Pehlivanın Musul'dan Mısır cânibine dönmesi ve onun yolda câriye ile sohbeti
45. bölüm / 51 · 5149 kelime · ~26 dk okuma
3869. Musul'dan geri döndü ve yolda gider idi. Nihayet ormana ve mer'âya nüzûl etti.
Kumandan olan pehlivan câriyeyi aldıktan sonra ordusuyla beraber Musul şehrinden Mısır tarafına geri döndü ve yollarda giderdi. Nihayet orduyu dinlendirmek için bir ormana ve mer'âya nüzûl etti.
3870. Onun aşkının ateşi öyle parlayıcı oldu ki o gökten yeri bilmez.
Pehlivanın câriyeye olan aşkının ateşi öyle şiddetli bir hâle geldi ki, yerde mi yoksa gökte mi olduğunu bilmedi ve o aşkın mağlûbu oldu.
3871. O çadır içinde olan o mâha kasdetti. Akıl nerede! Halîfeden korku nerede!
Şiddet-i aşk sebebiyle o pehlivan çadır içinde mahfûz bulunan o câriyeye kasd ve teveccüh etti. Aşk ateşinin parladığı o anda akıl nerede! Ve aklın netîce-i hükmü olan halîfeden korku duygusu nerede kalır! Bu anda akıl ve idrâk muattal bir hâldedir.
3872. Vaktâki bu vâdîde şehvet davul çalar, ey turp oğlu turp senin aklın nedir?
Vaktâki güzel sûrete olan aşk vâdîsinde şehvet-i nefsâniyye senin vücûdunun şehrinde davul çalıp zuhûrunu i'lân eder, ona mukavemet için senin zayıf olan aklının ne hükmü olur, ey turp oğlu turp? "Turp oğlu turp" ya'ni sâha-i tabîatta neşv ü nemâsı, gerek kendisinin ve gerek babasının, bir turp-tan farkı olmayan kimse demektir.
3873. O zaman, o nefes onun ateşîn olan gözü önünde, yüz halîfe sinek gibidir.
3874. Vaktaki o zampara şalvarını dışarıya attı ve kadının ayakları arasına çöktü.
Vaktâki kadın sevici olan o pehlivan ayağından donunu çıkarıp câriyenin bacakları arasına girdi ve cimâ' etmek vaziyetini aldı.
3875. Vaktaki zeker makar tarafına doğru gitti, askerden kıyamet ve gulgule kalktı.
"Makarr", mahall-i karâr demek olup fercden kinâyedir. Ya'ni, vaktâki pehlivanın zekeri câriyenin fercine doğru gitti, çadırın dışarısındaki askerden bir kıyamet ve gulgule ya'ni bağrışmalar ve hareketler koptu. Pehlivanın mu-âmelesi yarı yolda kaldı.
3876. O kıçı çıplak, o elinde bir zülfikar olarak saf tarafına fırladı.
Bu gürültü üzerine pehlivan askeri düşman bastı zannedip donunu giyme-ğe vakit bulmaksızın kıçı çıplak ve elinde kılıç olduğu hâlde kendi askerlerinin safı tarafına fırladı.
3877. Kara erkek arslanı kamışlıktan ansızın askerin içine hücum etmiş gördü.
3878. Dev gibi koşarak cûşa gelmiş yüz tavîle ve çadırı birbirine katmış.
"Tavîle", hayvanları bağladıkları yer, [tavla]. Ya'ni, kara arslan kükremiş olduğu hâlde koşarak asker içine gelmiş ve birçok tavîle ve çadırları karma karışık bir hâle getirmişti.
3879. Erkek arslan mağaradan, deniz dalgası gibi havada yirmi arşın atlar idi.
"Lügaz", lügatte fare deliği ve bilmece ma'nâlarınadır. Burada arslanın mağarası ve ini murâd olunur. Ya'ni, o erkek arslan ininden çıkıp havada deniz dalgası gibi yirmi arşın yüksekliğinde sıçrar idi. "Günbed kerden", sıçramak ma'nâsınadır.
3880. Pehlivan merdane ve korkusuz idi. Kızgın başlı arslan gibi arslanın önüne geldi.
3881. Kılıç ile vurdu ve onun başını yardı. Çabuk ay yüzlünün çadırı tarafına koştu.
Pehlivan hemen kılıç ile arslanın başına vurdu ve onun başını yardı ve çabuk ay yüzlü câriyeye kavuşmak için câriyenin çadırı tarafına koştu.
3882. Vaktaki kendini o câriyeye gösterdi, onun erkekliği öylece ayak üzre idi.
Ya'ni, pehlivan çadırdan kıçı açık bir hâlde dışarıya fırlamış ve arslanı öldürdükten sonra yine o hâlde çadıra avdet etmiş idi. Vaktāki kendisini o hûrî gibi olan câriyeye bu çıplak hâlde gösterdi ki, bu kadar korkunç bir vak'adan sonra bile onun erkekliği ya'ni zekeri inmemiş idi.
3883. Öyle bir arslan ile cenkte çift oldu. Onun erkekliği ayak üzerinde kaldı ve yatmadı.
"Çâliş", cenk demektir. "Cüft geşten", beraber olmak demektir. Ya'ni, pehlivan öyle müdhiş bir arslan ile cenkte beraber olduğu hâlde, onun zekeri kalkmış bir hâlde kaldı ve inmedi.
3884. O ay yüzlü olan cemâli latif mahbube onun erkekliğinden taaccübde kaldı.
3885. O zaman şehvet ile ona çift oldu. O iki can derhal müttehid oldu.
Ya'ni, câriye pehlivanın erkekliğini gördü, beğendi ve kendisinde de şehvet duygusu peyda oldu. İşte o şehvet duygusu zamânında derhal pehlivana nefsini teslîm etti ve mukāreneti kabûl etti. O iki can ya'ni pehlivânın rûh-1 hayvânîsi ile câriyenin rûh-ı hayvânîsi şehvet duygusundan derhal birleşti ve zevk-i inzâlde müttehid oldu.
3886. Bu iki canın birbiriyle ittisalinden onlara gaybdan bir başka can erişir.
Ya'ni, bu iki rûh-i hayvânînin böyle şehvetle birbirine ittisâlinden onlara âlem-i gaybdan ve adem-i izâfî âleminden başka bir rûh-i hayvânî erişir, o da onların çocuğu olur. Ma'lumdur ki, bu iki rûh-i hayvânînin şehvetle birbirine ittisâli ya meşrû' veyâ gayr-i meşrû' olur. Veled-i gayr-i meşrû' bâtınen mertebe-i insâniyyete terakkî edemez ve kalb cennetine dâhil olamaz. Zîrâ menşe-i tekevvünü fâsiddir ve bozuktur; ve rûh-i ilâhî nefhine sâlih değildir. Binâenaleyh o veled haşlak (خلاق) ve nakıs bir meyve mesâbesindedir; ve zânîlerin mücessem bir günâhıdır ve cem'iyyet-i beşeriyye arasına bıraktıkları bir fesâd âletidir. Bu sebeble Hak Teâlâ bütün dinlerde zinâyı men' buyurmuştur. Cimâ'-ı meşrû'dan hâsıl olan veled ise tamâmen bunun aksidir ve terbiye olunursa bâtınen insanlık mertebesine terakkîsi mümkindir. Zîrâ rûh-i ilâhî nefhine sâlihdir.
3887. Eğer onun rahmeti cihetinden bir yol vurucu olmazsa, doğmaklık yolundan yüz gösterir.
"Ulûk", rahim ma'nâsınadır. İmdi gerek meşrû' ve gerek gayr-i meşrû' cimâ'da, eğer kadının rahminde erkeğin huveynât-ı meneviyyesini öldürecek bir madde bulunmazsa, adem-i izâfiden gelecek olan o rûh-i hayvânî doğum yolu olan mehbilden yüz gösterir ve âlem-i sûrette ve vücûd-ı izâfî âleminde peyda olur. Fakat veled-i meşrû' ebeveyni için rahmet ve veled-i gayr-i meşrû' azâb olur.
3888. Her nerede iki kimse bir muhabbet yahud kîn ile cem' gelirse muhakkak üçüncü doğar.
Bu beyt-i şerîfde tevellüd-i sûrîden tevellüd-i ma'nevîye intikāl buyrulur. Ya'ni, iki kişi bir yerde birbirlerine mülâkî oldukları vakit, ya birbirlerine muhabbet ederler veyâhud yekdîğerine karşı kîn tutarlar. Muhabbet ve kin onların bâtınında merkûz olan iki zıd ma'nâdan ibarettir. Fakat bu iki zıd ma'nânın ve fikrin âlem-i misâlde birer sûretleri vardır. Nitekim îmân ve küfür lisanen ve fiilen izhâr edilse de edilmese de, onların âlem-i misâlde birer sûretleri vardır. Îmânın sûreti nûr ve küfrün sûreti nâr; ve kezâlik ilmin sûreti ziyâ ve aydınlık ve cehlin sûreti zulmet ve karanlıktır. Bunun gibi muhabbetin ve kînin de âlem-i misâlde iyi ve kötü sûretleri vardır. Binâenaleyh bu iki zıd ma'nâları ve fikirleri hâmil olan şahsiyetlerin musâhabetinden yine âlem-i misâlde üçüncü bir sûret doğar. İşte bu sebebden âyet-i kerimede وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ (Tevbe, 9/119) ya'ni "Sâdıklar ile beraber olun!" diye emir buyrulmuştur.
3889. Fakat o sûretler gaybda doğar. Vaktaki o tarafa gidersin, nazarda görürsün.
Fakat o sûretler gaybda ya'ni âlem-i misâlde doğar ve âlem-i dünyâda ve şehadette görünmez. Vaktāki âlem-i misâl tarafına gidersin, onları misâlî olan cismin gözüyle apaçık görürsün. Kalb gözü açık olanlar o suver-i misâliyyeyi bu âlem-i şehadette de görürler. Ehl-i hicâb ise sûrî ölümden sonra âlem-i berzahda görürler; ve âlem-i berzah ikidir: Birisi, âlem-i şehadetin fevkındeki âlem-i misâldir ki, bu dünyâya gelecek olan sûretler evvelâ orada zâhir olur. Buna "gayb-ı imkânî" ve "misâl-i imkânî" ve "misâl-i evvel" derler; ve ikinci berzaha da "gayb-i muhâlî" ve "misâl-i muhâlî" ve "misâl-i sânî" ve "misâl-i imtinâî" derler.
3890. O neticeler senin karînlerinden doğdu. Sakın her bir karînden çabuk şad [3896] olarak dönme!
"Netâyic", neticenin cem'idir; ve "netîce", lügatte "hayvan yavrusu"na derler. Burada "âlem-i misâlde doğan sûretler" murâd buyrulur. Ya'ni, o âlem-i misâldeki sûretler senin karînlerinden ve musâhiblerinden doğdu. Sakın her bir sohbet ettiğin kimselerden çabuk şâd ve memnun olarak kendi makāmına ve mekânına dönme! Ya'ni meselâ sen birtakım kimseleri kâmil bir velî zannedip sohbetlerinde bulunursun. Halbuki onlar senin zannettiğin gibi değildir. Hakāyık ve maârif nâmına sana birtakım yanlış fikirler ilkā ederler. Sen de onları öğrendim diye mesrûr ve memnûn olursun; ve o sakîm fikirlerden âlem-i misâlde sana mahsûs olmak üzere birtakım sûretler doğar ve âlem-i misâle gittiğin vakit seni iz'âc ederler; ve bu sûretler ba'zen sâlike rü'yâ âleminde de münkeşif olur.
3891. O mîkāta muntazır ol! Zürriyetlerin ilhakını doğru bil!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tur'da olan وَالَّذِينَ آمَنُوا واتبعتهم ذريتهم بإيمان الحقنا بهم ذريتهم (Tûr, 52/21) ya'ni "Îmân eden kimselerin zürriyetleri de îmân ile onlara tâbi' oldular. Biz onların zürriyetlerini de onlara ilhâk ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı bâtınîsini alıp cismânî zürriyetlerden rûhânî zürriyetlere intikāl buyurmuşlardır. İki cismin cimâ' ile ittihâdından zürriyet-i cismâniyye peyda olduğu gibi rûhların telâkîsinden dahi zürriyet-i rûhâniyye peyda olur. Ya'ni, ey kimse, vakt-i muayyeni bekle ki, o vakit senin âlem-i berzaha intikālin zamanıdır. Bu zürriyât-ı rûhâniyyenin senin berzahî olan cismine ilhâkını doğru bil!
3892. Zîrâ amelden ve illetlerden doğmuşlardır. Her birinin sûreti ve nutku ve mekânı vardır.
"Talel", duvar temeli ma'nâsınadır; burada "mekân" ma'nâsı murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda "kelel" vâki' olmuştur, "dil tutukluğu" demektir. O zürriyyât-ı rûhâniyye amelden ve sebeblerden doğmuşlardır. Onlardan her birinin âlem-i berzahda bir sûreti ve bir nutku ve mekânı veyâhud dilinin tutukluğu vardır. Burada "amel"den murâd, yalnız a'mâl-i zâhire değildir. Nitekim Fîhi Mâ Fih'in 18. faslında Hz. Pîr efendimiz şöyle buyururlar:
"Nihâyet bu amel namaz ve oruç değildir ve bunlar amelin sûretidir. Amel ma'nevî ve bâtındadır. Nihâyet devr-i Adem'den beri tâ devr-i Mustafa (a.s.) a kadar namaz ve oruç bu sûrette değil idi, halbuki amel mevcûd idi. Binâenaleyh bu sûret amel değildir. Amel insanda bir ma'nâdır. Nitekim "Onda amel etti" dersin. Halbuki orada amelin sûreti yoktur. Onda ancak bir ma'nâ vardır. Ve kezâ "O adam filân şehirde âmildir" derler. Sûrette bir şey görmezler. Ona taalluku olan a'mâl vâsıtasıyla "âmil" derler. Binâenaleyh bu amel halkın anladıkları şeyden başkadır. Onlar o ameli zâhirden ibâret zannederler. Eğer münafık bu amelin sûretini îfâ ederse ona aslâ fâidesi olmaz. Çünkü onda ma'nâ ve sıdk ve îmân yoktur."
3893. O latîf haclelerden onların sesi erişir. Derler ki: "Ey bizden gafil, haydi çabuk gel!"
"Hıcâl", "hacle"nin cem'idir, "gelin ve güveği odası." Burada mekân-ı rûhânî murâd buyrulur. "Helâ", (هلا) Fârisî'de kelime-i tenbîhdir, "âgâh ol!" ma'nâsına; ve Arabî'de at sürmek için çıkarılan sadâdır. Türkçe'de "haydi!" sadâsına mukābildir. Burada iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, o zürriyyât-ı rûhâniyye kendilerine mahsûs olan latîf emkine-i rûhâniyyeden sâhiblerine hitâb edip derler ki: "Ey kesâfet-i cismâniyyeden dolayı bizden gâfil olan kimse, âgâh ol veyahud haydi çabuk bizim tarafımıza gel!" "Teâl", Arapça'da "gel!" demektir.
3894. "Erkeğin ve kadının canı gaybda muntazırdır. Senin yavaş yavaşın nedir? Pek çabuk adım at!"
“Mûl mûl", yavaş yavaş! "Gâm", adım ma'nâsınadır. Ya'ni, o zürriyyât-ı rûhâniyye derler ki: "Ey kimse, senden evvel âlem-i berzaha intikāl etmiş olan erkeklerin ve kadınların rûhları seni bekliyorlar; sen ise o kesîf ve muzlim olan hayât-ı dünyeviyyeye yapışıp kaldın ve bu âlem-i latîfe gelmek için tevakkuf fikrindesin. Senin bu yavaş yavaş demen nedir? Bu tarafa pek çabuk adım at!"
3895. O, yalancı sabahtan dolayı yolu kaybetti. O, senin gibi ayran çömleğine düştü.
"Subh-i dürûğ", subh-i kâzibdir ki, ufk-ı şarkîde zâhir olan hafif bir aydınlıktır ve pek çabuk zâil olur; ve yolcular sabah oldu zannıyla yola çıktıkları va kit, tekrar karanlık basınca yollarını kaybederler. Beyt-i şerîfde câriyenin mecâzî olan güzelliği subh-i kâzibe ve câriyenin cismi de ayran kâsesine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni pehlivan câriyenin subh-i kâzib mesâbesinde olan güzelliğine meftûn olup cemâl-i hakîkî-i Hak'tan hicâba düşerek yolunu kaybetmiş ve bir sinek gibi ayran kâsesi mesâbesinde olan câriyenin cismine dalmıştır.
3896. Birkaç gün onun üzerine oldu. Ondan sonra o ağır cürümden pişman oldu.
Ya'ni, pehlivan Mısır'a vâsıl oluncaya kadar yolda birkaç gün câriye ile muâmele üzerine oldu. Vaktâki cimâ'-ı mütevâlî üzerine şehveti söndü, ondan sonra halîfeye karşı yaptığı o ağır suçtan pişman oldu ve artık taarruzu tekrar etmedi.
3897. Ona, "Ey güneş yüzlü, halîfeye bu olan şeyden bir işaret söyleme!" diye yemîn verdi.
Pehlivan câriyeye, "Ey güneş yüzlü mahbûbe, sakın halîfeye benim sana olan taarruzumdan bir işaret ile bile bir şey söyleme!" diye and verdi ve yemîn ettirdi.
3898. Vaktaki halife onu gördü, sarhoş oldu. Binâenaleyh onun dahi leğeni damdan düştü.
"Taşt ez bâm üftâden", kinâyât-ı Acem'den olup "damdan leğenin düşmesi", kötü nâmının şâyi' olmasına kinâyedir. Ya'ni, halîfenin câriyeye âşık olup harben Musul'dan celbettiği haberi etrâfa yayıldı ve halk onu ta'yîb etti.
3899. Onu vasfettiğinden yüz kadar gördü. Görülmüş ise, ne vakit işitilmişin mânendi oldu?
Halîfe câriyeyi görünce o câriyenin güzelliğini gammâzın vasfettiği güzellikten yüz mertebe gördü. Zîrâ görmekle işitmek arasında çok fark vardır. Görülmüş olan şey işitilmiş olan şeye benzemez. Beyt: "Derviş sözünü görülmüşten söyler. Avâm ise işitilmiş olan şeyden bahseder."
3900. Vasıf akıl gözü için tasvîrdir. Süreti, kulağın layıkı değil, gözün layıkı bil!
Ya'ni, görülmeyen bir şeyin tavsifi akıl gözünün görmesi için yapılan bir tasvîrdir. Bu tavsîfi kulak dinler ve akıl gözü bu tavsîfden peydâ olan sûret-i hayâliyyeyi görür. Bu tasvîr-i hayâlîyi idrâkde cisim gözünün aslâ alâkası yoktur. Cisim gözü ancak suver-i hissiyyeyi görür. Kulağın dahi bu sûret-i hissiyye ile alâkası yoktur. Binâenaleyh bu tavsîf üzere akıl gözünde zâhir olan sûret-i hayâliyye aslına mutâbık olmaz. Fakat tavsîf olunan şeyin aslı zâhir olup göz onu gördüğü vakit o sûret-i hayâliyye zâil ve yakîn hâsıl olur. Böyle olunca işitme ve dinleme görme gibi değildir.
3901. Bir adam bir söz biliciden, "Ey iyi sözlü, hak ve bâtıl nedir?" diye sordu.
3902. Kulağını tuttu ve dedi: "Bu, bâtıldır, göz haktır ve ona yakîn hasıldır."
Ya'ni, bir kimse söz bilen bir hakîmden "Hak ve bâtıl nedir?" diye sordu. O hakîm dahi kulağını tutup sâile göstererek: "Bu bâtıldır!" Ya'ni kulaktan işitilen sözler şek ve şübheden ârî olmadığından bâtıldır ve eğridir; ve gözün gördüğü şeylerde şek ve şübhe bulunmadığından "Göz haktır ve doğrudur; ve gözün gördüğü şeylerde yakîn hâsıldır." Meselâ bir kimse birisinden bir vak'ayı dinlese, o vak'anın öyle cereyân ettiğine kāni' olur. Fakat dîğer birisi gelip "Hayır, o vak'a öyle değildir, böyledir!" dese, derhal bir şübhe hâsıl olur. Fakat bir kimse o vak'ayı gözleriyle görse, hiçbir kimse o vak'a hakkında ona şek ve şübhe ilkā edemez.
3903. O nisbet ile bunun önünde bâtıl geldi. Ey emîn, ekser sözler nisbettir.
O işitmek, bu görmek önünde bâtıl ve eğri geldi. Ey müşâhedesinden emîn olan kimse, sözlerin çoğu kulağa nisbetle söylenir ve işitmekten ve dinlemekten hâsıl olur. Bu sebeble ekseriyâ hilâf-ı hakîkat olur. Meselâ Bağdâd şehrini görmemiş olan bir kimse onun ta'rîf ve tavsîfini işitir ve bu ta'rîf ve tavsîfden onun zihninde bir sûret peyda olur; vaktâki Bağdâd'a gider, şehir onun zihninde tasavvur ettiği sûretten bambaşka bir hâlde zâhir olur. Binâenaleyh görmeye nisbetle işitmek bâtıl olur.
“Ma'lum olsun ki, kulak kendi zâtında bâtıl değildir. Zîrâ ondan ilm-i esvât hâsıl olur; ve müşâhede-i esvât ancak bu işitmek iledir. İşitilen şeylere karînelerin inzimâmından sonra onların sıdkına kalb için yakîn peyda olur. Nitekim kelâmullâhın ve kelâm-ı Resûlullâh'ın ve kelâm-ı ehl-i tevâtürün istimâ'ından ilm-i yakîn peyda olur. Velâkin göz cihetinden müşâhedesi mühim olan şeyleri görmek ve müşâhede etmek lâzımdır ki, ayne'l-yakîn mertebesi vücûda gelsin. Binâenaleyh bu i'tibâr ile kulak göze nisbetle nâçîz olur." (Bahru'l-Ulûm şerhinden hulâsa)
3904. Yarasa gerçi güneşten ihticab etti, güneşin hayalinden mahcûb değildir.
Meselâ yarasa kuşunun güneşi görmeğe tahammülü olmadığından gecenin zulmetiyle güneşten perde arkasındadır. Velâkin güneşin hayâlinden perde arkasında değildir. Güneşin hayalini kendi zihninde müşâhede eder. Burada "yarasa"dan murâd, Hakk'ın cemâl-i zâtîsini müşâhedeye mütehammil olmayan kimselerdir ki, onlar müşâhede ehli olan evliyâ-i kirâmın beyânât-ı aliyyelerini işittikleri vakit zihinlerinde bir sûret-i hayâliyye peyda olur ve o sûret-i hayaliyyeyi cemâl-i zâtî kıyâs ederler; ve hayal kulak cihetinden mütevellid olur. Binâenaleyh kulak bâtıl-ı mahz olmaz. Lâkin onun butlânı göze ve müşâhedeye nisbetle olur. Zîrâ hayâl her ne kadar matlûbun kendi değil ise de matlûba vusûlün kılavuzu olur.
3905. Korku ona muhakkak onun hayalini verir. Onun o hayali zulmet tarafına çeker.
Müşâhedeye tahammül edememek korkusu, o yarasa kuşuna güneşin hayâlini verir. Onun o hayâli de kendisini mâsivâ-yı Hak zulmeti tarafına çeker ve o hayâle kanâat edip oturur.
3906. O nûrun hayali onu korkutur. Zulmetler gecesi üzerine onu yapıştırır.
O güneşin nûrunun tasvîri o yarasayı korkutur. Zulmetler sahibi olan geceye yapıştırır. Ya'ni yarasa güneşi görmediği hâlde mahzâ onun nûrunun hayâli onu korkutur. Binâenaleyh korkunun menba'ı hayal olur. Bunun gibi tecellî-i zâtî husûlü esbâbına tevessül edemeyen zâhidler ve âbidler dahi o tecellî-i zâtînin ta'rîfinden hâsıl olan hayâlden korkup mâsivâ-yı Hak olan hayâl-i zulmete yapışırlar. Zîrâ tecellî-i zâtîyi kendi mevhûm varlıklarının düşmanı ve zulmet-i hayâli de kendi varlıklarının dostu telakkî ederler.
3907. Düşmanın hayalinden ve onun tasvîrindendir ki, sen yâre ve dosta yapışmışsın.
Nitekim âlem-i zâhirde sen düşmanın hayalinden ve onun zihnindeki tasvîrinden korkup yârinin ve dostunun tarafına ilticâ edersin ve yapışırsın.
3908. Ey Mûsâ, senin keşfin parlamayı dağ üzerine yükseltti. O tahayyül edici senin tahkikine takat tutmadı.
“Lema” yaldıramak, parlamak ve aydın olmak ma'nâsınadır. “Muhayyil”, “tahyîl”den ism-i fâildir, “tahayyül eden kimse” demektir. “Mûsâ”dan murâd, burada tecellî-i zâtîye mazhar olan ehâss-ı evliyâdır. “Dağ”dan murâd, vücûd-ı izâfidir. Ya'ni, ey tecellî-i zâtînin mazharı olan veliyy-i kâmil, senin keşfin tecellî-i zâtî güneşinin parlamasını dağ mesâbesinde olan vücûd-ı izâfiye yükseltti; ve bu tecellî neticesinde taayyünât-ı kesîfesinin hükmü o nûrun altında muhtefi oldu. O hayâl mertebesinde kalan zâhidler ve âbidler senin o tecellî ile tahakkukuna tâkat tutmadı ve tahammül edemedi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde zât-ı şerîflerine de işaret buyururlar. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da şu menkıbe beyân buyrulur: "Hz. Hudavendigâr halkın kesret-i müracaatından melûl olunca hamama gider ve hamamda dahi su mahzenine girer idi. Bir def'a yine su mahzenine girip üç gün üç gece orada tevâlî-i tecelliyât ve tetâlî-i bârikāta müstağrak olmuşlar idi. Üç günden sonra Çelebi Hüsâmeddin hazretleri tazarru'-ı kesîr ile dışarıya çıkmalarını istid'â eylediler. Çelebi hazretleri cenâb-ı Hudâvendigâr'ın mizâc-ı şerîflerini gāyet zayıf gördükde, göz yaşının damlaları yanakları üzerinden aktı. Ondan sonra: "Hüdavendigârım, mizâc-ı şerîfiniz gāyetle zayıfdır, eğer bu bîçârelerin istifadesi için takviye buyursanız ne olur?" dedi. Hz. Hudâvendigâr buyurdular ki: "Ey Çelebi, dağ bu kadar cesâmeti ile tecellî-i celâlîye tahammül edemedi. Benim miskîn ve zayıf olan cismim üç gün üç gece on yedi kere şa'şaa-i âfitâb-ı celâl ve bârikāt-ı envâr-ı cemâle nasıl tahammül eder?"
3909. Sakın gāfil olma ona ki, onun hayalini kabul edicisin ve bu yoldan vâsılsın.
"Girre", gaflet ma'nâsınadır. Ya'ni, sakın ehl-i tecellîden dinlediğin ta'rîfâttan zihninde hâsıl olan hayali kabûl edici olduğuna ve bu hayal yolundan vâsıl-1 tecellî olduğuna aldanma ve gāfil olma! Zîrâ herkesin hayali kabûle tahammülü vardır. Fakat o tecellî-i zâtîyi kabûle ve müşâhede-i cemâle tahammülü yoktur. Buna tahammül ancak isti'dâd-1 zâtîye tevakkuf eder. Bu da inâyet-i ezeliyyedir; ve o inâyetin de sebebi ve illeti yoktur.
3910. Harbin hayalinden bir kimse korkmadı. Harbden evvel şecâat yoktur, ancak bunu bil!
Nitekim harbin zihinde olan hayâlinden hiçbir kimse korkmaz ve hayâlen harb edip şecâatler ızhâr eder. Fakat harbden evvelki şecâat mu'teber değildir. Şecâat ancak fiilen harb vukū'unda belli olur.
3911. Harb hayali üzerinde fikirlerde muhannes Rüstemler gibi yüz kerr ü fer eder.
"Hîz", muhannes ve puşt; "fiker", "fikret"in cem'idir. "Kerr ü fer", harb vaktinde îcâb-ı hâle göre ileri geri harekettir. Ya'ni, bir korkak puşt dahi harb hayâlinde düşünceler içinde Rüstem pehlivanlar gibi birçok ileri geri hareketler yapar. Fakat fiilen harb vukū'unda kaçacak yer arar. Binâenaleyh hayâlin hakîkat muvâcehesinde hiçbir kıymeti yoktur.
3912. Rüstem'in nakşı ki, o bir hamamdadır, her bir hamın fikr-i hücumunun beraberidir.
"Kırn", harîf ve hem-ser ve beraber demektir. Ya'ni, hamamların duvarlarında meşhûr Rüstem pehlivânın düşmana hücûm hâlindeki resmi vardır. Onun bu vaziyeti her bir hamın ve korkağın fikren ve hayâlen düşmana vâki' olan hücûmunun ve hamlesinin nazîri ve beraberidir.
3913. Bu işitme hayali vaktaki görülmüş olur, muhannes ne olur? Bir Rüstem muztar olur.
Dinlemekten ve işitmekten hâsıl olan bu harb hayâli, vaktāki fiiliyatta zâhir olur ve his gözüyle görülmüş olur, bu harb-i fiilîde korkak bir puştun ne kıymeti olur? Bu harb-i fiilîde Rüstem pehlivan mesâbesinde olan bir kahraman bile muztar bir hâle gelir.
3914. Cehd et ki, kulaktan gözüne gitsin. O şey ki o bâtıl olmuştur, o hak olsun!
Ya'ni, ey sâlik, tecellî-i zât ile tahakkuk her ne kadar inâyet-i ezeliyyeye mütevakkıf ise de, bu inâyet ekseriyâ sa'y ile mütezâhir olduğundan çalış ki, kulaktan hâsıl olan hayâl mertebesinden müşâhede mertebesine inkılâb etsin ve o hayâl ki, müşâhededen evvel bâtıl ve eğri idi, müşâhede husûliyle hak ve doğru olsun!
3915. Ondan sonra senin kulağın dahi göz tab'ında olur. Senin yün gibi olan iki kulağın bir gevher olur.
Müşâhede mertebesine vâsıl olduktan sonra senin kulağın ve işitmen dahi göz ve görmek tab'ında ve mertebesinde olur; ve kıymetsiz yün mesâbesinde olan senin iki kulağın dahi müttehid bir gevher olur. Ya'ni vücudun tecellî-i Hak ile telattuf edince, mertebe-i rûhâniyyete terakkî edersin. Rûhun sıfatıyla muttasıf olup işitmen görmenle beraber olur. Ba'zı nüshalarda "peşm" yerine "yeşm" vâki'dir; ve "yeşm", zînet taşları arasında en kıymetsiz bir taştır.
3916. Belki bütün cisim ayna gibi olur. Hep göz ve sînenin gevheri olur.
Ya'ni, telattuf eden cismin, rûhun sıfatıyla muttasıf olup baştan aşağıya kadar bir ayna gibi olur. Her zerresiyle görür ve her zerresiyle işitir ve sînenin gevheri, ya'ni tamâmen kalb olur.
3917. Kulak hayal koparır; ve o hayal o cemâlin visalinin dellalesidir.
"Dellâle", kılavuz ve pezevenk ma'nâsınadır. Ya'ni, kulak işittiği sözden kalbde bir hayâl îcâd eder ve o hayalin hakîkatini araştırmağa başlar. Binâenaleyh hayâl cemâl-i hakîkate vusûl için bir kılavuz olur ve mahbûbe-i hakîkatin bir pezevengi olur.
3918. Cehd et, tâ ki bu hayal ziyade olsun! Tâ ki dellâle Mecnun'un rehberi olsun!
Ey sâlik, çalış ki cemâl-i hakîkî-i Hakk'ın hayali felekte ziyâde olsun! Zîrâ hayal kuvvetlendikçe o hayâlin hakîkatine vusûl aşkı da artar; ve o hayâl kılavuzu Leylâ mesâbesinde olan ma'şûk-ı hakîkîye, Mecnûn mesâbesinde bulunan sâlik için rehber olur.
3919. O câhil halîfe de birkaç gün dahi o câriye ile hoş rîş-gavlık etti.
"Gûl”, “gül" vezninde "ahmak ve nâdân" ma'nâsınadır. "Rîş-gâv", ham tama' ve kısa düşünen ve ahmak ma'nâlarınadır. Ahirindeki "yâ” masdariyyet içindir. Ya'ni, o câhil halîfe de bu fânî olan hayât-ı dünyeviyyede birkaç gün dahi o câriye ile ham tama'lık etti.
3920. Sen mülkü garb ve şark mülkü tut! Mâdemki kalmıyor, sen onu şim[3926] şek tut! Ey hükümdâr, farzet ki dünyanın garbı ve şarkı senin mülkündür, mâ-demki gerek senin vücûdun ve gerek mülkünün vücûdu fânîdir, sen o tasar-rufu bir an için çakıp kaybolan bir şimşek farzet!
3921. Memleket ki o ebedî kalmaz, ey gönlü uyumuş olan sen, onu sen rü'ya bil!
Ey her an gördüğünden gafil olan ve ibret almayan kimse, senin gönlün uyumuş bir hâldedir. Ebedî kalmayan mülkü rü'yâ mesâbesinde bil! Bu beyt-i şerîfde الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni "Nâs uyurlar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.
3922. Acaba o kibir ve gurûru ne yapacaksın ki, bir cellâd gibi senin boğazını tutar.
"Bâd-ı burût", bıyık rüzgârı demek olup kibir ve gurûr ve ucübden kinâ-yedir. Ya'ni, ey hükümdâr, fânî olan mülk-i dünyâya dayanıp hemcinsin olan insanlara karşı ızhâr ettiğin o kibir ve gurûru ne yapacaksın ki, ölüm geldiği vakit, o kibir ve gurûr bir cellâd gibi hayât-ı uhreviyyede senin boğa-zına sarılıp sıkar ve seni ta'zîb eder. Nitekim II. cildin 1408 numarasına mü-sâdif olan beyitte: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست ["Bir sîret ki, o senin vücûdunda galibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir"] ve bu V. cildin 2211 numarasına müsâdif olan beyitte dahi: روز محشر هر نهان پیدا شود هم زخود هر مجرمی رسوا شود ["Mahşer günü, her gizli şey meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezîl eder."] buyrulmuş idi.
3923. Bil ki, bu âlemde de bir emniyet mahalli vardır. Münafıktan az dinle ki, o yoktur dedi.
"Me'men"den murâd, meslek-i evliyâdır ki, bu mesleğe sülûk neticesinde ahvâl-i âhiret dünyâda iken sâlike münkeşif olur; ve sâlik bidâyette ehl-i ha-kîkat tarafından sülûk esnâsında vukū' bulacağı bildirilen ahvâli bittabi' gö-remez. Fakat evliyâya olan i'timâdından dolayı kendisinde bir hayâl peydâ olur ve sâlik bu hayâl üzerine meslek-i evliyâya sülûk eder; ve hayal ziyâde-leştikçe onun matlûbu olan keşfe ve müşâhedeye delîl olur. Nitekim yukarı-ki 3918 numaralı beyitte جَهْد کُن تا این خیال افزون شود buyrulmuş idi.
Ya'ni, ey kimse, bu hayât-ı dünyeviyyede dahi bir emn ve emân mahalli vardır ki, o me'men meslek-i evliyâdır. Sen ahbâr-ı evliyâya i'timâd et ve o mesleğe sülûk et ki, dünyâda iken sana ahvâl-i âhiret münkeşif olsun! Ve ilm-i yakînin ayne'l-yakîne inkılâb etsin! Zîrâ münafık, ahvâl-i âhireti münkir olduğu için, bu dünyadaki me'meni dahi inkâr edip evliyâyı ve onların ihbârâtını reddederler. Binâenaleyh sen onları az dinle ve bu az dinlemen ile hamâkatlerine ve fesadlarına vâkıf ol!
Münkirlerin ba's-i ekber ve ahvâl-i âhiret hücceti ve onların hüccetinin za'fının beyânı; zîrâ onların hücceti buna râci' olur ki, "Bunun gayrını görmüyorum!"
3924. Onun hücceti budur ki, her bir dem söyler. "Eğer başka bir şey olaydı, görür idim."
Dünyâda keşf-i evliyâyı ve hayât-ı uhreviyyeyi münkir olan kimsenin hücceti ve delîli şudur: Der ki: "Eğer bu gördüğümüz hayât-ı dünyeviyyeden başka bir hayat âlemi daha olaydı ben görür idim. Mâdemki ben görmüyorum, öyleyse yoktur!"
3925. Eğer çocuk, aklın hallerini görmezse hiçbir akıl akıldan nakleder mi?
Hayât-ı uhreviyyeyi münkir olan kimse, o hayâtı âlem-i dünyâda müşâhede eden evliyâya nisbetle âkıl ve bâliğ olmayan çocuk hükmündedir. Eğer bir çocuk "Akıl ve bülûğun ahvâlini ben bilmiyorum ve görmüyorum!" dese hiçbir akıl ve bâliğ olan kimse akıldan ve kendi müşâhedesinden intikāl ve rücû' eder mi? Ve der mi ki, “Mâdemki bir çocuk akıl ve bülüğun ahvâlini görmedim, diye inkâr ediyor, binâenaleyh ben de nefsimde müşâhede ettiğim ahvâlin aslı olmadığına hükmedeyim?"
3926. Ve eğer bir akıl aşkın hallerini görmezse, aşkın iyi fallı olan ayı nâkıs olmaz.
Ve eğer bir akıl ve bâliğ olan kimse âşık olmamış ve aşkın ahvâlini görmemiş olsa, aşkın nûrânî olan mâhiyetine nakîsa gelmez. Zîrâ aşk denilen ma'nâ âşıkların indinde sâbittir. Aşktan bîhaber olan kimse istediği kadar aşk yoktur desin dursun! Bir âşık onun bu inkârına kulak asar mı?
3927. Kardeşlerinin gözü Yūsuf'un güzelliğini görmedi. Yakūb'un kalbinden ne vakit nâ-bedîd oldu?
Bu beyt-i şerîfde âlem-i histe mevcûd olan bir şeyin bile görülemediği beyân buyrulur. Ya'ni, Yûsuf (a.s.)ın güzelliğini his gözüyle görmek mümkün iken, onun kardeşleri o güzelliği görmedi ve güzellik vesîle-i muhabbet iken onlar o hazrete buğz ettiler. Halbuki o güzellik Ya'kūb (a.s.)ın kalbinden Yûsuf (a.s.) kaybolduğu hâlde bile bir an nâ-bedîd olmadı; ve Hz. Ya'küb o güzelliği dâimâ hayâlinde müşâhede ederdi.
3928. Musa'nın gözü asayı değnek gördü. Gayba mensub olan gözü yılan ve fitne gördü.
Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın cisim gözü elindeki asâyı değnek gördü. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Taha'da وَمَا تِلْكَ بِيَمِينكَ يَا مُوسَى قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّكاً عليها وأهش بها عَلَى غَنَمِي وَلَيَّ فِيهَا مَارِبٌ أُخْرَى (Taha, 20/17-18) ya'ni "Hak Teâlâ yâ Mûsa, elindeki nedir? diye sordu. Cenâb-ı Mûsâ cevâben: O asâdır, ben ona dayanırım ve koyunlarıma yaprak silkelerim ve onunla başka işlerim vardır" dedi. Fakat vaktaki Hak Teâlâ ona ruhunun ve sırrının gözüyle asânın ayn-ı sâbitesini ve hakikatini gösterdi, o asâyı yılan ve fitne koparıcı bir şey gördü ve zâhir gözüyle baktığı vakit korktu. Nitekim âyet-i kerimede قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى (Taha, 20/19-21) ya'ni "Hak Teâlâ: O asâyı elinden bırak! buyurdu. Onu bıraktı, bir ejderha olup her tarafa yürümeğe başladı. Hak Teâlâ: Onu tut, korkma! Biz onu evvelki hey'eti olan asâya iade ederiz” buyurdu. İmdi bu misâlden dahi anlaşılacağı üzere bir şeyin zâhiri ve dış yüzü onun bâtınının ve iç yüzünün perdesidir. Yalnız dış yüzü görüp iç yüzden gāfil olmak hamâkattir.
3929. Baş gözü sır gözüyle cenkteydi. Sır gözü galib geldi, hüccet gösterdi.
Mûsâ (a.s.)ın cisminin gözü rûhunun gözüyle cenkte ve muhalefetteydi. Ya'ni, cisminin gözü asâyı değnek ve rûhunun gözü dahi o asâyı yılan görür idi. Nihayet rûhunun gözü cisminin gözüne gälib gelip cisim gözünün hâsıl ettiği korkaklık zâil oldu; ve Mûsâ (a.s.) dilediği vakit Fir'avn'a ve tebaasına o asâyı hüccet-i nübüvvet ve mu'cize olarak gösterdi.
3930. Mûsa kendi elini el gördü; gayb gözü önünde bir nûr zahir oldu.
[3936] Mûsâ (a.s.) cisim gözüyle kendi elini dîğer insanların eli gibi bir el gördü. Fakat rûhunun gözü önünde o elde güneş gibi bir nûr zahir oldu. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Tâhâ'da cenâb-ı Mûsâ'ya hitâben Hak Teâlâ hazretle-ri şöyle buyurmuş idi وَاصْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخرج بيضاء من غير سوء آيةً أخرى (Tâhâ, 20/22) ya'ni "Ve elini koltuğunun altına götür, zammet, tâ ki illetsiz ve ayıb-sız parlak çıkıp nübüvvetine dîğer alâmet olsun!"
3931. Bu söz kemâlde nihayet tutmaz. Her mahrûmun önünde hayal gibi olur.
Ya'ni, bu cisim gözü ile görülen eşyânın bir de iç yüzü olduğunu kemâliy-le anlatmak için söylenecek sözlerin nihâyeti yoktur. Ve ba's-i ekber hakkın-da Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde îzâhât geçmiştir. Ezcümle bu cil-din 1773 numarasına müsadif olan : نفخ صور امرست از یزدان پاک که برآید ای ذرایر سر زخاك ] Nefh-1 sûr ey zerreler, topraktan baş çıkarınız, diye pâk olan Hâ-lık'tan emirdir."] beytinde ve onu ta'kîb eden dîğer beyitlerde de îzâhât var-dır. Fakat bu hakikatleri görmekten mahrûm olan kimsenin indinde bu söz-ler hayâl ve efsâne gibidir.
3932. Çünkü onun indinde hakîkat ferc ve boğazdır. Onun önünde dostun es-rârını az beyan et!
Çünkü âlem-i rûhâniyyetten gâfil ve cismâniyette müstağrak olan kimsenin indinde hakîkat ancak ezvâk-ı cismâniyye tahsîline âlet olan âlet-i tenâsül ve boğazdır. Ya'ni yemek ve içmek ve cimâ' etmektir. Böyle bir kimsenin önünde dost-ı hakîkî olan Hakk'ın esrârını az söyle! "Az söyle!" ta'bîrindeki sır budur ki, veliyy-i kâmil vâris-i peygamberîdir; ve Peygamber'e ما على الرسول إلا البلاغ (Maide, 5/99) ya'ni "Resûl üzerine vacib olan ancak tebliğdir" emr-i ilâhîsi vârid olmuştur. Binâenaleyh Peygamber'e ale's-seviyye nâsa tebliğ vâcibdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi isr-i nebevîye ittibâen bu esrârı âmmeye az söylemeyi ve havâssa çok söylemeyi tavsiye buyururlar. Nitekim âtîdeki [3935 numaralı] beyti bu ma'nâyı te'yîd buyurur.
3933. Bizim indimizde ferc ve boğaz hayal oldu. Şübhesiz can her dem cemâl gösterir.
Ya'ni, bizim gibi kâmillerin indinde yemek ve içmek ve cimâ' etmek gibi ezvâk-ı cismâniyye hayâl olmuştur. Zîrâ bekāsı olmayan âlem-i cismâniyyetin rü'yâdan farkı yoktur; ve rü'yâdaki yeme ve içme ve cimâ' etme ise hayaldir. Kalb cismâniyetten alâkasını kesince şübhesiz her an rûhun cemâli zâhir olur.
3934. Her kimin ferc ve boğaz âdeti ve tab'ıdır, bu “Leküm dîn ve liye dîn” onun içindir.
Ya'ni, her kim ki, bu âlem-i cismâniyyette yemek ve içmek ve cimâ' etmek zevklerine dalmış ve bu zevklerde istiğrâkı kendine huy ve âdet etmiş ve bu zevklerden başka bir zevk olduğunu münkir bulunmuş ise, o kimseye ne kadar vâzıh, aklî ve naklî delîller getirmiş olsa aslâ kabûl etmez. Binâenaleyh ona söylenecek söz sûre-i Kâfirûn'daki لكم دينكم ولي دين ya'ni "Sizin için bir dîn ve âdet ve huy vardır; ve benim için dahi bir huy ve âdet ve meslek vardır" (Kâfirûn, 109/6) demek olur.
3935. Öyle inkâra sözü kısa et, ey Ahmed, eski kâfire az söyle!
Ya'ni, öyle kuvvetli aklî ve naklî delîller var iken vâki' olan inkâra karşı çâre yoktur. Binâenaleyh artık sözü kısa söyle, ey Ahmed (a.s.)ın vârisi olan
O güzel yüzlünün yanına halîfenin cimâ' için gelmesi
3936. O halîfe içtima' re'yini etti. Cimâ' için o kadın tarafına gitti.
O Mısır halîfesi câriyeyi sarayına celbettikten sonra onunla bir odada bulunmaya niyet etti ve cimâ' etmek kasdıyla o câriye tarafına gitti.
3937. Onun zikrini etti ve zekerini kaldırdı; o muhabbet artırıcı ile yatıp kalkmağa kasd etti.
Ya'ni, câriyenin vücudunun ve endâmının ve yüzünün güzelliğini tasavvur etti ve bu tasavvuru ile şehvetini tahrik ederek zekerini kaldırdı. Zîrâ zekerin kıyâmı kadının uzv-ı ma'hûdunun ve endâmının tasavvurundan hâsıl olur; ve halîfe şehvetini kabartan hayâl-i tasavvur içinde iken, o muhabbet arttırıcı olan câriyenin cismi ile de yatıp kalkmağa kasd etti. Zîrâ sûret-i hayâliyye ile sûret-i cismiyye ictimâ' edince şehvet derece-i kemâle gelir.
3938. Vaktaki o kadının iki ayağı arasına oturdu, müteakiben kazâ geldi ayşının yolunu bağladı.
"Ayş", yaşayış ve dirilik ma'nâsına olup burada zevk-ı hayattan kinâyedir. Ya'ni, halîfe cimâ' vaziyetini alıp kadının iki bacakları arasına girip çöktü. Bu vaziyeti müteâkib kazâ-yı ilâhî zuhûra geldi ve onun zevk-ı hayatının yolunu bağladı. “Ays”, cimâ’ ma’nâsına olduğuna göre, eğer bu kelime “sin” ile olursa, “onun cimâ’ının yolunu bağladı” demek olur.
3939. Onun kulağına sıçanın hış hışı erişti; onun zekeri yattı, onun şehveti külliyyen ürktü.
“Hışt hışt”, kâğıt sadâsı ve yeni dikilen elbisenin sadâsı, ya’ni hışırtı ma’nâsınadır (Burhan). Ya’ni, halîfe cimâ’ vaziyetinde iken kulağına sıçanın hışırtısı erişti; bu hışırtıdan dolayı korkup onun harekette olan zekeri indi ve şehveti külliyyen ürktü.
3940. O vehm ile ki, hasırdan şiddetle kımıldayan bu hışırtı yılandan ola!
“Sarîr”, lügatte “kapı gıcırtısı ve kalem cızırtısı” ma’nâsınadır. Burada mutlakan “hışırtı” demektir. Ya’ni, halîfenin şehveti, hasır altından hışırtı ile bir yılan çıktığı vehmiyle munkatı’ oldu ve âlet-i tenâsülü indi ve cimâ’ vaziyetini bıraktı.