İçeriğe atla

Kılıç darbesinin korkusundan ve halîfenin "Bu gülmenin sebebini doğru söyle ve yoksa seni öldürürüm!" diye ikrâhından dolayı o câriyenin sırrı fâş etmesi

47. bölüm / 51 · 3352 kelime · ~17 dk okuma

3959. Kadın vaktāki aciz oldu, ahvali o yüz Zal Rüstem'inin erkekliğini söyledi.

"Zâl", meşhûr Rüstem pehlivanın babasının ismidir. "Rüstem-i sad Zâl" pehlivanın kahramanlığı yüz Zâl’in peydâ ettiği bir Rüstem pehlivanın mecmûunun kahramanlıklarına mukābil olduğu ma'nâsındadır.

3960. Yolda olan o fiilciğin şerhini o halîfeye bir bir açık gösterdi. [3966]

"Kerd", "fiil ve iş"; ve âhirindeki "kâf", kâf-ı tasgîrdir. "Kerdek", fiilcik demek olur ki, pehlivanın câriyeye cimâ' etmesi murâd olunur. Ya'ni, câriye pehlivanın yolda kendisine yaptığı fiilciğin tafsîlini, o öfkelenen halîfeye bir bir açık sûrette söyledi.

3961. Arslanı öldürmesini, çadır tarafına gelmesini ve onun zekerinin gergedan boynuzu gibi kāim olmasını söyledi.

"Gergeden", cüssesi büyük ve sığır gibi bir hayvan olup burnu üzerinde yalnız bir eğri boynuzu vardır.

3962. Bir sıçanın hışırtısından ölen bu vakāra sa'y edicinin bu gevşekliğinden dahi söyledi.

"Nâmûs", vakār; "kûş”, “kûşîden" masdarından emr-i hâzır; "nâmûs-kûş", vasf-ı terkîbîdir, "vakāra sa'y edici" demek olur. Bundan murâd, sâhib-i vakar olan şâhdır. Bu beyit Hind nüshalarında şöyledir:

3963. Hak sırları aşikâr eder. Mâdemki bitecektir, kötü tohum ekme!

Bu ve âtîdeki beyitler cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki' olmuştur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri setrini murâd etmediği sırları meydana çıkarır. Nitekim pehlivanın câriyeye olan taarruzunu bir sıçan hışırtısını sebeb yaparak halîfeye bildirdi. Binâenaleyh ey tarîk-ı Hak sâliki, bu dünyâ tarlasına kötü tohum ekme ve fenâ fiil işleme ki, Hak Teâlâ onun semeresini meydana çıkardığı vakit zelîl olmayasın!

3964. Su ve bulut ve ateş ve bu güneş sırları topraktan çıkarır.

Ya'ni, toprakta medfûn birçok gizli şeyler vardır. Yerden kaynayan sular ve akan nehirler ve çaylar ve buluttan yağan yağmurlar ve harâret ve güneş o topraktaki gizli olan nebâtâtı meydana çıkarır.

3965. Bu yeni bahar yaprak dökücüden sonra kıyametin vücudunun burhânıdır.

Ya'ni, yaprak dökücü olan sonbahar ve kıştan sonra gelen bu yeni ve ilkbahar toprakta medfûn olan o gizli şeylerin zuhûruna bir sebeb olur. İşte bu hâl kıyâmetin vücudunun burhânı ve delîlidir.

Ma'lumdur ki, kış mevsiminde nebâtâtın kısm-ı küllîsi yapraklarını döker ve cümlesi meyve vermez olur. Kuru ve yaş oldukları bile hissedilmez. Bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki, bu hâl arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyetdir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayat gelir ve her biri evvelce ne isti'dâdda idiyseler o isti'dâd üzerine meknûzâtını ızhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise, yapraklarını ve çekirdeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağacından kızılcık peyda olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ فأحيينا به الأرض بعد موتها كذلك النشور (Fâtır, 35/9) ya'ni “Arz öldükten sonra biz diriltiriz ve işte nüşûr da böyledir" buyurur. Arzın bu hâli kıyâmetin vücuduna delîldir. Zîrâ bilcümle taayyünâtın mebde'den müntehâya olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibarettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i dünyâ, üzerinde bulunan bilcümle suver-i mahlûkāt ile beraber istihâlât devresi geçirmektedir.

Ve her devre-i istihâle bir mevtın ve her bir mevtın yekdîğerinden ayrı ahkâma tâbidir. Mevtın-ı ervâhın ahkâmı mevtin-ı misâle ve mevtin-ı misâlin ahkâmı mevtın-ı dünyâya ve mevtın-ı dünyânın ahkâmı mevtın-ı hisâb ve mîzâna ve mevtın-ı ba's ve hisâb ve mîzânın ahkâmı mevtın-ı cennet ve cehenneme aslâ benzemez. Cümlesinin ahkâmı başkadır. Bunlardan mevtın-ı ervâh gayriyet libâsı içinde dâr-ı tecerrüddür; ve mevtın-ı misâl dâr-ı suver-i hayaliyyedir. Mevtın-ı dünyâ, dâr-ı suver-i kesîfedir ve dâr-ı teklîfdir; ve mevtın-ı ba's ve hisâb ve mîzân dâr-ı temyîzdir. Mevtın-ı cennet dâr-ı naîmdir; ve mevtın-ı cehennem, dâr-ı azâbdır; ve her bir mevtının kendisine mahsûs istihâlât-ı mütemâdiyesi vardır.

İmdi arzın istihâlâtı murâd-ı ilâhîye muvafık bir hâle geldikde, bir tecellî-i âmm ve bir nefh-i sûr vâki' olur ve bu tecellî tecellî-i adlîdir. Bu tecellî netîcesinde her bir rûh, arzın kesbettiği istihâleye münasib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zâhir olup cümlesi يوم ينفخ في الصور فتأتون أفواجا (Nebe', 78/18) ya'ni “O günde ki sûra nefholunur, fevc fevc gelirler" âyet-i kerîmesi mûcibince fevc fevc ve takım takım zâhir olurlar.

3966. Baharda sırlar aşikâr olur. Her ne yemiş ise bu zemîn rüsvây olur.

Ya'ni, baharda topraktaki gizli şeyler âşikâr olur. Toprak acı ve tatlı sudan hangisini içmiş ise bu hâl meydana çıkardığı nebâtâtın vücûdunda zâhir olur; ve acı sudan peydâ ettiği nebâtât halk indinde hakîr ve i'tibarsız olur. Bunun gibi arz bir devre-i istihâle olan kıyamet gününde kendisinde medfûn olan efrâd-ı beşeri kendi isti'dâdları ve amelleri sûretinde ızhâr eder. Nitekim hadîs-i şerîfde ان اهل المعروف فى الدنيا هم اهل المعروف فى الاخرة و ان اهل المنكر في الدنيا اهل المنكر في الاخر ya'ni "Muhakkak dünyadaki ehl-i ma'rûf âhirette dahi ehl-i ma'rûfdur. Ve muhakkak dünyadaki ehl-i münker âhirette dahi ehl-i münkerdir" buyrulur.

3967. Onun ağzından ve dudağından biter. Nihayet onun mezhebi ve zamîri zahir gelir.

İlkbaharda arzın o yediği ve içtiği şey onun ağzından ve dudağından ya'ni sathından neşv ü nemâ bulur. Nihâyet o çıkardığı nebâtın gidişi ve içi zuhûra gelir.

3968. Her bir ağacın kökünün sırrı ve yemesi onun başı üzerinde cümleten peyda olur.

"Hor", taâm ve gıda ma'nâsınadır. Ya'ni, her bir ağacın kökü hangi meyveye mahsûs ise ancak dalları üzerinde o meyveyi çıkarır; ve acı ve tuzlu veyâ tatlı sudan hangisini içmiş ise meyvesinde de onu ızhâr eder. İşte hâl-i kıyâmet dahi bu misâle mutâbıktır.

3969. Her bir gam ki, senin ondan gönlün incinmiştir, bir şarabın humârındandır ki, onu içmişsin!

Bu beyt-i şerîfde arzdan vücûd-ı beşere intikāl buyrulur. Ya'ni, vücûd-ı beşer dahi arz gibidir. Arz nasıl yediği tohumu baharda çıkarır ve içtiği suyu o tohumdan mütevellid olan meyvede ızhâr ederse insanın vücûdunda dahi toprak gibi yediği ve içtiği şeyin eseri zâhir olur. Binâenaleyh ey insan, senin kalbinde olan her bir gam ve kabz, senin içtiğin a'mâl ve ahlâk şarabının baş ağrısıdır.

3970. Fakat ne vakit bilirsin ki, o humârın zahmeti hangi şarabdan aşikâr geldi?

[3976] Fakat o baş ağrısı zahmeti hangi huyunun ve amelinin şarabından zahir olduğunu bilemezsin. İnsanın kalbinde ba'zen bir sıkıntı ve gam zâhir olur ve sebebi de meçhul bulunur. Bu meçhul olan sebebi keşfetmek güçtür. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'inin 16. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "Gerçi Hak Teâlâ hayır ve şerrin cezalarını âhirette vereceğini va'd buyurmuştur. Velâkin onun nümûnesi bir mikdâr dâr-ı dünyada dahi dembedem ve lemha-be-lemha zahir olur. Eğer bir kimsenin gönlünde meserret olursa o hâl bir kimseyi mesrûr etmesinin cezasıdır; ve eğer mağmûm olursa bir kimseyi gamgîn etmiştir. Bu ma'nâlar o âlemdendir. Herkesin bu az ile çoğu anlamaları için rûz-i cezâdan nümûnedir. Nitekim nümûneyi anbardan bir avuç gösterirler. O kadar azamet ve büyüklüğü ile beraber Resûl (a.s.)ın bir gece eli ağrıdı. Bu ağrının cenâb-ı Abbas'ın el ağrısının te'sîrinden olduğu ilhâm olundu. Zîrâ onu esîr edip dîğer üserâ ile beraber elini bağlamış idi. Hz. Abbas'ın elinin bağlanması emr-i Hak ile olmakla beraber cezâsı da erişdi. İşte sana ârız olan bu kabzlar ve kederler ve nâhoşluklar yaptığın âzâr ve ma'siyetin te'sîri olduğunu bilmen için böyle cezâ olarak erişir. Gerçi ne yapmış olduğun tafsîlatıyla hatırında değildir. Velâkin cezâdan ef'âl-i zemîme-i kesîre yapmış olduğunu bil! O yaptığın kötü müdür veyâ cehilden, gafletten midir veyâhud bir dinsize refâkat ettiğin vakit sana günahları teshîl etmiştir de onun günah olduğunu mu bilmedin? Bunları bilmezsin. Cezâya nazar et ki, ne kadar bast ve ne kadar kabzın vardır. Sûret-i kat'iyyede kabz ma'siyetin ve bast tâatın cezasıdır.

3971. Bu humâr o tânenin çiçeğidir; o kimse tanır ki âgâh ve ferzânedir.

Bu baş ağrısı ve gam o arz-ı vücûduna ektiğin huy ve amel tânesinin çiçeğidir. Bu tânenin mâhiyetini o kimse tanır ve anlar ki, حاسبوا قبل ان تحاسبوا ya'ni "Nefsinizin hesabı olunmazdan siz nefsiniz ile hesaplaşınız!" hadîs-i şerîfi mûcibince kendi ahlâk ve a'mâlinin mâhiyetlerini tedkîk husûsunda uyanıktır ve âriftir. "Ferzâne", hakîm ve ârif ve mütefennin ve kuyûdât-ı nefsâniyyeden ârî olan kimse demektir.

3972. Çiçeğin dalı tâneye benzemez. Nutfe, âdeme mensub olan cisme ne vakit benzer?

Çiçeğin dalı arza ekilen tâneye benzemediği gibi insana gelen cezâ dahi sûrette yaptığı huya ve amele benzemez. Nitekim zâhirde bunun misâli çoktur. Ezcümle adamın nutfesi şekilde ve sûrette adamın cismine benzemez. Bu adem-i müşâbehetten dolayı gelen cezânın hangi tânenin semeresi olduğunu keşfetmek müşkil olur.

3973. Heyûlâ esere müşabih değildir. Tâne ne vakit ağaca müşabih geldi?

"Heyûlâ”, kâinâtın cevher-i evveli olan "esîr" demektir. Fennen ölçmek ve tartmak ve ta'rîf etmek kābil değildir. Buna "vücûd-ı âmm" dahi derler. Bu heyûlâ kendi zâhir olan cismânî eserlerin hiçbirisine benzemez; ve kezâ çekirdek dahi sûrette ağaca müşâbih değildir.

3974. Nutfe ekmektendir. Ne vakit ekmeğe benzer? Adem nutfedendir, o ne vakit onun gibi olur?

3975. Cinnî ateştendir, ne vakit ateşe benzer? Bulut buhardandır, buhar gibi olmaz.

Cinnî وَخَلَقَ الْجَانَّ مِن مَّارِجِ مِّن نَّارٍ (Rahmân, 55/15) ya'ni "Hak Teâlâ cin tâifesini ateşin dumansız alevinden yarattı" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere ateşten mahlûktur. Fakat ateşin kendine benzemez. Bulut dahi su buhârındandır, fakat şekli su buhârına benzemez. Bunlar hakikat cihetiyle ateşin ve buhârın "ayn"ıdır, fakat şekil i'tibarıyla gayrıdır.

3976. Cibril'in deminden Îsâ zâhir oldu. Ne vakit sûrette onun misli ya nazîri oldu?

Ya'ni, Îsâ (a.s.) Cebrâîl (a.s.)ın cenâb-ı Meryem'e üfürmesinden peydâ oldu; fakat sûrette beşer olarak zâhir olduğu için Hz. Cibrîl'in misli veyâhud onun nazîri olarak ikinci bir Cibrîl olmadı.

3977. Âdem topraktandır, ne vakit toprağa benzer? Hiçbir üzüm asma çubuğuna benzemez!

3978. Hırsızlık ne vakit darağacının ayağı şeklinde olur? Tâat ne vakit ebedî olan cennet gibi olur?

Hırsızlık fiili sûrette onun cezâsı olan darağacının dibine benzemez. Tâat dahi sûrette onun mükâfâtı olan ebedî cennete benzemez.

3979. Hiçbir asıl eserin müşâbihi değildir. Binâenaleyh sen zahmetin ve baş ağrısının aslını bilmezsin.

Asıl başka ve asıldan zâhir olan eser sûrette başkadır. Binâenaleyh sen sana ârız olan gamın ve baş ağrısının aslını bilemezsin. Nitekim 3970 numaralı beyt-i şerîfin îzâhında beyân olundu.

3980. Fakat bu ceza bir asılsız olmaz. Hudâ bir günahsızı ne vakit incitir?

Bu sana gelen meşakkat ve cezânın elbet bir aslı vardır. Hak Teâlâ hazretleri hiçbir vakitte bir günahsız kulunu incitmez ve ona azab etmez. Zîrâ suçsuza cefâ etmek zulüm olur. Hak Teâlâ ise وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/33) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar nefislerine zulmeder oldular" buyurur.

3981. O şey ki asıldır ve o şeyin çekicisidir, her ne kadar ona benzemez ise de ondandır.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki husûsî misâllerin umûmî bir sûrette hulasa-i beyânıdır. Ya'ni, velhâsıl bir şey ki asıldır ve kendi eseri olan şeyi çekip yedicidir; her ne kadar o eser kendi aslı olan şeye benzemez ise de, o eser aslındandır vesselâm!

3982. Binâenaleyh bil, senin zahmetin bir zelletin neticesidir. Sana bu darbe âfeti bir şehvettendir.

"Zellet", lügatte "kaymak" demektir. Murâd, Hak yolundan kayıp günâha düşmektir. Binâenaleyh bil ki, senin çektiğin zahmet ve meşakkat tarîk-ı Hak'tan kayıp bir günaha düşmenin netîcesidir; ve sana bu darbe âfeti bir şehvetten gelmiştir.

3983. Eğer ibret almak cihetinden o günâhı bilmez isen çabuk zârî et, mağfiret taleb et!

"İğtifar", "gafr"ın iftiâl bâbından olup "örtünmek" demektir. Ya'ni, eğer ef'âlinden ibret almak cihetinden o yaptığın günahı bilmez isen, çabuk Hakk'a zârî et ve yalvar! Ve Hak'tan o günâhın örtülmesini ve mağfiretini is- te! Zîrâ hulûs-i kalb ile vâki' olan istiğfar günahlardan peyda olan çirkin sû-retlerin libâs-ı rahmet ile örtülmesine sebeb olur.

3984. Yüz kere secde et, de ki: "Ey Hudâ, bu gam lâyık ve sezânın gayrı değildir!"

Ve istiğfâr ile beraber Hakk'a yüz kere secde et de münâcâtında de ki: "Ey Hudâ, bu benim çektiğim gam ve zahmet, ancak kötü fiilimin lâyıkı ve sezâsıdır!"

3985. "Ey sen ki zulümden ve sitemden pâk olan Sübhân'sın, cana ne vakit günahsız derd ve gam verirsin?"

"Sübhân", masdar makamına kāim olan bir isimdir. Burada "tenzîh olunmuş" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey zât-ı ecell-i a'lâ, sen ki, zulümden ve sitemden pâk olan cemî-i nekāısdan tenzîh olunmuşsun, hiç cana suçsuz derd ve gam verir misin?"

3986. "Ben suçu muayyen olarak bilmiyorum. Fakat bir suça da gam gerektir!"

"Gürm", gam ve şiddetli keder ve gönül tutukluğu ma'nâsınadır. Kâf-1 Arabî ile "kürm" de bu ma'nâyadır. Ya'ni, "Ya Rab, ben yaptığım kabahati ta'yîn edip bilemiyorum. Fakat biliyorum ki, bir suça karşı da gam gerektir; ve bende gam ve gönül tutukluğu peyda olduğuna göre bir kabahat yapmış olduğumu biliyorum."

3987. "Mâdemki sebebi i'tibârdan örttün, o suçu da dâima örtülmüş tut!"

Ya'ni, "Mâdemki bu gamın sebebi olan cürmü benim nazar-ı i'tibârımdan örttün, ben onu ta'yîn edemem. Bâri lutfen ve keremen o cürmün kendisini de dünyâda ve âhirette dâimâ örtülmüş bir hâlde tut!"

3988. “Zîrâ ceza benim cürmümün ızhârı olur ki, siyasetten hırsızlığım zahir olur."

Yâ Rab, eğer cürmüme mukabil cezâ edersen, bu cezâdan kabahatim meydana çıkmış olur; ve bu cezâdan ve siyâsetten, hırsızlığım ve gizli yaptığım kabâhat zâhir olur. O hıyânete vâkıf olduğu vakit şâhın örtmeye ve affedip câriyeyi ona vermeğe azmetmesidir; ve bildi ki, bu fitne onun, sâhib-i Musul üzerine olan kasdının ve zulmünün cezası idi. Zîrâ “Kim fenâlık ederse kendinedir" (Fussilet, 41/46) ve "Muhakkak senin Rabb'in gözeticidir" (Fecr, 89/14); ve korktu ki, eğer intikām çekerse o intikām dahi onun başı üzerine iner. Nasıl ki bu zulüm ve tama' onun başı üzerine indi

Mısır şâhı o pehlivanın hıyânetine vâkıf olduğu vakit, o hıyâneti örtmeğe ve onun bu suçunu affedip câriyeyi o pehlivana vermeğe azmetmesidir. Zîrâ şâh bildi ki, pehlivanın yolda câriyeye tecavüzü fitnesi, kendisinin câriyeyi almak için Musul şâhı üzerine olan kasdının ve zulmünün cezası idi. Çünkü Hâ-Mîm Secde sûre-i şerifesinde من عمل صالحًا فَلْنَفْسه ومن أساء فعليها وما ربك بظلام للعبيد (Fussilet, 41/46) ya'ni "Kim ki amel-i sâlih işlediyse o nefsínedir ve kim ki kötülük ettiyse kendinedir" buyrulmuştur; ve sûre-i Fecr'de de إن ربك بالمرصاد (Fecr, 89/14) ya'ni "Ey resûlüm, senin Rabb'in âsîleri gözetleyicidir" buyrulmuştur. Binâenaleyh şâh-ı Mısır korktu ki, eğer bu hıyânetine karşı gerek pehlivandan ve gerek câriyeden intikām alırsa, o intikām dahi zulüm mâhiyetinde olup onun başına iner. Nasıl ki Musul şâhına karşı yaptığı zulüm ve câriyeye karşı yaptığı tama' fiillerinin cezası başına geldi.

3989. Şah kendine geldi ve istiğfâr etti. Suçu ve zelleyi ve ısrarı yad etti. Mısır şâhı kendine geldi ve yaptığı fenâlıktan âgâh olup pişman oldu ve istiğfar etti. Suçunu ve doğru yoldan ayağının kaymasını ve fenâlığın icrâsında ısrar ettiğini hatırına getirdi.

3990. Kendi kendine dedi: “O şeyi ki kimselere yaptım, onun cezası benim canıma erişici oldu!"

Ya'ni "حاسبوا قبل ان تحاسبوا" hadîs-i şerîfi mûcibince şâh kendi fiilini hesab edip dedi ki: "O fenâlığı ki başka kimselere yaptım, o fenâlığın cezâsı benim canıma erişti ve ta'zîb etti!"

3991. "Mansıbdan nûşî başkalarının eşine kasdettim, o benim üzerime geldi ve kuyuya düştüm!"

"Şahlık mansıbının bana verdiği kuvvetten dolayı başkalarının eşi olan kadına sû'-i kasd ettim. O sû'-i kasd ve ırza tasallut fiili benim üzerime de geldi ve cezâ kuyusuna düştüm!"

3992. "Ben bir başka kimsenin evinin kapısını çaldım. Şübhesiz o benim evimin kapısını çaldı!"

Ya'ni, benim hâlim "Çalma kapıyı, çalarlar kapını!" darb-ı meselinin mâsadakı oldu. Ben Musul şâhının kapısını çaldım ve taarruz ettim. Emniyet ettiğim pehlivan dahi benim kapımı çaldı ve taarruz etti!"

3993. Her kim kimselerin ehli ile fisk isteyici ola, bile ki o kendi ehline pezevenktir.

"Ehl"den murâd bir kimsenin mahremi olan kadındır. "Kavvâd", deyyûs ve pezevenk demektir. Ya'ni, her kim ki birtakım kimselerin mahremi olan kadınlar ile fisk ve zinâ etmek isteyici olursa, bil ki, o kimse kendi mahremine deyyûs ve pezevenk olur. Zîrâ bir kimse başkasının mahremine tecavüz ederse onun mahremine de tecavüz edenler bulunmak muhakkaktır.

3994. Zîra ki onun misli onun cezası olur. Çünkü fenalığın cezası onun misli olur.

Zîrâ bir kimse bir fenâlık yaparsa ona da o yaptığı fenâlığın mislini yaparlar; ve bu misl onun o fiilinin cezâsı olur. Meselâ bir kimse birisini öldürse onun dahi kısâsen öldürülmesi îcâb eder. Zîrâ adam öldürmek bir fenâlıktır, kısâs dahi adam öldürmek olduğu için o da bir fenâlıktır; ve kısâs o fenâlığın cezâsıdır. Binâenaleyh o fenâlığın cezâsı o fenâlığın misli olan bir fenâlık olmuş olur. Nitekim âyet-i kerîmede وجزاء سيئة سيئة مثلها (Şûrâ, 42/40) ya'ni "Fenâlığın cezâsı onun misli bir fenâlıktır" buyrulmuştur. Ve başkasının karısına ve mahremine tecavüz eden kimse, o fiili kendi karısına ve mahremine karşı hazırladığı için kendi karısının ve mahreminin de pezevengi olur. Binâenaleyh bir kimse ben başkalarının karısına taarruz edeyim de benim karıma taarruz etmesinler fikrinde bulunursa, bu boştur.

3995. Vaktaki sebebi yaptın, onun mislini kendi tarafına çektin. Binâenaleyh sen deyyûssun ve önsün.

Vaktāki sen senin mahremine tecavüze sebeb olan fiskı yaptın, o fiskın mislini kendi tarafına ya'ni mahremin tarafına çektin, binâenaleyh sen mütearrızı kendi mahremin tarafına çektiğin için deyyûs oldun; ve mahremine tecavüz ettiğin deyyûsdan daha ziyâde ve daha evvel deyyûs oldun.

3996. "Musul şahından câriyeyi gasbettim. Benden dahi onu çabuk gasbettiler!"

3997. "O ki benim emînim ve lalam idi, benim huyânetlerim onu hain etti."

"Lala", efendisinin çocuğunu gözetmeye me'mûr olan hizmetçi. Ya'ni, “O pehlivan ki, benim emînim ve çocukluğumda benim lalam idi; benim Musul şâhına karşı yaptığım hıyânetler, o pehlivanı da hâin yaptı ve onun ahlâkını değiştirdi."

3998. "Kîn ve intikām-güzarlığın vakti değildir. Ham işi ben kendi elim ile yaptım!"

"Güzâr", "güzârîden" masdarından emr-i hâzırdır. Bu masdar "geçmek ve fiile getirmek ve icrâ etmek ve edâ etmek ve bahşetmek" ma'nâlarına gelir. "Kîn-güzar" ve "intikâm-güzar", vasf-ı terkîbî olup "kînini fiile getirici" ve “intikāmını icrâ edici" demektir. Ya'ni, "Kin tutuculuğun ve intikām alıcılığın vakti değildir. Binâenaleyh pehlivandan ve câriyeden intikām almağa hâcet yoktur. Zîrâ bir câriyeyi gasben almak için yaptığım harbi ve bu ham işi, ben kendi elim ve ihtiyârım ile yaptım!"

3999. Eğer o bey ve harem üzerine kîn çekersem o taaddî dahi benim başım üzerine gelir.

"Harem"den murâd, câriyedir. Ya'ni, "Eğer bu kabahatlerinden dolayı o pehlivan bey ve câriye üzerine kîn tutar ve onlardan intikām alırsam bu hâl ikinci bir taaddî ve tecavüz olur; ve bu taaddî ve tecavüz dahi bir süretle yine benim başıma gelir."

4000. Nitekim cezâda bu birisi geldi. Tecrübe ettim, tekrar tecrübe etmem! [4006]

“Nitekim Musul şâhının câriyesine tecavüz için harbettim ve bunun cezâsı olarak pehlivan dahi câriyeye tecavüz etti. Binâenaleyh ben bir fenâlığın misli cezâ olarak geldiğini tecrübe ettim. Bir daha tecrübe etmem!"

4001. Musul sahibinin derdi benim boynumu kırdı. Ben bu başkasını dahi mecrûh edemem!"

4002. Hak bizlere mükafattan âgâhlık verdi. Eğer siz ona avdet ederseniz biz de ona avdet ederiz buyurdu.

"Mükâfât", adamın iyi ve kötü sun' ve fiiline mukābil ve müsâvî ivaz ve bedel vermek demektir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Isra'da olan عَسَى رَبُّكُمْ أَن يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدْتُمْ عُدْنَا (İsrâ, 17/8) ya'ni "Eğer fesâddan tövbe ederseniz Rabbinizin size merhamet etmesi me'mûldür; ve eğer fesâda avdet ederseniz biz de cezâya avdet ederiz" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri bizim iyi ve kötü fiillerimizin mukābilini vereceğini Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurarak bizi îkāz etti. Bu ma'nâ III. cildin 2861 numarasına müsâdif olan : گفت إِنْ عُدْتُمْ كَذَا عُدْنَا كَذَا نَحْنُ زَوْجِنَا الفِعَالَ بِالْجَزَا [Dedi ki: "Eğer avdet eder- seniz, sizin avdet ettiğiniz gibi biz de avdet ederiz. Biz fiilleri cezâya çift eyledik!"] beytinde de geçti.

4003. "Mâdemki burada ziyadelik etmek fâide değildir, sabır ve merhametin gayrı mahmûd değildir."

“Mâdemki bu pehlivanın câriyeye taarruzu mes'elesinde taşkınlık edip intikām almanın faydası yoktur, mahmûd ve makbûl olan hareket ancak benim tarafımdan sabır ve merhamet etmektir."

4004. "Ey bizim Rabbimiz, muhakkak biz zulmettik, sehv vaki oldu. Bir rahmet et, ey sen ki, rahimliklerin azîmdir!"

4005. "Affettim, sen dahi benden yeni günahları ve eski suçu affet!"

“Yâ Rab, ben bana karşı olan hıyâneti affettim. Sen dahi benim Musul şâhına karşı olan bu yeni günahlarımı ve bundan evvel yaptığım suçları affet!"

4006. Dedi: "Ey câriye, şimdi senden dinlediğim bu sözü ifşa etme!"

Mısır halîfesi nefsinin sıfat-ı şehvâniyyesinden tecerrüd ve rûhunun sıfatına ilticâ edip Cenâb-ı Hakk'a münâcât ettikten sonra kemâlât-ı insâniyyeden olan insaf dâiresine girdi ve câriyeye hitâben dedi ki: "Şimdi benim senden dinlediğim bu pehlivanın taarruzuna dâir olan sözleri kimseye ifşa etme!"

4007. "Ben seni emîr ile çift yapacağım. Sakın sakın bu hikâyeden dem vurma!"

"Allah Allah", "Allah hakkı için" diye and vermek ma'nâsına geldiği gibi "zinhar zinhar!", ya'ni "sakın, sakın!" ma'nâsına da gelir. Burada her iki ma'nâ dahi münasibdir. Ya'ni, "Ey câriye, ben seni o pehlivan beyin zevcesi yapacağım. Sakın ha, onun yolda sana olan taarruzunu bana söylediğini ona hikâye etme!"

4008. Tâ ki o benim yüzümden utangan olmasın! Zîrâ o bir kötülük ve yüz bin iyilik etti.

Ya'ni, "Ben pehlivanın benim yüzümden utandığını istemem! Çünkü o sana olan tecavüzü ile bana bir kötülük etti. Fakat beni ef'âlimden ve Hakk'ın cezâsından îkāz etmek sûretiyle birçok iyilikler etmiş oldu."

4009. Ben onu çok kere imtihan etmişim. Senden daha güzelini ona emânet etmişim.

"Ben lalam olan o pehlivanı çok kere tecrübe etmişimdir. Ona senden daha güzel câriyelerimi emânet etmişimdir. Ondan o câriyelerin hiçbirisine bir taarruz vâki' olmamıştır."

4010. Onu emânette tamâm buldum. Bu da benim fiillerimden bir kaza idi. [4016]

"O pehlivanı ben emânet hususunda tamâmen sâdık buldum. Onun sana olan bu tecavüzü ise, benim kötü fiillerimden nâşî vâki' olan bir kazâ-yı ilâhî ve cezâ-yı rabbânî idi."