İçeriğe atla

Tilkinin eşeğe cevâb söylemesi

10. bölüm / 51 · 3557 kelime · ~18 dk okuma

2429. Ondan sonra ona dedi: "Mehlekede eliniz ile tehlikeye ilkā etmeyin!" nehyini bil!"

"Mehleke", düşmek yeri ve fevt olmak yeri. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Bakara'da olan وَلَا تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ (Bakara, 2/195) ya'ni "Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye koymayın!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, suâl ve cevâb uzadıktan sonra tilki eşeğe dedi: "Düşme ve fevt olma yerinde dikkat lâzımdır. Böyle mevkî'lerde وَلاَ تُلْقُوا بأيديكم إلى التهلكة (Bakara, 2/195) ["Nefislerinizi elleriniz ile tehlikeye koymayın!"] âyet-i kerîmesinde nehy-i ilâhîyi bil!"

2430. "Kuru ve taşlık sahrada sabır ahmaklık olur. Hakk'ın cihânı geniştir!"

2431. "Buradan yeşillik tarafına naklet, orada akarsu etrafında yeşillik otla!"

2432. Cennetler gibi yeşil bir çemenzardır, orada bele kadar yeşillik bitmiştir.

"Benim sana tevcîh ettiğim yer cennetler gibi yemyeşil bir çemenzârdır. Orada yarı bele kadar yeşil otlar ve çimenler bitmiştir."

2433. Mesrûrdur o hayvan ki oraya gide! O yeşillik içinde deve na-peydâ olur.

"Tavsiye ettiğim yere giden hayvan mesrûr ve hoş-hâl olur. Yeşillikler o kadar büyümüştür ki, oraya deve girse onlar arasında görünmez olur."

2434. Onda her tarafta bir çeşme akıcıdır. Onda hayvan eman içinde müreffeftir.

"Seni da'vet ettiğim yerde her tarafta bir latîf pınar akıcıdır. Orada hayvan her türlü taarruzdan masûn ve rahat bir hâldedir." Ma'lum olsun ki, bu kıssada işaret buyrulan husûs 2350 numaralı beyitte îzâh edilmiş idi. "Eşek" ta'bîri belâdet ve hamâkat ma'nâsını mutazammındır. Ehl-i hakîkatten yüz çeviren ve onlara mu'teriz bulunan zühd-i bârid ashâbının hamâkati ise muhtâc-ı îzâh değildir. Onlar tevekkülü ve kanâati işitmişlerdir ve taklîden bunları yaptıklarını zannederler. Halbuki hakkıyla tevekkül nefsinin hazzından ve kendinin mevhûm varlığından fânî ve Hak'la bâkî olan ehl-i hakîkatin kârıdır; bunlar da nâdirdir. İşte arslan mesâbesinde olan insân-ı kâmil, tilki mesâbesinde olan bir mürîdi vâsıtasıyla o zâhidi çemenzâr-ı irfan olan kendi huzûruna ve sohbetine celbetmek ister. Mürîd dahi kuru ve taşlık sahrâ mesâbesinde olan, zühd-i bârid mertebesinden bu çemenzâra da'vet eder. Fakat mürîd medhinde işittiğini söyler, söylediklerini zevkan hissetmiş değildir. Zîrâ henüz sıfât-ı nefsâniyyesinin zebûnu ve mağlûbudur.

2435. Eşeklikten ona demedi ki, "Ey laîn sen o yerdensin, niçin böyle zayıfsın?"

"Laîn", mel'ûn ma'nâsınadır, “sürülmüş ve uzak olmuş" demektir; ve "ekin arasında vuhûşu tenfîr için diktikleri korkuluk" ma'nâsına da müs- ta'meldir. Ya'ni, zâhid, o mürîdi gördü ve sözlerini dinledi, fakat kendisinin rûhunda bir semizlik görmediği için eğer zekâveti olsa idi derdi ki: "Ey rûhâniyet mertebesinden uzak olmuş kimse, mâdemki sen o yerdensin niçin böyle nûrsuz ve fersizsin ve zayıfsın?" Fakat hamâkatinden bunu diyemedi.

2436. "Hani senin neşatın ve semizliğin ve letafetin senin bu muztar olan cismin nedir?"

"Senin bana medhettiğin yerden niçin istifade edemedin?"

2437. "Bahçenin şerhi eğer yalan ve iftira değil ise o hâlde niçin senin gözün ondan mahmûr değildir?"

2438. Bu dilenci gözlülük ve bu görmemişlik senin dilenciliğindendir, beylerbeyilikten değildir.

Ya'ni, "Sendeki sıfât-ı nefsâniyyeye bakılırsa isti'dâdının süfliyeti görünür. Binâenaleyh senden beylerbeyilik isti'dâdı uzaktır."

2439. "Mâdemki çeşmeden geldin, sen niçin kurusun? Ve eğer sen âhûnun göbeği isen hani misk kokusu?"

"Mâdemki feyiz çeşmesinden geldin, niçin o feyzin eseri sende yoktur? Ve eğer sen hakîkat âhûsunun göbeği isen niçin sende hakîkat miskinin kokusu yoktur?"

2440. "O şeyden ki söylüyorsun ve onu şerh ediyorsun, ey alçak niçin sende bir [2439] nişan yoktur?"

Velhâsıl zâhid kemâl-i hamâkatinden kendisini kandırmaya gelen mürîd-i nefsânînin ahvâline dikkat edip ona bu sözleri söyleyemedi ve bu tevbîhâtı icrâ edemedi. Deveyi mesel getirmedir. Onun beyânındadır ki, bir devletin muhbirinde ki onun letâfetini ve eserini mâdemki görmezsin müttehem tutmak mahalli olur ki, o mukalliddir ve onu işitmiştir

Bu sürh-ı şerîfde şu ma'nâ beyân buyrulur ki: Bir devletin ve ni'metin vücudundan haber veren bir kimsede sen o devletin ve ni'metin letâfetini ve eserini göremez isen, o kimse o haberi taklîden ve işitmiş olduğundan dolayı söylüyor. Yoksa kendisi o devleti ve ni'meti zevkan ve vicdânen hissetmiş değildir. Binâenaleyh böyle bir kimseyi "Mukalliddir!" diye müttehem tutmak îcâb eder. Nitekim yukarıda zâhid tevekkülden ve nefsânî olan mürîd dahi insân-ı kâmilin indindeki çemenzâr-ı irfândan bahsetmiş idi ki, ikisinde dahi bu devlet ve ni'metlerin letâfeti ve eseri yok idi. Zîrâ kendilerinin mevhûm olan varlıkları içinde müstağrak idiler. Kendinin hâli değil iken söz söyleyen kimseye burada deve mesel olarak getirilmiştir.

2441. O bir kimse deveye: "Hey! Ey mübarek izli, nereden geliyorsun?" diye sordu.

2442. Dedi: "Sizin mahallenizin sıcak hamamından!" Dedi: "Senin dizinde zahirdir."

Ya'ni, birisi deveye "Nereden geliyorsun?" diye sordu. Deve de cevâben, "Sizin mahallenizin sıcak hamamında yıkandım, oradan geliyorum!" dedi. Soran kimse dahi tekrar ona istihzâ tarîkıyle böyle dedi: "Evet, dizlerindeki çamurların kesâfetine bakılırsa hamamdan geldiğin belli!" Bunun gibi, bir nefsânî ve cismânî kimse sülûk ve dervişlik da'vâsında bulunup, bir insân-ı kâmilin sohbetinden geldiğini beyân ettiği vakit ehl-i dil olan bir kimse onun mülevves ahvâlini görüp, istihzâ tarîkıyle "Evet, insân-ı kâmilin huzurundan geldiğin belli! Mâşaallah, çok istifade etmişsin!" diye mukābele eder.

2443. İnadı Fir'avn Mûsa'nın yılanını gördü, bir mühlet istedi ve yumşak- lık gösterdi.

Ulûhiyet ve rubûbiyet da'vâsında bulunan inâdcı Fir'avn Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesi olan asânın yılan olduğunu gördü. Da'vâsı yalan olduğu için aczin- den dolayı Mûsâ (a.s.) dan mühlet istedi ve yumşaklık gösterdi.

2444. Zekiler dediler ki: "Mâdemki o dînin rabbidir, daha şiddetli olmak ge- rek idi!"

Bu mu'cize karşısında Fir'avn'un yumuşayıp mühlet istediğini gören ze- kîler ve akıllı kimseler dediler ki: "Mâdemki Fir'avn dînin rabbi ve Allah idi, Hz. Mûsâ'nın onu bu sûretle tedhîşine karşı daha ziyâde öfkelenip şiddetli davranmak îcâb ederdi!"

2445. "Mu'cize ister ejderha ister yılan olsun, onun hudalığının nahveti ve hışmı ne oldu?"

“Hz. Mûsâ'nın mu'cizesi ister büyük yılan ve ejderha olsun, ister küçük yılan olsun, mâdemki ulûhiyet iddia eden Fir'avn'u tedhîş için meydana çı- karıldı; rabde ve ilâhta kibir ve hışım olur; o Fir'avn'un hudâlığının kibri ve azameti ve gazabı nereye gitti ki Mûsâ (a.s.) önünde zelîl oldu."

2446. "Eğer cülûsda rabb-i a'la o ise bir kurt için bu yaltaklanmak nedir?

“Eğer sıfat-ı ulûhiyyet üzerine oturuşta أنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziat, 79/24) ya'ni "Ben sizin rabb-i a'lânızım!" da'vâsında sâdık ise Hz. Mûsâ'nın gösterdiği ej- derha böyle bir rabb-i a'lânın indinde küçük bir kurtçağızdan ibaret kalır. Bi- nâenaleyh bir kurtçağız için rabb-i a'lâ'nın yaltaklanması ve Mûsâ (a.s.)a te- melluk ve müdâhane etmesi ne demek olur?" Zamânın akıllıları Fir'avn'un hâline bakıp böyle söylediler.

2447. Senin nefsin mezenin ve şarabın sarhoşu oldukça bil ki, senin ruhun gayba mensûb salkımı görmedi.

"Nukl", içki mezesi; "nebîz", Arabî'de zâl harfiyle, hurmadan yapıp tahammür ettirdikleri hoşaftır ki sekr verir. Fârisî'de, zal ve dal harfleriyle, mutlak şarâb ma'nâsında isti'mâl olunur. "Hûşe", hurma ve üzüm salkımları ve buğday başakları demektir. Beyt-i şerîfde "meze ve şarâb"dan murâd, lezzât ve huzûzât-ı cismâniyye ve "hûşe-i gaybî"den murâd, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyedir. Ya'ni, cenâb-ı Pîr efendimiz cismânî ve nefsânî olan mürîdleri irşâd ve îkāz için buyururlar ki: Ey mürid, senin nefsin lezzât-ı dünyeviyye ve huzûzât-ı cismâniyyeden sarhoş oldukça, rûhunun gözü hakāyık ve maârif-i ilâhiyye nûru salkımlarını görmedi.

2448. Zîra o nurun dîdârından dolayı alâmetler vardır ki, senin cânibinden dâru'l-gurûrdan uzaklıktır.

Bir kimse "Benim kalbime hakäyık ve maârif-i ilâhiyye nûrları mün'akistir" diye da'vâ etse, onun hâline bakılır; eğer kendisinde hırs-ı dünyâ ve lezâiz-i cismâniyyeye muhabbet var ise da'vâsında yalancıdır. Zîrâ bu nûrun kalbe görünmesinden dolayı zâhirde alâmetler hâsıl olur. O da budur ki, senin nefsin dâru'l-gurûr olan bu dünyâdan ve onun huzûz ve lezzetlerinden uzaklaşmaktan zevk alır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz أفمن شرح الله صدره للإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ من ربه فويل للقاسية قلوبهم من ذكر الله (Zümer, 39/22) ya'ni "Acaba kalbini Allah'ın İslâm için genişlettiği kimse ki, o Rabbi tarafından nûr üzerindedir, Allah'ın zikrinden kalblerinin kasveti için şiddet-i azabda olanlara benzer mi?" âyet-i kerîmesini okudu ve ondan sonra buyurdu ki اذا دخل النور في القلب انشرح و انفسح ya'ni "Nûr kalbe dâhil olduğu vakit münşerih olur ve genişler". Ashâb-ı kirâm "Alâmeti nedir, yâ Resulullah?" diye sordular. Buyurdular ki: التجافى عن دار الغرور و الانابة الى دار السرور و التأهب للموت قبل نزوله Ya'ni "Dâr-ı gurûrdan uzak olmak ve dâr-ı sürûr olan âhirete rücû' etmek ve ölümün nüzûlünden evvel ölüme hazırlanmaktır".

2449. Eğer kuş bir acı su üzerine teveccüh ederse o tatlı suyun yardımını görmemiştir.

"Kuş"tan murâd, tâlib-i ma'rifet olan kimse. "Acı su"dan murâd, ulûm-ı zahiriyye ve istidlâliyye, "tatlı su"dan murâd, ulûm-i bâtıniyye ve ledünniyyedir. Ya'ni, tâlib-i ma'rifet olan bir kimse ulûm-i istidlâliyye sahibi olan bir âlim-i zâhirînin üzerine teveccüh eder ve ondan istifade kasdında bulunursa o ulûm-ı ledünniyye sahibi olan insân-ı kâmilin yardımını görmemiştir.

2450. Belki onun o îmânı taklîddir. Onun canı îmânın yüzünü görmemiştir.

O âlim-i zâhirînin sohbetine müteveccih olan kimse ma'rifette o âlimin istidlâlât-ı fikriyyesini taklîd ettiği için onun îmânı taklîddir. Onun canı îmân-ı şühûdînin yüzünü görmemiştir. O "acaba" ya'ni şübhe içindedir.

2451. Binâenaleyh mukallid için yoldan ve şeytân-ı racîm tarafından olan yol vurucudan azîm tehlike olur.

Binâenaleyh böyle nazar-ı fikrî sahibi olan bir âlim-i zâhirîye tâbi' olan mukallid için Hak yolundan ve şeytân-ı racîmin yol vuruculuğundan büyük tehlike vardır. Nitekim zâhid tevekkülü bir âlim-i zâhirîden işitmiş ve tevekkül etmek azminde bulunmuştur. Fakat hakikat-i tevekkül yukarılarda îzâh olunduğu üzere kolay bir şey değildir. Şeytan böyle taklîd sûretiyle tevekküle azmedenler ile her an istihzâ eder ve onun bir hâlinden fırsat bulup onun ihlâsını kökünden koparır.

2452. Vaktaki Hakk'ın nûrunu görür, emîn olur. O şekkin ıztırablarından sakin olur.

Vaktâki o tâlib-i ma'rifet Hakk'ın nûru olan insân-ı kâmili görür ve tatlı su mesâbesinde olan onun ulûm-ı ledünniyyesinden istifade eder, öğrendiği maârif-i ilâhiyyeden emîn olur. Kalbi dahi îmân-ı taklîdînin verdiği şekkin ıztırâblarından sâkin olur.

2453. Deniz köpüğü toprak tarafına gelmedikçe -ki onun aslı geldi- birbirine çarpmakta olur.

Ma'lûmdur ki, deniz suyu sâf değildir. Klorür ve sodyum ve mağnezyum gibi birtakım tuzlardan mürekkebdir. Bu sebeble tatlı sudan ağırdır. Deniz suyu çalkandığı ve dalgalandığı vakit bu tuzların vücûdu köpükde kesâfet peydâ eder ki, bu tuzlar toprak cinsinden olan maddelerdir. "Istıkâk", tokuşmak ve birbirine çarpmaktır. Ya'ni, denizin köpüğünün aslı topraktır, kendi aslı olan toprak tarafına gelmedikçe birbirleriyle tokuşurlar ve yekdiğerine çarparlar. Bu misâlde "köpük" ta'bîriyle eşyânın vücûdât-ı izâfiyyelerine ve "deryâ" ile de Hakk'ın nûr-ı vücûduna işaret buyrulur. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyyenin aslı Hakk'ın nûr-ı vücûdudur.

2454. O köpük toprağa mensubdur. Su içinde garibdir. Gâriblikde, ıztırabdan çare olmaz.

Ya'ni, kendi aslından ayrılmış olan her şey garîbdir ve kendi aslına vâsıl olmak için çarpınır durur. Gâribin bu ıztırâbdan ve çarpınmakdan sükûnet bulmasına çâre yoktur.

2455. Vaktaki onun gözü açıldı ve o nakşı okudu, artık onun üzerinde şeytanın eli kalmadı.

Vaktâki o mukallidin gözü açıldı, tatlı su menba'ı mesâbesinde olan insân-ı kâmilin nakşını gördü ve ona intisâb etti, artık onun üzerinde şeytanın eli ya'ni tasarrufu ve te'sîri kalmadı. Zîrâ şeytan insân-ı kâmilin gölgesinden bile kaçar.

Menkıbe: Ehl-i keşf olan evliyâdan birisi bir mescidin önünde insan sûretiyle mütemessil olan İblîs'i görür. Orada ne için dolaştığını sorar. İçeride namaz kılan bir zâhidi iğfâl edeceğini söyler. O velî "Ya niçin iğfâl etmeyip de buralarda dolaşırsın?" der. İblîs "İçeride o namaz kılanın yanında birisi yatmış uyuyor, ondan korkuyorum da yaklaşamıyorum" diye cevab verir.

2456. Gerçi tilki ile eşek esrâr söyledi, serseri söyledi ve mukallidçe söyledi.

Ya'ni, gerçi tilki ile eşek ya'ni hîlekâr mürid ile ahmak zâhid birbirlerine esrâr-ı dîniyyeden bahsettiler. Fakat serseri ya'ni mülâhazasıız ve hakîkatine muttali' olmaksızın söylediler ve mukallidçe söylediler. “Serseri”, burada teemmülsüz ve mülâhazâsız demektir.

2457. Suyu medhetti, halbuki o şevkli değil idi. Yüzünü ve elbisesini yırttı, o âşık değil idi.

Ya'ni, onların hâli o kimselerin hâline benzerdi ki, meselâ birisi suyu medhetti, fakat suya müştâk bir hâlde değil idi. Ve kezâ bir kimse bir âşık vaziyeti göstererek yüzünü ve elbisesini yırttı. Halbuki onun kalbinde aslâ aşktan eser yok idi. Nitekim tiyatrolarda rol yapan oyuncular kendilerinin hâli olmadığı hâlde birtakım vaziyetler gösterirler.

2458. Münafıktan özür merdûd geldi, güzel değil! Zîrâ ki dudakta idi, kalblerde değil!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tövbe'de olan اِذَا رَجَعْتُمْ اِلَيْهِمْ قُلْ لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكُمْ (Tevbe, 9/94) ya'ni “Siz gazâdan döndüğünüz vakit, münâfıklar gazâya gitmediklerinden dolayı sizden özür dilerler. Ey Resûlüm de ki, özür dilemeyin, zîrâ size inanmayız!” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Ya'ni münâfık ağzıyla kalbinde olmayan sözleri söylediğinden herhangi bir mes'elede özrünü beyân etse reddolunur. Onun özrü güzel ve makbûl gelmez. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında buyurur: يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) Ya'ni “Onlar dilleriyle kalblerinde olmayan şeyi söylerler.”

2459. Ona elmanın kokusu vardır ve elmanın cüz'ü yoktur. Onda koku ezânın gayrı için değildir.

“Âsîb”, müsâdeme, sa'y, renc, ezâ, incitmek ma'nâlarınnadır. “Elma”dan murâd, hakâyık ve maârif-i ehlullahtır. Ya'ni o münâfık olan şeyh-i müzevvir ehlullahın hakâyık ve maârifinin kokusunu duymuştur. Fakat o maârif ve esrârın kalbinde hiçbir cüz'ü yoktur. Ondaki bu koku dahi ancak halkı avlayıp rûhlarına ezâ etmek ve onları aldatıp incitmek içindir.

2460. Cenk içinde kadının hamlesi safı yaramaz. Belki zayıf iş olur.

"Kâr-zâr", cenk ve "kâr-ı zâr", zayıf iş demek olduğundan beyt-i şerîfin kāfiyesi tamâmdır. Ya'ni, nefis ve şeytan ile vâki' olan cihâd-ı ekberde kadın meşrebinde olan şeyh-i kâzibin hamlesi nefis ve şeytan düşmanlarının safını yaramaz. Belki onun lisânen yaptığı hücûmlar zayıf bir iş olur ve aslâ te'sîri olmaz.

2461. Gerçi onu safta arslan gibi kılıç tutmuş görürsün; onun eli titrer.

Gerçi meclis-i va'z ve nasîhatte onu bir insân-ı kâmil gibi şerîat kılıcını tutmuş görürsün. Fakat esrâr-ı şerîate vâkıf olmadığından ve nefsinin hazlarından kurtulmadığından o kılıcı tutarken eli titrer ve nefis ve şeytan onun bâtınına şekler ve şübheler îkā eder.

2462. Vay o kimseye ki onun aklı dişi ola! Onun çirkin nefsi erkek ve âmâde ola!

Vay o kimsenin hâline ki, aklı Hak yolunda dişi ve kadın meşrebinde ola ve onun çirkin olan nefsi de erkek ve her türlü fenâlığa hazır ve âmâde olup onun aklını mağlûb etmiş ola!

2463. Ey ne mutlu o kimseye ki, onun aklı erkek ola! Onun çirkin nefsi dişi ve muztar ola!

Ya'ni, aklı Hak yolunda erkek olup dişi olan nefsini mağlûb etmiş ve onu muztar kılmış olan kimse, ehl-i saâdettir.

2464. Onun akl-ı cüz'îsi erkek ve gālib ola! Akıl, dişi olan nefsi selbedici ola!

2465. Dişinin hamlesi dahi sûrette cerîdir. Onun âfeti o eşek gibi eşekliktendir.

"Cerî", "cür'et"tendir, "şecî' ve mukaddem" demektir. Ya'ni, aklı nefsine mağlûb olan kadın meşrebindeki kimse dahi sûrette şecî' ve mukaddemdir. Onun âfeti kıssada beyân olunan eşekteki eşeklikten ve hamâkattendir. Zîrâ

Rehnümâ-ı Ma'rifet nâmındaki risâlede buyrulur ki: "Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve bühtân, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet, rûhu küfürdür. Nefsin aklı, fehmi yoktur. O dâr-ı fenâdaki bir saatlik şehvete cenneti ve ni'metlerini ve cennette hulûdü satıverir.

2466. Hayvanlığın vasfı kadının üzerinde ziyadedir. Zîrâ ki renk ve koku tarafına meyil tutar.

Ya'ni, kadın hamlesinin metânetsiz olması sûret-i cür'etinden değildir. Zîrâ ba'zı kadın olur ki, zâhirî kuvvette birkaç erkeğe mukābil ve muâdil olur. Belki onun metânetsizliği onun üzerinde nefs-i hayvânî ahkâmı galib olmasındandır. İşte bu sebeble o kadın dünyânın renklerine ve kokularına meclûb olup meyil ve muhabbet eder. Binâenaleyh âlâyiş-i dünyeviyyeye meyleden erkekler dahi her ne kadar sûrette sakal ve bıyık sahibi bir erkek görünür iseler de onlar da kadın hükmündedir.

2467. Çemenzarın rengi ve kokusunu o eşek istedi. Cümle hüccetler, onun tab'ından ürktü.

Ya'ni, kıssadaki eşek ya'ni zâhid-i ahmak yeşilliğin rengini ve kokusunu hîlekâr ve efsunkâr mürîdden işitti. Tevekkül ve kanâat hakkında bu kadar delîller ve hüccetler beyân ettiği hâlde onun nefsinin tab'ına te'sîr etmedi. Âkıbet o çemenzâr tarafına meyletti.

2468. Susamış yağmura muhtaç oldu. Halbuki bulut yok, nefse cûu'l-bakar oldu, sabır yok!

O tevekkül ve kanâatte mukallid olan zâhidin hâli şuna benzer ki, bir susamış kimse su bulmak için yağmura muhtaç oldu. Fakat havada bulut olmadığından ıztırâba düştü; ve kezâ bir kimsenin nefsine "cûu'l-bakar" hastalığı vâki' oldu ve ekmek bulamadı, çırpındı durdu. "Cûu'l-bakar" bir hastalık ismidir, mübtelâ olan doymak bilmez.

2469. Ey baba, sabır demir kalkan olur. Hak kalkan üzerine "Zafer geldi" diye yazdı.

Ya'ni "Sabreden kimse zaferi buldu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, Hak yolunda nefsinin huzûzâtına karşı sabretmek düşman şeyâtînin hücumlarına karşı demirden kalkan olur ki, bu sabır kalkanı üzerine Hak Teâlâ "Zafer geldi" diye yazdı; ve ancak bu sabır netîcesinde sâlik maksûdu olan Hakk'a vâsıl olur.

2470. Mukallid beyanda yüz delil getirir. Onu bir kıyastan söyler, `ayandan değil!

Mukallid işittiğini veyâ okuduğunu ezberleyip papağan kuşu gibi söyleyen ve fakat söylediği sözün ma'nâsını zevkan ve hâlen idrâk etmemiş olan kimseye derler. Böyle bir mukallid, dînî ve ahlâkî bir mes'ele hakkında söz söylediği vakit aklınca bir kıyâs yaparak Kur'ân'dan ve hadisten birçok delîller getirir. Fakat bu getirdiği delîllerin hakikatini ve zevkini kendi nefsinde müşâhede etmiş değildir. Meselâ tevekkül ve kanâat hakkındaki âyetleri ve hadîsleri okur ve bunları kıyâs-i aklîsine göre tefsîr ve îzâh dahi eder. Fakat kendi hâli tevekkül ve kanâatten uzaktır.

2471. Miske bulaşmıştır ancak misk değildir. Onun misk kokusu vardır, fakat gübreden gayrı değildir.

Bir mukallidin ağzında misk mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyânın kelâmı bulunduğundan miske bulaşmıştır. Fakat kendisi misk değildir. Onun ağzında misk kokusu vardır. Fakat kendisi nefsinin sıfatıyla mülevves olduğundan gübre mesâbesindedir. "Püşk", koyun ve deve ve emsâli hayvanların gübrelerine derler.

2472. Ey mürid, bir gübre misk olmak için senelerce o bahçede otlamak gerektir.

Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla mülevves olan mürîd, senin o gübre mesâbesinde olan cismin baştan ayağa kadar misk olmak için, senelerce o ta'rîf ettiğin insân-ı kâmilin irfan bahçesinde hakāyık ve maârif çimenlerini ve çiçeklerini otlamak lâzımdır. Bu beyt-i şerîf yukarıda 2433 numarada geçen beyitte mürid-i füsûnkârın medhettiği merg-zâra ve çemenzâra işârettir.

2473. Eşekler gibi saman ve arpa yemek gerekmez. Huten'de âhûlar gibi erguvân otla!

Bağ-ı maarif olan insân-ı kâmilin tekyesinde eşekler gibi saman ve arpa ya'ni gıdâ-yı sûrî yiyip nefsini beslemek ve cismini semirtmek câiz değildir. Huten vilayetindeki âhûlar gibi latîf erguvân mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye çiçeklerini otlamak lâzımdır.

2474. Karanfilin, yaseminin yâhud gülün gayrını otlama! O cemâat ile Huten sahrâsına git!

"Karanfil, yasemin ve gül"den murâd, tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfat ve tevhîd-i zât ma'rifetleridir; ve "Huten sahrâsı"ndan murâd dahi, âlem-i ervâhdır. Ya'ni, ey henüz nefsinin sıfatından geçmemiş olan mürid-i hîlekâr, insân-ı kâmilin tekyesinde tevhîd-i efâl ve tevhîd-i esmâ ve sıfât ve tevhîd-i zât ma'rifetlerinden başka gıda isteme! Ve rûhâniyet âlemine müteveccih olan cemâat-i mürîdân ile beraber o rûhâniyet âlemine git ve cismâniyet âleminden gözlerini kapa!

2475. Mi'deyi o fesleğen ve güle alıştır, tâ ki resûllerin hikmetini ve gıdâsını bulasın!

Rûhunun ve kalbinin mi'desini enbiyâ ve evliyânın maârifini hazmetmeye alıştır, tâ ki rusül-i kirâm hazarâtının hikemiyâtı ve gıdâ-yı rûhânîleri sende de zâhir olsun ve kalbin hikemiyât ve esrâr-ı ilâhiyyenin menba'ı olsun!

2476. Mi'denin huyunu bu samandan ve arpadan geri çevir! Fesleğen ve gül yemeğe başla!

"Arpa ve saman"dan murâd, iki vecih üzere olmak câizdir. Bir vechi ulûm-i nazariyye ve istidlâliyyedir ki, onlar dimâğ-ı cismin zekâsından münbaisdir ve bu ilim ulûm-i ledünniyye yanında arpa ve saman mesâbesindedir. İkinci vechi dahi gıdâ-yı sûrîdir. Birinci veche göre ma'nâ: "Ey kimse, sen arpa ve saman mesâbesinde olan ulûm-ı nazariyye ve istidlâliyyeyi bırak da fesleğen ve gül mesâbesinde olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı gıdâ-yı rûh ittihaz et!" İkinci veche göre ma'nâ: "Ey kimse, gıdâ-yı sûrîyi nefsânî ve cismânî kimselere bırak ve mi'deni bunlardan vazgeçir de ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı ruhunun gıdâsı yap!"

2477. Cismin mi'desi samanlık tarafına çeker; kalbin mi'desi fesleğen tarafına çeker.

2478. Her kim saman ve arpa yerse kurban olur. Her kim Hakk'ın nûrunu yerse Kur'ân olur.

Saman ve arpa mesâbesinde olan sûrî gıdâ lezzetleriyle meşgül olan kimsenin nefsi hayvâniyet mertebesinde olduğundan şeytanın kurbanı olup helâk olur. Fakat Hakk'ın nûru olan ulûm-ı enbiyâ ve evliyâyı yiyen kimse Kur'ân olur, ya'ni makām-ı cem'e vâsıl olup vücûd-ı Hakkānî ile kāim olur.

2479. Agâh ol, senin yarın misktir ve yarın gübredir. Agâh ol gübreyi çoğaltma, müşk-i Çîn'i çoğalt!

Ey sâlik-i tarîk-ı Hak, senin vücûdunun yarısı misktir, ya'ni rûhtur ve yarısı dahi gübredir, ya'ni kokmuş cisimdir. Agâh ol, gıdâ-yı sûrî ile gübre yığını mesâbesinde olan cismini semirtme! Çin'in müşkünü, ya'ni gıdâ-yı rûhânî olan ulûm ve maârif-i rabbâniyyeyi çoğalt! "Müşk-i Çîn” ta'bîriyle اطلبوا العلم ولو بالصين ya'ni Çin'de bile olsa ilmi taleb ediniz!" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

2480. O mukallid yüz delili ve yüz beyânı dile getirir, hiç can tutmaz.

Fakat ulûm ve maârif-i hakkayı, ehli olan insân-ı kâmilden taleb et, mukallidden taleb etme! Zîrâ kitablarda okuduğu veyâhud bir kâmilden dinlediği o ulûm ve maârif-i hakkayı taklîden söyleyen kimse, onları îzâh için Kur'ân'dan ve hadisten birçok delîller getirir ve lisânındaki fitrî fesâhat ve belâgat dâiresinde türlü türlü beyânâtta bulunur. Fakat bunlardan hiçbirinde can da olmadığı için, dinleyen kimselerin kalbine o ulûmun nûru müstevlî olmaz.

2481. Çünkü söyleyici can ve fer tutmaz. Onun sözünün ne vakit yaprağı ve meyvesi olur?

Bu söyleyici olan mukallidin rûhu sıfât-ı nefsâniyyesi altında mağlub olduğundan onun kendisinde can ve revnak yoktur. Binâenaleyh onun sözünün dinleyenler üzerine te'sîri olamaz. Zîrâ sözün yaprağı idrâk ve meyvesi te'sîridir. Ve insân-ı kâmil, söylediği sözün idrâkini sâmi' üzerinde kâmil kılar ve kalbine de te'sîrini bahşeder.

2482. Küstah adamları yola koyar. O can ile saman yaprağından daha ziyâde lerzândır.

Cür'etkâr olan mukallid şeyhlik da'vâsına kıyâm edip başına topladığı müridleri tarîk-i Hakk'a teslîk eder. Halbuki o kendisi o tarîk-i Hak'ta saman yaprağından daha ziyâde korkucu ve titreyicidir. Binâenaleyh kendisinin korkup titrediği yola başkalarını sevk etmesi acîb bir hâl olur.

2483. Binâenaleyh onun sözü gerçi çok revnaklı olur; sözünde titreme dahi muzmer olur.

Halka taklîden ulûm-ı hakkayı ve maârif-i rabbâniyyeyi söyleyen kimsenin sözü fesâhat ve belâgat-ı fitriyyesi cihetinden gerçi zâhirde çok parlak olur. Cehele-i nâs ağızlarını açıp hayretle dinlerler. Fakat onun sözünde titreme ya'ni şek ve şübhe gizlidir. Zîrâ o mukallid söylediği sözün ma'nâsıyla tahakkuk etmemiştir.

"Berbeste", fayda tutmak demektir. Ya'ni, kâmil ve Hakk'a vâsıl olmuş olan şeyhin nâsı Hakk'a da'vet için söylediği sözler ile, senelerce mektebler- de ve medreselerde ulûm-ı nazariyye tahsîli ile meşgül olup fayda hâsıl etme- yen ve fakat zevki istidlâlât-ı akliyye derecesinden ileri geçememiş olan fa- zıl-ı nâkısların sözleri arasında çok fark vardır. Zîrâ kâmilin sözü vahiy ve il- hâm-ı rabbânîdir. Ve fakat ulûm-ı nazariyye ve istidlâliyye sahibi olan fâzı- lın sözleri ise akl-i dimâğînin mahsûlüdür ki, vehimle karışık olduğundan onun bu ilmi ne o fâzılın kendisini ve ne de dinleyen kimseyi şek ve şübhe- den kurtaramaz.