İçeriğe atla

Diğer mücahidin ve gazâda onun can oyunculuğunun hikâyesidir

43. bölüm / 51 · 2646 kelime · ~14 dk okuma

3804. Diğer bir sûfî harb safı arasında darb için yirmi def'a geldi.

3805. Müslümanlar ile kerr ü ferr vaktinde o müslümanlara geri dönmedi.

“Kerr”, düşmana hücum etmek; “ferr”, geriye kaçmak; “kerr ü ferr”, meydân-ı harbde gāzîlerin îcâb-ı hâle göre ileri geri hareketleri ma'nâsınadır. Ya'ni, bu gāzî müslümanlar ile berâber harbe gitti ve orada îcâb-ı hâle göre ileri geri hareketler etti ve yirmi def'a meydân-ı harbe girdiği hâlde aslâ düşmandan korkup müslümanlar tarafına geriye dönüp kaçmadı.

3806. Yara yedi ve yediği yarayı bağladı. Diğer def'a hamle ve cenk getirdi. O sûfi harbde yaralandı ve yarasını bağladı. Tekrar hamle etti ve cenge girdi.

3807. Tâ ki cismi bir yara ile beyhûde ölmeye, tâ ki cenk mahallinde o yirmi yara yiye!

Sûfînin yaralandığı hâlde harb safından geriye çekilmemesi cismi bir yara ile beyhûde yere ve hafifçe ölmemek ve cenk mahallinde yirmi yara yiyip zahmetle ölmek içindi.

3808. Ona esef geldi ki, bir yara ile can vere, can onun sıdkının elinden kolay kurtula!

O sûfî bir yara ile can vermeyi ve onun Hakk'a karşı olan sadakatinin elinden nefs-i hayvânîsinin kolayca kurtulmasını münasib görmedi ve bir yara ile hafifçe ölmeye teessüf etti. Zîrâ Hakk'a karşı sadâkat nefsin eziyeti ve elemi zamânında belli olur. para bulunmasını ister ve nefis, "Bu parayı sakla, her vakit lâzım olur, ihtiyacını te'mîn edersin!" diye o kimseye vesvese ilkā ederdi. O mücâhid dahi nefsin bu hırsına karşı bir darbe vurmak için, her gün kesenin içinden paranın bir parçasını ayırıp bir çukura atardı. Mücahidin bu hâli nefsine azâb etmek için idi. Zîrâ her gün çukura para atarken nefsi "Niçin parayı boş yere atıyorsun?" diye feryad ederdi; ve derdi ki: "Mâdemki kesedeki paraları atacaksın, bâri hepsini birden at da azabdan ve üzüntüden kurtulayım ve ümîdimi kesip me'yûs olayım! Zîrâ "Yeis iki râhatın birisidir" darb-ı meseli meşhûrdur." Bu darb-ı meselin ma'nâsı budur ki, matlûb olan şeyi bulmakta râhat ve zevk vardır; ve matlûb olan şeyi bulamayacağı ma'lûm olup ümîd kesildiği vakit dahi artık hâtır-ı vesveseden kurtulur ve cem'iyyet-i hâtır hâsıl olur. Bu da bir nevi' râhattır. Binâenaleyh ye's iki râhatın birisi olur. Mücahid nefsinin bu talebine karşı da cevâb verip demiştir ki: "Hayır, sana bu yeisden hâsıl olan râhatı dahi vermeyeceğim!"

3809. O bir kimsenin elinde kırk direm var idi. Her gece birini deniz suyu içine bırakır idi.

"Direm", akça, para, kuruş ma'nâlarınadır. Arabî'de "dirhem" derler; ve bir "dirhem" yetmiş arpa ağırlığında olan sikkeli altındır. Paranın vâhid-i kıyâsîsi eski ve yeni zamanlara ve memleketlere göre değişir. Bir kimsenin elinde kırk direm sikkeli para var idi. Her gece bir diremini denizin suyu içine atardı. Sürh-ı şerîfde "hendek" buyrulduğu hâlde, burada denizden bahis buyrulması sûrette muhalif bir ifade ise de ma'nâda müttehiddir. Zîrâ murâd atılan paranın kimsenin eline geçmeyecek bir yere atılmış olmasıdır.

3810. Tâ ki mecâz nefis üzerine şiddetli ola! Teennîde can koparmak derdi [3816] uzun ola!

"Mecâz", lügatte ubûr ve taaddî ma'nâsına olan "cevâz"dan müştak bir isimdir, "yerinden ve haddinden tecavüz etmek" demektir. Burada nefsin sıfatı olması, nefsin haddini tecavüzünden nâşidir. "Teennî", te'hîr ve yavaşlık etmek demektir. O kimsenin paraları böyle birer birer atması, hırsında haddini tecavüz eden nefsin üzerine şiddetli darbe vurmak ve nefsin canını ve hırs sıfatını koparmak, derdi ve azabı te'hîrde, yavaş harekette uzamak için idi.

3811. O müslümanlar ile hücumda ileriye gitti. Ferr vaktinde o harâretli düşmandan geri dönmedi.

O parayı atan kimse, müslümanlar ile düşmana olan hücûmda ileriye gitti. O usûl-i harb îcâbı olan ferr ve geri dönmek vaktinde de kızgın olan düşmandan kaçıp geri dönmedi.

3812. Diğer yara yedi. Onu da bağladı. Yirmi kere mızrak ve ok ondan kırıldı.

O mücahid harbde yara üzerine dîğer yara yedi. Bu yarayı da bağladı. Velhâsıl yirmi kere ona mızrak ve ok isabet edip onun vücûdunda kırıldı.

3813. Ondan sonra bedeninde kuvvet kalmadı. O kendi aşkının sıdkından sıdk mak'adine ileriye düştü.

"Mak'ad-i sıdk", sıdkın oturacağı ve karar edeceği yer demektir. Bundan murâd huzûr-ı ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Kamer'de فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (Kamer, 54/55) ya'ni "Şah-ı muktedir olan Hakk'ın indinde sıdkın oturacağı yerdedirler" buyrulur. Ya'ni, o mücâhidin vücudundan akan kanlar kendisini zayıf düşürdü ve bedeninde kuvvet kalmadı. Hak Teâlâ'ya olan aşkının sadakatinden huzûr-ı ilâhîye kadar ileriye düştü. Nitekim Âl-i İmrân'daki âyet-i kerîmede buyrulur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ (Âl-i İmrân, 3/169) Ya'ni “Allah yolunda öldürülenleri ölüler zannetmeyiniz. Belki onlar Rablerinin indinde diridirler!”

3814. Sıdk, can vermek olur. Agâh olun ve yarış edin! Kur'ân'dan "Ricâlün sadaku"yu oku!

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ahzâb'da olan مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا (Ahzâb, 33/23) ya'ni “Mü'minlerden ricâl vardır ki Allah Teâlâ'ya ettikleri ahde sâdık oldular. Onlardan ba'zısı ah- dine vefâ ile kıtâl edip şehîd oldular ve ba'zısı şehâdete muntazır olup ahidlerini bir şeyle değiştirmediler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Âyet-i kerîmede "sadaku", sülâsîden olduğu hâlde beyt-i şerîfde tef'îl babından "saddakū" sûretinde vâki' olmuştur. Bu sûrette "saddaku", lafz-ı Kur'ân'dan olmayıp lafz-ı Mesnevî olur. Binâenaleyh ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Kur'ân'dan "Ricâlün"ü, ya'ni "Erleri" okuyun ve kendi ef'âliniz ile Kur'ân'ı tasdîk edin ve erkek olun!" demek olur. Âyet-i kerîme Hendek muhârebesinde canlarından geçip şehîd olmak isteyen ashâb-ı kirâm hakkındadır. Fakat cenâb-ı Pîr efendimiz gerek cihâd-ı asgar olan sûrî harbde ve gerek cihâd-ı ekber olan nefis ile mücâhedede ızhâr-ı sadâkati cânından ve teninden geçmeye mevkûf tutup bu husûsta sâliklere yarış etmeyi emir buyururlar.

3815. Bu bütün ölmek sûret ölümü değildir. Bu beden muhakkak ruha âlet gibidir.

Bizim bahsettiğimiz hep bu ölüm, cismin sûrî ölümü değildir. Bu sûrî ölümde mü'min ve kâfir ve âbid ve fâsık hep müşterektir. Bizim murâdımız cisimde mündemiç olan rûh-i hayvânî sıfatlarının ölmesidir. Zîrâ bu beden muhakkak rûha âlettir; ve eğer rûh-i insânî, rûh-i hayvânî sıfatlarından ârî olmazsa, cisim âletini o sıfatlar sâikasıyla sıdka muhâlif olan yerlerde kullanır.

3816. Ey, ne çok ham vardır ki, zahirde onun kanı döküldü. Lakin diri olan nefis o canibe kaçtı.

Ey tâlib-i ma'rifet, ne çok ham insanlar vardır ki, onun rûh-i insânîsi rûh-i hayvânîsinin sıfatlarıyla mülevves olduğu hâlde harb-i sûrîde onun kanı döküldü. Lâkin diri ve ölmemiş olan nefsi ve rûh-i hayvânîsi, rûh-i insânîsine sarılmış olduğu hâlde, o âlem-i berzah tarafına kaçtı ve intikal etti.

3817. Onun aleti kırıldı ve yol vurucu diri kaldı. Nefis diridir, gerçi merkeb kan saçtı.

Onun ruhunun âleti mesâbesinde olan cisim, sûrî ölüm vâsıtasıyla kırıldı ve onun rûh-i insânîsine sarılmış olan rûh-i hayvânîsinin Hak yolunu vurucu olan sıfatları âlem-i berzahda diri kaldı. Her ne kadar merkeb mesâbesinde de olan cisim harbde kan saçtı ve öldü ise de, onun rûhuna sarılmış olan nefsi âlem-i berzahda diridir.

3818. At öldü ve yol gidilmiş olmadı. Ham ve çirkin ve sersemin gayrı olmadı.

At mesâbesinde olan cisim öldü, binici mesâbesinde olan rûh yolda kaldı. Asl-ı hakîkî olan Hak tarafına yol ve mesâfe kat'edilmemiş oldu. Binâenaleyh âlem-i berzahda ham ve çirkin ve sersem rûhtan başka bir şey kalmadı.

Ma'lûm olsun ki, âlem-i kesâfette zâhir olan her bir şey kendi aslı olan suver-i ilmiyye mertebesine rücû' edecek ve bu sûretle ikilik âlemi zâil olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede يَدَه مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yâsîn, 36/83) ya'ni "Her şeyin melekûtu ve bâtını Hakk'ın yed-i kudretindedir ve O'na ircâ olunur" buyrulur. Ve Abdülkerim Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: يرجع ابليس الى ما كان عليه عند الله من القرب الالهى و ذلك بعد زوال جهنم لان كل شئ خلقه الله لابد ان يرجع الى ما كان عليه هذا اصل مقطوع به فافهم Ya'ni "[İblis] Allah'a yakınlık cihetinden ezelde Allah indinde ne hâl üzerine ise o hâle rücû' eder. Bu da cehennemin zevâlinden sonradır. Zîrâ Allah Teâlâ'nın yarattığı her bir şey ezelde ne hâl üzerine idiyse o hâle rücû' etmesi lâzımdır. İşte bu ma'nâ kesilmiş ve hükmedilmiş bir asıldır, iyi anla!"

Fakat bu vusûl pek uzun zamâna muhtaçtır ve pek çok zahmetlidir. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyedeki sülûk, bu uzun zamânı pek kısa olan bu hayât-ı dünyeviyyeye sığdırmak ve bu azîm zahmetleri bu kısa zaman içinde ta'zîb-i nefs ile geçmek içindir. Ba'zı nüshalarda bu beyit sûretindedir. "At öldü ve o sersem yola gitmedi. Hak'tan bîhaber olarak ham ve çirkin kaldı" demek olur.

3819. Eğer her bir kan dökücülükle şehîd olaydı, öldürülmüş olan kâfir dahi Bû Saîd olurdu.

Ya'ni, meydân-ı harbde kanını döken her bir kimse şehîd olamaz. Ancak küfür taassubu ile ve sâika-i nefsâniyyet ile tecavüz eden kâfirleri ehl-i îmânın üzerinden def' etmek ve netîcede şehidlik mertebesini kazanmak emeliyle kanını döken kimse şehîd olur. Eğer mutlakā kanını dökmek ile insan şehîd olaydı, taassub-ı küfrî ile harb edip öldürülen kâfirler dahi ehl-i saâdetten olmak lazım gelir idi. "Ebû Saîd" ta'bîri ile, 4 Şa'bân sene 440 târihinde 80 yaşını mütecâviz olarak âlem-i bekāya intikāl eden ve vaktinin sultânı olan Ebû Saîd ibn Ebu'l-Hayr (k.s.) hazretlerine işaret buyrulmuş olması vârid-i hâtır olur. Tercüme-i hâli Nefehâtü'l-Üns'tedir.

3820. Ey ne çok mu'temed olan nefs-i şehîd vardır ki, dünyada ölmüş ve diri gibidir.

Ey tâlib-i ma'rifet, ne çok mu'temed ve mutmain olan nefis vardır ki, Hak yolunda riyâzet ve mücâhede ile ölüp şehîd olmuştur. Fakat sûret-i zâhirede dünyâ hayâtı içinde yaşar görünür. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشى في الارض فالينظر إلى ابي قحافه ya'ni "Kim ki yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebû Kuhâfe'ye baksın!" buyurdular. Ebû Kuhâfe, Ebû Bekr es-Sıddîk efendimizin künyeleridir. Böyle bir kimsenin dünyâda rûh-i hayvânîsi sıfatlarını terk edip ölü hükmünde kalmış ve şehîd olmuştur; ve rûh-i insânîsi diri olmuştur ve âhirete de diri olarak gider.

3821. Yol vurucu olan rûh öldü. Ve onun kılıcı olan cisim seni katledicinin elinde bâkî kaldı.

Yol vurucu olan rûh-i hayvânî mevt-i tabîî ile öldü; ve o rûh-ı hayvânînin kılıcı ve amel âleti olan cisim seni ma'nen öldürücü olan nefsinin sıfatları elinde bâkî kaldı; ve rûh-i insânîne o sıfât-ı nefsâniyye sarılmış olduğu hâlde âhirete intikāl etti.

3822. Kılıç, o kılıçtır, adam o adam değildir. Fakat bu sûret seni hayran edicidir.

Bu hayât-ı dünyeviyyede موتوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz!" hadîs-i şerîfi mûcibince nefsini cihâd-ı ekberde öldüren saâdetlilerin cismi yine o cisimdir ve kılıç yine o kılıçtır. Fakat o kılıcı kullanan adam ya'ni rûh o rûh değildir. Belki sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir olan halîfe-i Hak'tır. Fakat Hak'ta fânî olan velînin bu sûret-i cismâniyyesi seni şaşırtıp hayrete düşürücüdür. Onun sûret-i cismini görenler kendi sûret-i cisimlerine kıyâs ederler.

3823. Vaktâki nefis mübeddel ola, bu ten kılıcı zü'l-minenin halis sun'u içinde olur.

Vaktâki bir kimsenin nefsinin sıfatları rûh-i insânî sıfatlarına tebeddül etmiş ola, bu cisim kılıcı atâlar sahibi olan Hak Teâlâ'nın sun'-ı sâfi ve hâlisi içinde olur. Onun irâdesi Hakk'ın iradesi ve cismi Hakk'ın ef'âlinin âleti olur.

3824. O biri bir merddir ki, onun gıdâsı hep derddir; ve bu dahi bir merddir ki, toz gibi ortası boştur.

“Tî", tehî, boş ma'nâsınadır. Bu nefsinin sıfatlarından kurtulan bir adam ve erkektir ki, onun gıdâsı ve neşv ü nemâsı derd-i ilâhîdir ve aşk-ı Hak'tır; ve bu nefsinin sıfatlarına mağlûb olan kimse dahi bir merd ve erkektir ki, havaya kalkan tozun ortası gibi kof ve boştur. Zîrâ birisinin kayyûmu ve muharriki bâkî olan Hakk'ın derdi ve aşkı; ve diğerinin muharriki ve kayyûmu ise fânî olan nefsin aşkı ve derdidir. İkisinin arasındaki fark bâkî ile fânî arasındaki fark kadardır.

"Sıfat", sûret ve nişân ve alâmet ma'nâlarınadır. "Sıfat kerden", burada "nişân vermek" demektir. Ya'ni, bir gammaz adam çıktı, Mısır halîfesine gāyet güzel bir câriyenin vücudunu haber ve ondan nişân verdi; ve câriye- nin kâğıt üzerindeki resmini de halîfeye gösterdi ve halîfe o resmi gördü ve o sûrete âşık oldu. Bu câriye Musul şehri hükümdârının elinde olduğundan Mısır halîfesi beylerinden birisini serasker ta'yîn edip ağır bir ordu ile Musul şehrinin kapısına gönderdi; ve o serasker dahi bu câriyeyi alıp halîfeye götürmek gibi âdî ve habîs hırsından dolayı, orada harb edip birçok kimseleri öldürdü ve mülkünün birçok yerlerini yıktı.

3825. Gammaz Mısır halîfesine dedi ki: "Musul şahı bir hûrî ile çift oldu."

Bir gammaz adam dedi ki: "Musul hükümdarı hûrî gibi gāyet güzel bir câriyeyi istifrâş etti."

3826. "Kucağında bir câriye tutar ki, âlemde onun mânendi nigar yoktur!"

"Nigâr", resim, tasvîr ve güzel mahbûbe ma'nâlarınadır.

3827. "Beyâna gelmez. Zîrâ onun hüsnü hadsizdir. Onun nakşı budur ki, kâğıttadır."

"O câriyenin güzelliği ta'rîfe sığar bir şey olmadığından lisânen söyłenemez. Mutlakā görmek lâzımdır. İşte onun resmi bu kâğıt üzerindedir."

3828. Vaktaki o keykubād kâğıtta nakşı gördü, sersem oldu ve elinden kadeh düştü.

"Keykubâd", azîmü'ş-şân olan pâdişâh ma'nâsınadır. Ya'ni, vaktaki kuvvet sahibi olan o pâdişâh kâğıt üzerinde musavver olan câriyenin resmini gördü, aklı başından gitti ve içkiyle meşgûl olduğundan elindeki şarâb kadehi yere düştü.

3829. O zaman Musul tarafına çok hadsiz askeri, bir pehlivânı gönderdi.

Şâh derhal Musul tarafına bir pehlivânı çok hadsiz askeri cebren câriyeyi almak için gönderdi.

3830. Dedi ki: "Eğer o mâhı sana vermezse o kapıyı ve dergahı dibinden kopar!"

3831. "Ve eğer verirse onu terk et ve ay'ı getir, ta ki ben yeryüzünde ay'ı kucağıma çekeyim!"

Mısır halîfesi askere kumandan ta'yîn ettiği pehlivâna tenbîh edip dedi ki: "Eğer Musul şâhı o ay gibi olan güzel câriyeyi sana vermezse harb edip şehrin kapısını ve sarayı dibinden kopar ve yık! Ve eğer verirse harbi terk et ve ay gibi olan câriyeyi getir! Tâ ki gökteki ay gibi olan câriyeyi ben yeryüzünde kucağıma alayım!"

3832. Pehlivan tevabi'i ile binlerce rüstem ve davul ve bayrak ile Musul tarafına gitti.

"Haşem", bir mansıb ehlinin hademesi ve tevâbi'i demektir. Ya'ni, kumandan olan pehlivan maiyetinde bulunan birçok tevâbi'i ve Rüstem pehlivan gibi, birçok kuvvetli ümerâ ile ve davul ve bayraklar ile muhârib tarzında Musul tarafına gitti.

3833. Ekin etrafındaki sayısız çekirgeler gibi şehir ahâlîsinin ihlâkine kasd edici oldu.

3834. Her nahiyeyi cenkten dolayı Kaf dağı gibi bir mancınık ihata etti.

"Pür-kâr kerden", ihâta etmekten kinâyedir. Ya'ni, şehrin her tarafına harb etmek için Kāf dağı gibi yüksek mancınıklar ta'biye edildi ki, bunlar vâsıtasıyla şehri muhît olan kal'a içinde büyük taşlar yağdırılacak ve evler yıkılacak idi.

3835. Ok ve mancınık taşlarının darbesi, toz içinde kılıçlar, parıldayan şimşek gibiydi.

Berîk" (برق), parıltı, parlayıcılık, çakan şimşeğin parıltısı (Kenzü'l-Lügāt, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt ve Keşfü'l-Lügāt). Gıyâsü'l-Lügāt'te "parlayıcı" ma'nâsı da gösterilmiştir.

3836. Bir hafta harâretle böyle kan dökücü oldu. Taştan yapılan burç yumuşak mum gibi alçak oldu.

O kumandan Musul şehrinde bir hafta böyle harâretle ve şiddetle halkın kanını dökücü oldu. Şehir kal'asının taş burcu atılan büyük taşlardan yıkılıp yumuşak mum gibi alçak oldu.

3837. Musul şâhı korkunç cengi gördü. Binâenaleyh içeriden onun önüne elçi gönderdi.

"Mehûl", korkutmak ma'nâsına olan "hevl" masdarından ism-i mef'ûldür. Beyt-i şerîfde "mehûlün-minh" takdîrinde olup "minhü" mahzûfdur, "kendisinden korkulmuş olan harb" demektir. Türkçe'de "korkunç" kelimesinde bu ma'nâ mündemiştir. Ya'ni, Musul şâhı muharrib ve korkunç olan cengi gördü, binâenaleyh kal'a içinden kumandanın önüne elçi gönderdi, dedi.

3838. Ki, "Mü'minlerin kanından, onların bu ağır harbden ölmüş olmalarından ne istiyorsun?"

3839. "Eğer senin muradın Musul şehrinin mülkü ise böyle kan dökücü olmaksızın bu sana hasıldır."

3840. "Ben şehrin dışarısına gideyim, işte sen içeriye gel! Tâ ki mazlumların [3846] kanı seni tutmasın!"

"Hûn giriften", kan tutmak, bir kimse döktüğü kanın intikāmına giriftâr olmaktan kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, "Ey kumandan, murâdın şehri almaksa ben şehirden çıkıp gideyim ve şehri sana terk edeyim! Haksız yere kan dökme ki, mazlûm olan halkın kanından dolayı intikām-ı ilâhîye giriftâr olmayasın!"

3841. "Ve eğer senin muradın mal ve altın ve cevher ise bu muhakkak şehrin mülkünden daha kolaydır!"

"Eğer harbden maksadın mal ve altın ve mücevherât almak ise bunları sana kolayca verelim! Bunları almak şehri zabtetmekten daha kolaydır."

3842. O elçi pehlivanın önüne geldi, kâğıdı verdi ki, onda nakş ve nişan var idi.

Musul şehri hükümdârının elçisi harb eden pehlivan kumandanın önüne geldi ve hükümdârın sözlerini tamâmen söyledi. Kumandan cevâben elçiye içinde istediği câriyenin resmi ve alâmeti olan kâğıdı verdi ve dedi:

3843. "Kâğıda bak, bunun talibiyim, âgâh ol, ver! Ve yoksa şimdi ben galibim!"

"Ey elçi, kâğıda bak, istediğim câriyenin resmini gör! Benim harbden maksadım bu câriyeyi almaktır. Buna âgâh ol da câriyeyi ver! Yoksa şehri ve halkını mahvederim. Zîrâ şimdi galebe ve zafer benim elimdedir." Biraz yukarıda her harbde kanını dökenin mutlakā şehîd olamayacağı beyân buyrulmuş idi. Bu kıssa dahi o ma'nâya merbûttur. Zîrâ bir hükümdârın tatmîn-i şehveti için bir câriyeyi cebren almak kasdı ile, nâhak yere mü'minler ile harbe kıyâm edenlerin bu sûrette şehîd olarak ölemeyecekleri îzâhdan müstağnîdir.