İçeriğe atla

Müslümanların kan dökücülüğü daha ziyâde olmamak için Musul mâlikinin o câriyeyi halîfeye îsâr etmesi

44. bölüm / 51 · 2868 kelime · ~15 dk okuma

3844. Vaktaki elçi geldi, o er olan şâh dedi: "Bir sûreti eksik tut ve bunu çabuk götür!"

Vaktâki elçi kumandanın yanından şâh-ı Musul'un huzûruna avdet etti ve kumandanın talebini söyledi. O rûhu erkek olan şâh dedi ki: "Elimdeki câriye, sâir sûretler gibi bir sûret-i cismâniyyeden ibarettir. Varsın sarayımda bir sû-ret eksik oluversin! Çabuk al bu câriyeyi, nefis-perest olan kimselere götür!"

3845. Ben îmân ahdinde puta tapıcı değilim! Put o puta tapıcının indinde daha evladır!

"Ber", nezd ve ind ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben Hakk'a tapmağa ahdettim ve îmânım bu ahid üzerinedir. Binâenaleyh puttan ibaret olan suver-i cismâ-niyyeye meyl ve muhabbet ederek tapıcı değilim. Put mesâbesinde olan sû-ret-i cismâniyye, puta tapıcı olan o Mısır halîfesinin yanında bulunmak daha evlâdır ve daha münasibdir!"

3846. Vaktaki elçi onu getirdi, o pehlivan o zaman onun cemâline âşık oldu.

Vaktâki elçi o câriyeyi pehlivanın yanına getirdi, pehlivan câriyenin yü-zünü gördüğü zaman onun cemâline âşık oldu.

3847. Aşk bir denizdir. Gök onun üzerinde bir köpüktür. Zîrâ yüz Züleyhâ bir Yûsuf'un hevâsındadır.

Bu ve âtîdeki beyitlerin zevkine varmak için bir mukaddime lâzımdır: Ma'lum olsun ki, eşyanın yaradılmasına esâs, zuhûra [meyli] olan hubb-i ilâhîdir. Nitekim كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyrulur. Mevlânâ Câmî (k.s.) İbn Fârız hazretlerinin kasîde-i Hamriyyesine yazdığı şerhde buyurur ki: "Bu zuhûra ehl-i hakikat "kemâl-i celâ ve isticlâ" derler. "Kemâl-i celâ" Hakk'ın sıfât ve esmâsı hasebiyle merâtib-i kevniyyede ve mecâlî-i halkıyye-de zuhûrudur; ve "kemâl-i isticlâ", bu merâtibde Hakk'ın kendisini kendisine ızhârıdır. Cem'-i ahadiyyet makāmında, kendini, kendiyle, kendinde gördü-ğü gibi merâtib-i tafsîl ve kesrette dahi böylece kendini, kendinin gayrı ile, kendinde veyâhud kendi ile kendinin gayrında veyâhud kendinin gayrı ile kendinin gayrında müşâhede eder."

Ya'ni "kemâl-i isticla"da Hakk'ın üç nev'î müşâhedesi vardır. 1- Kendini, bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü ile kendi vücudunda müşâhede eder. 2- Kendini, bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmil aynasında yine kendi ile görür. 3- Yâhud bir vech ile kendinin gayrı olan insân-ı kâmilin taayyünü ile kendini, kendinin bir vech ile gayrı i'tibâr olunan eşyâda görür. Rubâî-i Mevlânâ Câmî (k.s.): "Mülk-i bekāda istiğnâ ile ferd olan benim. Benim ile beraber başkasına sulh ve cenk erişmez. Aşık zâtım ve ma'şûk zâtım ve aşk zâtımdır. Ağyârdan benim eteğime toz konmamıştır."

İmdi esâs-ı hilkat aşk üzerine olunca âlem-i kevnin hey'et-i mecmûası aşk deryâsı üzerinde yüzen bir köpük mesâbesinde olur ve aşk bilcümle zerrât-ı kâinâta şâmil bulunur. Cemâdda nebât mertebesine ve nebâtta hayvan mertebesine ve hayvanda insan mertebesine irtikā aşkı olduğu ve hattâ her mertebe efrâdında ve eczâsında yekdîğerine olan imtizāc aşkı bulunduğu sathî bir mülâhaza ile bile zâhir olur. İnsana gelince, insanın aşkı mâdûnundaki mahlūkātın aşkından ekmeldir. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Tiynet-i âdemde konmasa eğer sevdâ-yı aşk Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk Kenz-i mahfiden zuhûra geldi eşyâ lâ-cerem Bâd-i hubb ile temevvüc etti çün deryâ-yı aşk

Fakat insanların aşkı dahi merâtib üzerinedir. Aşkın en aşağı mertebesi âsâra olan aşk ve muhabbettir. Bu âsâr dahi suver-i insâniyyede ve sair eşyâ sûretlerindeki tenâsüb ve mûsikî nağmelerinde mevzûnluk ve güzellik gibi maddî veyâhud ahlâktaki tenâsüb ve adâlet gibi ma'nevî ve rûhânî olur.

İnsanın sûret-i unsuriyyesindeki sıfat-ı cemâli müşâhede edenler dört tabaka üzerinedir: Birincisi, kalbleri nûrlanmış olan zevâttır ki, onlar şehvet-i nefsâniyyeden sâf olmuşlardır ve onların temiz kalbleri tabîat levsinden ârî olmuştur. Eşyâda Hakk'ın zâtından başka bir şey görmezler. Aşkta münhasıran güzel sûretlere kalblerini bağlamaya muhtaç değildirler. Belki eşyanın hey'et-i mecmûasında cemâl-i mutlakı müşâhede ederler.

İkincisi, Hak yolunun sâlikleridir ki, bunların nefisleri Hakk'ın sebebsiz inâyeti ile veyâhud mücâhede ve riyâzet ile tabîatın zulmetinden sâf ol- muşlardır ve şehevât-ı nefsâniyyeden temizlenmişlerdir. Fakat cemâl-i mutlakı suver-i insaniyyedeki hüsn ve melahatte görmekten külliyyen kurtulamamışlardır. Binâenaleyh onlar aşklarını şehvetsiz olarak bir güzel insan sûretine tevcîh ederler ki, bunların aşkına "aşk-ı mecâzî" derler. Onların bu aşk-ı mecâzîsi bilâhare aşk-ı hakîkî-i Hak rengi iktisab eder ve bu kayıddan kurtulurlar.

Üçüncüsü, aşk-ı mecâzîden yakalarını kurtarıp aşk-ı hakîkîye vâsıl olamayan tâifedir. Gerçi bunlar dahi şehevât-ı nefsâniyyeden kurtulmuşlar ise de onların aşkları bir sûreti bırakıp dîğer sûrete müteselsilen müteveccih olur; ve bu hâl onların cemâl-i mutlakı müşâhedelerine mâni' bulunur.

Dördüncüsü, esfel-i sâfilîn-i tabîata düşen şehvetperestlerdir ki, bunlar hayvanlık mertebesinde mahbûb-ı hakîkîden bîhaber kalmışlarıdır; ve güzel kadınları kucaklarına çekmek sûretiyle tabîat-ı hayvâniyyeleri sükûnet bulmuştur; ve bu tâife bu hevâ-yı nefse "aşk" adını koymuşlardır.

İşte bu kıssada Mısır halîfesinin mevki'i, bu dördüncü tâife ve Musul hükümdarının mevki'i, dahi, üçüncü veyâ ikinci tâife arasındadır. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra bu beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şöyle olur: Hilkat-i kâinât hubb-i zuhûr-ı ilâhîye müstenid olduğundan aşk bir azîm denizdir. Mezâhir-i sıfat ve esmâ-i ilâhiyye olan gökler ve bilcümle ecrâm-ı semâviyye o aşk deryâsı üzerinde bir köpüktür. Yukarıda zikrolunan dört tabakanın erbâbından her biri Züleyhâ gibidir ve Yûsuf-ı hakîkî olan Hakk'ın cemâl-i mutlak-ı vâhidiyyetin aşkındadır.

3848. Feleklerin devrini aşkın dalgasından bil! Eğer aşk olmasaydı cihan donar idi.

Feleklerin dönmesini ve hareketlerini zuhûra [meyli] olan hubb-i ilâhîden bil! Eğer zuhûra olan hubb-i ilâhî olmasa idi, kâinât hareketsiz ve donmuş bir hâlde kalır idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar:

"Cenab-ı Hak كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف ya'ni "Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım"] buyurur. Ya'ni cümle âlemi yarattım. Ondan garaz, ba'zen lütuf ve ba'zen kahr ile bütün bizim ızhârımız idi. Bu, memleketine bir alâmet kifayet edecek bir pâdişâh değildir. Eğer zerrât-ı âlem hep muarrif olsalar onun ta'rîfinde âciz ve kāsır olurlar. Binâenaleyh bütün halâyık gece ve gündüz Hakk'ı ızhâr eyler- ler. Ancak ba'zıları bilirler ve ızhâra vakıftırlar ve ba'zıları gāfildirler. Ne sû-retle olursa olsun, ızhâr-ı Hak sabit olur."

3849. Ne vakit bir cemâd nebatta mahvolurdu? Ne vakit nebatât ruhun fedâsı olurdu?

Eğer aşk olmasa idi cemâd ne vakit nebât mertebesine terakkî edip o mertebede kendi cemâdlığını mahvederdi? Ve nebâtât dahi kezâlik aşk ile hayvanlık mertebesine terakkî edip kendisini rûh-i hayvânî mertebesine fedâ etmezdi.

3850. Rûh o bir nefesin ne vakit fedâsı olurdu ki, onun nesîminden bir Meryem [3856] hamile oldu.

“Nesîm”, lügatte “iyi ve temiz rüzgâr” demektir. Burada nefh-i ilâhîye işâret buyrulur. Ya'ni, rûh-i hayvanî dahi وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (Hicr, 15/29) ya'ni “Ben insana kendi rûhumdan nefh ettim” âyet-i kerîmesinde işaret buyrulan ve nefh-i ilâhîden ibaret olan rûh-i insânî mertebesinde kendisini fedâ etmezdi ki, o nesîmden ya'ni o üflemeden hâsıl olan rüzgârdan bir Meryem sûrèt-i Îseviyyeye hâmile oldu.

3851. Her biri buz gibi münkabız olurdu. Ne vakit çekirge gibi uçucu ve arayıcı olurdu?

“Turuncîden”, abûs ve ekşi yüzlü ve munkabız olmak. Bu masdar kabu-ğu buruşuk olan “turunç” denilen meyvenin isminden müştaktır (Burhân ve Reşîdi). “Melah” (ملخ), çekirge demektir. Ya'ni, eğer zuhûra olan muhabbet-i ilâhî ile dâimâ irsâl olunan nefes-i rahmânî munkatı' olsa suver-i mezâhirin her birisi hareketten kalır ve buz gibi munkabız bir hâlde bulunur idi.

3852. Zerre zerre o kemâlin âşıkları, fidân gibi yüksekliğe acele eder.

Avâlim-i süfliyyede zahir olan mezâhirin cümlesi, zât-ı Hakk'ın kemâlinin âşıklarıdır ve hepsi başını yukarı kaldırıp büyüyen bir fidan gibi o kemâle doğru yükselmek için koşarlar.

3853. Onların aceleleri "Sebbaha lillah"dır, can için cisimlerini pâk ederler.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Saff'da olan سَبْحَ لِله مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ (Saff, 61/1) ya'ni "Göklerde ve yerde olan mahlukātın hepsi Allah Teâlâ'yı tenzîh ve takdîs ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

Ma'lûm olsun ki, fezâ-yı nâmütenâhîdeki ecrâm ve onların üzerlerindeki mahlûkātın cümlesi, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharlarıdır ve hepsi nefes-i rahmânî ile zât-ı Hak'ta mütekevvin olup sıfat-ı Hayât ile mevsûfturlar. Ve eser-i hayât cemâdda bâtın ve nebâtta mahsüs ve hayvanda zâhir ve insanda azhardır; ve kezâ sıfat-ı Kelâm dahi bu tertîb üzerinedir. Cemâdın ve nebâtın ve hayvânın tesbihleri bâtında olduğu gibi zâhirde kendi hilkat-i asliyyelerine fiilen muhalefet etmemek sûretiyledir. İnsân-ı kâmilin tesbîhi hem zâhiren ve hem de bâtınen olduğundan bilcümle mevcûdâtın tesbih ve tenzîhlerine fâiktır. İnsân-ı nâkısın tesbîhi ancak bâtınen ve rûhen olmakla beraber, isti'dâdını zâyi' edip zâhirde Hak'tan gafil ve mâsivâya mâil olduğundan, mertebe i'tibariyle cemâd ve nebât ve hayvândan aşağıdır. Fakat suver-i mezâhirin cümlesi fânî olup kendi asılları olan Hakk'ın sıfat-ı Hayât-ı külliyesinde müstağrak olmak için, cisimlerini gayriyet kirinden ve pasından temizlemek üzere her an koşarlar. Ya'ni cemâd nebâta ve nebât hayvana ve hayvan insana ve insan melekiyete ve melekiyet dahi lâhûtiyete rücû' etmek için koşarlar; ve hepsi bu gayriyet azabından kurtulmağa ve kendi asıllarına urûca çabalarlar.

İşte onların bu halleri de tesbih ve tenzîh-i fiilidir; ve mezâhir arasında sûret-i insâniyyeyi bulmak büyük ni'met-i ilâhiyyedir. Zîrâ bu ni'met içinde bulunan kimse, eğer cihâd-ı ekberde muvaffak olursa inâyet-i Hak'la rücû'unu ve urûcunu itmâm eder. Ve eğer muvaffak olamazsa bu urû-cu تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ (Maâric 70/4) ya'ni “Rûh ve melâike elli bin yıl mikdârı olan bir günde ona urûc eder" âyet-i kerîmesi mûcibince uzun zahmetler ile kendi aslı olan Hakk'a rücû' eder. Tesbîhe müteallık olan beyânât, III. cildin 467 ve 468 numarasına müsâdif olan:

[Ya'ni "Bütün cüz'ler, hareket ve sükûn hâllerinde: "Biz, şübhe yok, yine gerisin geri O'na dönüyoruz!" derler. Cihan cüz'lerinin zikir ve tesbihleri, göklere bir uğultu düşürmüş ve oraları çınlatmıştır." beyitlerinin şerhinde geçti.]

3854. Pehlivan kuyuyu yol gibi zannetmiş; çorak ona hoş gelmiş tâne ekmiştir.

İşte o pehlivan kumandan karanlık bir kuyu mesâbesinde olan şehvet-i nefsâniyyesini emîn bir yol gibi zannetmiş ve çorak bir yer mesâbesinde olan bir sûret-i cismâniyyedeki güzellik ona hoş gelmiş ve insana mahsûs olan aşk tânesini o çorak yere ekmiştir ki, mâsivâya olan aşk ve muhabbet aslâ semere vermez. Fânî olan sûret gibi ve berhavâ olur gider.

3855. Vaktaki o uyumuş kimse rüyada bir hayal gördü, onunla çift oldu ve ondan su gitti.

“Çün”, tevkît için olursa tercüme yukarıdaki gibi olur; ve eğer teşbîh için olursa tercüme şöyle olmak îcab eder: “Uyumuş olan kimsenin rü'yâda gördüğü bir hayal gibi ki, onunla çift oldu ve ondan su gitti.” Ya'ni fânîye taaşşuk eden kimsenin aşkının berhavâ olması, uyuyan kimsenin rü'yâsında ihtilâm olmasına benzer ki, onun nutfesi ve hayatının suyu boşuna akıp gitmiş olur. Bu beyt-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni “Dünya uyuyan kimsenin gördüğü rü'ya gibidir” hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

3856. Vaktaki o rü'ya gitti ve çabuk uyanık oldu; gördü ki, o lu'bet uyanıklıkta görünmedi.

“Lu'bet”, oyuncak ve kâğıt ve duvar üzerindeki resim ve kukla ma'nâlarındadır. Burada murâd, rü'yâda cimâ' ettiği sûrettir. Ya'ni, vaktâki uykusu esnâsında ihtilâm olan kimse, bu ihtilâm ve inzâli müteâkıben hemen uyandı ve rü'yâsında gördüğü sûret zâil oldu ve uyanıklık hâlinde o sûretin bir hayâlden ibaret olduğunu gördü. Bu beyt-i şerîfde dahi الناس نيام فاذا ماتوا انتبهوا ya'ni “Nâs uyurlar, öldükleri vakit uyanırlar” hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

3857. “Yazık! Bir hayal üzerine suyumu götürdüm, yazık! O işve vericinin işvesini yuttum.”

“İşve” (عشوه), aynın üç harekesiyle, (aşve, uşve, işve), lügatte emr-i mültebis demektir, “aldatma” ma'nâsınadır. Ya'ni, ihtilâm olan kimse der ki: “Ya- zık ki aslı olmayan bir hayâl üzerine nutfemi döktüm ve hayatımın suyunu bir bâtıla sarf ettim. O aldatıcının aldatmasını yuttum ve o hayâle aldandım!" İşte aşkını hayât-ı dünyeviyyede, ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın gayrına tevcih edenler dahi, ölüp uyandıkları vakit, ihtilâm olan kimsenin teessüfü gibi teessüf ederler.

3858. O cisim pehlivanı idi. Mertlik tutmadı, mertlik tohumunu böyle kumluğa ekti.

Ya'ni, o kumandan, cisminin ve şehvet-i nefsâniyyesinin pehlivânı idi. Ruhunun pehlivânı değil idi. Binâenaleyh şehvet-i nefsâniyyesine hâkim olacak bir mertliği yok idi. Bu sebebden insanlığa mahsûs olan aşkı ve mertlik tohumunu böyle çorak bir kumluk mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyeye ekti.

3859. Onun aşkının merkebi yüz yuları koparmış, "Ölüme lâübâliyim!" na'rasını vururdu.

"Ligâm", yular; "lâübâlî", müfâale babından fiil-i müzâri' nefs-i mütekellim vahdedir, "çekinmem ve korkmam" ma'nâsınadır; "hımâm", ölüm demektir. Ya'ni, o sûret-i cismâniyye âşıkı olan pehlivânın aşk merkebi azarak korktu ve hayâ ve emânet ve gazab gibi birçok yularları koparmış olduğu hâlde "Ey ölüm, neredesin, karşıma çık, senden asla korkmuyorum!" na'rasını vururdu. Ba'zi nüshalarda لا ابالى الحمام vaki'dir. "Hamâm”, güvercin demektir. Bu sûrette “lâübâlî”, kayıdsız ve mübâlâtsız ma'nâsında olup "Güvercin gibi kayıtsız ve mübâlâtsız olarak na'ra vurdu" demek olur.

3860. "Ne şeydir ki muhabbette halîfeden çekineyim. Benim indimde vücûdum ve helâkim beraberdir!" [3866]

"Teva", helâk demektir. "Eyş" (أَيُّ شَيْئ) terkibinin muhaffefidir. Ya'ni, "Halîfe ne şeydir ve ne hükmü vardır ki, câriyeye vuslat husûsunda halîfeden çekineyim! Şu dakîkada benim indimde vücûdum ve ölümüm, varlığım ve yokluğum müsâvîdir!"

3861. Nihayet böyle yanıcı ve acele ekme, bir iş sahibiyle meşveret et!

"Germ", harâret ve acele ma'nâlarınadır. Burada "acele" ma'nâsınadır. "Hâvend", "hudâvend"in muhaffefidir, "sâhib ve mâlik ve evin büyüğü" ma'nâlarınadır. "Kâr", kâf-ı Arabî ile “iş" ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda kâf-ı Fârisî ile "hâvendgar" yazılmıştır. Bu da "hudâvendgâr" kelimesinin muhaffefidir. Bu da yukarıdaki ma'nâda müsta'meldir. Ya'ni, ey sâlik, velhâsıl nefsinin arzularına böyle yana yana koşma ve amel tohumunu hayâlât tarlası olan suver-i cismâniyye sahasına ekme! Eğer nefsine karşı mağlûb isen bir iş sahibi olan insân-ı kâmil ve mürşid ile meşveret et ki, o zât-ı şerîf sana nefsine galebe usûlünü ta'lîm etsin!

3862. Meşveret nerede! Akıl nerede! Hırs seylabı harablıkta tırnakları uzun yaptı.

Fakat bir kimsenin hırs-ı nefsânîsinin taşkın seli kalbi harâb etmek husûsunda tırnaklarını uzattığı vakit onun aklı kalmaz ki, bir kâmil ile meşveret etmek lüzûmunu hissetsin!

3863. Önlerde sed ve arka tarafta sed vardır. O yanağın meftûnu önü ve arkayı ne vakit görür?

O bir güzelin yanağının meftûnu ve sûret-i cismâniyyesinin âşıkı olan kimse önde ya'ni âlem-i zâhirde ve arkada ya'ni âlem-i bâtında olan ma'nâları ne vakit görür? Zîrâ böyle nefsânî kimselerin önünü ve arkasını cismâniyet âlemi kapamış ve ma'nâ âlemini görmeye seddolmuştur. Nitekim âyet-i kerîme-de Hak Teâlâ buyurur: وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yâsîn, 36/9) ya'ni "Biz onların önlerinde sed ve arkalarında sed kıldık. İm-di onları örttük. Binâenaleyh onlar görmezler."

3864. Tilki arslanı kuyuya bırakmak için kara sel canın kasdına gelmiştir.

Tilki mesâbesinde olan nefis arslan mesâbesinde olan rûhu tabîat ve cismâniyet âleminin karanlık kuyusuna düşürmek için kara ve çamurlu sel me- sâbesinde olan sıfât-ı nefsâniyye seli o arslan gibi olan canın kasdına ve helâkine gelmiştir. Nitekim I. cildin 1320 numaralı beytinden i'tibâren başlayan sürh-ı şerîfde bir tavşanın bir arslanı kuyu içinde kendi hayalini ve aksini göstererek, hîle ile kuyuya düşürdüğü beyân buyrulmuş idi.

3865. Dağlar gibi arslanları atmak için bir kuyudan yoka mensub olan hayali göstermiştir.

"Üsûd", arslan ma'nâsında olan "esed"in cem'idir, "arslanlar" demek olur. "Ma'dûmî"deki "yâ", nisbet için olmak münasibdir. "Dağlar gibi arslanlar"dan murâd, yıllarca zühd ve takvâ içinde bulunan âbidler ve zâhidlerdir. "Kuyu"dan murâd, cismâniyet ve tabîat âlemidir ki, şânı hakîkatte adem-i izâfidir; ve bu cismâniyet ve tabîat âleminde bulunan güzel sûretlerin her biri bu adem-i izâfî âlemine mensûb olan birer hayâldir. Ya'ni, o nefis tilkisi dağlar gibi arslanlar mesâbesinde olan âbidleri ve zâhidleri bâkî olan rûhâniyet gülistanlarından fânî olan cismâniyet ve tabiat kuyusuna çekip atmak için o fânî ve adem-i izâfiye mensûb olan bir güzel sûret hayalini göstermiştir. Nitekim suver-i cemîleye âşık olmak husûsundaki îzâhât biraz yukarıda geçti. Ve Ferîdüddin Attâr hazretleri Mantıku't-Tayr kitabında Şeyh San'ân bir hıristiyan kızına âşık olarak müridlerini terk edip Rûm diyârında ma'şûkasının emriyle birisine domuz güttüğünü beyân buyurmuştur; ve bu gibi menâkıb çoktur.

3866. Hiçbir kimseyi kadınlar ile mahrem tutma! Zîrâ bu ikinin misali pamuk ve kıvılcımdır.

"Şerâr", "şerere"nin cem'idir, "ateş kıvılcımı" demektir. Ya'ni, velhâsıl hiçbir kimseyi kadınlar ile bir arada yalnız bırakma ve mahrem tutma! Zîrâ erkekler ateşin kıvılcımları ve kadınlar da pamuk gibidir. Ateş ile pamuk birbirine yaklaşınca pamuğu nasıl ateş istilâ ederse erkek ile kadın da yalnız bir yerde kaldıkları vakit erkekten şehvet ateşinin kıvılcımı kadına sıçrayıp fesâda ve harablığa sebeb olur.

Ma'lûm olsun ki, fenn-i tıp, erkekler ile kadınların bir arada bulunup raks etmeleri ve fakat birbirlerine karşı hissettikleri şehveti zabtedip zinâ edememeleri yüzünden hem erkeklerde ve hem de kadınlarda birtakım hastalıklar peyda olduğunu ve hususuyla bu yüzden kadınların rahimlerinde kanser husûle geldiğini tesbît etmiştir. Ve dîn ve ahlâk ile alakası olmayan etıbbâ, bu belânın def'i için zinâyı tavsiye ediyorlar. Halbuki zinâ ictimâî bir âfetten başka bir şey değildir. Firengi ve bel soğukluğu illetlerinin menba'ıdır. Garibdir ki Viyana doktorlarından birisi frengiye karşı meşhûr serumu keşfetmiş ve bu serum vâsıtasıyla frengi mikroplarının ma'lûlün kanından zâil olduğunu görerek temizlendiği zannıyla temiz bir kadın ile nikâhına muvâfakat edilmiştir. Fakat tedkîkāt-ı ahîre ile frengi mikroplarının kandan kaçarak a'sâba sarıldığı ve ma'lûl kimse tarafından bu mikropların temiz kadının dahi a'sâbına aşılandığı anlaşıldı. Binâenaleyh serum kâşifinin hastalığın tedâvisine değil büsbütün istitârına ve binâenaleyh cem'iyyet-i beşeriyyeye hizmet değil bilmeyerek bir ihanet ettiği sabit oldu. Nihayet doktorlar bunun da çâresini bulmaya çalışıp hastaya tifo mikrobu aşıladılar; ve bu mikropların filhakîka frengi mikrobunu a'sâbdan mahvettiği görüldü ise de tifo mikrobu aşılanan ma'lûllerden çoğunun bu hastalıktan öldüğü ve kurtulanların dahi hayvanlar gibi ahmak bir hâle geldiği ve tamâmen insanlık zekâsından çıktığı anlaşılmıştır. İşte emr-i ilâhîye muhalefet edenlerin tabîatın cezâsından ibret almaları iktizâ eder.

3867. Hakk'ın suyundan sönmüş bir ateş gerektir, Yûsuf gibi günahta mahfûz olsun!

"Ateş"ten murâd, şehvet-i nefsânî ve "Hakk'ın suyu"ndan murâd, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesi. "Rehak", müteaddid ma'nâları vardır. Burada "suç ve günah ve harâma meyletmek" ma'nâlarınadır. Ya'ni, Yûsuf (a.s.) gibi günah etmek hususunda ma'sûm ve mahfûz olmak için, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesinden sönmüş ve ölmüş bir şehvet-i nefsânî gerektir. Gâyet güzel bir kadın kendini zinâya da'vet ettiği vakit, bu rahmetle merhûm olan kimse, "Maâzallah, ben bu rezâleti yapamam!" der. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın Züleyhâ ile olan kıssası sûre-i Yûsuf'ta beyân buyrulmuştur.

3868. Eğer servi boylu latîf Züleyhâ ise de, arslanlar gibi kendisini geri çeker.

Ya'ni, Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle merhûm ve mahfûz-ı ilâhî olan bir kimseyi, eğer Yûsuf (a.s.)ı kendisine da'vet eden Züleyhâ gibi boylu boslu ve latîf endamlı gayet güzel bir kadın olsa bile, o kimse arslanlar gibi kendisini o kadından geri çeker ve zinâyı irtikâb etmez.