Tilki hîlesinin eşeğin isti'sâmı ve teaffüfü üzerine gālib gelmesi ve tilkinin eşeği ormanda olan arslan tarafına çekmesi
13. bölüm / 51 · 6517 kelime · ~33 dk okuma
2515. Tilki hîlede kendi ayağını sıkıştırdı. Eşeğin sakalını tuttu ve orman tarafına çekti.
"Pâ hod füşürden" (پا خود فشردن) sebât etmekten kinâyedir. "Rîş giriften", (ریش گرفتن) galib olmaktan kinâyedir. Ya'ni, tilki hîlekârâne olan sözlerinde sebât etti ve eşeğe gâlib gelerek onu orman tarafına çekti.
2516. O tekyenin mutribı nerede? Ta ki eşek gitti, eşek gitti diye def çalsın!
Ma'lumdur ki, bu kıssanın esâsı arslanın emriyle tilkinin ava çıkıp avlandığı şeyi arslanın önüne getirmesi ve arslana fedâ etmesidir. Nitekim 2348 numaralı beyitte ["Tilki gibi sayd tut ve ona fedâ et, tâ ki binlerceden ziyâde saydı bedel tutasın!"] buyrulmuş idi. Ve "arslan"dan maksad, kutub ve "tilki"den murâd, onun hîlekâr mürîdi olduğu sırası geldikçe îzâh olundu. İşte o mürîd bir zâhidi kutbun dergâhında yemek ve içmek çok olduğundan bahisle kandırdı ve tekyeye getirdi. Fakat zâhid nefs-i hayvânîsinin hazzına mağlûb olarak geldiği hâlde, hakîkatte kutbun nazarı altında onun bu nefs-i hayvânîsi gidecek ve yok olacak idi. Bu hâle işâreten bu beyt-i şerîfde buyrulur ki: O tekyenin mutrıbı nerededir ki, zâhid gelirken onun bu nefs-i hayvânîsinin gideceğine işâretle: "Eşek gitti, eşek gitti!" diye makam ve tegannî ile def çalsın! Şurası da şâyân-ı dikkattir ki, bu kandırıcı müridler iki türlüdür: Ya şeyh-i kâmilin ve yahud şeyh-i nâkısın dergâhına mensûb olurlar. Kandırılıp şeyh-i kâmilin dergâhına götürülen kimse nefs-i hayvânîsinin hükmünden kurtulur. Şeyh-i nâkısın dergâhına götürülen kimsenin taklîdî olan zühdü ve takvâsı dahi kalmadığı gibi elindeki dünyâlığı dahi soyulup müflis bir hâlde kalır. Nitekim II. cildin 510 numaralı beytinin başındaki "Sûfilerin sema' için müsâfirin hayvanını satmaları" unvânı altında bu ma'nâda bir kıssa beyân buyrulmuş ve 533 numarada dahi: ["Bu harâretten seher vaktine kadar" Gitti eşek, gitti eşek ey oğul!" diye ayak vurucu ve el çırpıcı oldular."] beyti geçmiş idi.
2517. Mâdemki bir tavşan bir arslanı kuyuya kadar götürdü, bir tilki bir eşeği otluğa kadar niçin götürmesin?
Bu beyt-i şerîfde I. cildde 1328 numaralı beytin başındaki "Arslanın kuyuya bakması ve kendisinin ve o tavşanın aksini görmesi" kıssasına işâret buyrulur. Ya'ni bir tavşan bir arslanı kandırıp kuyuya kadar götürür ve onun enâniyetini o kuyuda mahvederse, bir tilkinin bir eşeği kandırıp otlağa kadar götürmesini ve orada onun eşekliğinin mahvını çok görme!
2518. Kulağını tıka ve o dâd-ger olan velînin efsûnundan başka efsunları yutma!
Ey Hak yolunun tâlibi, bu âlemde ahkâm-ı şerîate ve tarîkate dâir söz söyleyen çok mukallidler vardır ve onlar bu mukallidâne sözleri makāsıd-ı nefsâniyyelerine hâdim olmak için halka söylerler; ve ellerini öptürüp halkın indinde haysiyet kazanmak ve maddî menfaat celbetmek için makām-ı riyâsette bulunma fikrini beslerler. Bunlara karşı kulağını tıka! Onların ahvâlini ve ef'âlini tedkîk et! Eğer bu sözleri söyleyen kimseyi, hiçbir kimseden maddî bir menfaat beklemez ve bilakis elindeki malı fukarâya bezleder ve benliğini ve enâniyetini ayakları altında çiğneyip halka mütevazi' bir hâlde bulunur ve ulûm-ı evliyâdan hiçbirine muârız ve muhâlif bulunmaz bir hâlde görür isen, bil ki, o veliyy-i Hak'tır. O dâd-ger olan velînin te'sîrli sözünden başkasının sözlerini dinleme! Ba'zı nüshalarda "me-hor" (مخور) yerine "me-har" (مخر) vâki'dir, "satın alma!" demek olur.
2519. O bir füsûn, onun helvasından daha hoştur. O ki yüz helvadır, onun ayağının toprağıdır.
Ya'ni, o dâd-ger olan kâmilin müessir olan bir sözü onun tekyesinde yenilen zâhirî helvadan ve gıdâdan daha latîftir. O şey ki, onun dergâhında yüz helva ve mebzûl olan gıdâ-yı zâhiridir, o kâmilin ayağının toprağıdır. Ya'ni kâmilin nazarında ehemmiyetsiz ve zelîl ve maddî ve cismânî bir şeydir. Binâenaleyh ey tâlib-i hakîkat olan sâlik, insân-ı kâmilin dergâhındaki mebzûliyyet-i gıdâ ile meşgül olma, ondan daha lezîz ve hoş olan o kâmilin esrâr-ı ilâhiyyeye ve maârif-i rabbâniyyeye dâir söylediği sözlere bak! Ba'zı nüshalarda "füsun" (فسون) kelimesi yâ-yı vahdetsiz آن فسون خوشتر sûretinde ve terkîb-i tavsîfî olarak mezkûrdur. Fakat bu sûrette beytin yukarıya ve aşağıya olan râbıtasını te'min için tekellüf îcâb ediyor. Ba'zı nüshalarda dahi birinci mısra' آن فسونها خوشتر از حلوای او ya'ni "O füsunlar onun helvasından daha hoştur" demek olup îzâh-ı fakîrde gösterilen ma'nâyı müeyyid olur.
2520. Meyden dolu olan hüsrevlere mensub küpler, onun dudaklarından maya götürmüştür.
Ya'ni, zâhirî hükümdarlara mensûb ve mahsûs olan zâhirî meyden dolu bulunan küpler o insân-ı kâmilin dudaklarından sâdır olan kelâm ve maârif-i ilâhiyye meyinin zevk ve neşâtından maya almıştır. Ya'ni zâhirî meyler sarhoşluk neşesini verir ve kelâm-ı evliyâ dahi aklı sarhoş edip zevk ve neşât verir. Bu neşât ve zevkin biri cismânî ve diğeri rûhânîdir; ve cismâniyet ise rûhâniyetten maya almıştır.
2521. O uzak can meyin âşıkı olur. O, onun la'l dudaklarının meyini görmedi.
Ya'ni, cismâniyet âleminde müstağrak olup kendi âleminden uzaklaşmış olan rûh-ı insânî, zevk ve neşât-ı cismânî bulmak için zâhirî meyin âşıkı olur ve içkiye mübtelâ bulunur. O bîçâre rûh, insân-ı kâmilin aşk-ı ilâhî ateşiyle la'l gibi kızarmış olan dudaklarının meyini ya'ni müessir kelâmını işitip sarhoş olmamış ve zevk-i rûhânî duymamıştır.
2522. Vaktaki kör kuş tatlı suyu görmez, acı su pınarının etrafını niçin dolaşmasın?
Rûhânî sarhoşluğun zevkini duymamış olan bir kimse cismânî zevklerin sarhoşlukların etrafını dolaşır. Nitekim içki ve kokain ve esrar gibi uyuşturucu maddeleri kullananlar hep zevk ve neşât tahayyülü arkasında koştukları için bu vesâit-i maddiyyeye müracaat ederler.
2523. Can Mûsa'sı sîneyi Sînâ eder, kör tûtîleri görücü eder.
İnsân-ı kâmilin Mûsâ (a.s.) gibi olan canı, tâliblerin sînesini ve kalblerini Tûr-i Sînâ gibi tecellî-i rabbânîye mazhar kılar. Kör tûtî kuşu gibi olan sâliklerin rûhlarını hakāyık-ı eşyayı ve onların verâsında olan cemâl-i Hakk'ın müşâhedesine nâil eder.
2524. Can Şîrîn'inin Hüsrev'i nevbet vurmuştur. Şübhesiz şehirde şeker bol olmuştur.
"Can", Şîrîn'e ve "insân-ı kâmil" dahi Hüsrev'e teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ kıssaları beynennâs meşhûr olduğu üzere, Hüsrev bir hükümdar olup Şîrîn ismindeki mahbûbeyi zevceliğe kabûl etti ve Ferhâd dahi Şîrîn'in âşıkı idi. Nitekim şâir şu beyitte böyle söyler:
Bu beyt-i şerîfde cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine işaret buyururlar. Ya'ni, bu zamanda cân Şîrîn'inin Hüsrev'i olan ve onu taht-ı tasarrufuna alan zâtım. Kutbiyet nevbetini ve mızıkasını çalmıştır. Şübhesiz bulunduğum şehirde maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye şekerleri bol olmuştur; ve husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf de ibâdullaha ibzâl edilmiştir.
2525. Gayb Yûsufları leşker çekerler, şeker denklerini taşırlar.
"Gayb Yûsufları"ndan murâd, her zamanda vücûdları âlemlere rahmet olan kâmillerdir. "Leşker"den murâd, onların terbiye buyurdukları ve yetiştirdikleri zevâttır ki, tâbi' oldukları kâmilden aldıkları maârif ve hakāyıkın hâmilidirler.
2526. Mısır develerinin yüzü bizim tarafımızadır. Ey tûtîler, çıngırağın sesini dinleyin!
"Derâ", çıngırak demektir. Gıyâsü'l-Lügāt'ta dalin kesri ile "dirâ" gösterilmiştir. "Mısır develeri"nden murâd, esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyeyi hâmil olan âriflerdir. "Tûtîler"den murâd, Hak yolunun tâlibi olan mü'minlerdir. "Çıngırak sesi"nden murâd bu esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyyenin harf ve savt ile ifşasıdır. "Bizim tarafımıza" ta'bîriyle Hz. Pîr efendimiz zât-ı saâdetlerinin makām-ı kutbiyette bulunduklarına işâret buyururlar. Ya'ni, urefâ-i ilâhiyyenin teveccühü hâiz olduğum makām-ı kutbiyyet i'tibariyle bizim tarafımızadır. Ey tûtî mesâbesinde olan Hakk'ın ve maârif şekerlerinin tâlibi olan mü'minler, dikkat edin ve onların kelâmlarını dinleyin!
2527. Bizim şehrimiz yarın şekerden dolu olur. Şeker mebzûldür, daha dolu olur.
Bizim şehrimizde esâsen maârif-i ilâhiyye şekerleri bol ve mebzûl idi. Fakat o urefa-i ilâhiyyenin bizim tarafımıza vâki' olan teveccühlerinden dolayı bu şekerler bundan sonra daha bol ve mebzûl olur.
2528. Ey tatlıcılar, safrâvîlerin körlüğüne tûtî gibi şeker içinde yuvarlanınız!
"Tatlıcılar"dan murâd, المؤمن حلو يحب الحلو ya'ni "Mü'min tatlıdır, tatlıyı sever" hadîs-i şerîfi mûcibince tâlib-i hakîkat olan mü'minlerdir. "Safrâîler"den murâd, havsala-i isti'dâdları maârif-i evliyâ şekerlerini kabûl edemeyen ehl-i zâhirdir. Ey hakîkat şekerini seven mü'minler, münkir-i evliyâ olan ehl-i zâhirin körlüğüne, tûtî kuşu gibi maârif-i evliyâ şekerleri içinde yuvarlanınız!
2529. Şeker kamışını dövünüz, iş ancak budur! Can saçınız, yâr ancak budur.
"Şeker kamışı"ndan murâd, evliyânın hakāyık ve esrâr şekerleriyle dolu olan kelâm ve ibârât-ı zâhirîleridir. "Döğünüz" ta'bîriyle bu kelâmın yalnız zâhiriyle meşgül olmayıp içinde gizli olan maârif ve esrâr şekerlerini ta'mîk-ı fikr ederek çıkarmaya işâret buyrulur. Nitekim bu hâl bu Mesnevî-i Şerîf'in kıssalarında ve ibârelerinde zâhirdir. Bu satırları yazan fakir dahi, bu emir dâiresinde it'âb-ı zihin etmektedir. Ya'ni, şeker kamışı mesâbesinde olan kelâm-ı evliyâyı it'âb-ı zihin ederek anlamaya çalışınız! İş ancak budur. Bu husûsta can nisâr ediniz; zîrâ âlem-i ebediyyette rûhunuzun yâri ancak bu maârif ve esrâr-ı ilâhiyyedir.
2530. Bizim şehrimizde şimdi bir ekşi kalmadı. Çünkü Şîrîn Hüsrevleri nasbetti.
"Ekşi"den murâd, Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde kendilerini münkir olan ulemâ-i zâhirden ba'zılarıdır. “Şîrîn"den murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin rûh-ı şerîfleridir; ve "Hüsrevler"den murâd, yetiştirdikleri âriflerdir ki, onlardan meşhûr olan ba'zıları Hüsâmeddin Çelebi, Sultan Veled, Feridun Si- pehsâlâr ve Çelebi Celâleddin Feridun ve Mevlânâ Sirâceddin Bayburtî, Bahâ-eddin Bahrî, Fahreddin Sivâsî, Evlâd-ı Müderris, Beytemur, Mevlânâ Salâhaddin Fakîh, Nizâmeddin Hattât, Mevlânâ İzzeddin Erzincânî ve Mecdeddin Merâgî (kaddesallâhu esrârâhum) hazarâtıdır.
2531. Meze meze üstüne ve mey mey üstüne! Agâh ol, minare üzerine git, salâ sadasını vur!
Aşk-ı ilâhî şarabları birbiri üstünedir ve maarif ve hakāyık-ı ilâhiyye mezeleri de kat kattır. Ey tâlib, âgâh ol, git minâreye çık da halkı bu meclis-i ayş ve işrete da'vet et!
2532. Dokuz yıllık sirke tatlı olur; taş ve mermer la'l ve zerrîn olur.
Dokuz yıl bize muârız olup sirke gibi ekşi olan bir münkir, ikrâra meyledip bize karşı tatlılaşıyor. Taş ve mermer gibi kaskatı olan kalbi nûr-ı ilâhî ile parlayıp la'l ve altın gibi parıl parıl parlıyor. Ma'lûm olsun ki, zamân-ı Hz. Pîr'de zât-ı şerîflerine muârız olan ba'zı kimseler var idi ki, Sipehsâlâr hazretleri onlardan ba'zılarını yazdığı menâkıbda zikretmiştir. Burada da zikri uzun olur. Bilâhare onlar inkârlarından vazgeçip zât-ı hazretlerine mürîd olmuşlardır.
2533. Güneş felekte el çırpıcıdır; zerreler âşıklar gibi raksedicilerdir.
Ma'rifet-i ilâhiyyenin beşer arasında intişârından dolayı güneş felekte sevincinden el çırpar ve zerrât-ı mevcûdât âşıklar gibi sevinip raksederler. Zîrâ kâinâtın halkından maksûd olan insandır ve insanın halkından maksûd olan dahi maârif-i ilahiyye tahsîlidir. Nitekim hadîs-i kudside `یا ابن آدم خلقت الاشياء لاجلك و خلقتك لاجلى` ya'ni "Ey ademoğlu, eşyayı senin için yarattım ve seni de benim için yarattım" buyrulur.
2534. Gözler yeşillikten mahmûr oldu. Gül, ağaç üzerinde çiçek yapar.
Tâlib-i Hak olanların basîret gözleri maârif-i ilâhiyye yeşilliklerinden mahmûr oldu. Esrâr ve hakāyık-ı ilâhiyye gülleri gül ağacı mesâbesinde olan tâlib-i Hak olanların cisimlerinde çiçekler açtı, ya'ni zahir oldu.
2535. Devletin gözü sihr-i mutlak yapıyor. Ruh Mansûr oldu, "Ene'l-Hak!" vuruyor.
"Devlet gözü"nden murâd, insân-ı kâmilin nazarıdır. "Sihr-i mutlak", sebebi akıl ile ma'lûm olmayan tahvîl ve tebdîl demektir. Ya'ni, sahib-i devlet olan insân-ı kâmilin nazar-ı inâyeti sihr-i mutlak yapıp sâlikin nefsâniyetini ve cismâniyetini rûhâniyete tahvîl eder. Sâlikin rûhu sıfât-ı nefsâniyye alâkalarından sâfi olduğu vakit Mansûr hazretleri gibi "Ene'l-hak", "Ben Hakk'ım!", ya'ni "Ben kalmadım, Hak kaldı!" diye nâra vurur. Zîrâ rûh-ı insânî nûr-ı Hakk'ın pertevidir ve halîfe-i Hak'tır.
2536. Eğer tilki bir eşeği baştan götürürse; götür, de. Sen eşek olma ve gam yeme!
Ya'ni, eğer insân-ı kâmile intisâb eden eşek meşrebindeki ahmaklardan birisini tilki mesâbesinde olan bir hîlekâr, tarîkat nâmına kandırıp baştan çıkarırsa, ey mürîd-i âkılim, sen "Zâten o ahmaktan fâide yoktur, al götür" de! Fakat sen de giden eşek gibi eşek ve ahmak olma ve onun baştan çıktığına gam yeme! Çünkü bu âlemde herkes isti'dâd-ı ezelîsine göre muâmele yapar.
O bir şahsın hikâyesidir ki, korkudan kendisini yanakları za'feran gibi sarı, dudakları nîl gibi mâvi ve eli ağaç yaprağı gibi titreyici olarak bir eve attı. Ev sahibi "Hayrola, ne hâdise vardır?" diye sordu. "Dışarıda angarya ile eşek tutuyorlar!" dedi. "Ey mübarek, eşek tutuyorlar, sen eşek değilsin, ne korkuyorsun?" dedi. "Pek cidd ile tutuyorlar, temyîz kalkmıştır, bugün beni de eşek yerine tutarlar!" diye korkuyorum dedi
"Nîl", fil haşîşi dedikleri bir nebâttır ki, onun mâvi renkteki üsâresiyle elbise ve kumaş boyarlar. "Sühre", ücretsiz iş yapmak, angarya demektir.
2537. O birisi bir evin içine kaçtı. Yüzü sarı ve dudağı mavi ve rengi dökülmüş.
"Reng rîht", Türkçe şîvesinde "rengi uçmak" diye tercüme olunur. Ya'ni, bir adam bir eve kaçtı, yüzü sararmış ve dudağı morarmış ve rengi uçmuş idi.
2538. Ev sahibi ona dedi: "Hayır mıdır ki senin elin ihtiyar gibi titriyor?"
Ev sahibi kaçan kimseye dedi: "Hayrola, sana ne oldu ki böyle elin bir ihtiyarın eli gibi titremektedir?"
2539. "Vâkıa nasıldır, nasıl kaçtın; yüzünün rengini niçin böyle döktün?"
"Nasıl bir hâdise zuhûra geldi, niçin kaçtın? Yüzünün rengini niçin böyle uçurdun ve betin benzin attı?"
2540. Dedi: "Harûn şahın angaryası için bugün dışarıdan eşek tutuyorlar!" [2541]
"Harûn", serkeş ata derler, burada müstebid ve zâlimden kinâyedir. Ya'ni kaçan adam cevâben dedi: “Zâlim ve müstebid olan pâdişâh bedâva olarak halkın eşeklerinin toplanmasını emretmiş. Birtakım me'mûrlar, angarya olarak, dışarıda rast geldikleri eşeği tutuyolar!"
2541. Dedi: "Tutsunlar, hani eşek? Ey amcanın canı, mâdemki sen eşek değilsin, git, bundan sana ne gam vardır?"
"Amca"dan murâd, ev sahibidir. "Amcanın canı" demek, ey benim canım, demek olur. Ya'ni, hâne sâhibi cevâben dedi: "Ey benim canım, dışarıda eşek tutuyorlar ise, varsın tutsunlar! Sen eşek misin? Mâdemki eşek değilsin, onların bu eşek tutmalarından sana ne gam vardır?"
2542. Dedi: "Tutmada çok cidd ve hârdırlar. Eğer beni de eşek farzederlerse acib olmaz!"
Ya'ni, "Me'mûrlar eşek tutmada çok ciddiyetle hareket ediyorlar ve gözleri kızmıştır. Eğer bu ciddiyet ve kızgınlık içinde beni de eşektir diye tutarlarsa acîb olmaz!"
2543. "Eşek tutuculuk için ciddin ciddi olarak el kaldırdılar. Temyîz dahi kalkmıştır."
"Öyle bir ciddiyetle eşek tutmağa başladılar ki, gözlerinde fark ve temyîz kalmadı." "Cidd-i cidd", terkîb-i izâfi olup mübâlağa ve te'kîd ma'nâsını mutazammındır. Nitekim Türkçe'de bir işin son derece müşkil ve zor olduğunu anlatmak için "müşkilin müşkili" derler.
2544. "Mâdemki bizim temyîzsize mensûb olanlarımız serverdirler, eşeğin sâhibini eşek yerine satın alırlar."
"Bî-temyîziyân" kelimesindeki "yâ", nisbet içindir, "temyîzsize mensûb olanlar" demek olur ki, bundan murâd, temyîzsiz olan harûn pâdişâha mensûb me'mûrlardır. Ya'ni, "Mâdemki temyîz sahibi olmayan zâlim hükümdâra mensûb me'mûrlar başımızda hâkim ve reis olmuşlardır, onlar bu temyîzsiz şâhın emrini körü körüne icrâ için son derece harâretle çalışırlar ve eşeğin sâhibini de eşek yerine alırlar." Bazı nüshalarda خرند yerine برند vaki'dir. Bu sûrette ma'nâ, “Eşeğin sahibini eşek yerine götürürler," demek olur.
2545. "Bizim şehrimizin şahı beyhûde tutucu değildir. Onun temyîzi vardır, işidici ve görücüdür.
Bu beyt-i şerîf müzevvir şeyhlerin ve nâkıs mürşidlerin ortalığa saldıkları hîlekâr da'vetçilerden, insân-ı kâmilin münevver mürîdlerinden birinin hânesine kaçan bir şâhsa, o mürid tarafından verilen cevabdır. "Sâhib-i hâne"den murâd, dahi bu mürîddir; ve "şâh"tan murâd dahi, ma'nâ-yı husûsîsi i'tibâriyle zamân-ı şerîflerinde Hz. Mevlânâ efendimiz olur. Nitekim bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar: "Ben o şâh değilim ki tahttan tabuta gideyim. Benim menşûr-ı saltanatımın yazısı 'hâlidîne ebeda'dır!" Beytin umûmiyet-i ma'nâsı i'tibâriyle her asırda mevcûd olan insân-ı kâmil olur. Ya'ni, "Bizim şehr-i tarîkat ve ma'rifetimizin şâhı, isti'dâdı olmayan ahmakları beyhûde olarak tutucu değildir. Onun temyîzi vardır. Mürîdin rûhunun lisân-ı isti'dâd ile söylediğini işitir ve onun ayn-ı sâbitesini müşâhede eder. Zîrâ onun hâli فاذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا و یدا و بي يسمع وبي يبصر و بی ینطق و بي يبطش ... الخ ya'ni "Ben kulumu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli ben olurum. Benim ile işitir, benim ile görür ve benim ile söyler ve benim ile tutar ilh..." hadîs-i kudsîsinde beyân buyrulan haldir.
2546. Ademî ol ve eşek tutuculardan korkma! Ey devranın İsâsı, eşek değilsin, korkma!
Ey insân-ı kâmile mensûbun rehberliğine ilticâ eden kimse, sen Îsâ mesâbesinde olan rûh ile eşek mesâbesinde olan nefisten mürekkebsin. Binâenaleyh rûhuna nazaran eşek değilsin. Belki devrânın Îsâ'sısın. Çünkü Hz. Îsâ rûhullah idi. Rûh cihetinden Îsâ (a.s.) ile senin aranda müşâreket vardır. Eğer rûhunu ihmâl edip nefsine hizmet edersen o vakit eşek olursun ve seni tilkiler aldatıp helâke sevk ederler. Binâenaleyh adam ol, insân-ı kâmilin huzûrundan kaçma!
2547. Dördüncü felek dahi senin nûrundan doludur. Hâşe lillah ki senin makāmın ahırdır.
"Dördüncü felek"ten murâd, âlem-i ervâhdır: 1- Sûret-i kesîf-i insânî, 2- Âlem-i şehadet, 3- Âlem-i misâl, 4- Âlem-i ervâhdır. "Ahır"dan murâd, cism-i insanın beslendiği ve sâkin olduğu âlem-i şehadettir. "Hâşe lillâh", "Ben Allah'ı cemî-i nekāisdan tenzîh ederim!" ma'nâsında bir terkîbdir. Ya'ni, "Ey insan, âlem-i ervâh dahi, senin ruhunun nûrundan doludur. Ben Allah'ı tenzîh ederim ki, senin makāmın eşek mesâbesinde olan cism-i beşerin ahırı bulunan bu dünyâ ve âlem-i kesâfet değildir."
2548. Her ne kadar maslahat için ahırda isen de sen feleklerden ve yıldızlardan daha yükseksin!
Ya'ni, sen şimdi sûretin ve cismin ile her ne kadar Hakk'ın murâd ettiği maslahat için, ahır mesâbesinde olan bu dünyada bulunur isen de, ma'nân ile felekten ve yıldızlardan ve ecrâm-ı semâviyyenin hepsinden daha yükseksin. Zîrâ bunların cümlesi insanın zuhûru için halkolunmuştur.
2549. Ahırın beyi başka, ahır başkadır. Ahırda bulunan her bir kimse eşek değildir.
"Ahırın beyi"nden murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır; ve "eşek"ten murâd, cismânî ve nefsânî olan kimselerdir. Ya'ni, gerçi ahırın beyi olan enbiyâ ve evliyâ dahi bu ahır mesâbesinde olan âlem-i şehadete geldiler. Fakat hayvanlara nezâret için bu ahıra girdiler. Binâenaleyh bu ahıra girmiş olan efrâd-ı beşerin hepsi eşek değildir, ahırın beyi başka ve eşek başkadır.
2550. Niye eşeğin arkasına düştük? Gülistandan ve tâze güllerden söyle!
[2551] Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb buyururlar: Ya'ni, biz bahsimizde niçin böyle eşeklerin ahvâli arkasına düştük ve ahırın içinde dolaştık. Ey Mevlânâ, gülistandan ya'ni âlem-i ma'nâdan ve tâze hakāyık ve maâriften bahset!
2551. Nardan ve turunçdan ve elma dalından ve şarabdan ve hesabsız mahbublardan söyle!
"Hisîb", "hisab" kelimesinin imâle olunmuşudur. Narda kesîf kabuk ve latîf iç olduğu cihetle âlem-i kevnin zâhirine ve bâtınına; ve turunçda dahi kokusu latîf olan kabuk ile kezâ latîf iç bulunduğundan âlem-i ervâhın zâhirine ve bâtınına; ve elma dalı ile de tecelliyât-ı sıfat ve esmâiyyeye; ve şarâb ile aşk ve muhabbet-i ilâhîye; ve mahbub ile maârif ve esrâr-ı ilâhiyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, eşeği bırak da âlem-i kevnin ve âlem-i ervâhın zâhir ve bâtınlarına ve tecelliyât-ı sıfâtiyye ve esmâiyyeye ve aşk şarabına ve maârif ve esrâr-ı rabbâniyyeye müteallık sözleri söyle!
2552. Yahud o deryadan ki, onun dalgası gevherdir, onun gevheri söyleyici ve görücüdür.
"Derya"dan murâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkîdir. “Gevher"den murâd, mutlaka benî-âdemdir. "Dalga"dan murâd, suver-i cismiyye-i insâniyyedir. Ya'ni, vücûd-i vâhid-i hakîkî deryâsından söyle ki, onun dalgası olan suver-i insâniyye söyleyici ve görücü olan gevherdir ve incidir. Zîrâ suver-i cismiyye-i insâniyye ahsen-i takvîm üzere zâhir olduğundan suver-i kevniyyenin cümlesine fâiktir.
2553. Yahud o kuşlardan ki, gül toplayıcılık ederler, yumurtaları altınlı ve gümüşlü yaparlar.
"Kuşlar"dan murâd, tâlib-i muvakkat olan sâliklerdir. "Gül-çîn", vasf-ı terkîbî olursa "gül toplayıcı" demek olur. "gül-çînî (گل چینی)" takdirinde olup yâ-yı masdariyet mahzûfdur, "gül toplayıcılık" demek olur. "Zerrîn ve sîmîn yumurtalar"dan murâd, tâliblerin derecât üzerine olan isti'dâdlarıdır. Onlar maârif-i ilâhiyye güllerini toplarlar ve onların kendi derecelerine göre isti'dâdları inkişaf eder. Ba'zısının isti'dâdı altın ve ba'zısının dahi gümüş gibi olur. Ya'ni, yâhud o tâliblerden bahset ki, onlar maârif-i ilâhiyye güllerini toplayıcılık ederler ve derecelerine göre de isti'dâdları inkişaf eder.
2554. Yahud o doğanlardan ki, keklikleri beslerler, hem karınları aşağı hem arka üstü uçarlar.
"Doğan"dan murâd, mürşidlerdir. "Keklik"lerden murâd, tâliblerdir. “Karınları aşağı uçmak"tan murâd, mürşidlerin talibleri irşâd için âlem-i süflîye teveccühleridir; ve "arkası üstü uçmak"tan murâd dahi, âlem-i ulvîye teveccühleridir. Ya'ni, o mürşidler fenâ ve bekā mertebelerinde olup halka teveccüh ile Hak'tan hicaba düşmedikleri gibi, Hakk'a teveccüh ile de halktan hicâba düşmezler, demek olur.
2555. Cihanda göğün inânına kadar basamak basamak gizli merdivenler vardır.
“İnân", Akrebü'l-Mevârid'in beyânına göre "suyu tutan bulut ve göğe bakıldığı vakit gözün gördüğü irtifa' ve taraf" ma'nâlarına gelir. Burada "suyu tutan bulut" ma'nâsı münasibdir ki, bundan âlem-i halk murâd buyrulur. Dîğer ma'nâların tevcîhi de mümkindir. Ve "gök"ten murâd âlem-i halkın yukarısı olan âlem-i emrdir; ve âlem-i halk âlem-i emrin hâl-i kesâfetidir. Ya'ni, âlem-i halkın göğü olan âlem-i emre kadar basamak basamak gizli birtakım merdivenler vardır ki, efrâd-ı beşerden her birisi isti'dâdlarına göre o basamaklardan âlem-i emre çıkar.
2556. Her tâife için başka bir merdiven vardır; her reviş için başka gök vardır.
Her bir tâifenin kendi isti'dâdına göre bir merdiveni vardır. Zira الطرق الى الله بعدد انفاس الخلائق ya'ni "Allah'a giden yollar halâikın nefesleri adedincedir" denilmiştir; ve her gidişin dahi başka bir göğü vardır. Ya'ni, âlem-i emre muallak olan bir rengi ve bir çeşidi vardır ki, o renk ve çeşit onların ayn-ı sâbitelerinin mazhar olduğu âsumânın hâssıyetidir.
2557. Her biri başkasının halinden bîhaberdir. Mülk vüs'atli ve nihayetsiz ve evvelsizdir.
Her biri başkasının hâlinden bîhaberdir. Çünkü mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyyenin hâssıyeti başka başkadır. Meselâ Rahmân Rahîm'e, Rahîm Gafûr'a, Gafûr Şekûr'a delâlet etmez; ve Dârr isminin hâssıyeti Nâfi' isminin hâssıyetinden başkadır, diğer esmâ dahi böyledir; ve esmâ-i ilâhiyenin hasr ve ta'dâdı kābil olmadığından, bunların mezâhirini hâvî olan mülk-i ilâhî da- hi gāyet geniş ve nihâyetsizdir; ve o mülkün evveli ve başı yoktur. Çünkü Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık'tır ve esmâ-i ilâhiyye ahkâmı ta'tîl kabûl etmediğinden Hakk'ın tecellî etmediği bir ân yoktur. كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن (Rahman, 55/29) ["O her ân bir tecellîdedir"] âyet-i kerîmési mûcibínce Hak Teâlâ dâimü't-tecellidir.
2558. Bu onun hakkında "Neden hoştur?" diye hayrandır; ve o bunun hakkında "Onun hayreti nedir?" diye mütehayyirdir.
Bu muhtelif merdivenlerde bulunan efrâddan her birisi diğerinin hâline bakıp, "Bu şahıs bulunduğu mertebede neden dolayı hoş ve zevklidir, eğer ben onun yerinde olsaydım ıztırâb içinde bulunur ve asla zevk bulamaz idim!" diyerek hayrete düşer. Ve o kendi mertebesinden zevk duyan kimse dahi kendisine karşı hayrette kalan şahsın hâline bakıp, "Bu şahıs niçin benim hâlime hayret ediyor?" diyerek, onun hâline hayret eder ve bu sûretle iki taraf birbirinin hâline ve zevkine karşı hayret içinde kalır.
2559. Allah'ın arzının sahnı geniş gelmiştir. Her bir ağaç bir yerden zahir olmuştur.
"Sahn", meydan demektir. Allah'ın vücûd-ı izâfisinin meydanı geniş gelmiştir. Her bir ağaç ya'ni her bir ismin mazharı o vücûd-ı izâfi zemîninden baş çıkarıp zâhir olmuştur.
2560. Yaprak ve dal ne güzel mülk ve ne güzel geniş arsadır, diye ağaç üzerinde şükür söyleyicidir.
2561. Bülbüller düğüm dolu çiçekler etrafında derler ki: "Yediğin şeyden bize ver!"
"Pür-girih", düğüm dolu ta'bîri çiçeklerin birbirine girift bir hâlde kesret-i zuhûrundan kinâyedir. Ya'ni mürşidlerin ağaç gibi olan vücûdlarından bu âlem-i sûrette birbirini müteakib maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyye gülleri ve çiçekleri zuhûr eder; ve onun etrafında dolaşan âşıklar dahi "Size olan tecelliyât-ı ilâhiyyeden ve ulûm-ı ledünniyyeden bize de bir şey veriniz!" derler.
2562. Bu sözün nihayeti yoktur. O tilki ve arslan ve hastalık ve açlık tarafına rücû et!
"Sükm"den ve "cû'"dan murâd 2330 numaralı beyitte geçen arslanın yaralanması ve aç kalmasıdır.
2563. Vaktaki onu dağ üzerine otlak tarafına götürdü, tâ ki arslan onu hamle ile hurd u mürd ede!
"Merc", otlak ve mer'â; "hurd u mürd", parça parça etmek demektir. Ya'ni, tilki arslan parça parça etmek için eşeği dağ üzerine otlak tarafına götürdü.
2564. Arslandan uzak idi ve o arslan yakın gelinceye kadar cenkten bir sabretmedi.
Tilki eşeği o tarafa götürdü, fakat arslanın pek yakınına kadar gelmemiş-ken arslan eşeği görünce hamleden sabredemedi ve hücûm etti.
2565. Heybetli arslan bir yüksekten sıçradı. Halbuki ona kuvvet ve hareket imkânı olmadı.
“Gunbedî kerden”, sıçramak demektir (Gıyâsü’l-Lügât). Arslan uzaktan eşeği görünce yattığı bir yüksek mahalden sıçradı. Halbuki yaralı ve hasta olduğundan ona eşeğe kadar gitmek ve hareket etmek imkânı olmadı.
2566. Eşek uzaktan onu gördü. Kaçmadan dolayı nal dökücü olduğu hâlde koşarak dağ altına kadar döndü.
“Na’l-rîz”, vasf-ı terkîbî olup “nal dökücü” demektir; şiddetli koşmaktan kinâye olur. Ya’ni, eşek uzaktan arslanın hücûma hazırlandığını görünce öyle bir kaçış kaçtı ki, ayaklarındaki nalları söküldü ve koşa koşa dağ altına kadar geri döndü. Hind nüshalarında bu beyit şu sûrettedir:
Ya’ni “Eşek uzaktan onu gördü ve döndü ve kaçtı. Dağ eteğine kadar koşarak nal döktü”.
2567. Tilki arslana dedi: “Ey bizim şâhımız, vegâ vaktinde niçin sabretmedin?”
“Vegâ”, kavga ve hamle demektir. Ba’zı nüshada “vegâ” yerine “degâ” (دغا) vâki’ olmuştur, “hîle” ma’nâsınadır. Ya’ni, eşek kaçınca tilki arslana dedi ki: “Ey bizim şâhımız, ben eşeği aldatıp buraya kadar getirdim, fakat sen niçin hamle vaktinde veyâhud hîlenin tatbîki vaktinde sabredemedin de eşeği kaçırdın?”
2568. “Tâ ki bu gavî senin yakınına gele, tâ ki az hamle ile gâlib olasın!”
Ya’ni, “bu azgın hayvan senin yakınına gelinceye kadar ve sen dahi ona az bir hamle ile gâlib oluncaya kadar niçin sabretmedin de daha uzakta iken hücûm vaziyeti göstererek onu ürküttün?”
2569. Ta'cîl ve şitab şeytanın mekridir. Sabır ve ihtisab Rahman'ın lütfudur.
"Şitâb", ta'cîl kelime-i Arabî'sinin mürâdifi olan kelime-i Fârisi'dir. Cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i latîfleri Mesnevî-i Şerîf'de lügat dahi ta'lîm buyurmaktır. Bu beyt-i şerîfde العجلة من الشيطان التأنى من الرحمن ya'ni "Acele şeytandan ve teennî Rahman'dandır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni, işlerde acele etmek şeytanın insanların kalbine ilkā ettiği hîlekârâne bir duygudan neş'et eder; ve sabr ve hisâb ile hareket etmek ise Rahmân'ın insanlara olan bir lütfudur.
2570. "Uzak idi ve hamleyi gördü ve kaçtı; senin za'fın zahir oldu ve senin suyun döküldü."
"Eşek uzak idi ve senin hamleni gördü ve kaçtı. Sen de onu ta'kîb edemedin. Binâenaleyh senin ona karşı za'fın zâhir oldu ve yüzünün suyu döküldü, ya'ni nâmus ve haysiyetin kırıldı."
2571. Dedi: "Ben kuvvet yerindedir zannettim. Bu hadde kadar olan fütūru bilmedim."
"Arslan tilkiye cevâben dedi: "Ben kuvvetim yerindedir zannettim, za'fımın ve gevşekliğimin bu dereceye kadar geldiğini bilemedim."
2572. “Açlığım ve hâcetim dahi hadden geçti. Açlıktan sabrım ve aklım kayboldu."
2573. "Eğer onu akıldan döndürülmüş olarak bir kere daha tekrar getirmeye kādir isen;"
"Eğer sen o eşeği akıl mertebesinden döndürülmüş ve rey tedbîri muattal bırakılmış olarak bir kere daha hîlelerin ile kandırıp benim tarafıma getirmeye kādir olur isen;"
2574. Ben senden çok minnet tutarım. Çalış, ola ki onu hîle ile getiresin!
Ya'ni, "Beni minnetliğin altına almış olursun ve ben sana çok minnettâr olurum. Çalış, belki hîlelerin ile yine kandırıp benim tarafıma getirirsin!"
2575. Dedi: "Peki, eğer Huda yardım verirse onun kalbi üzerine körlükten bir mühür koyar."
Tilki arslana cevâben dedi: "Peki, o eşeği bir daha aldatmağa ve senin önüne getirmeye teşebbüs edeyim. Eğer bu husûsta bana Hak Teâlâ'nın yar- dımı olur ise, onun kalbi üzerine, körlüğüne sebeb olacak bir mühür koyar ve gördüğünü unutup göremez bir hâle gelir."
2576. Binaenaleyh ona gördüğü hevli unutma olur. Onun eşekliğinden bu uzak olmaz.
Ya'ni, "Hak Teâlâ onun kalbine körlüğüne sebeb olacak bir mühür vaz'edince o evvelce görmüş olduğu hevli ve heybeti unutur; ve bu unutmak keyfiyeti onun eşekliğinden ve hamâkatinden uzak bir şey değildir."
2577. Fakat ben onu getirdiğim vakit koşma, tâ ki tekrar ta'cîlden dolayı onu havaya vermeyesin!
2578. Dedi: "Evet, tecrübe ettim ki ben pek hastayım, cisim zayıf olmuştur."
Arslan tilkiye cevaben dedi: "Evet, onu helâk etmek için hücumda acele etmenin doğru olmadığını bittecrübe anladım. Zîrâ ben pek hasta bir hâlde- yim ve cismim dahi pek zayıf olmuştur." "Muhalhal", eczâ-yı cismin müte- ferrık olması ma'nâsınadır. Burada za'f-ı şedîd murâd buyrulur.
2579. Eşek tamamen yakınıma gelmedikçe ben kımıldamam, kwamda uyumuş olurum.
"Kıvâm", direk ve nizam ma'nâlarınadır. Burada nizam ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Eşek bir daha tarafıma gelirse tamâmen yakınıma gelmedikçe yerimden kımıldamam ve uykuya dalmış olanların nizâmı ve tertîbi hâlinde uyumuş görünürüm."
2580. Tilki gitti, dedi: "Ey şah, himmet, tâ ki onun aklını bir gaflet örtsün!"
Tilki arslanın yanından gitti ve yola çıktı ve içinden dedi ki: "Ey şâh, himmetine muhtâcım, tâ ki bu himmetin te'sîri ile o ahmağın tavr-ı aklını bir gaflet örtsün ve aklının hükmünden istifade edemesin!"
2581. Eşek Kirdigar'a tövbe etmiştir ki her nabekârın aldanmışı olmaya!
"Kirdigâr", ism-i ilâhîdir. “Nâbekâr", menfaatten ve fâideden hâlî ve yaramaz olan demektir. Ya'ni bu tarafta arslan ile tilki arasındaki mâcerâ böyle olduğu gibi diğer tarafta da eşek bir daha her yaramaz kimsenin hîlesine aldanmamak için Cenâb-ı Hakk'a tövbe etmiştir.
Ma'lûm olsun ki, yukarılarda da îzâh olunduğu üzere bu kıssadaki işâret, zühd da'vâsında bulunup, hakîkat-i zühdü kendisine hâl edinmemiş olan kimsenin insân-ı kâmil tarafından henüz nefsin sıfatlarından kurtulmamış olan bir mürîdi vâsıtasıyla kendi tarafına celbidir ki, o insân-ı kâmil o zâhidin vücûd-i mevhûmunu ve enâniyet-i muhayyelesini kahra müteveccihdir. Mürîd aldatıp zâhidi insân-ı kâmilin huzûruna getirir, fakat insân-ı kâmil ona heybetiyle kendi mertebesinden göründüğü vakit kaçar. Zîrâ zâhidin mertebesiyle insân-ı kâmilin mertebesi arasında çok uzaklık vardır. Zâhid bu uzak olan kendi mertebesinden insân-ı kâmili gördüğü vakit metânetsiz olan kalbinde bir ürküntü husûle geldiği cihetle kaçmıştır. Bunun üzerine keserât âleminin ahkâmında müstağrak olan mürîd der ki: "Ey bizim şâhımız, sen vakt-i teveccühte onu kendi varlığından geçirmek için acele ettin. Eğer bu azgın sofu usûl-i sülük ile senin sıfatlarına yaklaşmış ve senin hâlin ile ülfet etmiş olsa idi, sen az bir teveccüh ile onu vücûd-ı mevhûmundan geçirmiş olurdun. Halbuki o hâlen kendi mertebe-i aklından sana uzak idi ve senin heybetli olan teveccühünü gördü ve kaçtı. O anda sen kendi mertebenin ahkâmında müstağrak olduğundan onun mertebesine tenezzül edemedin. Bu husûsta senin za'fın zâhir oldu ve onun indinde tasarruf sahibi olamadığın zan- nı hâsıl oldu. Zîrâ insân-ı kâmilin ahvâli muhteliftir. Ba'zan azîm bir tecellî-i Hak içinde olur ve o tecellînin heybetinden dolayı kulûb-ı zaîfe ashâbı, huzû- rundan kaçar; ve ba'zan dahi beşeriyet mertebesinde zâhir olur. Efrâd-ı nâs- tan her birinin kendi mertebesine göre muâmele eder. O vakit nâs onun etrâ- fına toplanırlar. Nitekim Şeyh Sa'dî (k.s.) buyurur:
"Sorulan suâl üzerine insân-ı kâmil dedi: Bizim ahvâlimiz cihânın şimşeği gi- bidir, bir anda zâhir ve bir anda gizlidir. Ba'zan en yüksek felek üzerinde otu- rurum, ba'zan da ayağımın altını göremem. Eğer derviş bir hâl üzerinde kalay- dı, başını ve elini dünyâdan ve âhiretten kaldırırdı".
Velhâsıl mürîdin bu beyânı üzerine o şeyh-i kâmil cevab verip dedi ki: "Bana vâki' olan tecellî-i Hak içinde ben bu kadar za'fa dûçâr olduğumu tah- mîn edemedim. Binâenaleyh zâhidin mertebesine tenezzüle kudretim olduğu- nu zannettim. Benim Allah'ın kullarına hidâyet-bahş olmaktaki açlığım ve ihtiyacım çok şiddetlendi. Sabrım ve aklım bu ihtiyaçtan dolayı kayboldu. Eğer sen o zâhidi akl-ı maaşının hükmünden döndürerek kandırıp tekrar ba- na getirir isen, sana çok minnettâr olurum."
Mürîd dahi cevâben dedi: "Eğer Hak Teâlâ bana yardım eder ve onun kal- bine bir körlük mührünü koyarsa, evvelce senden görmüş olduğu hevli ve heybeti unutur. Zîrâ o zâhidin hamâkatinden bu unutmak hâli uzak bir şey değildir. Fakat ben onu tekrar kandırıp getirdiğim vakit acele edip ona kendi mertebenin hâli içinde teveccüh etme ki tekrar kaçmasın!"
Şeyh-i kâmil cevâben dedi: "Evet, tecrübe ettim ki, ben tecellî-i Hakk'ın zebûnuyum, mertebe-i cismiyyete tenezzülüm zayıf olmuştur. O zâhid benim huzûruma alışarak yakınıma gelmedikçe teveccüh etmeyeyim ve onu kendi hâline bırakayım!"
Bu mükâleme üzerine mürîd yola çıktı ve şeyh-i kâmilin mertebesini bil- diği için derdi ki: "Ey şâh-ı hakikat, himmet et ve onun akl-ı maaşına bir gaf- let havale et ki evvelki heybeti unutsun!"
Diğer taraftan zâhid dahi evvelce gördüğü heybeti ve hevli tahattur ede- rek kendisini şeyh-i kâmilin huzûruna götüren kimseye nâbekârlık ve yara- mazlık isnâd etmiş ve bir daha böyle kimselerin mekrine aldanmamak için cenâb-ı Hakk'a tövbe etmiştir. Atîdeki ebyât şeyh-i kâmilin lisânındandır.
2582. Onun tövbelerini fen ile birbirine vururuz. Biz aklın ve parlak ahdin düşmanıyız.
"O zâhidin nefy-i vücûd hakkında vâki' olan tövbelerini biz tasarrufat-ı ma'neviyyemiz ile birbirine vurur ve bozarız. Zîrâ biz akl-ı maâşın düşmanı ve bu akl-ı maâş ve cüz'î üzerine vâki' olan parlak ve açık ahidlerin düşmanıyız." Zîrâ akl-ı maâş dünyâya ve Hakk'ın mâsivâsına müteveccihdir ve onun ahidleri de bu teveccüh üzerine olur.
2583. Eşeğin kellesi bizim evlâdlarımızın topudur. Onun fikri bizim ellerimizin oyuncağıdır.
"Akl-ı maâş mertebesinden ayrılmak istemeyen zâhidin kellesi ve başı bizim evlâdlarımız olan müridânımızın topudur. Bizim müridlerimiz bile işittikleri hakāyık ve maârif sayesinde onun zihnini kolayca çelerler. O ahmak zâhidin düşüncesi ve fikri bizim kudret-i ma'neviyyemizin oyuncağıdır. Biz onun fikirlerinde tasarruf ederiz." "Destân", hîle ma'nâsına da gelir; burada "hîle ve tedbîr" ma'nâsı da münasib olur.
2584. Akıl ki Zühal'in devranından ola, akl-ı kül önünde o mahal tutmaz.
Zühal seyyâresi ilm-i nücûm nokta-i nazarından nahs-i ekberdir. Bu seyyâreye mensûb olanlarda büyük uğursuzluk tahayyül olunur. Akl-ı maâş dahi hayât-ı fâniye-i dünyeviyye umûrunda müstağrak ve hayât-ı bakıye-i uhreviyyeden gafil olduğundan bu beyt-i şerîfde Zühal'in deverânına nisbet buyrulmuştur. Ve akl-ı kül bekābillah makāmında bulunan kâmillerin aklı olduğundan, bu akl-ı maâşın akl-ı kül önünde aslâ yeri ve kıymeti yoktur.
2585. O Utarid ve Zühal'den bilici oldu. Biz lütuf huylu olan Kirdigâr'ın atasından!
Bu akl-ı maâş ve akl-ı cüz'î Utârid ve Zühal seyyârelerinin te'sîrinden bilici ve idrâk sahibi olmuştur. Ma'lûm olsun ki, ilm-i nücûm erbâbı indinde manzûme-i şemsiyyenin hey'et-i mecmûası bir şahs-ı beşer mesâbesindedir. Cism-i beşer a'zâsının birbiriyle revâbıt ve münasebâtı olduğu gibi seyyârâtın her birisi de bir uzuv hükmünde olup yekdiğerinin te'sîri altındadır. Binâenaleyh seyyârâttan her birinin küre-i arz üzerine te'sîrât-ı muhtelifesi vardır. Nutfe ana rahmine düştüğü vakit Zühal'in terbiyesinde olur. İkinci ayda Müşterî, üçüncü ayda Merih, dördüncü ayda Güneş terbiye edip hayat bulur. Beşincide Zühre, altıncıda Utârid, yedincide Ay terbiye eder. Bu müddette doğan çocuğun yaşaması câiz olur. Sekizinci ayda tekrar Zühal'in terbiyesine girer, bu terbiyede iken doğan çocuk yaşamaz. Zîrâ Zühal nahs-i ekberdir ve tabîatında soğukluk ve kuruluk vardır ki mevt-i tabîî hâlidir. Dokuzuncuda Müşterî terbiye eder ki, çocuğun doğum zamânıdır ve çok yaşaması me'mûldür. Binâenaleyh çocuğun cismi bu seyyârâtın terbiyesi sırasında nühûseti ve saâdeti mümtezic bir sûrette alır. Eğer çocuk hâl-i hayatında akl-ı maaşın hükmüne tâbi' olursa onda hükümrân olan Zühal'in ve Utârid'in nühûseti te'sîrinden olur. Ya'ni, akl-ı maâş ve cüz'î, Utârid'in ve Zühal'in terbiyesinden tekemmül eden cismin muktezâsı olup onun biliciliği bu terbiyeden husûle geldi. Biz kâmillerin aklı ise, akl-ı kül mertebesine vâsıl olup bildiğimiz şeyleri lütuf huylu olan Hak Teâlâ'nın atâsından ve ihsânından bildik. Binâenaleyh bizim ma'lûmâtımız akl-ı maaş istidlâlâtına müstenid değildir. Hakk'ın Alîm ism-i şerîfinin tecellîsiyle hâsıldır ve ilm-i ledünnîdir.
2586. Alleme'l-insan bizim tuğramızın kıvrıntısıdır. Allah indindeki ilim bizim maksadlarımızdır.
Sûre-i Alak'ta olan عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (Alak, 96/5) ya'ni "Allah Teâlâ insana bilmediği şeyi öğretti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Tuğrâ", eski zaman hükümdarlarının isimlerini hâvî kıvrıntılı ve büküntülü bir sûrette tertîb olunmuş olan yazıdır ki, fermanların yukarısına resmolunur. Ya'ni, biz insân-ı kâmiller ma'nevî şâhlarız; bize mahsûs olan tuğrânın kıvrıntısı "Alleme'l-insân" yazısını hâvîdir; ve bizim maksadımız Allah'ın indindeki ilimdir ki, Hak Teâlâ o ilim hakkında وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا (Kehf, 18/65) ya'ni "Biz o kulumuza indimizden bir ilim ta'lîm ettik" buyurur; ve bu ilim insanların akl-ı maaşlarının istidlâlâtından hâsıl olan ilim değildir. Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfteki maârif ve hakāyık dahi o ilim cümlesindendir.
2587. O parlak güneşin terbiyesiyiz. O yüzden "Rabbiye'l-a'la!" vururuz.
Ya'ni, biz kâmiller parlak güneş gibi zâhir olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın terbiye olunmuşuyuz. Ondan dolayı "Bizim mürebbîmiz a'lâdır" na'rası vururuz.
2588. Eğer o tecrübe tutarsa, bu cümle ile beraber, bu demdemeden yüz tecrübe bozulur.
"Demdeme", lügatte "sözü öfke ile söylemek ve tahrîk etmek ve helâk etmek ve yere yapıştırmak" ma'nâlarınadır. Ya'ni, eğer o ahmak zâhidin her ne kadar tecrübesi olup bizden kaçsa, onun bu bütün tecrübesiyle beraber bizim bu demdeme-i tasarrufumuzdan onun yüz tecrübesi bozulur ve bizim tasarrufumuzun te'sîrinden ve tahrîkinden kurtulamaz.
2589. Ola ki gevşek huylu tövbesini boza! Bozmanın uğursuzluğu ona erişe!
"Şom", uğursuzluk ma'nâsınadır. Fakat bu uğursuzluk zâhidin kendi i'tikādına göre olan uğursuzluktur. Zîrâ zâhid vücûd-ı mevhûmundan kurtulmayı uğursuzluk addeder. Ya'ni, câiz ki bu huyu ve tabîatı gevşek ve metânetsiz olan zâhid, bizim huzûrumuza gelmemek için yaptığı tövbeyi bozar ve onun bu tövbesini bozmanın uğursuzluğu da ona erişir. Ya'ni ona, uğursuzluk addettiği mevt-i ihtiyârî isabet eder. Ma'lûm olsun ki, tövbe, yapılan bir işten pişman olup bir daha bu işi yapmayacağım diye ahdetmektir; ve yapılan işin iyiliği veyâ fenâlığı pişman olan kimsenin nokta-i nazarına ve i'tikādına göredir. Ba'zan bir kimse yapılması iyi olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Zâhidin huzûr-ı kâmilden kaçması ve gitmemeye azmetmesi bu kabîldendir. Eğer bu ahid ve azm bozulursa netîcede nefsin hazzına muhâlif bir hâl vâki' olup bu kimse onu şeâmet addeder; ve ba'zan yapılması fenâ olan bir işe yaklaşmamaya azmeder. Eğer bu ahid hilafında hareket ederse o fenâlığın uğursuzluğu ona isabet eder. Atîdeki sürh-ı şerîfde bu ikinci hâl beyân buyrulur.
Onun beyânındadır ki, ahdi ve tövbeyi bozmak belâ nüzülünü mûcib olur. Belki ashâb-ı sebt hakkında ve Îsâ (a.s.)ın ashâb-ı mâidesi hakkında olduğu gibi meshi mûcibdir. "Ve onlardan maymun ve domuz yaptı" ve bu ümmette kalb meshi olur ve kıyâmette cisme kalbin sûretini verirler
"Ashâb-ı sebt"ten murâd, yahûdîlerdir. Zîrâ şerîat-ı mûseviyyede onlara cumartesi günleri çalışmak harâm kılınmış idi. Onlar da o gün çalışmamağa ahdetmişler idi. Fakat onlar bu ahidlerini bozup hîlekârâne bir sûrette çalıştılar ve nehirden balık avladılar. Nitekim tafsîli sûre-i Bakara'da olan ولقد علمتم الَّذِينَ اعْتَدُواْ مِنكُمْ فِي السَّبْت فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ (Bakara, 2/65) ya'ni "Siz elbette cumartesi günü sizden haddí tecavüz eden kimseleri bildiniz. Biz onlara zelîl olarak maymun olunuz dedik" âyet-i kerîmesinin tefsîrinde beyân olunur. Ve ashâb-ı Mâide hakkında dahi sûre-i Mâide'de vâki' هل أنبئكم بشر من ذلك مثوبَةٌ عند الله من لعنه الله وغضب عليه وجعل منهم القردة والخنازير (Mâide, 5/60) ya'ni "Ey ehl-i kitab, şer dediğiniz ve Allah indinde cezaları zâhir olmuş kavmi size haber vereyim mi ki? Allah Teâlâ onlara lâ'net etti ve üzerlerine gazab etti ve onlardan ashâb-ı sebti maymun sûretine ve Îsâ (a.s.)ın mâidesini inkâr edenleri domuz sûretine mesh etti" âyet-i kerîmesinin tefsîrinde ehl-i tefsîr îzâhât-ı kâfîye i'tâ etmişlerdir, burada zikri uzun olur.
"Mesh" (مسخ), sûret-i insâniyyenin sûret-i hayvaniyyeye inkılâbı ma'nâsınadır. Ya'ni, eski ümmetlerde nakz-i ahd mesh-i sûreti mûcib olmuştur. Fakat ümmet-i Muhammed (a.s.)ın ümmetinde nakz-i ahdden dolayı sûretin meshi ref'olunmuştur. Ancak kalbin ve bâtının meshi vardır. Kıyâmette cismin hükmü zâhir olduğu vakit bâtında hangi hayvanın sıfatı galib ise, o kimse o sıfatta ve o sûrette haşrolunur. Nitekim II. cildin 1408 numarasında geçen şu: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم برآن تصویر حشرت واجبست ["Bir sîret ki, o senin vücû- dunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."] buyrulmuş idi. Ve bu cil-din yukarıda geçen 2211 numaralı beytinde dahi bu ma'nâ îzâh olundu.
2590. Misakı bozmak ve tövbeleri kırmak intihada mûcib-i la'net olur.
2591. O ashâb-ı sebtin tövbeyi ve ahdi bozması meshi ve ihlâki ve makti mûcib geldi.
“Makt”, buğz ve adâvet etmek demektir. Ya'ni, yahûdîlerden bir tâifenin tövbelerini ve ahidlerini bozması sûretlerinin hayvan sûretine inkılâbını ve ma'nen helâklerini ve buğz-ı ilâhîyi mûcib oldu.
2592. Binâenaleyh Hudâ o kavmi maymun yaptı. Çünkü muhalefetten dolayı Hakk’ın ahdini bozdular.
2593. Bu ümmette cisim meshi olmadı, ey fıtnatlar sahibi gönül meshi olur.
2594. Mâdemki onun kalbi maymunun kalbi olur, maymunun kalbinden dolayı onun o kili zelîl olur.
Ya'ni, nakz-i ahd eden kimsenin bâtını mesh olunarak onun kalbi maymunun kalbi mertebesine sukūt etti. Binâenaleyh onda hâsıl olan bu maymun kalbinden dolayı onun o cismi ve sûret-i unsuriyyesi dahi zelîl oldu. Zîrâ onun cisminden zâhir olan ef'âl maymun mesâbesinde olan kalbinin hükmüyledir; ve maymun taklîdci olduğundan onun ef'âli de hep taklîd olur.
2595. Eğer ihtiyâr cihetinden onun kalbinin hüneri olaydı o eşek sûret cihetinden ne vakit zelîl olurdu?
Meselâ eşeğin kalbinde ihtiyâr, ya'ni iyiyi ve kötüyü tefrîk edebilecek bir temyîz ve hüner olaydı, sûret cihetinden de zelîl olmazdı. Zîrâ cisme ve sûre- te i'tibâr yoktur. İ'tibâr, ma'nâya ve akıl ve temyîz hassasınadır. Binâenaleyh sûret-i insâniyyede bulunduğu hâlde akıl ve temyîzden ve hünerden bî-behre olan mukallide i'tibâr olunmaz. Ba'zı nüshalarda "ihtiyâr" yerine "ihtibâr" vâki'dir. "Kalbinde tecrübeden hüner olaydı" demek olur ki aynı ma'nâya gelir.
2596. O ashâbın köpeği ki onun sîreti latif oldu. Onun sûretinden ona hiç noksan olmadı.
O ashâb-ı kehfin köpeği ki onun sîreti ve ma'nâsı latîf oldu ve letâfet ma'nası sebebiyle ashâb-ı kehfden ayrılmadı. Onun köpek sûretinde bulunması kıymet-i ma'neviyyesine noksanlık vermedi. Nitekim kıssası sûre-i Kehf'de mezkûrdur.
2597. Halk zilleti zâhiren görmeleri için ehl-i sebte mesh zâhir oldu.
"Kebt", zelîl etmek demektir. Ya'ni, ehl-i sebt olan yahûdîlerden bir tâifenin zilleti ve hakāreti âşikâr olmak için ve halk onların zilletini zâhiren görmek için onlara mesh-i sûret zâhir oldu.
2598. Sır yolundan diğer yüz binlerce kimse tövbe bozmaktan dolayı domuz ve eşek olmuştur.
Ya'ni, yüz binlerce kimse bir ma'siyetten tövbe ettikleri hâlde bu tövbelerini bozdukları için sûret-i cismâniyyeleri insan olmakla beraber onların bâtınlarının sûreti domuz ve eşek olmuştur. Ma'lûm olsun ki, bir kimse bir günah işlese onun bâtını o günahın münasibi olan hayvan sûretine mesh olunur. Meselâ şehvete ve zinâya mübtelâ olsa bâtını eşek ve köpek; ve livâtaya mübtelâ olsa domuz ve ayı; ve hırsa mübtelâ olsa karınca; ve halkı incitmeye me'lûf olsa yılan ve akrep sûretlerine inkılâb eder. Ve eğer bu sûretlerden pişman olup ağlayarak Hak'tan mağfiret taleb ederse yine insan sûretine rücû' eder; ve eğer bu hallere nedâmet etmez ve musırr olur ve bu haller içinde ölürse, ölüm vâsıtasıyla cesedinin sûret-i insâniyyesi bozulur bâtınında iktisâb ettiği sûret-i hayvâniyyesi kalır. Onun için Resûl-i Ekrem Efendimiz عجلوا بالتوبة قبل الفوت ya'ni "Fevtten evvel tövbeye acele ediniz" buyururlar.
Sâhib-i keşf olan evliyâ-yı kirâm bu hayât-ı dünyeviyyede onların bâtınlarını müşâhede ederler. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te Hâce Şemseddin Muhammed el-Kûsevî el-Câmî hazretlerinden naklen şöyle buyrulur: "Ba'zı vakitlerde insanları, nefislerine galib olan sıfatların sûretlerinde görür idi. Bir gün dedi ki: "Bizim ashâbımız vakit vakit sûret-i insânîden dışarıya çıkarlar. Fakat yine çabuk avdet ederler." Ve bir iki kişinin adını söyledi de dedi ki: "Bunlar benim avluma geldikleri vakit dört gözlü köpekler sûretinde görünürler".