benî-âdemi şûr u şere bıraktı ve ilkāat-ı şeytâniyyesi ile onu aldatarak helâk-i ma'nevîye düşürdü. Ba'zı nüshalarda bu beyit şu sûrettedir : آدمی را باهمه وحی و نذیر اندر افکند آن لعین بردش به بیر Ya'ni Ademiyi bütün vahiy ve nezîr ile beraber o laîn onu götürdü, kuyuya bıraktı" demek olur. "Nezîr"den murâd, enbiyâ-i izâm hazerâtıdır.
2610. Günahsız ve saika mensub zararsız ne vakit Adem'den ona haksızlık [2611] erişti?
İblîs'in Adem'e yaptığı fenâlık Adem'in kendisine karşı yaptığı bir fenâlığa ve geçmiş zamanda yaptığı bir zarara mukābil değildir. Benî-âdemden o İblîs'e ne vakit haksızlık ve zulüm yapılmıştır?
2611. Tilki dedi: "O sihir tılsımı idi ki, senin gözüne o bir arslan göründü."
"Tılsım" (Tılısm"), (طلسم) ecza-yı arz âsârıyla semâvî olan âsârı cem' etmektir. Bu sûrette onlardan bir hâl-i acîb zâhir olur ve bu maddeyi bir şeyin hıfzına nasbederler. Nitekim "tılsım" (طلسم) kelimesinin harfleri kalbolundu- ğu vakit "musallat" (مسلط) kelimesi zâhir olur ki, ma'nâsı ancak bu “musallat" kelimesinin ma'nâsından ibârettir. Burada tılsım ile cem'iyet-i esmâiyyeye mazhar olan insân-ı kâmilin sûret-i unsuriyyesine işaret buyrulur. Zîrâ yukarılarda îzah olunduğu üzere, "tilki"den murâd, zâhidi avlamak me'mûriyeti ile giden mürid idi. Binâenaleyh bu bahisler yukarıda geçen îzâhâta göre teemmül olunmak îcâb eder.
2612. Yoksa cisimde ben senden daha miskînim ki, gece ve gündüz orada otlarım.
"O tılsımın hayâl olduğunun isbâtı budur ki, ben cisimde senden daha küçük ve miskîn olduğum hâlde gece ve gündüz orada otlarım ve bana asla o sûretten bir zarar isâbet etmez."
2613. Eğer o nevi'den bir tılsım yapılmasa idi her obur oraya koşar idi.
“Sâhtî”, fiil-i lâzım olduğuna göre tercüme böyle olur. Eğer fiil-i müteaddî olursa ma'nâ: "Eğer o nevi'den bir tılsım yapmasa idi" demek olur. Bu sûrette fâil, mahzûfu'z-zikr sihirbaz olur. Ya'ni, "Eğer sihirbaz o nevi'den bir tılsım ve hayâl yapmasa idi her obur karnını doyurmak için o tarafa koşar idi."
2614. Azıksız fil ve gergedan ile dolu olan bir cihan bir tılsımsız ne vakit yeşil mer'a kalır idi.
"Erc", gergedan denilen hayvan. Ya'ni, "Azıksız ve gıdâsız fil ve gergedan gibi cesîm hayvanlar ile dolu olan yeşillikli bir cihan, eğer böyle bir tılsım olmasa yeşil bir mer'â hâlinde kalmaz idi. Bu aç hayvanlar mahzâ böyle bir tılsımdan korktukları için oraya gelemezler."
2615. Ben sana eğer böyle bir heul görürsen "Korkma!" diye ders söylemek isterdim.
"Ben sana o mer'âya gitmezden evvel, eğer böyle bir heybetli hayal görürsen, "Sakın korkma!" diye ders vermek isterdim.
2616. Fakat sana ilim öğreticilik hatırdan gitti. Zîrâ senin dilsûzluğuna müstağrak oldu.
Ya'ni, "Senin gönül yakıcı olan hâline daldım da sana ders verip bu ilmi ta'lîm edemedim."
2617. Seni cû'-i kelb içinde azıksız gördüm. İlâca gelesin diye acele ettim.
"Cûu'l-kelb", doymak bilmez olan açlık hastalığı demektir. Ya'ni, "Seni cû'-i kelb illetine mübtelâ olmakla beraber gıdâsız ve azıksız bir hâlde gördüm, içim yandı. Çabuk ilaç ve doymak tarafına gelmeni istedim. Bu tılsım hakkında sana ma'lûmat veremedim."
2618. Yoksa sana bir hayal görünür, cisim değildir, diye tılsımın şerhini söylerdim.
Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "mer'â"dan murâd, mer'â-yı ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i rabbâniyyedir; ve bu mer'ânın hâkimi arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmildir ve onun sûret-i cismâniyyesi bu mer'ânın tılsımı mesâbesindedir. Sürette görünür fakat hakikatte hayâldir. Bu mer'âda otlamak için vücûd-ı mevhûmun fedâsı lâzımdır. Erbâb-ı zühd kendi, vücûd-ı mevhûmlarına merbût bulunduklarından o tılsımın heybetinden kaçarlar. Onlara zâhir olan hevl ve heybet ise Hakk'ın heybetidir. Nitekim I. cildin 1449 numarasında هیبت حقست این خلق نیست هیبت این مرد صاحب دلق نیست Ya'ni "Bu Hakk'ın heybetidir, mahlûktan değildir. Bu eski püskü esvâblı adamın heybeti değildir" buyrulmuş idi.
Ve kezâ Fîhi Mâ Fih'in 13. faslında da bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Muvahhid-i müstağrak o kimsedir ki, deryâ onda tasarruf eder ve onun deryâ üzerinde tasarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de deryâdadırlar. Fakat müstağrakı su götürür ve mahmüldür; ve yüzen kimse ise kendi kuvvetinin hâmilidir ve kendi ihtiyârı iledir. Binâenaleyh müstağraktan sâdır olan her bir hareket ve her bir fiil ve kavl o sudan hâsıl olur, kendisinden değildir. Onun vücûdu ortada bir bahânedir. Meselâ, duvardan bir sada işitirsen, bilirsin ki duvardan değildir, duvarı söyleten bir kimse vardır. İşte evliyâ da böyledir. Kable'l-mevt ölmüşlerdir ve duvar hükmüne girmişlerdir. Onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Dest-i kudret-i Hak'da bir kalkan gibidirler; ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte "Ene'l-Hakk"ın ma'nâsı budur. Kalkan der ki, ben ortada yokum, hareket dest-i Hak'tandır. Bu kalkanı Hak görünüz ve Hak ile pençeleşmeyiniz!"