İçeriğe atla

“Kocandan gebe kalmamak için kendini muhafaza et!” diye babanın kızına vasiyet etmesi

42. bölüm / 51 · 4851 kelime · ~25 dk okuma

3710. Bir efendi ve onun bir Zühre yanaklı, bir ay yüzlü, bir gümüş göğüslü [3716] kızı var idi.

Bir efendi var idi ve onun Zühre yıldızı gibi parlak yanaklı ve yüzü ay gibi nûrlu ve göğsü gümüş gibi beyaz bir kızı var idi.

3711. Bâliğ oldu, kızı kocaya verdi. Koca kefâette onun küfvü değil idi.

Kız bâliğ oldu ve hayız görmeye başladı. Efendi, emr-i şer'iyye tevfikan kızı acele tedârik ettiği bir kocaya verdi. Bu koca ise ahvâl cihetinden kızın dengi ve nazîri değil idi.

3712. Karpuz eriştiği vakit sulu oldu. Eğer yarmaz isen helâk olarak telef olur.

"Harbuze", kavun ve karpuz demektir. Ya'ni, kavun ve karpuz eriştiği ve kemâle geldiği vakit sulu olur. Eğer onu vaktinde koparıp kesmez isen beyhûde helâk olarak telef olur; ve eğer kesip yer isen insanın vücuduna fâidesi olmak şartıyla telef olur. Bunun gibi kadın ve erkek bâliğ olup kemâle geldikleri vakit, eğer onlar evlendirilmezlerse şehvet suyu onların vücûdlarında muzır olup akîm ve fâsid olurlar.

3713. Vaktaki zarûret var idi, fesâd korkuttuğu için, kızı o bir küfv olmayana verdi.

Ya'ni, şehvet suyunun fesâda sebeb olacağı mülahazası efendiyi korkuttu. Binâenaleyh kızı evlendirmek zarûreti hâsıl oldu. Bu korkudan dolayı efendi kızı acele tedarik ettiği küfvü ve hemhâli olmayan bir kocaya verdi.

3714. Kıza dedi ki: "Bu yeni dâmâddan kendini perhîz et, hâmile olma!"

3715. “Zîrâ bu fakîrin akdi zaruretten nâşî idi. Bu garib sayılan için vefâ olmaz!"

3716. "Ansızın kaçar, hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu mazlime olarak kalır!"

"Mazlime", mazlûma yapılan zulüm ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey kızım, bu fakîre seni zarûret sevkiyle acele nikâh ettim. Halbuki bu garibdir, kimsesiz ve evi barkı yoktur. Bir gün bir şeyden sıkılarak ansızın kaçar gider. Ailenin hepsini terk eder. Senin üzerinde onun çocuğu sana bir zulüm olarak kalır, uğraşır durursun!"

3717. Kız dedi ki: "Ey baba, hizmet edeyim, senin nasihatin gönül kabul edici ve ganîmet sayılmıştır!"

3718. Her iki günde bir, her üç günde bir o baba kendi kızına sakınmayı emrederdi.

3719. Kız ansızın ondan hamile oldu. Çünkü kadın ve koca her iki, genç idi.

3720. Onu babadan o gizli tuttu. Çocuk beş yâhud altı aylık oldu.

3721. Zâhir oldu, baba dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki ondan uzaklığı ihtiyar et?"

Ya'ni, kızın gebeliği zâhir oldu ve karnı büyüdü. Babası onu görünce kızına dedi: "Bu nedir? Ben demedim mi ki, kocandan hâmile olmamağa gayret et!"

3722. "Benim bu vasiyetlerim ise hava oldu. Zîrâ nasihatim ve va'zım hiç fâideli olmadı."

3723. Dedi: "Baba, ben nasıl perhîz edeyim? Erkek ve kadın şübhesiz ateş ve pamuktur."

3724. "Pamuğun ateşten sakınması nerededir? Yâhud ateş içinde ne vakit hifz ve perhîz vardır?"

"Pamuk ve ateş yan yana geldiği vakit, pamuğun ateşten sakınması kābil değildir. Veyâhud ateşin içine giren pamuğun kendisini muhafazası ve saklaması beklenemez."

3725. Dedi: "Ne vakit dedim ise ki, onun tarafına gitme; sen onun menîsini kabul edici olma, demek idi!"

Babası cevâben kızına dedi: "Ne vakit onun tarafına gitme dedimse, benim murâdım, onunla cimâ' etme, demek değil idi. Belki cimâ' hâlinde rahmine onun menîsini kabûl edici olma, demek idi."

3726. "Hâl ve inzal ve zevk zamanında gerek idi ki, kendini ondan çekesin!"

Ya'ni, "Zevcinin inzâli zamânında menîsini rahminin hâricine akıtmak için kendini geri çekmen gerek idi."

3727. Dedi: "Ne vakit bilirim ki, onun inzali ne vakittir? Bu gizlidir be-gāyet mahfidir!"

Kızı babasına cevâben dedi: "Ben kendimi geri çekmek için zevcimin inzâli ne vakit olduğunu nasıl bilirim? Bu inzâl hâli onun hâlidir ve hâl ise gāyet gizlidir ve mahfidir. Onu ancak o hâlin sahibi bilir!"

3728. Dedi: "Onun gözü ne vakit dönerse, anla ki onun inzali vakti olur."

"Kelâpîse", lezzet yâhud za'f ve gevşeklik veyâhud öfke sebebiyle gözün karası kaybolacak sûrette dönmesi ma'nâsınadır. Ya'ni, babası kızına cevâben dedi: "Zevcinin gözü muamele-i zevciyye esnasında kemâl-i zevkinden nâşî ne vakit gözü dönerse ve süzülürse anla ki onun inzâli vakti gelmiştir. İşte o vakit kendini geriye çek!"

3729. Dedi: "Onun kelâpîse oluncaya kadar benim bu iki kafir gözüm kör olmuştur!"

"Gevr", kâf-ı Fârisî ile olursa "mecûsî ve kâfir” ma'nâsınadır; ve eğer kâf-i Arabi ile "kevr" (كور) olursa, "ma'mûre olmaya kabiliyeti olmayan yer ve serâb" ma'nâlarına gelir (Burhân). Burada birinci sûret münasib görünür. "Kür”, ya'ni "a'mâ" ma'nâsı münasib değildir. Zîrâ esâsen kör olan gözün kör olması ma'nâsı zevksiz bir söz olur. Ba'zı nüshalarda bu ikinci mısra كور می گردد زشهوت چشم من sûretindedir. Ya'ni "Benim gözüm şehvetten kör olur" demektir. Hulâsa-i ma'nâ kız babasına cevâben dedi ki: "Zevcimin gözü dönünceye kadar muâmele esnasında benim iki kâfir gözüm zevk-i şehvetten kör olmuştur. Binâenaleyh benim onun gözünün döndüğünü görecek hâlim kalmıyor!"

3730. Her bir hakîr olan akıl hırs vaktinde ve öfke ve cenk vaktinde sabit de- [3736] ğildir.

Yukarıdaki kıssa bu beyt-i şerîfin ma'nâsını tecessüm ettiren ve canlandıran bir misâldir. Ya'ni, kadın şehvetinin galebesi vaktinde nasıl ki gözü kör olup aklının tedbîrinden âciz kaldıysa, her bir hakîr olan akıl ve bu aklın sâhibi olan kimse dahi o kadın gibi, hırs vaktinde ve öfke ve cenk vaktinde o hırsın ve şehvetin ve gazabın mağlûbu olur ve sebâtını muhafaza edemez; ve o kimsenin rûhu bu mağlûbiyet yüzünden sûret-i isyâna gebe kalır ve ölüm vâsıtasıyla nefis rûhtan ayrıldığı vakit bu isyan çocuğu âlem-i berzahta rûhun başında belâ ve mazlime olarak kalır.

Gölge besleyip mücâhede etmiş olan o alçak sûfînin zayıf kalbliliğinin ve gevşekliğinin vasfıdır ki, aşkın derdini ve dâğını tatmamış ve avâmın baş eğmesine ve el öpmesine ve hürmet ile bakmasına ve onlardan "Bugün zemânede sûfî odur!" diye parmakla göstermesine mağrûr olmuş ve bunun sarhoşu olmuş ve çocukların "Hastasın!" dedikleri o muallim gibi vehm ile hasta olmuş ve bu vehm ile "Ben mücâhidim, beni büyük pehlivan biliyorlar, gāzîler ile gazâya gideyim, zâhirde dahi hüner göstereyim! Zîrâ cihâd-ı ekberde müstesnâyım, cihâd-ı asgarın ise benim indimde ne mahalli vardır?" diyerek arslanın hayalini görmüş ve cesûrluklar yapmış ve arslanın hayaliyle bahadırlığın sarhoşu olmuş ve arslan kasdı ile yüzünü ormana koymuş ve arslan hâl diliyle “Hayır, öyle değildir, yakında bilirsiniz, sonra hayır, öyle değildir, muhakkak yakında bilirsiniz!" (Tekâsür, 102/3-4) demiştir.

"Gölge beslemek"ten murâd, sûfînin kendi enâniyetinde ve varlığında müstağrak olup bu mevhûm olan varlığına ve enâniyetine hizmet etmesidir. Bu bahsin yukarıki beyte merbûtiyeti âşikâr olduğundan tafsîle hâcet yoktur. Muallimin vehm ile hasta olması kıssası III. cildin 1540 numaralı beytinden i'tibâren zikr olunmuştur. كلاً سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلًّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ (Tekâsür, 102/3-4) ["Hayır, yakında öğreneceksiniz! Elbette yakında öğreneceksiniz!"] âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı tefsîrisi yine III. cildin 4108 numarasına müsâdif olan: [El-hakümü sûresinde “Kella lev] اندر الهیکم بخوان این را کنون از پس کلا پس لَوْ تَعْلَمُون ta'lemûn"dan sonrasını oku da bunu ara, bul, anla!" beyt-i şerîfinde geçti.

3731. Bir sufî orduyla gazaya gitti. Ansızın cenk kargaşalığı ve cenk geldi.

"Katârîk", cenk vaktindeki kargaşalık ve gürültü demektir (Gıyâsü'l-Lügat).

3732. Sûfî, eşya ve çadır ve zayıflar ile kaldı. Atlılar cenk mahallinin safına kadar sürdüler.

"Be-nbüh"de "ba" edât-ı iltisakdır. "Enbüh", çokluk ve kalabalık ma'nâsına olan "enbûh"ün muhaffefi olmak câiz olduğu gibi, "ba"nın zammı ve "nûn”un fethi ile “evin yükü ve eşyası" ma'nâsına olan "büne" (بنه) kelimesi de olmak münasibdir. Bu sûrette "ba"nın elifi kelimenin ilk harfi olan “bâ"ya vasl olunarak "be-bne" sûretinde okunur. "Ziâf", "zaîf"in cem'idir. Ya'ni, cenk kargaşalığı ve cenk zuhûra gelince sûfî ordunun eşyâ kalabalığı ve çadır ve zayıf olan efrâd ile geride kaldı. Atlılar cenk mahallinin safına kadar ileriye sürdüler. "Mesâff", ism-i mekân olan “mesaff", kelimesinin cem'idir.

3733. Toprağın ağırları yerde kaldılar. Sabıkların sabıkları ileri sürdüler.

"Miskal", ağır yük demektir. İkinci mısra'da sûre-i Vâkıa'da olan وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولَئِكَ الْمُقَرِّبُونَ (Vâkıa, 56/10-11) ya'ni "İleriye gidenlerden ileriye gidenlerdir ki onlar mukarreblerdir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bunlardan murâd, Hak yolunda canlarının kaydından geçen uşşâk-ı ilâhiyyedir ki, bunlar cihâd-ı ekberde en ileri giden tâifedir.

3734. Cenkler edip muzaffer geldiler. Ganîmetler ile fâideli olarak geri dönmüşlerdir.

Bu kıssada cihâd-ı asgar olan harb-i sûrî misâli ile nefsin sıfât-ı kâfiresiyle cihâd-ı ekberde bulunan zevât-ı kirâmın hâli beyân buyrulur. Hak yolunun sâliki olan zevâttan bir kısmı, nefsin kâfir olan sıfatlarıyla harbedip muzaffer olarak geldiler; ve nefse galib geldikten sonra cismâniyet âleminin ahkâmına ganâim-i ma'neviyye ile geri döndüler ve fâidemend oldular.

3735. "Ey sûfî sen de!" diye armağan verdiler. O dışarıya attı, hiçbir şey almadı.

"Armağan", tuhfe ve hediye demektir. Ya'ni, galib gelen gāzîler muzafferen geri döndükleri vakit harb safına gidemeyip za'fından nâşî geride kalan sûfiye: “Ey sûfi, mâl-i ganâimden sen de al!" diye hediye verdiler. O sûfi onların verdiği hediyeden hiçbir şey almadı.

3736. Sonra ona dediler ki: "Niçin öfkelisin?" Dedi: "Ben gazâdan mahrûm kaldım!"

Gāzîler o sûfiye dediler ki: "Niçin öfkelendin de bizim verdiğimizi almadın?" Sûfi cevâben dedi: "Ben bilfiil harbden mahrûm kaldım. Kılıcımın hakkı olmadığı için verdiğinizi almadım!"

3737. Sufi o telattuftan hiç hoş olmadı. Zîra o, harb esnasında hançer çekici olmadı.

Sûfî bir hizmet mukābilinde olmayan, arkadaşlarının o telattufundan aslâ memnûn olmadı. Çünki o harb esnasında fiilen hançerini kullanıp harbe iştirâk etmiş değildi.

3738. Binâenaleyh ona dediler ki: "Esîr getirdik, o birini öldürmek için sen tut!"

Bunun üzerine arkadaşları sûfiye dediler ki: "Mâdemki fiilen harbe iştirak edemediğinden dolayı mükeddersin, bu emelin dahi hâsıl olmak için işte sana bir esîr getirdik; öldürmek için o esîri de sen al!"

3739. "Sen dahi gāzi olman için onun başını kes!" Sûfî biraz kalbi kuvvetli oldu.

3740. Zîra suyun abdestte parlaklığı vardır. Vaktaki o olmadı, teyemmüm et- [3746] mek lâyıktır.

Eli bağlı olan esîri öldürmek sûretiyle gāzi olmak, teyemmüm sûretiyle abdest almağa teşbîh buyrulmuştur.

3741. O sûfî gaza getirmek için bağlanmış esîri çadırın arkasına götürdü.

O, za'fından nâşî arkada kalan sûfi, arkadaşlarının eli bağlı olarak kendisine verdikleri esîri fiilen gazâya ve harbe iştirak etmiş olmak için, öldürmek üzere çadırın arkasına götürdü.

3742. O sûfî orada esîr ile geç kaldı. Kavim dediler ki: "Fakîr orada geç kaldı!"

Sûfi eli bağlı esîr ile çadırın arkasında uzun müddet kaldı. Arkadaşları olan gāzîler dediler ki: "Bu fakîr sûfi esîri öldürüp gelecek idi. Bir esîri öldürmek bu kadar sürmez, o geç kaldı?"

3743. "İki eli bağlanmış kafir o öldürülmeğe yarar. Onun boğazlanması için mûcib-i te'hîr nedir?"

"Bismil", boğazlamak demektir. Gāzîler dediler ki: "İki eli bağlanmış olan kâfir ancak öldürülmeğe lâyık bir şeydir. Başka işi yoktur. Onun boğazlanması için acabâ te'hîre sebeb olan şey nedir?" Bu husûsta merakta kaldılar.

3744. O biri tefahhus hususunda onun arkasından geldi. Kâfiri onun üstünde gördü,

Gāzîlerden biri sebeb-i te'hîri tahkîk için sûfînin arkasından geldi, eli bağlı kâfir esîri, sûfinin üstüne çıkmış bir hâlde gördü.

3745. Bir dişinin üstünde erkek gibi; ve o esîr bir arslan gibi o fakîrin üstünde yatmış.

Bu beytin birinci mısrâ'ı yukarıkı beytin ikinci mısrâ'ının mâba'didir. Ya'ni, tefahhus eden kimse kâfiri bir dişinin üstündeki erkek gibi sûfînin üstünde gördü; ve o esîr bir arslan gibi o fakîrin üstünde yatmış idi.

3746. O elleri bağlı olarak inâd-ı fikrinden dolayı sûfînin boğazını çiğner idi.

"Sır" kelimesinin birçok ma'nâları vardır. Burada "fikir ve hayal" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni o elleri bağlı kâfir düşmanlık inadının fikir ve hayalinden dolayı sûfinin boğazını çiğner idi.

3747. Kâfir dişiyle onun boğazını çiğner idi. Sûfî alta düşmüş ve aklı gitmiş idi.

3748. Kâfir eli bağlı olarak onun boğazını bir kedi gibi mızraksız mecrûh etmiş idi.

"Harbe", süngü dedikleri âlet-i harbin kısası, "kısa mızrak" demektir.

3749. Esîr onu dişiyle yarı ölü etmiş. O fakîrin boğazından onun sakalı pür-hûn olmuş idi.

Esîr o sûfiyi dişiyle ısırmak sûretiyle yarı ölmüş bir hâle getirmiş ve o fakîr sûfinin boğazındaki diş yaralarından akan kan sakalını kanlar içinde bırakmış idi.

3750. Senin gibi; eli bağlı olan nefsin elinden o sufî gibi baygın ve mağlub oldun.

Ya'ni, ey cismânî olan müslüman, sûfinin hâli senin hâline benzer. Senin kâfir olan nefsini ahkâm-ı şer'iyye ile bağlamışlar ve "Öldür!" diye senin eline vermişlerdir. Halbuki seni, o sufi gibi, o bağlı olan nefis, dişleri mesâbesinde olan sıfatlarıyla yere yatırmış ve rûhunun boynunu ısırdı. Onun elinde baygın ve mağlûb bir hâlde kaldın.

3751. Ey, senin mezhebin bir küçük tepeden âciz olmuş olan kimse, senin önünde yüz binlerce dağlar vardır.

"Tell", "küçük tepe" ma'nâsına olup bundan murâd, şer'e muhalefetten ibâret olan nefsin sıfatıdır. "Dağlar"dan murâd, cismânî ve rûhânî ve melekî ve melekûtî ve ceberûtî olan hicablardır ki, bu hicablar kalkmadıktan sonra mertebe-i lâhûtiyyete vusûl kābil değildir. Ya'ni, ey bir tepecik mesâbesinde olan nefsin sıfat-ı muhalefetinden, mezhebi ve dîni selâmetten âciz kalmış olan kimse, senin önünde matlûb-i aslî olan lâhûtiyet mertebesine kadar her biri dağlar gibi olan cismânî ve rûhânî ve melekî ve melekûtî ve ceberûtî hicâblar ve geçitler vardır.

3752. Korkudan dolayı bu kadar yığından öldün. Dağ gibi olan akabeler üzerine nasıl gidersin?

"Harpüşte", toprak yığını; “şükûh”, korku; “ukbe” (عقبه), güç yollar, geçitler demektir. Ya'ni, toprak yığını olan cisminin korkusundan dolayı riyâzetten ve mücâhededen vazgeçtin ve bu korkudan dolayı baygın bir hâle geldin. Maksada vâsıl oluncaya kadar önündeki dağ gibi olan güç yollardan ve geçitlerden nasıl geçip gidebilirsin?

3753. Gāzīler o saatte hamiyetten nâşî kâfiri amansız kılıç ile öldürdüler.

"Gāzîler"den murâd, kâmillerdir. "Hamiyyet", âr cihetinden bir kimsenin öfkelenmesi demektir ki, eğer bu öfke rızâ-yı ilâhî için olursa hamiyyet-i mahmûdedir ve eğer Hakk'ın gayrı için olursa hamiyyet-i mezmûmedir. Bu beyt-i şerîfde muhabbet-i cismâniyyesinden fâriğ olamamış olan zâhidin cihet-i halâsı, ancak bir kâmilin himmetiyle olduğuna işâret buyrulur.

3754. Baygınlıktan ve uykudan akla gelmek için sûfînin yüzüne gül suyu vurdular.

3755. Vaktaki kendine geldi, o kavmi gördü. Sonra sordular ki: "Mâcerâ nasıl oldu?"

Vaktāki sûfi ayıldı, baş ucunda o gāzîleri gördü; sonra o gāzîler sûfiye sordular ki: "Cereyân eden vak'a nasıl oldu?"

3756. "Ey azîz Allah Allah bu ne haldir? Ne şeyden böyle bihûş oldun?"

"Allah Allah!" taaccüb içindir. "Ey azîz, taaccüb ettik, bu ne haldir? Ne şeyden dolayı böyle baygın bir hâle geldin?"

3757. "Eli bağlı, yarı ölmüş esîrden böyle baygın ve aşağıya düştün?"

3758. Dedi: "Vaktaki öfke ile onun başına kasdettim, o şûh-çeşm bana acib baktı!"

"Turfe", acîb ve garîb şey, "şûh-çeşm", hayâsız ve cür'etkâr demektir. Ya'ni, sûfi gāzîlerin suâline cevâben dedi ki: "Ben öfkeyle o kâfir esîrin başını kesmeye teveccüh ettiğim vakit, o cür'etkâr bana acîb bir sûrette baktı!"

3759. "O benim tarafıma gözünü geniş açtı. Gözünü döndürdü ve aklım tenden gitti!"

“Vâkerden”, açmak; “pehn”, arîz ve geniş. Ya'ni, “O esîr bana doğru gözünü geniş olarak ve büyüterek açtı ve gözünü döndürdü, benim de aklım başımdan gitti!”

3760. Onun gözünü döndürmesi bana leşker göründü. Nasıl pür-hevl olduğunu demeyi bilmem!

“O esîrin gözünü böyle fırıl fırıl döndürmesi bana ordu gibi heybetli göründü. Nasıl pür-hevl ve korkunç olduğunu ta'rîf edemem!”

3761. Kıssayı kısa et! Zîrâ o gözden böyle kendimden gittim, yere düştüm.

“Bu esîre mağlûbiyetim kıssasını ey gāzîler kısa kesiniz! Zîrâ o esîrin gözünün bakışı o derece korkunç idi ki, ben böyle kendimden geçtim ve baygın bir hâlde yere yıkıldım.”

Cenkçilerin ona nasîhatidir ki dediler: “Bir eli bağlı esîr kâfirin gözünün dönmesinden bîhûş olasın ve elinden hançer düşsün ha! Mâlik olduğun bu kalb ve cesâret ile sakın ve sakın hânkāh matbahına müdâm ol ve rezîl olmamak için cenk tarafına gitme!”

“Kelâpîse”, gazabdan veya şehvetten gözün karası görünmeyecek vech ile dönmesi; “deşne”, hançer. “Cenkçiler”den murâd, nefis ve şeytan ile cihâd-ı ekberde bulunan kâmiller. “Sûfi”den murâd, zühd ve kemâl da'vâsında bulunan kimsedir ki, nefis ve şeytan vâsıtasıyla küçük bir imtihân-ı ilâhîye ma'rûz kaldığı vakit derhal mağlûb olur. Böyle bir kimseye cihâd-ı ekber- de gālib olan kâmiller nasîhat edip derler ki: "Şerîat ipleriyle bağlı olan kâfir nefsinin bir hamlesinden mâdemki mağlûb oluyorsun ve elinden mücâhede hançeri düşüyor, sen bu gevşek kalb ile ve korkaklıkla sakın ha, erlik da'vâ-sında bulunup cihâd-1 ekberde kâmillerin safına girme ki rezil olmayasın! Evvelâ bir insân-ı kâmilin tekyesine ilticâ edip onun matbahında piş, çiğliğin gitsin ve onun terbiyesiyle kalbine kuvvet gelsin!"

3762. Halk ona dediler ki: "Mâlik olduğun böyle cesaret ile cenkte ve sa'yde dolaşma!"

"Zehre", öd demektir. Cesâret ve şecâatten kinâye olarak kullanılır. Halk ya'ni gāzîler ona dediler ki: “Mâlik olduğun böyle cesâret ve şecâat ile cenk ve sa'y sâhalarında dolaşma! "Peykâr", cenk ve cidal ve kasd ve irâde; ve "neberd", sa'y ve cenk ve cidâl demektir (Burhân).

3763. "Mâdemki o eli bağlı esîrin gözünden boğuldun, senin gemin kırıldı."

"Mâdemki o eli bağlı ve silâhsız esîrin gözünün dönük bakışından cihâd deryâsında senin gemi mesâbesinde olan cismin kırıldı ve o deryâda boğuldun;"

3764. "Binâenaleyh kılıçlarıyla baş top gibi olan erkek arslanların hücumu arasında;"

Bu ve âtîdeki beyit yukarıki beytin mütemmimidir. Meydân-ı harb cirit oyunu meydanına ve kılıçlar çevgâna ve düşman başları da çevgân ile çelinen topa teşbîh buyrulmuştur.

3765. "Mâdemki erlerin cengine âșina değilsin, ne vakit kan içinde yüzücülüğe kadir olursun?"

Yekdîğerinin mütemmimi olan bu üç beyt-i şerîfin mecmû'-i ma'nâsı şöyledir: “Mâdemki o eli bağlı esîrin gözünden ve bakışından cihâd deryâsında gemi gibi olan cismin kırıldı ve boğuldun, binâenaleyh çevgân mesâbesinde- ki kılıçlarıyla top gibi düşman başlarını kesip çelen erkek arslanların hücumu arasında mâdemki erlerin cengine âşinâ değilsin, ne vakit meydân-ı harbde kan içinde yüzücülüğe kādir olursun?"

3766. Zîra boyunları vurmanın tak takından elbise dövenlerin tak takı hakîrdir.

Zîrâ düşman boyunlarına vurulan kılıç darbelerinden hâsıl olan tak tak seslerinin yanında, çamaşır yıkayanların taşlar üzerinde çamaşırları tak tak dövmelerinden hâsıl olan ses hakîrdir ve aşağıdır. "Mümtehen", hakîr ve zelîl ma'nâsınadır.

3767. Çok başsız ten ki iztırab tutar, çok tensiz baş kan üzerinde habbeler gibidir.

Meydân-ı harbde çok başsız cesedler vardır ki, rûh-i hayvânîsi munkatı' oluncaya kadar çabalar durur. Çok cesedsiz baş vardır ki, su üzerinde yüzen kabarcıklar gibi kan üstünde yüzer.

3768. Gazada onların el ve ayağı altında yüz fenâ edici, fenâ içinde gark olmuştur.

Harb meydanında birçok fenâ edici ve öldürücü, ölmüş ve fenâ içinde boğulmuştur. "Fenâ-kün", vasf-ı terkîbîdir, "fenâ edici ve öldürücü" demek olur.

3769. Böyle bir akıl ki, bir sıçandan uçtu, o safta nasıl kılıç çekecektir?

Ey sûfi, sende bir sıçan mesâbesinde olan eli bağlı bir esîrden kaçan ve uçan bir akıl var iken, o şecî' gāzîlerin saff-ı harbinde o zavallı akıl nasıl mücâhid [olacak] ve kılıncı çekecektir?

3770. O cenktir. Bu bulgur çorbası içmek değildir, tâ ki yenini bükesin! "Hamze", bir bakla adıdır ki ta'mı tizdir (Kāmûs). Ankaravî hazretleri bulgur çorbası ve bulgur ile tercüme buyurmuştur. Ya'ni, "Ey sûfi, o kasdettiğin şey cenktir ve harbdir. Bulgur çorbası içmek ve bulgur yemek veyâhud bir nevi' bakla yemek değildir ki, elbisenin yenini büküp kolayca yemeğe başlayasın!"

3771. "Hamze yemek değildir. Burada kılıcı gör! Bu âhenîn safta bir Hamza gerektir!"

Birinci mısra'daki "hamze" yukarıki beyitte îzah olunan gıdâdır. İkinci mısra'daki "Hamza", şiddet ma'nâsına olan "humûz"dan müştak olup "ahz ve kabz ettiği şeyi sıkı zabteden adam"a ıtlak olunur ve "arslan" ma'nâsına da gelir (Kāmûs). Resûl-i Ekrem hazretlerinin amcaları olup Uhud gazâsında şehid olan Hz. Hamza (r.a.) efendimize de işaret buyrulur.

3772. Kıtal bir hayalden hayal gibi kaçan her bir nazik kalblinin işi değildir!

Harb-i sûrî ve kıtâl bir hayâlden korkup hayâl gibi kaçan her bir zayıf kalblinin işi değildir. Harb-i ma'nevî olan cihâd-ı ekber dahi her bir vücûd-ı mevhûmdan hayal gibi kaçan ve nefs-i mevhûmuna yapışan her bir korkak kimsenin sülûk edeceği bir meslek değildir. Nitekim Hz. Pîr Divân-ı Kebîrlerinde dahi şöyle buyururlar. Beyt:

Tercüme ve îzâh: Birçok kadın tabîatlı korkak kimseler mertlik da'vâsını ederler. Halbuki her biri Rüstem pehlivan gibi olan nefsin sıfatları hançerini çekti ve Sâm-ı Nerîmân ismindeki pehlivan gibi olan şeytan karşısına çıktı da mağlûb etti.

3773. Türkler'in işidir ve kadınların değil, git! Kadınların yeri evdir, evde ol!

"Türkler"den murâd, sahrâ-nişin olan ve pek şecî' ve cesûr olan tâifedir. Burada Hak yolunda canını esirgemeyen sâlikler murâd buyrulur. "Terkân”, "bibi" gibi kadınlara mahsûs lakabdır. Burada hubb-i nefs sebebiyle mücâhe- deden korkan zâhidlerdir. Ya'ni, cihâd-ı ekber candan baştan geçen kimsele-rin işidir. Kadın tabîatlı olan korkakların işi değildir. Kadınların yeri ev oldu-ğu gibi, korkakların yeri dahi cisimlerinin evidir. Binâenaleyh ey korkak olan kimse, erkeklerin işine karışıp Hak yoluna sülûk da'vâsında bulunma, var git cismine hizmet et!

Ayyâzî (r.a.)ın hikâyesidir ki, yetmiş kere gazâya gitmiş idi. Şehîd olmak ümîdi üzerine göğsü çıplak olarak gazâlar etmiş idi. Vaktâki ondan ümîdsiz oldu, yüzünü cihâd-ı asgardan cihâd-1 ekbere getirdi ve halveti ihtiyâr etti. Ansızın gāzīlerin davulunu işitti. Onun nefsi içeriden gazâ tarafına zinciri kırdı ve o nefsini bu rağbette müttehem tuttu

Bu menkıbe Ferîdüddin-i Attâr (k.s.) hazretlerinin Tezkiretü'l-Evliyâ'sında mufassalan münderiçtir. Hz. Pîr efendimiz bu bahiste bu menkıbenin dekāyıkını beyân buyururlar.

3774. Ayyâzî dedi: "Ola ki bana darbe gelir diye çıplak tenli olarak doksan kere geldim."

"Bû ki", "ola ki" ma'nâsına olan "bûd ki"nin muhaffefidir. Ayyâzî dedi ki: "Ola ki bana bir kılıç veyâ ok darbesi gelir diye zırhsız ve çıplak tenli olarak doksan kere harb meydanına geldim."

3775. "Yer tutucu bir ok yemem için okun önüne teni çıplak olarak giderdim."

"Cây-gîr", vasf-ı terkîbî olup "yer tutucu ve müessir" demektir. Ya'ni, "Yarası şifâ bulmayacak bir oku yemek için zırhsız ve çıplak tenli olarak ok önüne giderdim."

3776. "Boğaza yahud ölecek yere ok yemeği, bir mukbil şehîdden başkası bulmaz!"

Ya'ni, "Rızâ-i ilâhî için olan harbde ölecek yerine yara yemek ancak ind-i ilâhîde makbûl olan bir şehîde nasîb olur."

3777. "Cismimin üzerinde yarasız bir yer yoktur. Bu cismim oktan bir kalbur gibidir."

"Ben doksan kere harbe girdiğim hâlde birçok ok yaraları aldım. Fakat hiçbirisi ölecek yerime rast gelmedi ve ok yarasından cismim kalbur gibi bir hâle geldi."

3778. "Fakat oklar ölecek yere gelmedi. Bu tali' işidir. Celadet ve zekânın değildir."

3779. "Vaktaki şehidlik canımın nasibi olmadı, çabuk halvete ve çileye girdim."

"Çille", "çil", kırk ma'nâsına olan “çihil" kelimesinin muhaffefidir. Ahirindeki "hâ”, mikdar içindir. Tarîk-ı Hak sâlikleri terbiye-i nefs için kırk gün bir tenhâ mahalde az taâm ve az uyku ve aleddevâm zikir ve fikir ile meşgül olurlar ki, buna “çile" derler.

3780. "Bedeni riyazet etmekte ve zayıf olmakta cihad-ı ekbere bıraktım."

[3786] رجعنا من الجهاد الاصغر الى الجهاد الاكبر Ya'ni "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük" hadîs-i şerîfi mûcibince küçük cihâd olan harb-i sûrîden büyük cihâd olan harb-i ma'nevîye dönüp riyâzete tevdî' ve cismimi zayıf etmeğe kor-dum."

3781. Gāzīlerin davulunun sesi kulağıma geldi ki, gazâya sa'yedici olan ordu salındılar.

Ya'ni, "Gazâya sa'y edici olan ordu ve asker salına salına meydana çıktılar, ma'nâsına olan gāzîlerin çaldıkları davulun sesi kulağıma geldi."

3782. Nefsim bana bâtından ses verdi ki, sabahleyin his kulağıyla işittim.

"His kulağıyla işittim" ta'bîrinden nefsin kalbe ilkā ettiği hâtıra olmayıp nefs-i hayvânînin âlem-i hisse izhâr ettiği ses olduğu anlaşılır. Zîrâ enzâr-ı hissiyyeden mestûr olan meleklerin ve cinlerin ba'zen sözleri his kulağıyla işitilir. Bunu işitenler inkâr edemez. İşitmeyenler böyle şey olmaz diye inkâr ederler. Bu inkâr maddiyâtta müstağrak olanların hâlidir. Onların akılları ve hükümleri ancak zâhirî gözlerindedir. Velhâsıl bu his kulağı ile işitilen ses şöyle dedi:

3783. Kalk, gazâ vakti geldi, git! Kendini gazâ etmekte rehn et!

Ya'ni, "Gāzîler cihâda hazırlandılar, sen de kalk git! Kendi nefsini cihâd etmek hizmetinde habs et!"

3784. Dedim: "Ey vefâsız olan habis nefs, meyl-i gazâ nerede, sen nerede?"

"Dedim: "Ey Hakk'ın emrine karşı vefâsız olan nefis, senin gazâ ve harb etmekte ne zevkın vardır? Gazâya meyletmek husūsu senden pek uzaktır!""

3785. Ey nefis doğru söyle, bu hîlekârlıktır ve yoksa şehvetin nefsi taatten berîdir.

"Nefs-i şehvet", izâfet-i lâmiyyedir, "şehvete mahsûs olan nefis" demektir ki murâd, nefs-i emmâredir. Ya'ni, "Ey nefis, sen beni ibâdet nev'inden olan harbe ve cihâda teşvik ediyorsun. Bunda senin bir hîlen vardır. Zîrâ şehvânî olan nefs-i emmâre ibâdetten berîdir ve Hakk'a itaat etmek onun şânı değildir."

3786. "Eğer doğru söylemez isen sana hamle getiririm, riyazet içinde seni pek sıkarım!"

"Ey nefis, beni bu cihâda teşvîkteki hîleni açık ve doğru söylemez isen sana hücum ederim ve birtakım riyâzetler içinde seni pek ziyâde sıkarım ve ta'zîb ederim!"

3787. "Nefis o dem ağızsız fesâhat ile hiîle hakkında içeriden na'ra vurdu."

Cenâb-ı Ayyâzî'nin nefsi bu tehdîd üzerine o anda zâhiren ağzı olmadığı hâlde fesâhat ile içeriden hîlesi hakkında na'ra vurup îzâhât vermeğe başladı. "Füsûn” hîle ma'nâsınadır. Ağızsız olarak bâtından nefsin söz söylemesini herkes kendi vücûdunda zevkan ve vicdânen bilir.

3788. "Dedi ki: "Beni burada her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çiğniyorsun."

"Beni burada oturduğun yerde her gün öldürüyorsun. Benim canımı kâfirlerin canı gibi çekip çıkarıyorsun."

Ma'lum olsun ki, nefsin ölümü dört nev'idir. Birincisi nefsin arzûlarına muhalefettir ki, ehl-i hakîkat buna "mevt-i ahmer, "kızıl ölüm" derler. İkincisi nefsi aç bırakmaktır ki, buna da "mevt-i ebyaz, "beyaz ölüm" derler. Üçüncüsü eski püskü elbiseler giymektir ki, buna da "mevt-i ahdar, "yeşil ölüm" derler. Dördüncüsü halkın ezâsına ve cefâsına tahammül etmektir ki, buna da "mevt-i esved, "kara ölüm" derler. Nefis ancak bu dört ölüm ile kendi hevâsını terk eder; ve bu ölümler ile ölen kimsenin kalbi âlem-i kudse ve âlem-i nûra ve asla ölüm kabûl etmeyen "âlem-i hayât"a mutasarrıf olur.

3789. "Hiçbir kimsenin hâlimden haberi yoktur ki, sen beni uykusuz ve yemeksiz öldürüyorsun."

3790. "Gazâda bir yara ile cisimden sıçrarım. Halk benim mertliğimi ve îsarımı görür."

"Îsâr", atâ etmek, birinin hazzını kendi hazzı üzerine takdîm etmektir. Ya'ni, "Her gün senin elinde türlü ölümler ile öleceğime cihâda gidip orada bir yara alırım ve cisimden fırlar çıkarım. Netîcede halk benim mertliğimi ve şecâatimi Hak yolunda can fedâ ettiğimi görür, beni medhederler."

3791. "Dedim: "Ey nefisceğiz, münafık yaşadın. Münafık dahi öldün, sen nesin?"

"Mî murî", "Mî mîr" (میمیری) sîgasının muhaffefidir, "ölürsün" demektir. "Münafık", içi başka dışı başka olan kimseye derler ki, halka zâhirde i'tikādının hilafında görünür ve onları zâhiren tasdîk ve bâtınen inkâr eder. Muhîti müsâid olduğu vakit inkârını izhar eder. Nefs-i emmâresinin tabîatı budur. İbâdete veyâ iyiliğe meylederse te'mîn-i menfaat için muhîtine hoş görünmek kasdıyla yapar. Binâenaleyh bir kimse ibâdetini ve iyiliğini gizli yaparsa nefis ondan pek ziyâde sıkılır; ve öldüğü vakit dahi kendi fazl ve meziyetinin halk arasında i'lânını ister. Aslâ rızâ-i ilâhîyle alakası yoktur. Böyle olunca nefis hem yaşarken hem de öldüğü vakit münafıktır. Müslümanlar arasında Allah rızâsı için iyilik ve ibâdet edip de bunun halka izhârından hoşlananlar yarı münafıktırlar. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (Kehf, 18/110) ya'ni "Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak yapmaz" âyet-i kerîmesinde ancak rızâ-yı ilâhîsine istinâden amel edenleri medih buyurur.

3792. "Sen iki alemde mürâî olmuşsun! Sen iki alemde böyle bâtıl olmuşsun!"

"Mürâî", riyâkâr, halka gösteriş yapan; "bîhûde", bâtıl ve fâidesiz. Ya'ni, "Ey nefis, sen hem dünyada ve hem de âhirette mürâî ve bâtıl ve fâidesiz bir mahlûksun!"

3793. "Nezrettim ki, bu beden diri oldukça asla halvetten dışarıya baş çıkarmayayım!"

Ayyâzî hazretleri nefsinin bir hîlesini işitince buyurur ki: "Ben nezir ve ahdettim ki, cismim bu hayât-ı dünyeviyyede kāim ve nefsim sıfatlarıyla diri bulundukça aslâ halvetten ve tenhâ mahalden dışarıya ve halk arasına çıkmayacağım!"

3794. Zîrâ her şeyi ki, ten halvette yapar, erkek ve kadın cihetinden yapmaz.

Ya'ni, cismin halvetinde ve tenhâda yaptığı ibâdât ve tâât, erkek ve kadının mecmûundan ibaret bulunan halka kendisini göstermek ve onların medih ve senâsına nail olmak için değildir. Ma'lûm olsun ki, "halvet" sâlikin sıfât-ı nefsâniyyesi ölünceye kadar lâzımdır. Kendi sıfatından ölüp rûhun sıfatı zâhir olduğu vakit artık halvete lüzum kalmaz. Zîrâ sâlikin nazarında bu mertebede halkın medh ve zemminin hiçbir kıymeti kalmaz. Medih ve zem onun nazarında müsâvî olur. Onun için yukarıki beyitte "bu beden diri oldukça" kaydı mezkûrdur.

3795. Onun halvette hareket ve sükûnu niyeti Hakk'ın gayrı için olmaz.

3796. Bu cihad-ı ekberdir, o asgardır. Her ikisi Rüstem'in ve Haydar'ın kârıdır.

Halvette nefsiyle muhârebe etmek "büyük cihad"dır. Çünkü onun bu fiiline Hak'tan başkası vakıf olmaz. Fakat sûrî olan cihâd "küçük cihad"dır. Çünkü her ne kadar mücâhidin niyeti rızâ-i Hakk'ı tahsîl ise de, halkın vakıf olduğu bu fiilden nefis dahi kendisine bir hisse-i tefâhur çıkarmak ister. Maahâzâ gerek cihâd-ı ekber ve gerek cihâd-ı asgar her ikisi de vücûd kaydından geçmeye mevküf olduğundan Rüstem pehlivanın ve Haydar-ı Kerrâr olan İmâm-ı Ali (k.A.v.) efendimizin ve onların meşrebinde olan arslanların kârıdır.

3797. O kimsenin kârı değildir ki, sıçanın kuyruğu kımıldadığı vakit, onun aklı ve idraki tenden uçar.

"Sıçanın kuyruğu"ndan murâd, nefsin sıfatlarıdır. Ya'ni, cihâd-i ekber ve asgar, korkaklık gibi nefsin sıfatlarından birisi harekete geldiği vakit akıl ve muhâkemesini kaybeden kimsenin işi değildir.

3798. Öyle bir kimseye kadınlar gibi cenk mahallinden ve mızraktan uzak olmak lazım gelir.

3799. O bir sufî, bu bir sufîdir, işte bu hayfdır. O bir iğneden ölmüştür, buna ta'me kılıçtır.

O eli bağlı olan kâfirin mağlûbu bulunan bir sûfidir. Bu birçok harblere girip cismi yaradan kalbura dönen Ayyâzî hazretleri de bir sûfidir. İşte buna teessüf olunur. O evvelki sûfî iğne yarasından ölmüştür. Bu ikinci sûfîye ise kılıç darbesi taâm-ı lezîz mesâbesindedir.

3800. Ona sûfî nakış olur, can yoktur. Sûfîler dahi bu sûfîlerden bed-nâmdır. [3806]

O evvelki sûfî zâhirde sûfidir. Onda sûfîliğin canı ve rûhu yoktur. Hakîkî sûfiler de halk arasında bu rûhsuz sûfilerden kötü namlı olmuştur. Zîrâ avâm-ı halkın temyîzi olmadığı için sûfî kıyafetinde olan bu nâmerdleri görüp hakîkî sûfileri de bunlardan zannederler.

3801. Çamurdan yoğrulmuş olan cismin kapısı ve duvarı üzerine Hak gayretinden nâşî yüz sûfî nakşını yazdı.

Hak Teâlâ hazretleri çamurdan yoğrulmuş ve yaradılmış olan cismin sûreti üzerine birçok sûfi nakışlarını yazdı ve halkın nazarına onları sûfi sûretinde gösterdi ve اولیائی تحت قبابي لا يعرفهم غيرى ya'ni “Benim velîlerim kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası bilmez” hadîs-i kudsîsi mûcibince, gayretinden nâşî hakîkî sûfilerin yüzlerini, bu mecâzî ve yalancı sûfî nakışları arasında yabancılardan gizledi. Yabancılar bu mecâzî sûfileri gördükleri vakit onlarda bir hakikat olduğunu zannettiler ve hakîkî sûfiler ile mecâzî ve yalancı sûfîleri ayırt edemediler.

3802. Tâ ki seharedan o nakışlar kımıldayıcı ola, tâ ki Mûsa'ya mensub asâ gizli ola!

Tâ ki Fir'avn'un sihirbazlarının sihir âletlerine müşabih olan o sûfi sûreti sihir mesâbesinde olan hîlelerden ve riyalardan harekete gele ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı mesâbesinde olan hakîkî sûfiler bunların arasında gizli kala ve halk onların hîle ve riyâsı ile bunların sadakatini fark edemeye!

3803. Asânın sıdkı nakışlar yutar. Fir'avn'a mensub olan göz toz ve taş kırıkları doludur.

Hz. Mûsâ'nın asâsı mesâbesinde olan hakîkî sûfînin sadakati o mecâzî sûfi nakışlarını yutup onların hîlelerini ve riyalarını ibtâl eder. Bunların arasında ehl-i saâdet olanlar bu sâyede sehare-i Fir'avn gibi kendilerinin edebsizliğini görüp bilâhare doğru yola sülûk ederler. Fakat yine bunların arasında Firavn gözlü olan ehl-i şekāvet, onları da kendileri gibi riyâkâr zannettiklerinden, o hakîkî sûfîlere karşı onların gözleri adâvet tozları ve taş kırıklarıyla doludur.

Bu sürh Ankaravî'de yoktur. Hind nüshalarında münderiçtir. Fihriste kolaylık olacağı mülahazasıyla fakîr dercettim.