İçeriğe atla

Kâmil ve vâsıl olan şeyhin da'veti arası ile, fazl tahsîli ile fâzıl olan berbeste nâkısların sözü arasının farkı

11. bölüm / 51 · 696 kelime · ~4 dk okuma

2484. Nûrânî olan şeyh yoldan âgâh eder. Onun nûru söz ile de hemrah olur.

Kâmil ve Hakk'a vâsıl olan nûrânî şeyh, sâliki Hak yolundan âgâh eder ve bu hususa dâir söylediği sözleri dahi Hakk'ın nûruyla beraber sâmi'in kal- bine ve dimâğına nüfüz eder; ve sâlikin kalbinde asla şek ve şübhe ukdeleri bırakmaz. Nâkıs fâzılın sözleri ise sâlikin kalbindeki şübheyi kökünden kopa- ramaz ve binâenaleyh sâliki amele sevk edebilecek bir te'sîri dahi olmaz.

2485. Çalış, tâ ki sarhoş ve nûrânî olasın! Tâ ki senin sözüne onun nûru revî ola!

“Revî", iri dâneli katra yağdıran buluta ve ilm-i arûzda "kāfiye harfi"ne derler ki, her beyitte tekrar eder. Bu beyitte teşbîh tarîkiyle her iki ma'nâ da münasib olur. Ya'ni, ey sâlik, çalış, tâ ki nûrânî olan insân-ı kâmilin sana içir- diği aşk-ı ilâhî şarabıyla sarhoş olup nûrânî olasın! Tâ ki sen dahi hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir söz söylediğin vakit iri katralı yağmur yağdıran bu- lut gibi o şeyh-i kâmilin nûru iri katralar yağdırsın! Yâhud kâfiye harfi senin her kelâmında mükerrer olsun!

2486. Her ne ki pekmez içinde kaynamış ola, akîdeden onun pekmez ta'mı olur.

Burada "akîde", ateşte kıvâma gelmiş bal ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde sâlikin fenâ-fi'ş-şeyh mertebesine işaret buyrulur. Ya'ni, bir sâlik nûrânî olan şeyh-i kâmile intisâb edip onun nûrunda müstağrak olduğu vakit nûrânî bir hâle gelir. Nitekim pekmezin içinde ateşte kaynatılmış olan elma, armut ve ayva gibi meyveler akîdelendiği ya'ni ağdalandığı vakit pekmez taâm ve lezzetini hâiz olurlar.

2487. Havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden; ondan pekmez lezzetini bulursun.

"Cezer", Arabî'de havuç demektir; Fârisî'de "gezer"dir. "Bih" ayva, "gerd-kân", ceviz demektir. Birinci mısra' yukarıdaki beyte merbûttur. Ya'ni, "Pekmez içinde havuçtan ve elmadan ve ayvadan ve cevizden her ne kaynamış olsa onun pekmez ta'mı olur. Ondan pekmez lezzetini bulursun" demek olur. Binâenaleyh bu iki beyit birbirine girift olmuş bir cümle teşkil ederler.

2488. Vaktaki ilim nûr içinde yoğruldu, binâenaleyh senin ilminden azgın kavim nûr bulur.

"Fergarde", beraber yoğrulmuş demektir. "Lüdd", husûmette pek azgın ve pek kuvvetli olan kimse ma'nâsınadır. Vaktâki ilim, mertebe-i şekten kurtulup, nûr-ı yakın içinde o nûr ile beraber yoğruldu ve insân-ı kâmilin nûruna boyandı, artık senin ilmin ve kelâmın müessir bir hâle gelir; ve pek azgın kimseler bile senin ilminden ve kelâmından nûr-ı kalb bulur ve tarîk-ı husûmet ve inâdı terk ederler.

2489. Her ne söyler isen o da nûrlu olur. Zîrâ gök temizden başkasını yağdırmaz.

Senin nûr-ı Hak ile yoğrulmuş olan ilmin harf ve savt ile ağzından çıktığı vakit o da nûrlu olur ve dinleyenlerin kalblerini nûrlandırır. Zîrâ o nûr-ı Hak sâyesinde gök gibi letâfet hâsıl ettiğin ve havâ-yı latîften temiz su döküldüğü gibi senden de saf ve pâk olan maârif-i ilâhiyye suları dökülür. İkinci mısrâ'da sûre-i Furkān'da olan وأنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء طَهُورًا (Furkan, 25/48) ya'ni "Biz semâdan temiz olarak su indirdik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

2490. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır! Oluk yağış yapar, kârlı olmaz.

Maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyyenin göğü ve bulutu ol! Ulûm-ı ledünniyye yağmurunu yağdır! Başkalarına vârid olan maârif-i ilâhiyye yağmurunun oluğu ya'ni tercümanı olma! Zîrâ oluk dahi yağmur suyunu alıp yağdırış yapar. Velâkin onun yağdırdığı o kadar kârlı ve faydalı olmaz.

2491. Su olukta âriyete mensûbtur; su bulutta ve deryada fıtrata mensubtur.

Su olukta âriyet bir şey olduğu gibi, işittiğin ve kitablarda okuyup öğrendiğin maârif-i enbiyâ ve evliyâ dahi sende âriyettir. Fakat su bulutta ve denizde fıtrî ve cibillî olduğu gibi cenâb-ı Hak'tan kulûb-ı sâfiye erbâbına vârid olan ulûm-ı ledünniyye dahi aslî ve fıtrîdir. Hazret-i Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 13. faslında şöyle buyururlar: "Sizin dahi bu sözleri bâtınınızdan işitmenizi Hak'tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfid olan odur(...) Hâricen bin söz söylersen, bâtınen musaddık olmadıkça fayda vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun neşv ü nemâsına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır."

2492. Fikir ve düşünce oluk gibidir. Keşfolunmuş olan vahiy bulut ve göktür.

Fikir ve düşünce oluk mesâbesindedir ve istidlâlât-ı akliyye ile fikirden ve düşünceden hâsıl olan ilim dahi oluktan gelen suya benzer. Halbuki enbiyâya gelen vahy-i ilâhî ve evliyâya vârid olan ilhâm-ı rabbânî gök ve bulut gibidir ve onlardan hâsıl olan ilm-i ledünnî dahi bol bol yağan yağmurlara benzer.