Pâdişâhın diğer def'a Ayaz'a hitâbı ve erkân-ı devleti imtihanı ve Ayaz'ın onlara fermân-berdârlık göstermesi
49. bölüm / 51 · 3363 kelime · ~17 dk okuma
4025. "Ey şeytanı öldürücü erkek arslan olan, eşek erliği nâkıs, akıl erliği ziyâde olan Ayaz!"
Bu hitâb Sultan Mahmûd tarafından musahibi olan Ayaz'adır. Burada "Sultan"dan murâd, Hak ve "Ayaz"dan murâd dahi, fenâ ve bekā ile mütehakkık olan insân-ı kâmildir. “Şeytan"dan murâd, ikilik vehmi, "eşek erliği"nden murâd, şehevât-ı nefsâniyye ve "akıl mertliği"nden murâd dahi, rûh-ı insânî ve izâfî mertliğidir. Ya'ni, "Ey erkeklik vehmini nazarından mahveden ve erkek arslan gibi mâsivâ-yı Hak olan suver-i izâfiyyeyi parçalayan ve şehevât-ı nefsâniyyesi nâkıs ve rûh-ı insânî mertliği ziyâde olan insân-ı kâmil!" "Eşek erliği nâkıs olmak" budur ki, insân-ı kâmil nefsine hayât-ı dünyeviyyeden nasîbini verir. Nitekim âyet-i kerimede وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا (Kasas, 28/77) ya'ni "Dünyâdan nasîbini de unutma!" buyrulur. Binâenaleyh i'tidal dâiresinde yer içer ve nikâh eder; fakat onun bu muamelesi makām-ı ubûdiyyetin hükmünü vermek içindir. Yoksa nefsinin hırsından nâşî değildir. Zîrâ onun indinde yemek içmek husûsunda her bir gıdâ-yı meşrû' müsâvîdir.
4026. O şeyi ki, bu kadar sadr onu idrak etmedi, senin önünde çocuk oyunu oldu. İşte merd!
Beyt-i şerîfin ma'nâ-yı zâhiri: "Makām-ı sadrda bulunan bu kadar kimsenin idrak etmediği şey, senin indinde çocuk oyuncağı kadar basit bir şey oldu. Onlar renkli ve parlak cevhere kıymet verdiler; ve pâdişâhın "Kır!" emrine muhalefet ettiklerinin farkında olmadılar. Sen ise bu inceliği idrâk ettin, işte merd böyle olur!"
Ma'nâ-yı bâtınîsi: "Ey insân-ı kâmil, dînde makām-ı sadrda bulunan bu kadar âlimler ve fâzıllar ve hakîmler ve zâhidler vardır. Kur'an'da إنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيا لعب ولهو (Muhammed, 47/36) ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" buyrulduğu hâlde onlar renkli ve parlak görünen bu vücûd-ı izâfî âlemini vücûd-ı Hak'tan ayrı bir mevcûd görüp gerek onları ve gerek kendi vücûdlarını Hakk'ın فَفِرُّوا إِلَى الله (Zariyât, 51/50) ya'ni "Allâh'a kaçınız!" emrine ittibâan fedâ edemediler. Gûyâ Hakk'ın hazîne-i tecelliyâtına zarar olacağını zannettiler. Senin nazarında ise bu izâfî varlıkların hepsi çocuk oyuncağı oldu. Emr-i ilâhîye ittibâan gerek kendi nefsinden ve gerek âlâyiş-i dünyeviyyeden Hakk'a ilticâ ettin. Ben senin erkekliğini beğendim. İşte hakikaten merdlik budur."
4027. Ey benim emrimin lezzetini görmüş, benim emrim için vefâ hususunda canını teslîm etmiş!
"Ey benim "Fefirrû ilallah!" (Zâriyât, 51/50) emrimin lezzetini görmüş ve benim bu emrime ittiba' için vefâ göstermek hususunda canını benim irâdeme teslîm etmiş olan insân-ı kâmil!"
4028. Emrin zevki ve onun çeşnisi destanını şimdi ma'nevî olan beyanda dinle! Bu beyt-i şerîf sâlikleri irşâd için cenâb-ı Pîr efendimiz tarafındandır. Ya'ni ey Hak yolunun sâlikleri, emr-i Hakk'a ittibâ'ın zevkine ve onun lezzetine âit olan kıssayı şimdi eşkâl-i zâhire altında müstetir olan ma'nevî beyânda dinle! Şâhın dîvân ve mecma' ortasında vezîrin eline "Bu ne kadar kıymet değer?" diye cevher vermesi. Vezîrin onun kıymetinde mübâlağa etmesi ve şâhın ona, "Şimdi bunu kır!" diye emretmesi. Vezîrin "Bunu nasıl kırarım ki, ben senin hazînenin hayırhâhıyım!" demesidir
4029. Şâh bir gün dîvân tarafına acele etti. Bütün erkânı o dîvânda buldu.
4030. O parlak bir cevheri dışarıya çekti. Sonra onu derhal vezîrin avcuna koydu.
4031. Dedi: "Bu cevher nasıldır ve ne değer?" Dedi: "Yüz eşek yükü altından çoğa değer!"
Ya'ni, Şâh Mahmûd "Bu cevher nasıl bir cevherdir ve kıymeti nedir, diye sordu. Vezir dahi cevâben, bunun kıymeti yüz eşek yükü altının kıymetinden daha ziyâdedir!" dedi. "Har-vâr", eşek yükü demektir.
4032. Dedi: "Kır!" Dedi: "Onu nasıl kırayım? Senin malının hazînesinin hayırhâhı benim!"
Vezîrin böyle mübâlağalı bir kıymet takdîr etmesine karşı Şâh Mahmûd vezîre, "O cevheri kır!" diye emretti. Vezîr bu emir üzerine cevâben dedi ki: "Ben o kıymetli cevheri nasıl kırarım? Zîrâ senin malının hazînesinin hayır-hâhıyım ve o hazîneden malının zâyi' olmasını istemem."
4033. "Nasıl revâ tutarım ki, bu cevherin misli bahaya gelmez, heder olur!"
4034. Dedi: "Aferin!" ve ona bir hil'at verdi. O delikanlı şâh cevheri ondan aldı.
"Şâbâş", kelime-i tahsîn olup "âferin" demektir. "Hil'at", pâdişâh tarafından ikrâmen verilen libâs ma'nâsınadır. Ya'ni, pâdişâh vezîrin bu cevabını zâhiren tahsîn etti ve ihsân edip cevheri elinden aldı.
4035. O kerem şahı giymiş olduğu her libâsı ve hulleyi vezîre îsar etti.
"Îsâr", burada "atâ etmek" demektir. "Hulle", Yemen'de yapılan hırka ve libâs ve izâr ma'nâlarınadır.
4036. Bir saat onları yeni kazıyyeden ve eski sırdan söze meşgül etti.
Pâdişâh bu atâyı vezîre yaptıktan sonra bir müddet ehl-i dîvânı umûr-i hükûmete müteallık yeniden vâki' olan husûsâttan ve eskiden geçmiş olan esrâr-ı idâreden bahsederek söze meşgül etti. "Kazıyye", burada "vukūa gelen husûs" ma'nâsınadır.
4037. Ondan sonra "Bir talibin elinde, bu ne değer?" diye onu bir hacibin eline verdi.
"Hacib", perdedâr ve pâdişâhın mukarreblerinden ve hâslarından huzûrda bulunan kimse demektir. Ya'ni, bir müddet pâdişâh erkân-ı devleti söze meşgül ettikten sonra, yine o kıymetli cevheri cebinden çıkarıp hâcibin eline verdi ve "Buna tâlib olan bir kimse ne kıymet verir?" diye sordu.
4038. Dedi: "Bu memleketin yarısına değer ki, Huda onu mehlekeden saklasın!"
4039. Dedi: "Kır!" Dedi: "Ey kılıcın güneşi, bunu kırmak çok yazıkdır, yazık!"
Pâdişâh hâcibe dedi ki: "Kır!" Hacib cevâben dedi: "Ey kılıcın güneşi, ya'ni ey muzaffer şâh, bu cevheri kırmak çok yazıkdır, yazık!"
4040. "Onun kıymetini bırak, revnakını ve parıltısını gör ki, bu gündüzün nûru ona tâbi' olmuştur!"
"Onun kıymetinin yüksekliği şöyle dursun, revnakının ve parıltısının şiddetine bak ki, bu gündüzün nûru ve aydınlığı o cevherin parlaklığının gerisindedir."
4041. "Onu kırmak hususunda benim elim nasıl kımıldar? Zîra şahın hazînesine düşman olurum!"
4042. Şah hil'at verdi ve onun yevmiyesini arttırdı. Sonra da onun aklının medhi hakkında ağzını açtı.
"İdrar", lügatte "cârî kılmak" ma'nâsınadır; ve örfte "vazîfe ve ta'yîn ve yevmiye" ma'nâsında müsta'meldir (Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni, pâdişâh hâcibin bu sözü üzerine onu tahsîn etti ve ikrâmen libâs verdi ve maaşını arttırdı. Sonra da onun aklının medhine dâir de sözler söyledi.
4043. Bir saat sonra o imtihan edici inciyi tekrar mîr-i dâdın eline verdi.
"Mîr-i dâd", adliye nâzırı demektir. Bir saat ya'ni bir müddet sonra o erkân-ı hükümeti imtihan edici olan pâdişâh o inciyi ve cevheri tekrar adliye nâzırının eline verdi.
4044. O da böyle ve bütün beyler de böyle söyledi. Her birine kıymetli bir hil'at verdi.
4045. Şah onların tahsîsâtını arttırdı. O hasîsleri yoldan kuyuya götürdü.
“Câmegî", yevmiye ve vazîfe, eski libâs, elbise pahası olarak verdikleri aylık ve şarâb içtikten sonra kadehte kalan tortu ma'nâlarınadır (Keşfü'l-Lügāt, Bahar-ı Acem, Reşîdî, Medâr); ve Sirâcü'l-Lügāť'te yazılmıştır ki, “câmegî" kelimesi "câme” ile "gî" edât-ı nisbetinden mürekkebdir. Aslında "elbi-se bahası" ma'nâsınadır. Ondan sonra mecâzen kölelere ve sâireye verdikle-ri taâm ma'nâsında iştihâr etmiştir (Gıyâsü'l-Lügať ten tercüme). Fakîr bu ma'nâlara nazaran bu kelimeyi "tahsîsât" diye tercüme ettim. Ya'ni, şâh er-kân-ı devletin o cevher hakkındaki fikirlerini zâhiren tahsîn edip onlara ik-râm ve ihsân ettiyse de, hasîsü't-tab' olan o erkânı bu imtihanı ile doğru yol-dan çevirip her birini felâket kuyusuna düşürdü.
4046. Elli, altmış bey dahi hep birer birer vezîre taklîd ile böyle söylediler.
4047. Gerçi cihanın direği taklīddir. Her mukallid imtihandan rüsvaydır.
Ya'ni, insan çocukluğundan beri muhîtini idrâke başladığı vakit bütün i'tikadını ve ahlâkını ve efâlini ve harekâtını, büyüklerinin iyi ve kötü i'tikād ve ahlâk ve ef'âl ve harekâtına taklîd eder ve bunları yapmağa çalı-şır. Akl-ı fıtrîsini kullananlar bunları muhakeme edip iyisini ve kötüsünü temyîz ederek taklîd ettikleri iyi i'tikād ve iyi ahlâk ve iyi efâl ve harekâtın hakîkatlerini anlamak için kendilerine bir muallim ve bir rehber ararlar; ve akl-ı fıtrîlerini ta'til edenler taklîd ile iktifâ edip iyinin ve kötünün temyîzin-den bîhaber kalırlar. Bunlar akla da'vet eden enbiyâ ve evliyâya arkalarını çevirip "Biz anamızdan ve babamızdan böyle bulduk!" derler. Bu ikinci tâife hakkında Hz. Pîr efendimiz I. cildin 2607 numaralı beytinde şöyle buyur-muşlar idi: از پی تقلید وز رایات نقل پانهاده بر سر این پیر عقل [Ya'ni] “Taklîd izinden ve nakil bayrağından dolayı bu pîr-i aklın başı üzerine ayak koymuşlardır.” Ve birinci tâife hakkında dahi kezâlik I. cildin 1792 numaralı beytinde şöy- le buyurmuşlardır: [Ya'ni] هر که محراب نمازش گشت عین سوی ایمان رفتنش میدان تو شین "Her kim ki, onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân-ı taklîdî tarafına gitmesini ayıp bil!" İmdi ictimaiyâtta taklîdin mühim bir te'sîri olduğu gibi beşer dîn husûsunda dahi enbiyaya ve evliyâya taklîd eder. Binâenaleyh bu cihanda ve bu âlem-i keserâtta esas, taklîd olmuş olur. Fakat insan herhangi husûsta olursa olsun, taklîdden yakasını kurtarıp taklîd ettiği şeyin hakîkatine muttali' olmakla mükelleftir. Zîrâ akıl denilen ni'met-i ilâhî tahkîke vusûl âletidir. Bu âletin faâliyetini ta'tîl etmek küfrân-ı ni'met olur; ve küfrân-ı ni'metin cezâsı, sonunda rezîl ve rüsvây olmaktır. Binâenaleyh her mukallid imtihânât-ı akliyye neticesinde rezil ve rüsvây olur. Nitekim taklîdin kötü netîcesi hakkında II. cildin 509 numaralı beytinden i'tibâren başlayan sûfi kıssası beyân buyrulmuştur. galata düşürücü ve hakkın müşâbihi çok zıddı vardır. Mukallid vaktâki o zıddı tanımaz, o cihetten hakkı tanımamış olur. Ammâ Hak onun tanımazlığı ile beraber vaktâki onu inâyetle hifzeder, o tanımazlık ona ziyân tutmaz
"Kâl", makām ve mertebe demektir. "Câmegî" kelimesinin ma'nâsı yukarıda 4040 numaralı beytin îzâhında geçti. Ya'ni, Ayaz pâdişâhın cevher hakkındaki emrini îfâ husûsunda vezîri ve dîğer ümerâyı taklîd etmedi. Kendi kiyâset ve firâsetini kullandı. Bunun gibi dinde mukallid olanları müslüman tutmak ilm-i Kelâm erbâbının çoğu indinde câiz değildir. Mukallid müslümandır, lâkin hak şeklinde zâhir olan bâtıla müsâdif olmak sûretiyle vâki' olan imtihanlardan selâmetle kurtulması nâdir olur. Zîrâ mukallid mertebe-i yakînde ve müşâhedede değildir. Belki mertebe-i zandadır. Binâenaleyh mukallidin îmânı dâimâ za'fa ve zevâle ma'rûzdur. Ancak Allah'ın hıfzettiği mukallidlerin îmânı za'fdan ve zevâlden müstesnâdır. Zîrâ hak ve doğru birdir. Fakat bu âlemde bu doğruyu galata ve hatâya düşürücü ve o doğruya benzeyen ve hak sûretinde görünen çok zıdlar vardır. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) Nefehâtü'l-Üns'ün ibtidâsında hak üzerine olan her bir tâifenin birer bâtıl müşâbihleri bulunduğunu beyân ve îzâh etmiştir ki, burada zikri uzun olur. Mukallid olan kimsede hak sûretinde görünen o zıddı tanıyacak kiyâset olmadığı için hakkın zıddı olan o bâtılı görür, hak zanneder ve hakkı tanımamış ve fark edememiş olur. Velâkin Hak Teâlâ onun bu kiyasetsizliği ve tanımamazlığı ile beraber onu inâyetle hifzettiği vakit, onun o tanımamazlığı ve firâsetsizliği ona zarar vermez; ve selâmete çıkar fakat bu hâl nâdir olur.
4048. "Ey Ayaz, şimdi sen söylemez misin ki, bu cevherler, bu parlaklık ve hüner ile ne kadar değer?"
4049. Dedi: "Benim söyleyebildiğim şeyden ziyâdedir!" Dedi: "Şimdi çabuk onu hurd et, kır!"
Ayaz cevâben dedi: "Cevherin kıymeti söyleyebildiğim ve tahmîn ettiğim mikdârdan çoktur!" Pâdişâh dedi: "Şimdi çabuk onu ufakla ve kır!"
4050. Onun yeninde taşlar var idi. Acele onu hurd etti. Onun indinde o savâb idi.
Ayaz, evvelce cübbesinin yeni içerisine taşlar saklamış idi. Şâhın emri üzerine derhal o cevheri o taşlar ile kırıp ufakladı. Zîrâ Ayaz'ın indinde cevheri kırmak doğru idi. İşte bu hâl bâtıl sûretinde görünen bir hak ve doğru idi. Çünkü kıymetli bir cevheri kırmak mecliste bulunanların hepsinin nazarında eğri ve bâtıl idi; ve onu kırmamak hak ve doğru idi. Fakat bunun zımnında pâdişâhın "Kır!" emrini reddetmek var idi ve bu reddetmek ise bâtıl idi. Binâenaleyh burada cevheri kırmak sürh-ı şerîfde beyân olunan hakkın müşâbihi bir zıd idi. Bu zıddı ve eğriyi vezîr ve dîğer erkân idrâk edemediler, Ayaz idrâk etti. Zîrâ burada bir hak ve doğru var idi ki, o da pâdişâhın emrini tutmak idi.
4051. Onun devletli olan tali'inin ittifakından o lahza ona nadir hikmet el verdi.
4052. Yahud o pür-safâ rüyada bunu görmüş idi, koltuğunda iki taş hazır etmiş idi.
Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beytin îzâhıdır. Ya'ni, Ayaz'ın saîd ve devletli olan tâli'-i ezelîsinin kazâ-yı ilâhî ile ittifakından dolayı o lahza cevheri kırmak için yeninde tesadüfen taşlar bulunmuş ve kendisinde cevheri kırmak gibi bir acîb hikmet zuhûr etmiş idi. Veyâhud saffet-i kalb sahibi olan Ayaz'a rü'yâsında böyle vak'anın zuhûra geleceği keşfedilerek koltuğuna iki taş hazırlamış idi.
4053. Yûsuf gibi ki, kuyunun dibi içinde ilâh tarafından onun işinin sonu keşfoldu.
Nitekim Yûsuf (a.s.)ı kardeşleri sâika-i hased ile kuyuya attıkları vakit, o hazrete kuyunun dibi içinde Hak tarafından bundan sonra başından geçeceği vak'alar keşfolundu ve Mısır'da hazîne emîni olup pederi Ya'kūb (a.s.) ile âilesiyle mülakat vâki' olacağını bildi.
4054. Her kime ki fetih ve zafer haber verdi, onun önünde murad ve muradsız bir oldu.
Ya'ni her kimin kalb gözüne bu vücûd-ı izâfî âleminde Hak Teâlâ'nın perdeleri açması ve zafer-i ma'nevîye nâil kılması, gerek dünyâda ve gerek âhirette başından geçecek olan hâdiseleri haber verdi ise, o kimsenin indinde nefsinin murâdı ve murâdsızlığı bir oldu. Zîrâ bu kimse bilir ki, bilcümle mevâtında zuhûr edecek şey Hakk'ın iradesidir; ve Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma tâbi'dir; ve ma'lûm ise abdin ayn-ı sâbitesidir. Binâenaleyh abdin ayn-ı sâbitesi lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne taleb etmiş ise Hak onun zuhûrunu irâde eder. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de şöyle buyururlar: ولا يعرف احد حكم الارادة الا بعد وقوع المراد الا من كشف الله عن بصيرته فادرك اعيان الممكنات في حال ثبوتها على ما هي عليه فيحكم على ذلك بما يراه Ya'ni "Hiçbir kimse hükm-i irâdeyi bilmez. Ancak murâdın vukü'undan sonra bilir. Allah'ın ayn-ı basîretini açtığı kimse müstesnâdır. İmdi o kimse a'yân-ı mümkinâtı sabit oldukları hâlde, bulundukları hâl üzre idrak eder. Binâenaleyh bunun üzerine gördüğü şeyle hükmeder."
4055. Her kime ki, yârin vaslı onun ayak bağı oldu, o kırılmaktan ve mücâhededen korkar.
"Pa-bend", ayak bağı ve köstek ma'nâsınadır. Ya'ni, her kimin o sülükte ayağının bağı yâr-ı hakîkî olan Hakk'ın visâli olursa, her husûsta ayrılıp başka tarafa gidemez. Vücûd-ı mecâzîsinin ve kuvvet-i hayvaniyyesinin riyâzât ile kırılmasından ve nefsi ile mücâhededen korkmaz. Ba'zı nüshalarda bu beyit: هر که پایندان وی شد وصل یار او چه ترسد از شکست کار زار suretindedir. Ma'nâsı "Her kimin zâmini ve kefîli yârin vaslı olursa o kimse mücâhedenin şikestinden ve zebûnluğundan ne korkar" demek. "Payendân", zâmin ve kefil ve rehin ve ayakkabı çıkardıkları mahal (Burhân).
4056. Ona yakîn olduğu vakit ki, mat edecektir, atın ve filin kuvveti türrehat olur.
"Türrehât", "caddenin hâricine çıkan ince yol" ma'nâsında olup istiâre tarîkıyla "boş ve beyhûde söz"e ıtlâk ederler. Ya'ni, ezelde ayn-ı sâbitesi îcâbı olarak Hakk'a vuslattan emîn ve mutmain olan kimsenin hâli, hasmını mağlûb edeceğinden emîn olan satranç oyuncusuna benzer. Nitekim satranç oynayan kimse karşısındaki oyuncuyu mat ve mağlûb edeceğini muhakkak bildiği vakit oyunda mühim vazîfeleri olan at ve fil ismindeki oyun mührelerinin kuvveti boş ve beyhûde olur. Bunun gibi ezelde Hakk'a vusûlü mukadder olan kimsenin nazarı kendi vücuduna ve varlığına ve bu varlığı ile alâkadar olan zühde olmaz, belki aşka olur.
4057. Her at arayıcı olan kimse onun atını götürür ise ata "Git!" diyesin ki, atın pîş-ahenkdir.
"Pîş-âheng", yolda ileri ileri giden ma'nâsınadır (Bahar-ı Acem). Ya'ni, meselâ at arayan kimse gelip ileriye geçmek şânından olan o bir kimsenin atını alır ve götürür ise sen o ata "Git!" diyesin! Zîrâ o at o kimsenin önünde ileri ileri giden bir vâsıtadır. Yoksa hadd-i zâtında ileriye geçmesi mukadder olan kimsenin vâsıtası değildir. Bu beyt-i şerîfde zühd ve tâatın sûreti ata teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni zâhid zühd ve tâatın sûretine dayanmıştır; ve zühd ve tâatın sûretine ve çokluğuna nazar eder. Halbuki nazar tâatın sûretine ve bu sûretlerin çokluğuna değil, Hakk'ın emrine olmak lazımdır. Nitekim şâhın vezîri ve sâir erkân cevherin sûretine nazar ettiler ve pâdişâhın emrinden gafil oldular. Gerçi zühd ve tâatın sûreti dâimî ecir ve sevâb ise de Hakk'a vusûle sebeb değildir. Beyt-i Sâib-i Isfahânî (k.s.): "Hiçbir kimsenin kendi tâatının hayrına i'timâdı yoktur. O bir kördür ki asâsına dayanır."
Beyt-i Kuddûsî (k.s.): İbâdet çokluğuna yok i'tibâr hiç Kulundan Hâlik'ı hoşlanmayınca
4058. Merdin at ile ne vakit karâbeti olur? Atın ata aşkı tekaddüm için olur.
Ya'ni, ezelde ayn-ı sabitesinin isti'dâdı îcâbı olarak Hakk'a vusûlü muhakkak olan bir merd-i ilâhînin at mesâbesinde olan zühd ve tâatın sûretiyle karâbeti ve münasebeti yoktur. Eğer o merd-i ilâhînin bu âlem-i sûrette zühde ve mücâhedâta meyil ve aşkı olursa ezeldeki tekaddümün tahakkuku içindir. Yoksa onun ata ya'ni zühde ve mücâhedâta olan aşkı ve muhabbeti onların sûreti ve sebeb-i tekaddüm olduğu için değildir.
4059. Sûretler için bu kadar iç ağrısı çekme! Sûrete mensub baş ağrısı olmaksızın ma'nayı tut!
"Zahîr", iç ağrısı demektir. "Ma'na"dan murâd Hak'tır. Nitekim I. cildin 3379 numaralı beytinde: بحر معنیهای رب العالمین Ya'ni گفت المعنى هو الله شيخ دين "Rabbü'l-âlemînin [ma'nâlarının] deryâsı olan şeyh-i dîn “Ma'nâ ancak Allah'tır" dedi" buyrulmuştur; ve orada bu beyt hakkında îzâhât da geçmiştir. Ya'ni, ey kimse, sen vücûd-ı Hak'ta peydâ olmuş bir sûret olduğun gibi senin zühdünün ve mücâhedenin sûretleri dahi yine o vücûd-ı hakîkîde peydâ olan sûretlerdir. Sen bu sûretlere yapışıp bu kadar iç ağrısı ve gam çekme! Sûrete mensûb veya bir sûretin baş ağrısı olmaksızın "ma'nâ"dan ibaret olan Hakk'a ve onun tecelliyâtına yapış ve ondan gafil olma! Zîrâ dünyâda ve âhirette tecelliyâtı ile zâhir olan ancak Hak'tır.
4060. Zahid için işin sonunun gamı vardır. Acabâ hesab günü onun hâli ne olur? [4065]
Zîrâ zâhid kendi vücûdunun sûretini ve varlığını gördüğü için onda işinin sonunun gamı vardır. Acabâ yevm-i kıyâmette hesab gününde kendisinin hâli ne olacaktır diye düşünür; ve bu düşüncenin elemi altındadır. Çünkü elem ve lezzet ve gam ve meserret insanın kendi varlığına ârız olan hallerdir. Hayâlinden kendinin bu mevhûm olan vücûdu zevkan ve hâlen kalkmış olan kimsenin bunlar ile alâkası kalmaz.
4061. Arifler başlangıçdan idrakli olmuşlardır; gamdan ve son hallerden fâriğ-dirler.
Ya'ni, ârifler Hakk'ın sıfât ve esmâ-i ilâhiyye zuhûrunun başlangıcı olan a'yân-ı sâbite mertebesinden idrâk ve vuküf sahibi olmuşlardır ve bilmişlerdir ki, ilm-i ilâhîde sâbit olan şeyler bu âlem-i sûrette de vakit vakit mutlakā zâhir olurlar. Binâenaleyh her ferdin gerek dünyâdaki ve gerek âhiretteki ahvâli, ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına tabi'dir. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine ve ilmi de ma'lûma [tâbi'], ve ma'lûm dahi abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan sûreti ve ayn-ı sâbitesidir. Binâenaleyh olan olmuştur ve biten de bitmiştir; ve kazâ-yı ilâhînin reddi mümkin değildir. Bu sebeble ârif gamdan ve son halleri düşünmekten fâriğ olmuştur ve vücûd-ı Hak'tan gayrı bir mevcûd görmemişlerdir. Bu bahislerin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ya'kūbî'de ve Fass-ı Hûdî'de ve Fass-ı İsmâîlî'de mezkûrdur.
4062. Arif için de bu havf ve recâ var idi. Onun sabıka-dânlığı o her ikisini yedi.
Gerçi ârif için dahi, yakîn ve ma'rifet mertebesine vusûlden evvel korku ve ümîd var idi. Lâkin onun ezelde geçmiş olan kazâ-yı ilâhîyi biliciliği, o korkuyu ve ümîdi yedi ve yuttu.
4063. Gördü ki, o evvelce mercimek ziraat etmiş idi; o bilir ki, yığında ne olacaktır.
“Mâş", mercimek; “çâş”, ekin yığını demektir. Zîrâ ârif gördü ki, evvelce mercimek ekmiş idi. Binâenaleyh o ekin yığınının ne olacağını bilir. Nitekim bu ma'nâda bu cildin 3116 numarasına müsâdif olan: باز گونه زین سخن کاهل شدی منعکس ادراك و خاطر آمدی ["Tersine olarak bu sözden tenbel oldun. İdrâki ve hatırı mün'akis geldin."] beytinde uzunca îzâhât-ı mühimme vardır. Binâenaleyh bu ifadelerden cebir ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Ya'ni, ârif ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne taleb etmiş ise Hak dahi onun zuhûrunu murâd etmiştir; ve bilcümle mevâtında abdin taleb ettiği şeyden başka bir şey zuhûr etmeyecektir.
4064. Arifdir ve korkudan kurtuldu. Hakk'ın kılıcı hây ve huyu iki parça etti.
Binâenaleyh ârif kazâ-yı ilâhîyi bilicidir ve bu sebeble korkudan kurtulmuştur; ve onun korku ve ümîd sâikasıyla vâki', bu âlem-i sûretteki hây u hûyunu ve çırpınmasını Hakk'ın kazâ-yı ilâhîsi kılıcı iki parça etmiştir.
4065. Onun için Huda'dan korku ve ümîd var idi. Korku fânî oldu, o ümîd ayân oldu.
Ya'ni, ârifin Hakk'a vusûlden evvel korkusu ve ümîdi var idi. Nazarında Hak'tan başka vücûd kalmadığından vücûd-ı Hak kılıcı onun mevhûm olan korkusunu iki parça etmiş ve korkusu giderek nazarında ancak rahmet ümîdi kalmıştır; ve üns ve huzûr-ı ilâhî ile mesrûr olmuştur. Nitekim ârif-i billâh İbrâhim Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'sinde şöyle buyururlar: "Mevlâsını ârif olanın belâsı kalmaz. Zîrâ ona belâ bal olur. Müteellim olmaz. Ârifin Hak ile arası ma'mûrdur. Onun için halk ile de arası ma'mûrdur. Zîrâ onun şühûdunda cümlesi mecbûr gibi ma'zûrdur. Ârif cismini ve canını Mevlâsına hibe etmiştir; ve mülkü mâlikine verip kendi aradan gitmiştir ve bu takrîb ile kurb-ı Hak devletine yetmiştir. Ârif kalbini Mevlâsına ve rûhunu "Belâ!"sına vermiştir ve cismini vefk-ı rızâsında mahlûkuna vakfedip râhata ermiştir. Ârifin Hak ile muâmelesi halka muvâfakatla değildir. Belki halk ile muâmelesi Hakk'a muvâfakat ile hâsıldır."
4066. Vaktaki o hâs cevheri o zaman kırdı, o beylerden yüz sadâ ve efgān kalktı.
Vaktāki Ayaz pâdişâhın emri üzerine o hâs olan cevheri o zaman kırdı, dîvânda olan beylerin hepsinden bir feryâd koptu.
4067. Dediler ki: "Bu ne korkusuzluktur? Her kim bu pür-nûr olan gevheri kırdıysa vallah kafirdir!"
4068. O cemaat cümleten cehilden ve körlükten şâhın emri incisini kırmıştır.
Ve o erkân-ı devletin kâffesi her ne kadar o kıymetli cevheri kırmamışlar ise de cehâlet ve akıl körlüğü cihetinden şâhın kıymetli bir inci mesâbesinde olan emrini kırmışlardır.
4069. Mühür ve dostluk neticesi olan kıymetli cevher, niçin öyle hâtır üzerine örtülmüş oldu?
"Vüdd", dostluk demektir. Ya'ni, şâhın muhabbet ve dostluk neticesi olan kıymetli emrinin cevheri, niçin erkân-ı devletin hatırına örtülmüş kaldı da, onların nazarına taş parçası olan cevherin kıymeti göründü. Demek ki, onların muhabbeti ve dostluğu şâha değil mala idi. Binâenaleyh malın kıymetini düşündüler; eğer şâha muhabbetleri ve dostlukları olaydı, onun kıymetli cevher mesâbesinde olan emrini kıramamaları lâzım gelecek idi.