İçeriğe atla

Hırs-ı aleften nâşî eşeğin tilki elinde mağlûb olması

12. bölüm / 51 · 2177 kelime · ~11 dk okuma

2493. Eşek tilki ile iki üç hamle bahsetti. Mukallid olduğundan onun hilesini yuttu.

Zâhid hîlekâr mürîd ile tevekkül ve kanâat bahsinde iki üç hamle ve münâzarada bulundu ve kendi akl-i nazarîsine göre delîller getirdi. Fakat mukallid olduğundan, ya'ni tevekkül ve kanâatin ma'nâsını zevkan ve vicdânen kendi nefsinde tutmadığından o hîlekâr mürîdin hîlesini yuttu ve mağlûb oldu.

2494. Tantana, görücülük idrakini tutmadı. Tilkinin demdemesi onun üzerine sekte havâle etti.

"Tantana", sıyt ü şöhret; "demdeme", hîle ve mekr; "sekte", bir hastalığın ismidir ki, ona mübtelâ olan kimse ölü gibi hareketsiz kalır. Burada murâd eşeğin mağlûbiyetidir, Ya'ni, zâhidin zühddeki sıyt ü şöhreti hakîkati görücü olan kimselere mahsûs olan idrāki tutmadı. Zîrâ bildiği şeyleri işitmemiş ve kendisine mâl ve zevk etmemiş idi. Binâenaleyh hîlekâr müridin hîlesi ve mekri onun idrâki üzerine sekte havâle etti ve söyleyecek bir söz bulamayıp o müride mağlub oldu.

2495. Yemek hırsı onu öyle zelîl etti ki, beş yüz delîl ile beraber onun zebûnu oldu.

Ya'ni, zahid hakîkatinden bîhaber bulunduğu tevekküle ve kanâate tevessül ettiğini zannederek zühd-i huşk içinde hayatını geçirirken bir mürşid-i kâ- milin tekyesinde bulunup henüz nefsinin sıfatlarından geçmemiş ve işittiği hakāyık ve maârif-i evliyâyı ezberlemiş olan bir mürîd o zâhidi avlayıp tekyeye getirmek için dedi ki: "Niçin zühd-i huşk içinde kalıp şunun bunun muâvenetine muhtaç bir hâldesin? Haydi gel, bizim tekyeye gidelim. Orada yiyecek ve içecek boldur." Zâhidin nefsi yemeğe harîs olduğundan müridin tavsîf ettiği ni'metlere karşı dayanamadı; çünkü henüz sıfât-ı nefsâniyyesi altında zebûn idi. Böyle bir kimsenin hakkıyla tevekkül ve kanâat tarîkını ihtiyâr etmesine imkân yoktur. Zîrâ tevekkül ve kanâat nefsinden fânî ve Hak'la bâkî olan bir kimsenin ihtiyâr edebileceği bir meslektir. Binâenaleyh zâhid birçok delîller ile müdafaa ettiği taklîdî tevekkül ve kanâatten vazgeçip mürîdin mağlûbu oldu ve onun kavli fiiline uymadı. Atîdeki kıssa kavli fiiline uymayan kimselerin hâlini tasvîr için beyân buyrulmuştur.

قوله تعالى إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا ما بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَها (Bakara, 2/26)

يُضِلُّ بِهِ كثيراً و يَهْدِي به كثيراً (Bakara, 2/26) "Muhakkak Allah Teâlâ küçük sivrisineği ve onun fevkıni," (...) "Allah bu mesel ile ne murâd etti?" diye vâki' olan inkârlar ile nefislerinin tağyîrinde, "mesel darb etmekten istihyâ etmez!" Ondan sonra buyurdu ki: Bunu murâd ettim ki, "Onunla çok kimse dalâlete düşsün ve onunla çok kimse hidâyet bulsun!" (Bakara, 2/26) Zîrâ her fitne bir mîzân gibidir. Çokları onunla kırmızı yüzlü olurlar ve çokları murâdsız olurlar. Ve eğer sen onda az teemmül edersen elbette kesîr olarak onun netâyic-i şerîfesini bulursun

Ma'lum olsun ki, Mesnevî-i Şerîf'de bu gibi müstehcen kıssaların mesel olarak îrâdı sâmi'leri iki fırkaya ayırmak hassasını hâizdir. Bir zümre "Mesnevî-i Şerîf gibi bir kitâbda beynennâs mûcib-i istihyâ olan bu gibi çirkin kıssaların zikrine ne lüzum vardır?" diye Mesnevî-i Şerîf hakkında nefislerini tağyîr edip ve içlerini bulandırıp inkâr vâdîsine gider ve dalâlete düşer. Ve diğer bir zümre dahi kıssanın çirkinliğinden kat'-ı nazar ile onda mündemiç olan dekāyık-ı hikemiyâtı teemmül ederler ve mazhar-ı hidâyet olurlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz "Benim beytim beyit değil, iklimdir." Ya'ni, "Bir küçük ev mesâbesinde olan bir beyit değildir, belki vâsi' bir iklîm-i ma'nâdır." "Ve hezlim dahi hezl değildir, ta'lîmdir ve nasâyihtir" buyururlar. Bu tagayyür-i nüfûs ile vâki' olan inkârları, Kur'ân-ı Kerîm hakkında da yapanlar vardır. İstihzâ tarîkıyla derler ki: "Allah Teâlâ'nın kendi kelâmında sinek ve örümcek gibi ehemmiyetsiz birtakım haşerâtı darb-ı mesel olarak îrâd etmesi azamet-i ulûhiyetine yakışır şey değildir. Acabâ bunları zikr ile Allah ne murâd ediyor?" Cenâb-ı Hak onlara cevâben buyurur ki: "Ben bu mesel ile çok kimselerin dalâlete düşmelerini, çok kimselerin hidâyete vusûllerini murâd ettim". Zîrâ halk iki kısımdır, birisi ehl-i hidâyet, diğer biri ehl-i dalalettir. Her iki tâifenin isti'dâdları gizlidir. Bir muharrik ve bir mîzân olmadıkça bu isti'dâdlar inkişaf edemez. Binâenaleyh bu meseller her iki tâifenin mâhiyet-i isti'dâdını ızhâr için birer mîzandır. Mesnevî-i Şerîf dahi kelâmullah üslûbu üzere olduğundan bu mîzânları hâizdir. Ehl-i hidâyet ezvâk-ı ma'neviyye hâsıl ettiklerinden dolayı mesrûr ve ehl-i inkâr ve dalâlet ise o zevklerden mehcûr ve bî-murâddır. Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Bu getirdiğimiz meseli az teemmül edersen, birçok şerîf ve azîz olan netîcelerini bulursun. Ezcümle o neticelerden ba'zıları budur ki: 1- İnsan indinde kıymeti inkâr olunamayan ırz ve nâmustan mahrûmiyet, fâil ile mef'ûl arasında fenâlık addolunmuyor. Maahâzâ bu şenî' fiilin muvâcehe-i halkda icrâsı rezâlet olacağını da müdriktir. 2- Mef'ûl kendi hakkında fenâlık düşünenlerin hançeriyle karnını yaracağını beyân ettiği hâlde cevher-i nâmûsunu pâymâl eden fâil hakkında o hançeri kullanmak ehliyetinden sâkıt oluyor. 3- Fiili habîs ve şenî iken fâil dahi mef'ûl hakkında fenâlık yapmadığını söylüyor.

2496. Bir lûtî bir kokmuşu eve götürdü. Onu yüz üstü yatırdı ve kıstırdı.

"Gende", kokmuş ve her fenâ kokulu olan şey (Burhân). “Lûtî”, Lût kavminin kötü fiilini işleyen kimse demektir. Beynennâs "gulampâre" demekle meşhûrdur. "Kokmuş"tan murâd, mef'ûl olan habîs ma'nâsınadır.

2497. O laîn onun belinde bir hançer gördü; müteakiben ona "Bu belindeki nedir?" dedi.

"Laîn", mel'ûn ma'nâsınadır ki, “matrûd ve kovulmuş" demektir. Bu ta'bîr ile şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: لعن الله من عمل عمل قوم لوط Ya'ni "Lût'un fiilinin amelini işleyen kimseye Allah Teâlâ la'net eyledi." Ya'ni, o mel'ûn olan fâil mef'ûlün belinde bir hançer görüp "Bu nedir?" ya'ni "Bunu ne yapacak ve nerede kullanacaksın?" demek idi.

2498. Dedi: "Eğer bir kötü huylu olan kimse, bana fenâ düşünürse onun karnını yararım!"

"Meneş" ve "meniş", huy, hulk ve tabîat ma'nâsına olup "bed-meniş", fenâ huylu ve tabîatlı demektir. Ya'ni, mef'ûl, fâil-i habîsin suâline cevâben dedi: "Eğer kötü huylu ve ahlâksız bir kimse bana fenâ nazar ile bakarsa bu hançer ile onun karnını yararım!"

2499. Lûtî dedi: "Elhamdülillah ki, ben sana hîle ile kötü düşünmemişimdir!"

Ya'ni, fâil livâta hâlinde iken, mef'ûlün bu sözü üzerine dedi ki: "Cenâb-ı Hakk'a hamd olsun ki, ben sana hîlekârâne bir sûrette fenâ nazar ile bakmamış ve senin hakkında fenâ fikirde bulunmamışımdır." İşte işi gücü her günkü muâmelâtında fitne ve fesâd ve ızrâr-ı ibâd olduğu hâlde istikāmetten ve hamiyetten bahsedenlerin hâli de bu lûtînin hâline mümâsildir.

2500. Vaktaki bir merd yoktur, hançerler ne faide? Vaktaki gönül olmaya, tolga fâide tutmaz.

“Hûd”, harbde başa giyilen zırhlı külâh ki, Arabî’de “miğfer”, Türkçe’de “tolga ve toğulga” derler. Bu beyt ve âtîdeki beyitler irşâd-ı Hz. Pîr’dir. Ya’ni, vaktâki meydanda bir er yoktur ve ancak kadınlar vardır, ortadaki hançerlerin ne faydası olur. Zîrâ onları kullanacak er lâzımdır. Ve kezâ harb ve darba dayanıklı bir kuvvetli kalb olmazsa tolganın ne faydası olur.

2501. Ali’den zülfikārı mîrâs tutarsın. Senin Şîr-i Hudâ pazun var ise getir!

Farzedelim ki, İmâm-ı Ali (k.v.) hazretlerinin zülfikār isimli kılıcı mîrâs olarak senin eline girdi. Eğer sende Allah’ın arslanı olan o hazretin pazusu var ise getir! Kuvvet-i fâiliyye olmadıkça âlet ne işe yarar?

2502. Eğer hatırında Mesîh’ten bir füsun var ise ey vakîh, Îsâ’nın dudağı ve dişi hani?

“Vakîh”, utanmaz ve hayâsız kimse demektir. Ya’ni, ey havârik-ı âdâttan ve kerâmâttan bahseden ve makām-ı evliyâyı hâiz olduğunu iddia eden hayâsız, eğer Mesîh Îsâ (a.s.) dan hatırında bir kelâm ve nakış var ise, Îsâ (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmilin, o kelâm-ı müessiri söyleyen dudağı ve dişi sende var mı?

2503. Tevzî’den ve fütûhtan bir gemi yaparsın. Hani geminin Nûh gibi bir gemicisi?

“Gemi”den murâd, yalancı bir şeyhin yaptığı tekye; “tevzî’”, birçok kimselere bir şey dağıtmak demektir. Burada murâd, şeyh tarafından müridleri- ne yapılacak tekyenin masârif-i inşâiyyesi için bir para tahsîsidir. "Fütûh", burada, ashâb-ı hayır tarafından şeyh efendiye verilen bir meblağ ma'nâsınadır. Ey müzevvir şeyh, müridlere tevzî' ettiğin paraları ve fütûhtan hâsıl olan mebâliği toplayarak gemi mesâbesinde olan tekyeni yaparsın. Fakat o gemiyi idâre edecek ve mürîdânı Hakk'a îsâl edecek Nûh (a.s.) meşrebinde bir gemici ve mürşid-i kâmil nerede!

2504. Tutayım ki İbrahim gibi putu kırdın, hani ten putunu ateşe fedâ etmek!

Ya'ni, ey fenâ ve bekā mertebelerine gelmeksizin halkı irşâd da'vâsına kıyâm eden ve henüz zühd mertebesinde bulunan şeyh efendi, farz edelim ki, sen şerîatte put mesâbesinde olan kötü hayallerden ve fiillerden kendi nefsini ve halkı men' ettin ve bu putları kırdın. Fakat cismine olan muhabbetin bâkîdir. Onu, hasta olurum korkusuyla riyâzet ateşi içine atamadın. Binâenaleyh İbrâhim (a.s.) gibi zâhirî putları kırdın; fakat cismini onun gibi Hak yolunda ateşe fedâ edemedin; ve kezâ ateş mesâbesinde olan halkın ezâ ve cefâsına tahammül edemeyip kaçtın ve onlar ile mücadele etmedin. Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki bekābillah mertebesine hâiz olmayan kimsenin irşâda kıyâmı, Hakk'a vâsıl olmak isteyen kimseleri aldatmak demek olur; ve hadîs-i şerîfde من غشنا ليس منا ya'ni "Bizi aldatan bizden değildir" buyrulduğuna göre bu hâle cür'et edenlerin akıbetleri vahîmdir.

2505. Eğer senin delîlin varsa fiile getir! Tahta kılıcı onunla zülfikar yap!

"Delîl"den murâd, te'sîr ve tasarruftur. Ya'ni, ey şeyh efendi, eğer mürîdler üzerinde senin kemâline delâlet eden te'sîr ve tasarruf varsa onu fiilen izhâr et ve onlar üzerinde sözlerinin te'sîrini göster. Tahta kılıç mesâbesinde olan elfâzı o te'sîr ve tasarruf vâsıtasıyla bir zülfikār yap ve sözlerin ma'nâyı hakîkîlerini mürîdlerin kalbine zevkan ve vicdânen yerleştir.

2506. O bir delîl ki amelden sana mâni' olur, o Sâni'in nikmeti olur.

Ya'ni, kelâm-ı evliyâyı ezberleyip söylemek kâfi değildir. O sözlerin özleriyle amel etmek lazımdır. Mâdemki senin bir ma'nâyı te'yîd için âyetten ve hadîsden getirdiğin delîller sana o sözlerin özleriyle amel etmeye mâni' oluyor, o delâil senin hakkında Sâni' Teâlâ hazretlerinin nıkmeti ve azabı olur.

2507. Yolun korkaklarını cesûr ettin. Sen hepsinden aşağıdan aşağıya titreyicisin.

Ya'ni, "Hak yolunun korkakları"nda iki vecih vârid-i hâtır olur. Birisi budur ki, şeyh-i nâkıs başına toplanan kimselere birtakım âyetler ve hadisler okuyarak bir pîr-i tarîkatın tarîkına teşvîk ve onları bu sûretle Hak yoluna da'vet eder. Onlardan bir kısmı bu teşvîk üzerine o pîrin tarîkına intisâb husûsunda cesûr olurlar. Halbuki bu şeyh-i nâkıs söylediği sözlerin özünü zevkan ve hâlen müdrik olmadığından şek ve şübhe içinde olup onlardan daha korkak ve daha ziyâde titreyicidir. Fakat bu hâl-i bâtınîsini kimselere ızhâr edemez. İkinci vecih budur ki, bu şeyh-i nâkısın evliyânın âsârından okuduğu birtakım hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeyi başına toplanan kimselere ifşa eder. Onlar da evvelâ Hak yolu olan ahkâm-ı dîniyyede korkak ve amele râğıb iken bu def'a bu keşf olunan esrârı yanlış anlamalarından dolayı amelde tekâsüle başlarlar ve terk-i amelde cesur olurlar. Meselâ şeyh-i nâkıs vahdet-i vücûd esrârını söyler, ukül-i zaîfe erbâbı: “Mâdemki her şey Hak imiş, kim kime ibâdet edecektir?” diyerek amelden fâriğ olup hattâ irtikâb-ı maâsîde de cür'etkâr olurlar. Şeyh-i nâkıs ise bu kurduğu dolabın böyle ters dönmesinden dolayı onlardan daha çok korkak bir hâlde bulunur.

2508. Cümleye tevekkül dersini ediyorsun, havadan sivrisineğin damarını vuruyorsun.

Ey şeyh efendi, meselâ herkese tevekkül dersini veriyorsun, fakat sen fakr ve zarûrete dûçâr olmak korkusundan dolayı onlardan daha ziyâde titrersin ve hırs sâikasıyla havada uçan sivrisinekten bile istifade etmeye çalışırsın.

2509. Ey askerden ileri gitmiş muhannes, senin sakalın yalanına zekerin şâhiddir!

"Muhannes", aslında hem ferci hem de zekeri olan kimseye derler. Ona "hunsâ" da derler. Mef'ûl olan gençlere de kinâye tarîkıyla muhannes derler. Burada "muhannes"ten murâd, zâhiren kuru lâf ile tarîk-i Hak'ta erlik da'vâsında olan bâtınen nefis ve şeytanın mef'ûlü olan kimsedir. Ya'ni, ey nefis ve şeytanın mef'ûlü olup da'vâda ricâlullahdan ileriye gitmiş olan müddeî, o ricâlullahın indinde senin sakalın, ya'ni te'sîrsiz sözlerin ve zekerin ya'ni tasarruf-ı ma'neviyyeden hâlî olan sırrın ve bâtının, mef'ûllüğünün ve muhannesliğinin şâhididir.

2510. Vaktaki nâmerdlikten gönül dolmuş ola, sakal ve bıyık mûcib-i hande olur.

Vaktāki bâtın ve kalb, nâmerdlik ve nefis ve şeytanın mef'ûllüğü hâliyle dolmuş ola, zâhirde mürşidlik kılık ve kıyafeti ve sözleri, ricâlullâhın indinde mûcib-i hande olur ve onlar bâtına nazar edip müddeînin bu hâline karşı gülerler.

2511. Tövbe et, yağmur gibi göz yaşı yağdır, sakalı ve bıyığı handeden kurtar!

"Bâz harîden", kurtarmak ve halâs etmekten kinâyedir. Ey müddeî-i müzevvir, bu yaptığın işten rücû' et ve nedâmet edip göz yaşını akıt! Afv ve mağfiret için Hak Teâlâ hazretlerine yalvar! O takma ve yapma olan ef'âlini hakîkate tahvîl edip ricâlullâhın hande ve istihzâsından kurtar!

2512. Amel içinde mertlik ilacı ye, tâ ki Hamel'de sıcak güneş olasın!

Ya'ni, ricâlullâhın gittiği yolda git ve onların yaptığı mücâhede ve riyâzâtı işle ki bunlar erkekliğin ilacıdır. Bunları yaptıktan sonra Hakk'ın sana tecellîsi vâki' olur. O vakit bahar mevsiminde Hamel burcuna intikal eden sıcak güneş gibi halka te'sîr-i nâfi'i olan bir güneş olursun.

2513. Mi'deyi bırak, gönül tarafına salın, tâ ki perdesiz Hak'tan selâm gelsin!

Ya'ni, gıdâ-yı cismânîyi ve lezâiz-i nefsânîyi terk et de tevekkül tarafına doğru salın ve teveccüh et ki, tabîat cehenneminden kurtulup kalb cennetine giresin! Bu cennet içinde seni tecellî-i zâtî nûru kaplasın! سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبِّ رَّحِيم (Yâ-sîn, 36/58) Ya'ni "Rahîm olan Rab tarafından kavlen selâm vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince sana Rabbü'l-âlemîn hazretleri tarafından bu cennet içinde perdesiz ve vâsıtasız selâm gelsin!

2514. Bir iki adım git ve hoş tekellüf yap! Aşk senin kulağını sonra da koltuğunu tutar.

"Keş", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "koltuk" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, mücâhede ve riyâzet tarîkında bir iki adım yürü ve bu bir iki adım için de külfete ve zahmete katlan. Onun neticesinde kalbine bir cezbe-i ilâhî gelir ve aşk-ı Hak seni istîlâ edip evvelâ kulağına yapışır, ya'ni kelâm-ı evliyâyı kulağın zevk ve lezzet ile kabûl eder. Sonra o aşk senin koltuğuna girip huzûr-ı ma'şûka kadar götürür. Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' تا ترا عشقش کشد اندر برش Ya'ni "Onun aşkı tâ ki seni onun sînesine çeksin!" sûretinde vâki'dir.

"İsti'sâm", fenâlıktan hifz istemek; "teaffüf", sâlihlik göstermek ve harâmdan sakınmak demektir. Ya'ni, hîlekâr mürîdin hîlesi ve fenâlıktan hıfz isteyen ve sâlihlik gösteren ahmak zâhide galib gelip onu şeyhinin emri vech ile avlayarak yiyeceği ve içeceği bol olan tekyedeki şeyhinin huzûruna çekti ve götürdü.