Halifenin şehvetinin za'fından ve o emîrin şehvetinin kuvvetinden dolayı o câriyeyi gülme tutması ve halifenin câriyenin gülüşünden anlaması
46. bölüm / 51 · 1053 kelime · ~6 dk okuma
3941. Kadın onun o gevşekliğini gördü, taaccübden kahkahaya geldi, onu gülme tuttu.
3942. O pehlivanın erkekliği onun hatırına geldi ki, o arslanı öldürdü; ve onun endâmı öyle idi.
Ya'ni, câriyenin taaccübüne sebeb bu oldu ki, pehlivan câriyeyi Mu- sul'dan getirirken yolda kendisine takarrub edeceği esnâda yukarıda îzâh olunduğu üzere askeri birbirine katan arslanı öldürdüğü hâlde, bu müdhiş ar- bededen âlet-i tenâsülü inmedi ve gelip muamele-i cinsiyyede bulundu. Ha- lîfenin âlet-i tenâsülü ise küçük bir hışırtıdan iniverdi. Câriye pehlivanın şeh- vetinin kuvvetine ve halîfenin şehvetinin gevşekliğine şaştı; ve bu taaccüb- den dolayı kendisini tutamayıp bir kahkaha kopardı. Zîrâ gülmek taaccübden gelir; ve gülmenin hıffeti ve şiddeti dahi taaccübün çokluğundan ve azlığın- dan neş'et eder. Nitekim sûre-i Necm'de أَفَمَنْ هَذَا الْحَدِيث تَعْجَبُونَ وَتَضْحَكُونَ (Necm 53/59-60) ya'ni "Acabâ siz bu sözden taaccüb mü edersiniz ve güler misi- niz?" buyrulur.
3943. Kadının gülmesi galib geldi, uzun oldu; cehd ederdi ve dudağını kapata- maz idi.
“Firâz”, kelimesi lügat-i ezdâddandır, “kapamak ve açmak” ma'nâlarında kullanılır. “Nemî şüd leb firâz”, “dudağı kapanmaz idi” demek olur. Gülmesi- ni ve kahkahasını zaptedememekten kinâyedir.
3944. Esrar içiciler gibi şiddetli güler idi. Gülme fâide ve ziyan üzerine galib geldi.
“Beng”, keten ve kendir yaprağından çıkarılan esrar demektir ki, onu tü- tün ile ve sâir sûretle içenler sarhoş olur. “Bengiyân”, esrar içiciler ma'nâsı- nadır. Ya'ni, câriye esrar içip sarhoş olanlar gibi irâdesiz bir hâlde güler du- rurdu; ve halîfenin huzûrunda böyle ifrât derecede gülmekten kendisine bir zarar veyâ fayda geleceğini mülâhaza edemez bir hâlde idi. Gülme bu düşün- celer üzerine galib geldi.
3945. Her ne düşündü ise de onun gülmesi artar idi. Sel bendi gibi nâgehan açıldı.
Ya'ni, câriye bu gülmeyi def' için iyi ve kötü her ne düşündü ise fâide et- medi. Onun gülmesi bendi açılıp coşan bir sel gibi ansızın açıldı ve coştu.
3946. Ağlamanın ve gülmenin, kalbin gam ve şâdîsinin her biri için, müstakil bir ma'den bil!
Ma'lum olsun ki, ağlama ve gülme ve gam ve şâdî sıfat-ı beşeriyyettir; ve âlem-i beşeriyyette her bir sıfatın zuhûru için müstakil bir menba' vardır ki, o menba' bir ism-i ilâhînin hazînesidir. Meselâ kul bu vücûd-ı izâfiî âleminde kendi nefsine mülayim ve muvâfık olan bir şeyin zuhûru ümîdinde iken "Mâ-ni'" ism-i şerîfinin hazînesinden bir sebeb-i men' zuhûr ettiği vakit o kul mağmûm olur; ve "Mu'tî" ism-i şerîfinin hazînesinden bir sebeb-i i'tâ zuhûr ettiği vakit dahi mesrûr olur. Diğer sıfatların dahi hepsi böyledir. Binâenaleyh sûret-i insâniyye bilcümle esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâmının meclâsıdır.
3947. Her birinin bir mahzeni vardır. Ey birader, onun anahtarını Fettah'ın elinde bil!
Ya'ni, insanda zâhir olan sıfatlardan her birinin bir mahzeni ve menba'ı olan esmâ-i ilâhiyyeden bir isim vardır. Ey birâder, o mahzenlerden her birinin anahtarı bil ki "Fettâh" ism-i şerîfinin elindedir; ve Fettâh ism-i şerîfi kulların isti'dâdına göre îcâb eden isimlerin hazînelerini açar. O kullarda o isimlerin ahkâmı ve âsârı zâhir olur. Bu isimlerin cümlesi onların müsemmâsı olan Hakk'a müntehîdir. Nitekim sûre-i Necm'de وأن إلى ربك المنتهى وأنه هو أضحك وأبكى (Necm, 53/42-43) ya'ni "Müntehâ Rabbine kadardır. Ya'ni 'Allah' ism-i câmi'ine kadardır. Ve muhakkak O'dur ki ağlatır ve güldürür" buyrulur.
3948. O gülme ondan hiç sakin olmadı. Binaenaleyh halife bulanık ve sert huylu oldu.
Ya'ni, câriye her ne kadar kendisini tutmak istedi ise de o gülme ondan asla sâkin olmadı. Binâenaleyh halîfe câriyeye öfkelendi ve şiddet gösterdi. "Tîre", "karanlık" ve "öfkeli" demektir (Bahâr-ı Acem).
3949. Heman kılıcı kınından çekti, dedi: "Ey murdar, gülmenin sırrını açık söyle!"
"Şemşîr", kılıç ma'nâsına olup aslında "şem" ile "şîr"den mürekkeb bir kelimedir. “Şem", tırnak ve "şîr" arslan; ve "şemşîr" arslan tırnağı demek olur (Burhân).
3950. Bu gülmeden benim kalbime bir zan düştü. Bir doğru söyle, bana uşve veremezsin!
"Uşve dâden", uşve vermek, nazlanmak ve aldatmak ma'nâlarına müsta'meldir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, "Senin gülmenden benim kalbimde bir zan hâsıl oldu. Niçin gülüyorsun? Sebebini doğru söyle! Yalan söylersen beni aldatamazsın!"
3951. Ve eğer doğruluğun hilafı beni aldatır isen yahud sen dem ile bahane-i çerb getirir isen.
"Bahâne", sebeb ve özr-i bâtıl. "Çerb", mecâzen "gālib ve efzûn” ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). "Bahane-i çerb âverden", ziyâde özr-i bâtıl getirmek olur. "Dem", burada "hud'a" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Doğruluğun hilafı olarak beni aldatır isen yâhud sen hud'a ile ziyâde özr-i bâtıl getirir isen." Ba'zı nüshalarda "be-dem" yerine, "ber-em" vâki'dir. "Benim indimde" ma'nâsınadır. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Yahud benim indimde ziyâde özr-i bâtıl getirir isen" demek olur. Bu beytin mütemmimi âtîdeki beytin birinci mısrâ'ıdır.
3952. Ben bilirim, benim kalbimde rûşenlik vardır. Sana söylemeğe lâyık olan her şeyi söylemek gerektir.
"Gülmenin sebebini yalan söylersen veya bana ziyâde özr-i bâtıl getirir isen, ben o sözlerinin yalan ve bâtıl oduğunu bilirim ve idrâk ederim. Zîrâ benim kalbimde bir firâset aydınlığı vardır. Binâenaleyh bu hususta bana karşı söylenmesi lâyık olan şeyi söylemen lâzımdır."
3953. Her ne kadar gafletten nâşî, vakit vakit bulut altına gitti ise de, sen şahların kalbinde büyük bir ay bil!
"Sitabr", iri cisim, kocaman ve kalın ma'nâlarınadır.." "Mâhî sitabr", "bir kocaman ay"dan murâd, ilhâm-ı ilâhîdir. Nitekim ارباب الدول ملهمون ya'ni "Erbâb-ı düvel ilhâm olunmuşlardır" denilmiştir. Ya'ni, "Hak tarafından kulların umûrunu idâreye me'mûr edilmiş olan şâhların kalbinde koca bir ilhâm-ı ilâhî ayı vardır. Bu ay her ne kadar sıfât-ı beşeriyye bulutları altında vakit vakit gizlenir ise de, inde'l-îcâb zâhir olup nûrunu ızhâr eder."
3954. "Gökte seyr vaktinde bir çerâğ vardır. Hırs ve öfke vaktinde leğen altına gelir."
"Geşt", burada "seyr ve gezme ve teferrüç" demektir. "Çerâğ"dan murâd, firâsettir. Ya'ni, "İnsanın kalbinde seyr ve teferrüc ve küşayiş vaktinde bir nûr-i firâset vardır. Fakat sıfat-ı beşeriyyeden olan hırs ve öfke vaktinde o nûr leğen ve hicâb altına gider; ve bu sıfât-ı beşeriyye o nûru örter."
3955. "O firâset şimdi benim yârimdir. Eğer hak olan şeyi söylemez isen,"
3956. "Ben bu kılıç ile senin boynunu keserim! Senin bahane etmenin ise faidesi olmaz!"
Ya'ni, "O kalbde olan firâset, ben şimdi sıfat-ı beşeriyyeden olan hırs ve şehvetten fâriğ olduğum için, benim yârimdir ve benim ile beraberdir. Eğer doğru olan şeyi söylemez isen bu elimdeki kılıç ile senin boynunu keserim! Senin beni kandırmak için söyleyeceğin özr-i bâtılının aslâ faydası olmaz!"
3957. "Ve eğer doğru söylesen seni âzâd ederim. Hâlık hakkı için kırmum, seni şad ederim!"
3958. Yedi Mushaf'ı birbiri üzerine koydu, yemîn etti ve böyle takrîr verdi.
Ya'ni, şâh câriyeye, kanâat getirmek için yedi Mushaf'ı birbiri üzerine koydu ve el basıp kelâm üzerine yemîn etti; ve doğru söylerse âzâd edeceğini ve aslâ kendisine bir fenâlık etmeyeceğini söyledi.