Haleb Şîası'nın ta'nı için o şairin nükte söylemesi
10. bölüm / 40 · 9110 kelime · ~46 dk okuma
809. Dedi: "Evet, fakat Yezîd'in devri hani? Bu gam ne vakit olmuştur? Niçin buraya geç erişti?"
Şair cevâben dedi: "Evet, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'daki vak'a-i elîmesi Nûh (a.s.) in tûfânından daha meşhûr olduğu ve târîh-i İslâm sahîfelerinde bunun uzun uzadıya tafsîlâtı bulunduğunu biliyorum. Fakat Yezîd'in devr-i mel'aneti nerede? Bu gam mü'minlere vâki' olalı asır geçmiştir. Bu gam buraya niçin böyle geç vâsıl oldu? Siz bu gamı ve mâtemi ancak Muharrem'in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun mâtemini ancak bu güne mi hasrediyorsunuz? Zîrâ hissedilen hakîkî gam ve mâtem hiçbir ân kalbden çıkmaz. Sizin bu gamı ve mâtemi bu güne hasretmenize bakılırsa bu mâtemin bir riyâ ve nifâk merasiminden ibaret olduğu anlaşılır."
810. Körlerin gözü o hasareti gördü; sağırların kulağı o hikâyeyi işitti.
"Körlerin gözü bile Ehl-i beyt-i Resûlullâh'a karşı yapılan o hasâreti ve ziyânı gördü; sağırların kulağı bile o hikâyeyi işitti."
811. Siz şimdiye kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi mâtemden elbisenizi yırtarsınız?
"Azzâ", musîbete sabretmek ve sıkıntı ve şiddet demektir, tahfif ile “azâ" dahi okunur. Ya'ni, "Siz Muharrem'in 10 una ve aşûre gününe kadar uyumuş mu idiniz ki, şimdi kalbinizde gam ve keder hissetiniz de böyle mâtemden ve musîbetten dolayı elbiselerinizi yırtarak feryâd edersiniz?"
812. Binâenaleyh ey uyumuşlar! Kendi üzerinize mâtem yapınız! Zîrâ ki bu ağır uyku fenâ bir şeydir.
"Binâenaleyh ey hakîkat-i hâlden bî-haber olan gäfiller! Kendi hâlinize ağlayın ve mâtem tutun! "Kerbelâ'da İmâm Hüseyin hazretleri ve sâir sulehâ-yı ümmet şehîd oldu!" diye feryâd edeceğinize kendinizin fenâ bir ölümden ibaret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!"
813. Sultânî olan rûh bir zindandan sıçradı. Niye elbiseyi yırtalım ve niçin eli çiğneyelim?
Şair cevâben dedi: "Evet, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'daki vak'a-i elîmesi Nûh (a.s.)ın tûfânından daha meşhûr olduğu ve târîh-i İslâm sahîfelerinde bunun uzun uzadıya tafsîlâtı bulunduğunu biliyorum. Fakat Yezîd'in devr-i mel'aneti nerede? Bu gam mü'minlere vâki' olalı asır geçmiştir. Bu gam buraya niçin böyle geç vâsıl oldu? Siz bu gamı ve mâtemi ancak Muharrem'in 10. günü mü kalbinizde hissediyorsunuz ve bunun mâtemini ancak bu güne mi hasrediyorsunuz? Zîrâ hissedilen hakîkî gam ve mâtem hiçbir ân kalbden çıkmaz. Sizin bu gamı ve mâtemi bu güne hasretmenize bakılırsa bu mâtemin bir riyâ ve nifâk merasiminden ibaret olduğu anlaşılır."
814. "Mâdemki onlar dînin hüsrevi olmuşlardır, bağı kırdıkları vakit sürür vakti oldu!"
"Mâdemki rûh-ı sultânî sâhibleri olan zevât-i kirâm dînin ve âlem-i âhiretin sultânı ve şâhı olmuşlardır, bu cisim bağını kopardıkları vakit onlar için elbette sürür vakti olur."
Nitekim Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı menâkıbda şöyle buyurur: "Padişah -Sultân Alâüddîn-i Selçûkî- ekser-i vakitlerde Sultânu'l-ulemâ hazretlerinin ziyaretlerine gelip istifade buyurur idi; ve zât-ı saâdet-penâhîlerine irâdet-i küllî ile müteveccih idi. Mevlânâ Sultânu'l-ulemâ efendimiz dahi ekser-i evkätte nezd-i sultânı teşrîf buyurup taht üzerinde beraber otururlar idi; ve hitâb ettikleri vakit "Melik!" diye hitâb buyururlar idi. Menküldür ki, bir def'a buyurdular: "Melik, ben pâdişâhım. Sen de pâdişahsın. Senin saltanatın gözlerin açık oldukça bâkîdir. Benim saltanatım ise gözlerimi kapadığım vakit başlayacaktır." Ve Hudavendigârımız (r.a.) efendimizin buyurdukları beyt-i âtî bu makāmdandır: Nazmen tercüme: "Ben o tâbûta giden şâh değilim, tahtından; "Hâlidîne ebedâ!"dır, rakam-ı menşûrum."
815. "Devlet şadurvânının tarafına koştular. Bukağıyı ve zinciri attılar."
"Şâdurvân", büyük perde, pâdişâh otağı olan çadırın tozluk perdesi, gölgelik, nakışlı döşeme, büyük yaygı ve binâ kubbelerinin altı ma'nâlarınadır Tercüme, "sultânî"de "yâ" nisbet için ve "sultânî”, rûhun sıfatı olduğuna göre yapılmıştır. Bu sûretle beyt-i şerîfin ma'nâsında umûmiyet olur. Eğer "yâ" vahdet için ve “sultânî” muzâfun-ileyh olursa tercüme "Bir sultânın rûhu zindandan sıçrar" demek olur; ve bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsında husûsiyet olur, İmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı âlîleri murâd buyurulur. Ya'ni, “Rûh-ı sultânî veyâhud bir sultânın rûhu dünyâ zindanından ve cisim habsinden sıçradı ve âlem-i letâfete uçtu. Bundan dolayı niye mâtem tutup elbiselerimizi yırtalım ve niçin teessüfümüzden dolayı elimizi ısırıp çiğneyelim?!"
816. Eğer sen onlardan bir zerre âgâh isen mülk ve şâhenşâhlık ve letafet günüdür.
Ey kimse! Eğer sen ma'nevî sultânların ahvâlinden bir zerre âgâh isen onlar hakkında vâki' olan tabîî ölüm ve şehîdlik gününün mülk ve şâhenşâhlık ve letâfet günü olduğunu bilir ve mâtem tutmaya lüzûm görmezsin. "Geş", letâfet ve güzellik ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' روز عیش است و گهی شاهنشهی vaki'dir; "Yaşayış günü ve şâhenşâhlık vaktidir" demek olur.
817. Ve eğer âgâh değil isen git, kendi üzerine ağla! Zîrâ ki naklin ve mahşerin inkârındasın.
Ve eğer rûh-ı sultânînin cisimden alâkasını kestikten sonraki hâline bir zerre âgâh değil isen git, kendi hâline ağla ve mâtem tut! Zîrâ rûhun âlem-i bekāya intikālini ve mahşerin vukūunu bu gibi ma'nevî sultânların intikāllerine ağlamak ve mâtem tutmak sûretiyle inkâr etmiş olursun. Çünkü onların bu tabîî ölümlerini ve mertebe-i şehadeti ihrâz etmelerini fenâ görüyorsun. Halbuki o sultânlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Nitekim Şâh-ı velâyet İmâm Ali (k.A.v.) efendimizin lisânından kendilerini şehîd edeceği mekşûf olan İbn Mülcem'e hitâben I. cildin 3984 numaralı beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde şöyle buyurulmuş idi:
Tercümesi: "Fakat ey İbn Mülcem! Gamsız ol! Senin âhirette şefi'in benim! Ben rûhun efendisiyim, tenin kölesi değilim. Benim indimde bu cismin bir kıymeti yoktur. Ben tenim olmadan dahi yiğit oğlu yiğitim. Hançer ve kılıç benim fesleğenim oldu. Tenin ölümü benim bezmim ve nergistânım oldu." (Burhân). "Künde", mücrimlerin ayaklarına bağladıkları bukağı. Ya'ni, “Rûh-ı sultânî sâhibleri devletin ya'ni şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kurbuna ve "mak'ad-i sıdk"a koştular. Bu cisim bukağısını ve zincirini rûh-ı latîflerinden kopararak bu cismâniyet zindanına fırlatıp attılar."
818. Senin harab olan kalbin ve dînin üzerine nevha et ki, bu eski topraktan başkasını görmüyor..
Ya'ni, ey kimse! Sen her ne kadar lisânen ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti ve ölümden sonra hayâtı ikrâr etmekte isen de ölene ağlamak ve mâtem tutmak bu ikrâr-ı lisânını fiilen tekzîb etmektedir. Bu hâl kalbinin ve dîninin harâblığını gösterir. Binâenaleyh ona buna ağlayacağına kendi dîninin ve kalbinin harâblığına ağla! Zîrâ sen ölen kimsenin ancak bu eski toprağa gittiğini görüyorsun. Halbuki toprağa giden yine topraktan peyda olan cisimdir. Rûhun toprak ile ne alakası vardır? Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 61. faslında şöyle buyururlar:
"Sâhib-i ta'ziye mezârın etrafını dolaşır ve duygusuz olan toprağın etrâfını tavâf eder ve öper. Ya'ni "O yüzüğü burada, burada zâyi' ettim" der. Halbuki hiç onu orada bırakırlar mı? Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalıb ile bir iki gün te'lîf için bu kadar san'at yaptı ve kudret ızhâr eyledi. Eğer insan kalıbı ile beraber bir lahza mezârın içinde otursa dîvâne olmak havfı vardır. Sûret durağından ve kokmuş kalıbdan rûhun sıçramaması nasıl olur? Hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ tahvîf için onu bir alâmet kıldı. Tâ ki, insanların kalbinde vahşet-i kabrden ve toprağın zulmetinden bir korku peyda ola!"
819. Ve eğer görüyor ise arka tutucu ve gönül tevdî edici ve gözü tok olucu olarak niçin cesûr olmaz?
"Puşt-dâr", "arka tutucu" demek olup ölümün muîn-i visâl-i ilâhî olmasına işâret buyurulur. "Dil-sipâr", vasf-ı terkîbî olup "gönlü ölüme teslîm edici" demek olur. "Çeşm-sîr", "gözü tok" demek olup cismâniyet âleminden kalb gözünün doyması ve bıkması demek olur. Ya'ni, ey kimse! Eğer senin kalbinin gözü hayât-ı uhreviyyeyi görüyor ise niçin ölümü muîn-i visâl-i ilâhî bilerek ve kendini ölüme teslîm ederek ve gözü bu hayât-ı dünyeviyyeden doyup bıkmış olarak bu tabîî ölüme karşı cesûr olmaz da korkar?
820. Yüzünde din meyinden ferahlık nerede? Eğer deryayı gördün ise sahî olan [804] kef nerde?
"Ferruh", mübarek demektir ve "yakışıklı ve parlak yüz" ma'nâsına da gelir. Zira bu kelime "fer" ile "ruh"dan mürekkebdir (Burhân). "Kef", "el, avuç" ma'nâsına geldiği gibi "köpük" ma'nâsına da gelir. Burada "el" ma'nâsı zâhir ve "köpük" ma'nâsı mermûz ve bâtındır. Ya'ni, eğer sen rûh- tan zerre kadar âgâh oldun ise yüzünde dîn şarabından mübâreklik ve par- laklık hâsıl olmak lâzım idi. O mübareklik sende nerede? Ve eğer rûhtan âgâh oldun ve rûhun gözüyle vücûd-i hakîkî deryâsını gördün ise, bu cismâ- niyete karşı cömert el nerededir ki, o vücûd-ı hakîkî müvâcehesinde o cismi ve cismâniyeti ibzâl edesin! Mermûz olan ma'nâ budur ki: Eğer sen derya- yı vücûdu gördün ve ayn-ı deryâ oldun ise cûş ü hurûş edip bol köpük saç- man ve sıfât-ı Hak ile zâhir olman nerede?
821. O kimse ki, ırmağı gördü, suyu esirgemez. Hususiyle o kimse ki, o deryayı ve bulutu gördü.
"Irmak"tan murâd, tecellî-i rûhânî ve "deryâ"dan murâd, tecellî-i rahmânî ve "mîğ" ya'ni "bulut"tan murâd, sıfât-ı Hak ve "su"dan murâd, bezl ü atâ olduğu anlaşılır. Ya'ni, tecellî-i rûhânîye nâil olan kimse halktan bezl ü atâyı esirgemez. Hele tecellî-i rahmânîyye nâil olup vücûd-i hakîkîyi idrâk eden ve bilcümle eşyâda sıfât-ı Hakk'ı müşâhede eden kimsede bezl ü atâ hususunda aslâ buhl ve hasîslik olmaz. "Puşt-dâr", "arka tutucu" demek olup ölümün muîn-i visâl-i ilâhî olması- na işâret buyurulur. "Dil-sipâr", vasf-ı terkîbî olup "gönlü ölüme teslîm edici" demek olur. "Çeşm-sîr", "gözü tok" demek olup cismâniyet âleminden kalb gözünün doyması ve bıkması demek olur. Ya'ni, ey kimse! Eğer senin kalbi- nin gözü hayât-ı uhreviyyeyi görüyor ise niçin ölümü muîn-i visâl-i ilâhî bi- lerek ve kendini ölüme teslîm ederek ve gözü bu hayât-ı dünyeviyyeden do- yup bıkmış olarak bu tabîî ölüme karşı cesûr olmaz da korkar?
822. Karınca tâne üzerine o sebeble titreyici olur ki, latîf harmanlardan kör olur.
“Amyân”, amâ sahibi ya'ni "kör" demektir (Akrabü'l-mevârid). "Karınca"dan murâd, harîs adamdır ki, Hak Teâlâ'nın sûre-i Hicr'de `وإن من شَيْء إلا عندنا خزائنه وما ننزله إِلَّا بِقَدَرٍ معلوم` (Hicr, 15/21) ya'ni bizim indimizde hazîneleri olmayan bir şey yoktur ve o şeyi ancak mikdâr-ı ma'lûm ile indiririz" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğu hazînelerinden kördür ve gāfildir. Bu sebeble o karınca mesâbesinde olan adam o hazîneden gelen bir tâne üzerine bahîl ve titreyici olur.
823. O tâneyi hırs ve korku ile çeker; zîra öyle bir azîm yığını görmez.
"Çâş", samandan ayrılmış ve temizlenmiş mahsûl yığını (Burhân). Ya'ni, karınca mesâbesinde olan o kimse o eline geçen tâneyi hırs ile ve aç kalmak korkusu ile çeker. Zîrâ körlüğünden dolayı öyle bir azîm buğday yığınını ve hazîne-i ilâhîyi göremez.
824. Harman sahibi der ki: "Hey, ey kimse! Körlükten dolayı senin indinde ma'dûm olan bir şeydir."
Harman sâhibi, ya'ni Hak Teâlâ hazretleri buyurur ki: "Hey! Kendine gel, ey bîçâre adam! Ma'dûm ve hiç olan bir şey körlükten dolayı senin indinde kıymetli bir şey olmuştur. Yoksa bu hazînemin vüs'atine nazaran senin eline geçen mâl ve mülkün ne kıymeti vardır ki, o hakîr ve hiç olan bir şey üzerine bu kadar titrersin?"
825. Sen bizim hazînelerimizden onu görmüşsün ki, o tâneye cân ile sarılmışsın!"
"Ey şuûru ve idrāki nâkıs olan kimse! Sen bizim atâ ve ihsânımızın harmanlarından ve hazînelerinden ancak o eline geçen tâneyi görmüşsün ki, o hiç olan tâneye cân ile dört el ile sarılmışsın!"
826. Ey sûrette zerre olan! Keyvân'ı gör. Topal karıncasın, git, Süleyman'ı gör!
"Keyvân", Zühal seyyâresinin ismidir. Ehl-i hey'etin tedkîkātına nazaran küre-i Arz'dan 750 def'a daha büyüktür. Ya'ni, ey sûrette ve cisimde yıldızların ve arzın cesâmetine nazaran zerre olan insân! Üzerinde yaşadığın arzdan 750 def'a daha büyük olan Zühal seyyâresini gör! Nitekim sûre-i Mü'min'de لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ (Mü'min, 40/57) ya'ni "Göklerin ve yerin halk-ı cismanîleri elbette nâsın halk-ı cismânîlerinden daha büyüktür ve fakat nâsın çoğu bilmezler!" buyurulur. Binâenaleyh ey insân! Bir def'a kendinin cismine bak ve bir de üzerinde yaşadığın Arz'ın ve Arz'dan daha büyük olan Zühal'in cismâniyetine bak! Eğer bir nisbet yaparsan sen bu Arz üzerinde gezen topal bir karıncasın. İmdi hırs ile yapıştığın tâneyi bırak da, git sana ve Arz'a ve Zühal'e vücûd bahşeden Süleymân'ı ya'ni Hak Teâlâ hazretlerini gör! Ve onun Hâlık ve Rezzâk olduğuna i'timâd et!
827. Sen bu cisim değilsin, gözsün! Eğer cânı görmüş isen cisimden kurtulursun.
Ey kimse! Sen bu cisimden ibâret değilsin; sen kâinâtın hakāyıkını görmeye müstaid olan gözsün! Eğer kalbinin ve bâtınının gözü ile cânı gördün ise bu zâhir gözü ile cismi ve cismâniyeti görmekten kurtulursun. Ba'zı nüshalarda birinci mısra تونه این چشم بل آن دیده suretindedir. Ya'ni "Sen bu zâhir gözünden ibâret değilsin. Belki hakāyık-ı eşyayı görmeye müstaid olan gözsün!" demek olur. geçen mâl ve mülkün ne kıymeti vardır ki, o hakîr ve hiç olan bir şey üzerine bu kadar titrersin?"
828. Ademî gözdür; bâkîsi et ve deridir. Onun gözü her neyi görmüştür o o şeydir.
Ya'ni, insan gözden ve görmekten ibarettir. Bu görüş insanın şuûrunun ve idrâkinin nûrudur ve bâkîsi et ve deriden ibârettir. Bu şuûr ve idrâk nûru ondan kalkarsa cemâddan ibâret kalır. İnsanın bu nûr-ı şuûr ile ve bâtın gözüyle gördüğü bir şey hakîkatte bir şeydir. Zâhir nûruyla gördüğü şey ise cisim ve cismâniyetten ibaret olup hakîkatte hiçbir şey değildir ve asla kıymeti yoktur. Binâenaleyh insanın gözü her neyi görmüş ise o göz o şeyden ibarettir. Ya'ni insanın gözü ancak hiçbir kıymeti olmayan cismi ve cismâniyeti görüyor ise onun gözünün kıymeti dahi bu gördüğü şey kadardır ve kıymetsizdir; ve eğer cisimde ve cismâniyette mütecellî olan vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı görüyor ise bu gözün ve bu nûr sahibinin kıymeti de bu gördüğü şeyin kıymeti ve i'tibârı kadardır. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'daki "gûşt" yerine "lahm" vâki'dir. Aynı ma'nâyı ifade eder. Bu beyt-i şerîfin nazîri I. cildin 1430 numarasına musâdif olan آدمی دیده است و باقی پوستست. دید آنست آنکه دید دوستست [ya'ni "İnsan gözdür ve bâkî kabuktur. O şey ki, dostu görmektir, görmek olur"] beyt-i şerîfidir. Ma'lûm olsun ki, Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (k.s.) efendimiz Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de insan hakkında şöyle buyururlar:
فسمي هذا المذكور انسانا وخليفة فاما انسانيته فلعموم نشئته وحصره الحقايق كلها وهو للحق بمنزلة انسان العين من العين الذي به يكون النظر وهو المعبر عنه بالبصر فلهذا سمي انسانا فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم
Ya'ni "Imdi bu mezkûr insan ve halîfe tesmiye olundu. Onun insanlığına gelince, onun neş'etinin umûmundan ve hakāyıkın hepsini hasredici olduğundan dolayıdır; ve o kendisiyle nazar vâki' olan gözden Hak için gözbebeği mesâbesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için insan tesmiye olundu. Zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti." Bu beyânâtın îzâhâtı fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhte münderiçtir.
829. Küpün gözü derya tarafına açılmış olduğu vakit bir küp dağı nemden gark eder.
“Küp”ten murâd, insân-ı kâmilin cism-i şerîfi; “deniz”den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak ve “dağ”dan murâd, Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbı. Ya'ni, mesela zâhirde bir küpün içine denizin ittisâli olup denizden dâimâ ona su gelirse, o küp bir koca dağı suya gark eder. Bunun gibi insân-ı kâmilin zaîf olan cismine vücûd-i hakîkî-i Hak deryasından kuvvet ve imdâd gelirse, dağ gibi kavî olan Fir'avn ve Nemrûd gibi kuvvet-i zâhire erbâbını mağlûb eder.
830. Vaktaki küpün canından deryaya yol oldu, küp Ceyhun'a galebe getirir.
[814] "Üştülüm" kelimesinin birkaç ma'nâsı vardır. Burada "galebe" demektir (Burhân). "Ceyhun"dan murâd, ulûm-i akliyye ve istidlâliyye erbabıdır. Ya'ni, insân-ı kâmilin rûh-ı şerîfi varlık deryâsı olan Hak tarafına yol bulduğu vakit o insân-ı kâmil ulûm-i akliyye ve istidlâliyyesini halk arasında Ceyhun nehri gibi akıtan ulûm-i zâhire erbâbına da galebe çalar. Nitekim Yûnus Emre hazretleri bu hâli bir kasîdesinin beytinde remz ile beyân etmiştir: Beyt: Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere, Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.
Ya'ni bir sinek gibi zayıf görünen bir dervîş bir kartal gibi saldırıcı ve bahsedici olan bir âlim-i zâhirîyi bahsinde mağlûb etti. Bu hâl yalan değildir. Ben de ümmî ve hakîr bir dervîş iken bu hâl benim de başıma geldi, demek olur.
831. O sebebden "Kul!" güfte-i derya olur, her neyi ki, nutk-i Ahmedî söyleyici oldu;
Ya'ni, denizden su alan küp mesâbesindeki insân-ı kâmil cisminin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsına ittisâli sebebiyledir ki, Kur'ân-ı Kerîm'de cism-i Nebevî'nin lisânıyla vârid olan قُلْ هو الله أحد (İhlâs, 112/1) [ya'ni "De ki: O Allah ahaddir"], قُلْ يَا عِبَادِي (Zümer, 39/10, 53) [ya'ni "De ki: Ey kullarım!"], قُلْ تَعَالَوْا (En'âm, 6/151) [ya'ni "De ki: Geliniz"] ve emsâli âyât-i kerîme deryânın güftesi ve kelâmı oldu. Nitekim IV. cildin 2115 numarasına müsâdif olan beytinde گر چه قرآن از لب پیغمبر است. هر که گوید حق نگفت او کافر است ya'ni "Gerçi Kur'ân Peygamber'in dudağındandır; her kim "Hak söylemedi" derse o kâfirdir" buyurulmuş idi; ve kezâ Ahmed (a.s.)a mensûb olan nutuk, her neyi söyleyici olursa.
832. Onun kelâmı hep denizin incisi oldu. Zîrâ onun kalbinin deryaya nüfuzu oldu.
Ya'ni, onun kelâmı ve ahâdîs-i şerîfesi hep o vücûd-i vâhid-i Hak deryâsının incisi ve hakāyık ve maârifi olur. Nitekim Ve'n-Necm sûresinde وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ . إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber hevâ-yı nefsânîden söylemez, ancak vahyolunan vahyi söyler" buyurulur. Zîrâ o hazretin kalb-i şerîfinin o deryâ-yı vücûd-i hakîkîye nüfûzu vardır. Fârisî'de "dâl" harfinin "zâl" harfine kalbi lisân-ı Fârisî'de kāideden olduğundan "nüfûz" kelimesine kāfiye olmak üzere "bûd" kelimesi "zâl" ile "bûz" telaffuz olunur.
833. Mâdemki deryânın vergisi bizim köyümüzden olur, bir balıkta derya olması ne acibdir!
"Vergi"den ve "atâ"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve hakāik ve maârif-i ilâhiyyedir. "Derya"dan murâd, vücûd-i mutlak-ı Hak, "küp"ten murâd, vücûd-i mukayyed olan cisimdir. "Balık"tan murâd, esmâ ve sıfatıyla âlem-i kevnde zâhir olan vücûd-i hakîkî deryâsında vücûd-i mukayyed ile yüzen ârif-billâhtır. Bu beyt-i şerîfte Cenâb-ı Pîr efendimiz sâliklerin gözünü insân-ı kâmil tarafına açmak için buyururlar ki: Mâdemki deryâ-yı vücûdun dâdı ve atâsı olan ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye biz âriflerin vücûdât-i mukayyedemizden zâhir oluyor, binâenaleyh o deryâda yüzen bir balıktan bir ârif-billâhta deryânın kendisi olmasına taaccüb olunur mu? Ba'zı nüshalarda "der mâhî" yerine "ver mâhî" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ "Eğer bir balık deryâ olursa taaccüb olunur mu?" demek olup, insân-ı kâmilin gaybeti cihetine işaret buyurulmuş olur. Ve vücûdât-i mukayyede vücûd-i hakîkînin “ayn"ı veyâ gayrı olduğu hakkında açık îzâhât IV. cildin 2129 numarasına müsâdif olan این تن تو گر تن مردم بدی چون تن مردم ز خنجر گم شدی [ya'ni "Bu senin tenin eğer âdem teni olaydı, âdem teni gibi hançerden gāib olurdu"] beytinde geçti. Bu nâzik ve gāmız bahislerin birleştirilerek mütâlaası fâideli olur.
834. His gözü memerr olan nakış üzerinde donmuş. Sen onu memerr görüyorsun ve o müstakardır.
"Memerr", güzergâh ve geçit mahalli. "Tuş", "tû-eş" zamirlerinin muhaffefidir. "Sen onu" demek olur. Ya'ni, ey zâhirî gürûhu! Bu cisim ve his gözü zamânın ve senelerin güzergâhı olan insân-ı kâmilin nakşı ve sûret-i cismâniyyesi üzerinde donmuş kalmıştır. Mürûr-ı zaman ile onun saçının, sakalı- nın ağardığını ve ihtiyarladığını ve fânî olduğunu görür. Bu bakış his ve za- man gözünün ancak insân-ı kâmil sûretinin ve nakşının vücûd-i hakîkîye karşı olan gayriyetine taalluk eden bir görüştür. Hakikat-i hâl his gözünün görüşü gibi değildir. Sen o nakşı böyle bir geçit mahalli görürsün. Halbuki in- sân-ı kâmilin nakşında vücûd-i Hakk'ın ayniyeti ciheti de vardır. Bu i'tibâr ile o nakış memerr değil istikrar mahallidir. Nitekim bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi IV. cildin 2129 numaralı beytinde îzâh olundu. Beyit: "Hudâ'nın merdleri olan insân-ı kâmiller Hudâ olmaz; lâkin Hudâ'dan da ayrı olmaz."
Ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edersen ne olur?!..."
İnsân-ı kâmil olmayan bu zevki bilmediği için sırf onun cisminin gayriye- tine kāil ve ayniyetini münkir olur; ve biri Hakk'ın, diğeri de halkın vücûdu olmak üzere iki varlık isbât eder ve bir olan varlığı iki görür.
835. Bu ikilik şaşının görüşünün vasfıdır; yoksa evvel âhir, ahir evveldir.
Bu iki görmeklik şaşı mesâbesinde olan his gözünün evsâfındandır. Zîrâ bilcümle suver-i kâinât vücûd-i hakîkî deryâsında mütekevvin olup yine o deryâda zâil olurlar. Hakk'ın evveliyet ve âhiriyet sıfatları bir cihetle zât-ı Hakk'ın gayrı olan o nakışlardan ve sûretlerden zâhir olur. Yoksa vücûd-i ha- kîkîye nazaran evvel âhir ve âhir dahi evveldir; ve evveliyet ve âhiriyetin bir- birlerine nazaran gayriyetleri vücûdât-ı izâfiyye ve mukayyedeye nisbet ile- dir. Hakk'a nisbetle evvel âhirin ve âhir dahi evvelin aynıdır. Nitekim Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Men arafe nefsehû fe-kad arafe Rabbehû risâlesinde şöyle buyururlar : ولا ترى في الدارين سوى الله تعالى بل وجود الدارين اسمهما و مسماهما ووجودهما هو بلا شك ولا ريب ولا ترى ان الله تعالى خلق شيئاً قط بل تراه كل يوم هو في شأن من اظهار وجوده او صفاته بلا كيفية لانه هو الاول والآخر والباطن والظاهر ظهر بوحدانيته وبطن بفردانيته هو الاول
* Bu risâle Abdullah b. Mes'ûd Balyanî'nindir. (Neşredenler) nın ağardığını ve ihtiyarladığını ve fânî olduğunu görür. Bu bakış his ve zaman gözünün ancak insân-ı kâmil sûretinin ve nakşının vücûd-i hakîkîye karşı olan gayriyetine taalluk eden bir görüştür. Hakikat-i hâl his gözünün görüşü gibi değildir. Sen o nakşı böyle bir geçit mahalli görürsün. Halbuki insân-ı kâmilin nakşında vücûd-i Hakk'ın ayniyeti ciheti de vardır. Bu i'tibâr ile o nakış memerr değil istikrar mahallidir. Nitekim bu ayniyet ve gayriyet mes'elesi IV. cildin 2129 numaralı beytinde îzâh olundu. Beyit: "Hudâ'nın merdleri olan insân-ı kâmiller Hudâ olmaz; lâkin Hudâ'dan da ayrı olmaz."
Ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Ey Hakk'ın evliyâsını Hak'tan ayrı saymış olan kimse! Eğer evliyâya hüsn-i zan edersen ne olur?!..."
İnsân-ı kâmil olmayan bu zevki bilmediği için sırf onun cisminin gayriyetine kāil ve ayniyetini münkir olur; ve biri Hakk'ın, diğeri de halkın vücûdu olmak üzere iki varlık isbât eder ve bir olan varlığı iki görür.
836. Hey! Bu neden ma'lûm olur? Ba'sden. Ba'si iste! Ba's hakkında az bahset!
“Hey”, tahvîf ve tehdîd cihetinden bir kimseyi âgâh etmek için kullanılan nidâdır. Bundan anlaşılır ki, beyt-i şerîfteki suâlin bir âlim-i zâhirî ve istidlâlî tarafından îrâdına işâret buyurulur. Ya'ni “Ey âlim-i zâhirî, eğer sen “Hey! Kendine gel. Bu iki görmek şaşılığın evsâfından olduğunu ve evvelin âhir ve âhirin evvel olduğunu neden bildin?” diye sorarsan cevâben deriz ki: “Ey âlim-i zâhirî! Bu hâl ba'sden bilinir ve anlaşılır. Sen bu hayât-ı dünyeviyyede iken ba'si iste de kürsüler üzerinde mevt-i tabîîden sonra gelecek olan ba's hakkında istidlâlî olan ilmin ile az bahset!” “Ba's”, lügatte ölüyü diriltmek, göndermek ve ızhâr etmek ma'nâlarına gelir. Burada “ölüyü diriltmek” ma'nâsınadır ki, bundan murâd, mevt-i ihtiyârî ile ölüp Hak'ta fânî olduktan sonra Hak ile bâkî olmak ve ta'bîr-i diğer ile fenâ-fillah ve bekā-billah hallerinin husûlü ve vücûd-i abdânînin vücûd-i Hakkānî'ye tebdîlidir; ve vahdet-i vücûd sırrı hâlen ve zevkan bu ba'sden sonra bilinir ve anlaşılır.
837. Ba'sin şartı evvelen ölmektir. Zîra ki ba's ölmüşten diri etmektir.
Ba'si görmek için şart evvelen ölmektir; ve mevt-i ihtiyârî ile evvelen bir kişinin kıyâmeti kopmaktır. Nitekim kıyâmetin envâ'ı hakkındaki îzâhât yukarıda 766 numaralı beyitte geçti. Zîrâ ba'sin ma'nâ-yı lügavîsi “ölmüşü diriltmek”tir.
838. Bütün âlem bundan dolayı yolu galat ettiler. Zîrâ ademden korkarlar, halbuki o penâh geldi.
Ma'lûm olsun ki, adem iki nevi'dir. Birisi "adem-i mutlak"tır ki, ondan hiçbir şey sudûruna imkân yoktur. Zîrâ sudûr ve zuhûr vücûdun ve varlığın şânıdır. Diğeri "adem-i izâfî" ve "adem-i i'tibârî" ve "adem-i mukayyed" dedikleridir ki, bu adem vücûd-i mutlak ile adem-i mutlak arasında bir berzahdan ibarettir; ve bu adem çekirdeğin içindeki ağacın ve pederin sulbündeki veledin sûretleri gibidir. Ya'ni bi'l-kuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ adem-i izâfidedir. Beyt-i şerîfte mezkûr olan adem bu ademdir. Ya'ni, cümle âlem yok olacaklarını zannettikleri ve bu adem-i izâfiden korktukları için yollarını şaşırdılar. Halbuki bu vücûd-i izâfiyi nazardan ıskāt edip kendi mevhûm olan varlığından fânî olmak ve ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek melce' ve penâh geldi. Zîrâ bu fenâ neticesinde vücûd-i Hakkānî ile kāim olmak devlet ve saâdeti vardır.
839. İlmi nereden isteriz? İlmin terkinden. Sulhü nereden isteriz? Sulhün terkinden.
"Silm", sulh demektir. Ya'ni, ilm-i zevkîyi nereden isteriz? İlm-i aklî ve istidlâlînin terkinden isteriz. Zîrâ ilm-i aklî ve istidlâlî havâss-i hamse-i zâhir ve bâtınenin mahsûlüdür; ve bu havâss ise cismânînin müştemilâtındandır; ve ezvâk ve ahvâl-i cismiyye ezvâk ve ahvâl-i rûhiyyeden pek uzaktır. Binâenaleyh bu fânî olan cismin mahsûlü olan ilmi terketmek lâzımdır; ve âlem-i hakîkînin sulhü ve selâmeti nereden olur? Bu cismâniyet âleminin sulhünü terketmekten olur. Ya'ni cismâniyet âleminde nefis ve şeytan ile muhârebe etmek lâzımdır ki, hakîkat âleminin sulhü ve selâmeti husûle gelsin. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: يك حمله مردانه مستانه بكرديم تا علم بداديم وبمعلوم رسيديم "Mertçe ve sarhoşça bir hamle ettik. Hatta ilmi de verdik ve ma'lûma eriştik."
840. Varı nerden isteriz? Varın terkinden. Sibi nerden isteriz? Kudretin terkinden.
"Sîb", elma ve sergeşte ve medhûş ve meşgâlede ve işte çıraklık (Burhân). "Dest", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "kudret ve tâkat" ma'nâsınadır. Ya'ni, hakikatte var olan Hakk'ı nereden isteriz? Hakîkatte Ma'lûm olsun ki, adem iki nevi'dir. Birisi "adem-i mutlak"tır ki, ondan hiçbir şey sudûruna imkân yoktur. Zîrâ sudûr ve zuhûr vücûdun ve varlığın şânıdır. Diğeri "adem-i izâfî" ve "adem-i i'tibârî" ve "adem-i mukayyed" dedikleridir ki, bu adem vücûd-i mutlak ile adem-i mutlak arasında bir berzahdan ibarettir; ve bu adem çekirdeğin içindeki ağacın ve pederin sulbündeki veledin sûretleri gibidir. Ya'ni bi'l-kuvve mevcûd ve bilfiil ma'dûm olan eşyâ adem-i izâfidedir. Beyt-i şerîfte mezkûr olan adem bu ademdir. Ya'ni, cümle âlem yok olacaklarını zannettikleri ve bu adem-i izâfiden korktukları için yollarını şaşırdılar. Halbuki bu vücûd-i izâfiyi nazardan ıskāt edip kendi mevhûm olan varlığından fânî olmak ve ancak vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek melce' ve penâh geldi. Zîrâ bu fenâ neticesinde vücûd-i Hakkānî ile kāim olmak devlet ve saâdeti vardır.
841. Ey ne güzel yardımcı! Sen yok görücü olan gözü dahi var görücü edebilirsin.
Ey ne güzel yardımcı olan Hâlıkımız! Sen hakîkatte yok olan cismâniyet âlemini görücü olan gözü dahi lutfun ile kendinin hakîkî olan varlığını görücü edebilirsin.
842. Bir göz ki, o ademden zahir geldi, varlığın zâtını hep ma'dûm gördü.
Bu cismânî olan bir göz ki, adem-i izâfiden zuhûra geldi, varlığın zâtını ve hakîkatini hep yok gördü; o gözün gördüğü ancak mevhûm olan vücûd-i izâfî ve cismâniyet âlemi oldu.
843. Eğer iki göz değişmiş ve enver olursa bu muntazam olan cihan mahşer olur.
Eğer bu cismin iki gözünün görüşü değişmiş ve kalb gözünün görüşüne tâbi' olup pek ziyâde nûrlanmış olursa, bu muntazam ve güzel tertib edilmiş cihân ve bu sûret âlemi öyle bir gözün önünde mahşer olur. Ya'ni öyle bir gözün önünde kıyâmet kopmuş ve ehl-i cennet ile ehl-i cehennem ayrılmış olur. Nitekim I. cildde, Server-i âlem Efendimiz'in oğulluğu olan Hz. Zeyd'in kıssasında cenâb-ı Zeyd'in lisânından 3570 numaralı beyitte şöyle buyurulmuş idi: Tercümesi: "Yâ Resûlallâh, haşrın sırrını söyleyeyim; cihânda bugün neşri ızhâr edeyim!" Ve bu ma'nâ hakkında Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde de şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Nefh-ı sûra intizarım yoktur ölmüşler gibi. Aşk her dâim efsûnundan bana bir cân verir." mevhûm olan varı terk etmekten; ve vücûd-i hakîkî deryâsında sergeşteliği ve hayranlığı nereden isteriz? Cismin kudret ve tâkat-i mevhûmesini terk etmekten isteriz.
844. Ondan dolayı bu hakāyık nâ-tamâm görünür; zîrâ bu hamlar üzerine onun fehmi harâm olur.
Fakat nefsi diri ve cisim gözü fa'âl olan hamların görüp anlamaları harâm olduğu için bu hakāyık-ı eşyâ ve bu intizâm-ı âlem onlara nâ-tamâm ve eksik görünür. Meselâ bir kurt bir koyunu parçalayıp yer; ve kurdu da bir arslan parçalayıp yer. Bir gāfil his gözüyle bunu zulüm ve haksızlık görür. Zîrâ eşyânın hakāyıkından hicâbdadır. Ehl-i hakîkat ise bunda asla zulüm ve taaddî görmez. O ancak hakikat-i vücûdu ve onun sıfât ve esmâsı ahkâmının cereyânını görür. Nitekim ehlullahdan bir zâta: "Hakk'ı zulümden ne ile berî kıldın?" diye sormuşlar. Cevâben demiş ki: "Mülkünde kendinden gayrını bırakmadım." Şu hâlde zâlim kim ve zulüm kime olur?
845. Hak her ne kadar sahî ise de hoş olan cennetlerin ni'meti cehennemlik üzerine muharrem oldu.
"Muharrem", haram edilmiş olan şey. "Sahî", burada "cevâd ve sahib-i cûd ve kerem" ma'nâsınadır. Nitekim hadîs-i şerîfte : ان الله هو السخى ya'ni "Sahî olan muhakkak, ancak Allâh Teâlâ'dır" buyurulur. Ya'ni cennetin latîf ni'metleri cehennemlik üzerine harâm kılınmıştır. Zîrâ cehennemliğin isti'dâdı bu latîf ni'meti kabûle müstaid değildir. Gerçi Hak Teâlâ hazretleri cevâd-1 mutlaktır, ni'metini kullarından esirgemez, fakat o latîf ni'metlerden hoşlanmayana da o ni'meti vermek israf olur. Cenâb-ı Hak ise Hakîm'dir, her şeyi yerli yerine vaz' buyurur.
846. Huldün balı onun ağzına acı gelir. Çünkü huldün ahdine vefâ edicilerden olmadı.
"Huld", cennet demektir. Ya'ni, o cehennemlik ağzına cennetin balı acı gelir ve ondan lezzet alamaz. Nitekim necâset böcüğü gül kokusundan muazzeb ve helâk olur. O hayvân pisliğinden lezzet ve zevk bulur. Çünkü ehl-i cehennem ezelde Hakk'a verdikleri sözü tutmadılar ve ahidlerini bozdular; ve onların bu ahidlerine vefâ etmemeleri kendi tabîatları ve isti'dâdları iktizâsından oldu. Binâenaleyh bu dünyâda ehl-i cehennem cennetin ni'metleri cin- sinden olan maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâyı dinlemek istemediler. Nefsânî ve cismânî olan zevklere âid sözler onlara hoş geldi.
847. Size dahi tacirlikte müşterî olmazsa, eli ne vakit kımıldar?
"Sevdâger", tâcir demektir. Hakk'ın ehl-i cehenneme cennetin ni'metlerini haram etmesinin misâli budur ki: Meselâ size de ticarette müşterî olmadığı vakit eliniz metâ' çıkarıp göstermeğe hareket eder mi? Bittabi' etmez. Mâdemki ehl-i cehennem cennet ni'metlerinin müşterîsi değildir, binâenaleyh Hak dahi onlara cennetin ni'metlerini göstermez; ve kezâ enbiyâ ve evliyâ dahi kalb cennetinin ni'metleri olan ulûm-i ledünniyyeyi ve maârif-i ilâhiyyeyi cehennem tabîatinde olan nefsin mağlûblarına arz etmeyi münasib görmezler.
848. Görmek ne vakit satın almağa ehil olur? O aldatma bakışı ve dolaşma olur.
"Nezâre", görmek ve bakmak demektir (Bahâr-ı Acem). "Gûl", ahmak, aldatma ve mekr (Burhân). Burada "aldatma ve mekr" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, bir kumaşa ve metâ'a bakmak satın almağa mensûb ve ehil olan bir bakış değildir. O aldatma bakışı, dönüp dolaşma bakışı olur. "Gerdîden" masdarı aşağıdaki beyte merbûttur.
849. Sora sora ki, bu kaçadır ve o kaçadır? Vakit geçirmek ve eğlenmek için!
Ya'ni, o aldatma bakışı pazarda vakit geçirmek ve alay etmek için bu kaça ve o kaça? diye diye sora sora dönüp dolaşma olur. "Ta'bîr", burada "ubûr"dan, "geçirmek" ma'nâsında müsta'meldir.
850. Meta'ı senden iç sıkıntısından dolayı ister. O kimse müşterî ve meta' is[834] teyici değildir.
"Kâle", metâ ve kumaş; "melûlî", iç sıkıntısı. Ya'ni, pazarda eğlenmek için dönüp dolaşan kimse hakikatte müşterî ve kumaş satın alıcı değildir. Onun bu muamelesi içindeki sıkıntının def'i içindir. sinden olan maârif ve hakāyık-ı enbiyâ ve evliyâyı dinlemek istemediler. Nefsânî ve cismânî olan zevklere âid sözler onlara hoş geldi.
851. Metâ'ı yüz kerre gördü ve geri verdi. Elbiseyi ne vakit ölçtü, o hava ölçtü.
Ya'ni, o eğlenmek ve vakit geçirmek için pazarı dükkân dükkân dolaşan kimse kumaşı birçok defa gördü ve bir bahane bulup yine geri verdi. Böyle bir kimse elbiselik kumaşı ölçmedi, o ancak havayı ölçtü. Bunun gibi ehl-i irfânın kapılarını dolaşıp ma'rifet müşterîsi gibi görünen hevâ-yı nefsânî sâhibleri dahi bir kapıda duramazlar. Onların maksadları ma'rifet almak değil, vakit geçirmek ve nefislerini eğlendirmektir. İşittikleri ilm u ma'rifete birtakım vâhî i'tirâzlar yapıp reddederler. Onlar kâmillerden ma'rifet değil, hava alırlar.
852. Müşterînin kudümü ve kerr ü ferri nerede! Maskaralığa mensubun ve serserînin mizahı nerede!
"Kudûm", yoldan bir mahalle gelmek; "kerr ü ferr", ileri geri hareket etmek; “mizâh”, hezl ve latîfe; "gengel", hezl ve zarâfet ve mizâh ve maskaralık (Burhân). Ya'ni, hakîkî müşterinin bir dükkâna gelişi ve pazarlık husûsunda ileri geri hareketi nerede, maskaralığa mensûb birinin ve serserînin eğlenmesi ve mizâhı nerede!
853. Mâdemki onun mülkünde bir habbe olmaz, maskaralık kasdının gayrı olan bir cübbeyi ne istesin?
"Pey", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "kasd ve irâde" ma'nası münasibdir. Ya'ni, mâdemki, böyle bir kimsenin mülkünde bir habbe ve cebinde bir para bile bulunmaz, binâenaleyh onun kasdı ve irâdesi ancak maskaralık cübbesi ve libâsıdır. Yoksa satın alınan kumaştan yapılacak cübbe değildir.
854. Ticarette onun bir sermâyesi yoktur. Binâenaleyh ha onun çirkin şahsı, ha bir gölge!
Ticarette ve alış verişte o kimsenin mâdemki bir sermâyesi ve parası yoktur, binâenaleyh ister onun çirkin şahsı ve kalıbı olsun, ister bir gölge olsun müsâvîdir. Ya'ni, ilim ve ma'rifete isti'dâdı olmayan bir kimsenin kâmil hu- zûrundaki hâli bir gölge mesâbesindedir. Onun şahsının hükmü yoktur; ve onların ehl-i irfan kapılarını dolaşmalarında bir fâide me'mûl değildir.
855. Bu dünyâ pazarında mâye altındır; orada mâye aşk ve yaş olan iki gözdür.
Ya'ni, bu dünyâ pazarlarında mu'teber olan sermâye altındır ve paradır. Fakat o âlem-i hakîkatte mu'teber olan ve geçen şey ise aşk-ı ilâhî ve bu aşk sebebiyle ağlayan iki gözdür. Parası olmayan bu dünyâ çarşılarından elleri boş olarak evlerine döndükleri gibi aşkı ve göz yaşı olmayan kimseler dahi âlem-i hakîkat olan âhirette elleri boş kalırlar.
856. Her kim ki, o mâyesiz pazara gitti, ömrü gitti; o ham ve salınarak avdet etti.
“Teft”, harâret ve ta'cîl ve şitâb ve hırâm ve hırâmân ma'nâlarınadır (Burhân). Burada “hırâmân ya'ni salınarak” ma'nâsı münasibdir. Ya'ni her kim aşk ve göz yaşı sermâyesi olmaksızın âlem-i hakîkat pazarına giderse bu dünyâda ömrü ve hayatı boşuna geçti; ve böyle bir kimse bu hayât-ı dünyâ ocağında pişmemiş ve ham olarak sallana sallana hakîkî evi olan âhirete avdet etti.
857. “Hey birâder! Nerede idin?” “Hiçbir yerde!” “Hey! Yemek için ne pişirdin?” “Hiç, aş!”
Meselâ dünyâ pazarına parasız ve eğlence için giden kimseye birisi sorup dese ki: “Hey birâder! Nerede idin?” “Hiçbir yerde değildim” diye cevâb vere-cektir; ve kezâ: “Hey birâder! Yemek için ne pişirdin?” diye sorsa: “Hiç aşı pi-şirdim” diye cevâb verecektir. “Bâ”, “ibâ” kelimesinin muhaffefidir; ve “ibâ” mutlaka “aş ve yemek” ma'nâsına gelir (Burhân).
858. Sen müşterî ol, tâ ki, benim elim kımıldasın. Benim gebe olan ma'denim la'l doğursun.
“Âbest”, hâmile ve gebe demektir. Bu ve âtîdeki beytler cenâb-ı Pîr efen-dimizin zât-ı şerîflerine izâfeten beyân buyurulmuştur. Ya'ni, ey kapıma ge- len kimse! Hakîkî müşterî ol, tâ ki, ilim ve ma'rifet ibzâli hususunda benim kuvve-i nutkıyyem harekete gelsin! Benim ilim ve ma'rifete gebe olan ma'denim ve rûh-ı kâmilim ulûm-i ledünniyye la'lini ve cevherini doğursun! Bu ma'nâ hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 27. faslında şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin. Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezbetmiyorsun? Sana kuvvet-i istimâ'ı vermeyen Zât-ı azîmü'ş-şân kāile de dâiye-i kelâmı vermiyor."
859. Gerçi ki, müşterî gevşek ve soğuktur, dîn da'vetini et ki, da'vet vâriddir.
Kapıma gelen ilim ve ma'rifet müşterîsi gerçi gevşek ve soğuktur ve aşksızdır. Ey Mevlânâ! Sen onu dîne da'vet et! Zîrâ verâset-i muhammediyyem hasebiyle bâtınıma da'vet-i halk hakkında emr-i ilâhî vârid olmuştur.
860. Doğanı uçur, rûh güvercinini tut! Da'vet yolunda Nuh'un tarîkını tut! [844]
"Hamâm”, güvercin demektir. Ey Mevlânâ! rûh kuşlarını avlamakta doğan kuşu gibi avcı olan rûh-ı kâmili uçur. Hak yolu sâliklerinin güvercin gibi olan rûhunu tut ve avla! Da'vet yolunda Nûh (a.s.)ın sözlerini ve nasîhatlerini dinlememek sûretiyle halk o hazrete ezâ ve cefâ etmişler idi. Sen de o hazret gibi halkın ezâsına ve cefâsına sabrederek da'vetinde fütûr getirme! Nitekim sûre-i Mâide'de Resûl-i Ekrem Efendimiz'e hitaben: يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ (Maide, 5/67) ya'ni "Ey peygamber! Sana indirilen şeyi halka tebliğ eyle! Ve eğer böyle yapmazsan onun risâletini tebliğ etmemiş olursun" buyurulmuştur.
861. Kirdigar için bir hizmet et! Halâyıkın kabulü ve reddi ile sana ne iş vardır?
Fâil-i hakîkî olan Hak için bir hizmet et! Halk ister kabûl etsin, ister etmesin. Halâyıkın kabûl etmesi veyâ etmemesi ile senin ne işin vardır? len kimse! Hakîkî müşterî ol, tâ ki, ilim ve ma'rifet ibzâli hususunda benim kuvve-i nutkıyyem harekete gelsin! Benim ilim ve ma'rifete gebe olan ma'denim ve rûh-ı kâmilim ulûm-i ledünniyye la'lini ve cevherini doğursun! Bu ma'nâ hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 27. faslında şöyle buyururlar: "Söz müstemi'in isti'dâdı kadar gelir. O ne kadar emip mütegaddî olursa, hikmet sütü o kadar nâzil ve zâhir olur. O emmeyince hikmet dahi hârice çıkmaz ve yüz göstermez. "Acîb şey! Niçin kelâm zuhûr etmiyor?" dersin. Acîb şey! Sen kelâmı niçin cezbetmiyorsun? Sana kuvvet-i istimâ'ı vermeyen Zât-ı azîmü'ş-şân kāile de dâiye-i kelâmı vermiyor."
862. O biri bir kapı üzerinde sahûrluk çalardı. Bir dergâh idi. Bir büyücek rivâk idi.
"Sahûr", ramazanda imsâk vaktinden evvel yenilen yemek ma'nâsınadır. "Dergeh", saray avlusu. "Rivâk", ev önü (Burhân). Ya'ni, bir kimse birtakım beyitler tegannî ederek bir konağın avlusunda ve bir büyük evin, konağının önünde sahûrluk ya'ni evin içindekileri uyandırmak için davul çalardı.
863. Gece yarısı cidd ile sahûrluk çalardı. Ona bir kāil dedi ki: "Ey Müstemid!"
"Müstemid", taleb edici demektir. Ba'zı nüshalarda "müstebid" vâki'dir; "kendi kendine iş yapan ve kendi re'yiyle hareket eden" demektir. Ya'ni, sahûr davulunu çalan kimse davulu cidd ile ve kemâl-i ehemmiyyet ile çalardı. Ona söyleyici kimse dedi ki: "Ey evdekileri uyandırmak isteyen kimse!"
864. "Evvelen bu sahûru seher vakti çal! Bu şerr u şûrun vakti gece yarısı olmaz!"
"Ey davulcu olan, bu sahûr davulunu imsâk ve seher vaktine doğru çal! Bu adamları tatlı uykularından uyandırmak şerrinin ve şamatanın vakti gece yarısı değildir." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' نیم شب افغان مکن ای ناصبور ya'ni "Ey sabırsız! Gece yarısı efgān etme!" sûretindedir.
865. Diğeri odur ki: Ey bü'l-heves! Anla ki, Bu evin içinde muhakkak bir kimse var mıdır?
"Bü'l-heves", akılsız, câhil ve budala kimse demektir. Ya'ni, "İkincisi budur ki: Ey budala! Bu evin içinde uykularından uyandırılacak muhakkak birtakım kimseler var mıdır, yok mudur? Anla da sonra davulunu çal!"
866. Burada şeytanın ve perinin gayrı kimse yoktur. Vaktini niçin zâyi' ediyorsun?
Fârisî'de "zeden" masdarı karîneye göre müteaddid ma'nâlara gelir. Burada "etmek" ma'nası münasibdir. Ya'ni, "Bu evin içinde cinler ve şeytanlardan başka bir kimse yoktur. Davulunu kime çalıyorsun? Niçin vaktini boşuna geçiriyorsun?"
867. Defi bir kulak için çalıyorsun. Kulak nerede? Bilmek için akıl gerektir. Akıl nerede?
Ma'lûm olsun ki, bu kıssa, kıssadan evvel geçen beyitlere merbût olup, bir temsîldir. "Sahûr [davulu] çalan"dan murâd insân-ı kâmildir; ve "boş evden" murâd, hakāyık ve maarif-i ilâhiyyeyi kabûle müstaid olmayan insanlardır. Binâenaleyh bu kıssanın zımnında hep bu ma'nâlar mündemiştir.
868. Dedi: "Dedin; cevabı çâkerden dinle; tâ ki, tahayyürde ve ıztırabda kalmayasın!"
Ya'ni, sahûr çalan davulcu i'tiraz eden kimseye cevâben dedi: “Mâdemki bana boş vakit geçiriyorsun, davulunu çalma! dedin; şimdi bu çâkerden ve Allah'ın kulundan verilecek cevabı dinle de tahayyürde ve ıztırâbda kalma!" "Ey davulcu olan, bu sahûr davulunu imsâk ve seher vaktine doğru çal! Bu adamları tatlı uykularından uyandırmak şerrinin ve şamatanın vakti gece yarısı değildir." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' نیم شب افغان مکن ای ناصبور ya'ni "Ey sabırsız! Gece yarısı efgān etme!" sûretindedir.
869. Vâkıa bu dem senin indinde gece yarısıdır; benim indimde tarab sabahı yakın oldu.
"Gece yarısı"ndan murâd, tabîat âleminin karanlığı; "subh-ı tarab", ya'ni "sürür sabahı"ndan murâd, hakîkat güneşinin doğmasının yaklaşması. Ya'ni zulmet-i tabîatta müstağrak olan cismânî kimseye insân-ı kâmil cevâben buyurur ki: "Senin indinde bu hayât-ı dünyeviyye tabîat âleminin karanlığıdır. Benim indimde ise hakîkat güneşinin doğması yaklaşan sürür sabahıdır."
870. Her bir inkisâr benim önümde zafer oldu. Bütün geceler gözümün önünde gündüz oldu.
"Şikest", masdar-ı tahfifidir. İnkisâr ve tevâzu'dan kinâyedir ki, murâd insân-ı kâmilin sözlerini bilâ-i'tirâz dinlemek ve kabul etmektir. "Geceler"den murâd, zulmet-i tabîat içinde müstağrak olan cismânî kimselerdir. Ya'ni, "Her bir inkisâr ve tevâzu' benim indimde zaferdir; ve sıfât-ı nefsâniyye askerlerine galebedir. Bu tevâzu' geceler gibi olan cismânî kimselerden dahi olsa benim indimde o kimse nûr-ı rûhunun galebesi ile gündüz gibi parlak olur."
871. Senin önünde Nil nehrinin suyu kandır. Ey nebîl! Benim önümde kan değildir; sudur.
"Nebîl", zekâ ve meziyet ve ilim sahibi olan kimse. Burada kendi bilgisine i'timâd eden kimseye karşı tezyîfen vâki' olan bir hitâbdır. Ya'ni, ey ilm-i zâhirîsine ve zekâsına mağrûren mu'teriz olan cismânî kimse! Senin önünde Nil nehri gibi olan maârif ve hakāyık cereyânları, kan gibi mezmûmdur. Benim önümde o ulûm-i ledünniyye kan değildir, sudur ve âb-ı hayattır." Nitekim zamân-ı Hz. Pîr'de huzûrda bulunan bir cismânî kimsenin kalbine vârid olan bir i'tirâz-ı bâtıla cevâben Fihi Mâ Fih'lerinin 71. faslında şöyle buyururlar:
"Derler ki: "Ne âlim ve zekî kimsedir! Şimdi, acele etme ve ömrü bu kadar kısalığı ile beraber birkaç kelime içinde tüket ve meşakkatler ve kitablar ve ilimler senin olsun; bir daha gelmeyiz." Hiç gelme! Hakk'ı gelmemek ile tehdîd mi ediyorsun? Eğer gelir isen kendin için geliyorsun."
872. Senin hakkında o demir ve mermerdir. Dâvûd nebî önünde mumdur ve münkāddır.
Ey cismânî kimse! O maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye senin önünde demir ve mermer gibi katı ve çetindir. Fakat Dâvûd nebî (a.s.) gibi olan kâmillerin indinde mum gibi yumuşaktır ve onların idrâklerine râm ve münkāddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de وَأَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe, 34/10) ya'ni "Biz demiri onun için yumuşattık" buyurulur.
873. Senin önünde dağdır. Çok ağır ve cemâddır. Dâvûd'un önünde o üstâd ve mutrıbdır.
Ey cismânî! O maârif ve hakāyık senin önünde dağ gibi çok ağırdır, donuktur. Halbuki Dâvûd nebî mesâbesinde olan kâmiller önünde rûha tarab verici üstâddır. Nitekim Dâvûd (a.s.) hakkında Kur'ân-ı Kerim'de يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ (Sebe, 34/10) ya'ni "Ey dağlar, Dâvûd ile beraber tegannî edin" buyurulur.
874. Senin önünde o taş kırıntıları sakittir. Ahmed'in önünde o fasîh ve duâ okuyucudur.
Ey cismânî olan kimse! Senin önünde o taş kırıntıları sâkit ve câmiddir. Halbuki Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in mübarek ellerinde o fasîh bir sûrette duâ okuyucu ve kelime-i tevhîdi söyleyicidir. Nitekim kıssası I. cildin 2189 numaralı beytinden i'tibâren geçti.
875. Senin önünde mescidin direği bir ölüdür. Ahmed'in önünde gönlü götürülmüş bir âşıktır.
Nitekim kıssası kezâ I. cildin 2145 numaralı beytinden i'tibâren geçti. Ya'ni, ey cismânî! Senin his gözünün önünde mescidin direği bir ölüdür. Hiç sesi çıkmaz. Fakat o direk Ahmed (a.s.v.) önünde gönlünü kaptırmış olan bir âşıktır.
876. Bütün cihanın eczâsı avâm indinde ölüdür. Halbuki Huda'nın indinde ârif ve râmdır.
Bütün bu cismâniyet âleminin eczâsı rûhâniyet âleminden bî-haber olan avâmın indinde ölüdür. Halbuki Hudâ'nın indinde ârifdir ve Hakk'ın emrini işitip itâat edicidir. Nitekim III. cildin 1018 numarasında از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید ya'ni "Cemadlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulesini işitiniz!" buyurulmuş idi.
877. "Evde, sarayda kimse yoktur, bu davulu niçin çalıyorsun?" diye o şeyi ki söyledin."
Ya'ni, "Ey mu'teriz! Bana söylediğin şeyin cevabı budur ki:"
878. "Bu halk Hak için altınlar verirler. Yüz hayrın ve mescidin temelini koyarlar."
Ya'ni, "Bu mü'min olan halk Hakk'ın rızâsını tahsîl için altınlar ve paralar sarf edip çeşmeler ve imârethâneler ve mektebler gibi hayır ve mescidler yaparlar."
879. Uzak olan hac yolunda malı ve teni, mest olan âşıklar nasıl oynarlar?
"Dûr-dest", uzak mesafeden kinâyedir. Ya'ni, uzak mesafesi olan hac yolunda aşk-ı Hak sarhoşu olan kimseler mallarını ve cisimlerini nasıl oynarlar ve fedâ ederler? "Çûn", istifhâm için olursa ma'nâ tercümedeki gibi olur; ve eğer teşbîh için olursa beyt-i şerîfin tercümesi "Uzak olan hac yolunda malı ve teni halk mest olan âşıklar gibi oynarlar, fedâ ederler" demek olur.
880. Hiç derler mi ki, o ev boştur? Belki hanenin sahibi gizli olan cândır. [864]
"Muhtebî", "ihtiba"dan ism-i fâildir, "gizlenici ve örtünücü" demektir. Ya'ni, para sarf eden ve beden zahmetini ihtiyâr eden kimseler hiç derler mi, "Biz Ka'be'ye gidiyoruz amma içi boştur?" Belki derler ki, "Hâne-i Ka'be'nin sâhibi gizli, nazarlardan örtülü olan candır." Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' این سخن کی گوید آن کس آگهه شدم suretinde [vâki'dir,] “Bu sözü ne vakit söyler o kimse ki, o bir âgâhtır" demek olur.
881. Dostun sarayını daimâ dolu görür o kimse ki, ona nûr-ı ilâhîden ziya vardır.
Hakk'ın nûrundan ziyâ ve aydınlık alan kimsenin kalb gözü dostun sarâyı olan Ka'be'yi dâimâ onun tecelliyâtından ve varlığından dolu görür. Zîrâ Ka'be "Allâh" ism-i zâtının mazharıdır ve ism-i zât ise bilcümle esmâ ve sıfatı câmi'dir. Binâenaleyh Ka'be'nin zâhiri his gözüyle bakıldığı vakit boş görünür. Fakat basar-ı basîret onu envâ'-ı tecelliyât-ı Hak ile ve ervâh-ı kudsiyân ile dolu görür.
882. Cem'iyetten ve kalabalıktan dolu olan çok sarây âkıbet görücülerin gözü önünde boştur.
Ya'ni, cisim cem'iyetlerinden ve kalabalıklarından dolu olan çok saraylar ve evler vardır ki, âkıbet görücü olan ehlullâhın nazarında boştur. Zîrâ cismânî kimselerin kalabalıkları ve toplantıları kısa bir müddete münhasırdır. Mevt-i tabîî ile o kısa müddet zarfında kaybolur giderler ve ma'nâdan boş olduklarından "hiç" hükmündedirler.
883. Her kimi istersen Ka'be'de ara! Tâ ki, o derhal yüz önünde zahir olsun!
Ya'ni, Ka'be ism-i zâtın mazharı olduğundan âlem-i ma'nâda o kadar kalabalıktır ki, her kimi istersen o Ka'be'de ara ki, o aradığın kimse derhal karşında zahir olsun. Zîrâ her bir ism-i ilâhînin mazharı olan kimse o ism-i zâtın çadırı altındadır.
884. Bir sûret ki, o fâhir ve âlî ola, o Beytullah'tan ne vakit boş olur?
"Fâhir", güzel ve nefis ve saltanatlı olan demektir. "Bir sûret"ten murâd, ehassu'l-havâss olan evliyânın zübdesi olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, güzel ve saltanatlı ve âlî olan insân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesi Allah'ın beyti olan kalbden ne vakit boş olur? Zîrâ hadîs-i kudsîde: لا يسعنى ارضي ولا سمائي ولكن يسعني قلب عبد المؤمن التقي النقي ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin kalbi dahi Ka'be gibi ism-i zâtın mazharı olduğundan, her kim ne ararsa o insân-ı kâmilin kalbinde bulsun.
885. O ritâcdan münezzeh olarak hazır olur; bâkî insanlar ihtiyac için hazır olur.
"Ritâc", ortasında küçük bir kapı olan büyük kapalı kapıya derler (Kāmûs). Bu kapıdan murâd, gaflet-i beşeriyyedir. Ya'ni, o insân-ı kâmil dâimâ huzûr-ı Hak'ta hâzır bulunur; ve huzûr-ı ilâhînin kapalı kapısı olan gaflet-i beşeriyye kapısı onun önünde bulunur; ve o îcâbât-ı beşeriyyeden olan gafletten münezzehtir. Diğer insanlar ise o gaflet-i beşeriyye kapısının önünde ve dergâh-ı izzette ancak ihtiyaclarından dolayı hazır olurlar. O kapıdan, kimi niam-ı uhreviyyeyi ve kimi mal ve sıhhat ve evlâd ve tûl-i ömür gibi ni'met ve râhat-ı dünyeviyyeyi ister. İhtiyacları olmadığı vakit huzûrdan gāfildirler.
886. Hiç derler mi ki: "Bu lebbeykleri nidâsız ediyoruz, nihayet niçin?"
Malını ve cisminin râhatını fedâ ederek Ka'be'ye gidenler hiç derler mi ki: "Biz hac esnasında "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lâ-şerîke leke lebbeyk!" ya'ni "Ey benim Allâh'ım! Ne emrin olursa icrâya hâzırım. Vücûdda senin şerîkin yoktur. Emret, icrâya muntazırım!" diye bağırıyoruz. Hiç cevâb aldığımız yoktur. Mâdemki böyle bağırmalara cevab veren yoktur, binâenaleyh niçin bağırıp duruyoruz?"
887. Belki bir tevfik ki, lebbeyk getirir, her lahza Ahad'den bir nidâ vardır.
Hayır! Bize bir tevfîk-i ilâhî ve muvaffakıyyet-i Hak vardır ki, bu tevfik bizlere "Lebbeyk!" diye bağırma getirir. Binâenaleyh bizim bu "lebbeyk" diye bağırmalarımız her lahza Ahad olan zât-ı Hak'tan bir nidâdır ve bir cevâbtır ki, bizlerden zahir olur. Nitekim III. cildin 192 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-i şerîfte الله گفتن نیازمند عين لبيك گفتن حقست ya'ni "Niyâz-mend olan kimsenin saltanatlı ve âlî olan insân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesi Allah'ın beyti olan kalbden ne vakit boş olur? Zîrâ hadîs-i kudsîde: لا يسعنى ارضي ولا سمائي ولكن يسعني قلب عبد المؤمن التقي النقي ya'ni "Ben yerime ve göğüme sığmadım velâkin takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin kalbi dahi Ka'be gibi ism-i zâtın mazharı olduğundan, her kim ne ararsa o insân-ı kâmilin kalbinde bulsun.
888. Ben koku ile bilirim ki, bu köşk ve saray cân bezmi ve onun toprağı kimyâ vâki' oldu.
"Kîmyâ”, bakıra karıştırıldığı hâlde zerrâtını altına tebdîl eden iksîr ma'nâsınadır ki, kîmyâ-yı atîk erbâbı bunu saklarlar ve kimseye ifşa etmezler.
Ya'ni, mutrib olan insân-ı kâmil der ki: Bu Hakk'ın köşkü ve sarayı olan Ka'be-i Muazzama'nın cân bezmi ve ervâh-ı kudsiyyenin ictimâgâhı ve onun toprağı kîmyâ ve iksîr olduğunu meşâmm-ı rûhumdan aldığım koku ile bilirim. Ya'ni onun toprağında bir hâssıyyet ma'deni vardır ki, cismânîleri rûhânî bir hâle getirir.
889. Kendi bakırımı zîr u bem tarîkı üzere ebede kadar onun kimyasına vurayım!
"Zîr u bem", mûsikî ıstılâhında ince ve kalın sadâya derler. Burada hafi ve cehrî niyâz ve münâcât murâd buyurulur. Ya'ni, kendimin bakır mesâbesinde olan sûret-i cismâniyyemi ve varlığımı hafi ve cehrî münâcâtlarım ve niyâzlarım ile o Ka'be'nin iksîrine vurayım ve karıştırayım!
890. Nihayet böyle sahûr darbından inci saçıcılıkta ve bahşayişte denizler cûşa [874] gele!
Ya'ni, nihâyet böyle âlem-i tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalanları uyandırmak ve nefsin sıfatlarından onlara oruç tutturmak ve perhîz ettirmek için sahûr davulu mesâbesinde olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeden bahsederim; ve bunu ulûm-i ledünniyye incilerini saçıcılıkta ve atâ-yı ilâhîyi tevzî' husûsunda Hakk'ın rahmet ve inâyet deryaları kaynasın ve dalgalansın diye yaparım.
891. Halk kıtâl ve kâr-zâr safında Kirdigâr için cân oynarlar.
Görmez misin ki, halk sûre-i Hac'da vâki' وَجَاهَدُوا فِي الله حَقَّ جِهَادِهِ (Hac, 22/78) ya'ni "Hak yolunda hakk-ı cihâd ile cihâd edin!" emrine tebaan kıtâl ve harb safında Hakk'ın rızâsını tahsîl için canlarını fedâ ederler. "Kâr-zâr", cenk ve harb demektir. Beyt-i şerîfteki "kâr-zâr"ın sûrî ve ma'nevî olan cihâda şumûlü vardır.
892. O biri belâ içinde Eyyub gibi ve o biri sabır edicilikte Ya'kūb gibidir.
Nefis ve şeytan ile olan cihâd-ı ma'nevîde birisi Eyyûb (a.s.) gibi Hak tarafından müteveccih olan belâya tahammül eder ve asla şikâyet etmez; ve diğer biri de Ya'kūb (a.s.) gibi matlûb ve ma'şûkunun firâkına sabır edici olur.
893. Yüz binlerce halk teşne ve gamlı olarak Hak için tama'dan dolayı bir cehd ederler.
Birçok halk Hakk'ın lutuf ve inâyetinin susamışı ve cemâl-i Hakk'ın firâkından dolayı gamlı olarak mahzâ rızâ-yı ilâhiyi tahsîl için onun lutuf ve inâyetine tama'dan dolayı cehd ve gayret ederler.
894. Ben dahi Gafûr olan Hudavend için kapıda onun ümîdi ile sahûr çalarım.
Ben dahi Gafûr ya'ni halkın ayıplarını ve kabahatlerini örtücü olan Hak Teâlâ hazretlerinin rızâsını tahsîl için dergâh-ı izzetin kapısı olan bu âlem-i sûrette o rızâ-yı ilâhînin ümîdi ile tabîat karanlığında gaflet uykusuna dalan halkı uyandırmak için sahûr davulunu çalarım.
895. Müşterî ister misin ki, ondan altın götüresin? Ey cân! Hak'tan iyi müşterî ne vakit olur?
Bu hitâb insân-ı kâmilin nefs-i şerîfine olduğu gibi bilcümle mü'minlere de hitâb olur. Ya'ni, ey cân, müşterî ister misin ki, ondan altın gibi en yüksek ve en aziz olan bir menfaati eline getiresin? Halkı bırak da kendine Hakk'ı müşterî et! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Tevbe'de إن الله اشترى من المؤمنين أنفسهم وَأَمْوَالَهُمْ بأَنَّ لَهم الجنة )Tevbe, 9/111) ya'ni Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" buyurdu. Binâenaleyh halka beğendirecek hizmetlerden vazgeç de Allâh Teâlâ'nın beğeneceği hizmetlere çalış! Bu âyet-i kerîme hakkındaki beyitlerden birisi I. cildin 2749 numarasında vâki' در پزیر از فضل الله اشترى ای خداوند این خم و کوزه مرا [ya'ni "Ey efendim! Bu benim küpümü ve testimi "Allah iştera" [Allah satın aldı] fazlından kabûl et!"] beytinde ve diğeri II. cildin 2427 numaralı olan مشترئ من خدایست او مرا می کشد بالا که الله اشتری [ya'ni "Benim müşterim Hudâ'dır. O beni yukarıya çeker ki 'Allâhe'ştera'"] ve bir değeri dahi V. cildin 1463 numaralı [ya'ni "Bizim müşterimiz Allah'dır, iştirâ eyledi. Âgâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!"] beyitlerinde geçti.
896. Senin malından bir dağarcık neces satın alır, iktibās edilmiş bir nûr-ı za- mîr verir.
"Enbân", koyun derisinden yapılmış olan dağarcık ve zenbil; "neces" ayn-ı neces ve murdar olan şeydir; "muktebes", iktibâstan ism-i mef'ûldür ve "iktibâs", "ateş şu'lesi almak ve ilim istifade etmek" ma'nâlarına gelir. Ya'ni Hak Teâlâ hazretlerinin insandan satın aldığı şey, bir dağarcık ayn-ı neces olan kokmuş bir cisimdir; ve ona mukābil altın yığınlarından daha azîz olan nûr-ı zâtından alınan âteş-i aşkın bir şu'lesini senin kalbine ve zamîrine ih- sân eder ki, bu ayn-ı cennettir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 53. faslında bu ma'nâda şöyle buyururlar: "İnsanın vücûdu bir mezbele misâlidir. Gübre yığını, ancak gübre yığını! Eğer azîz ise onda hâtem-i pâdişâh olduğu içindir."
897. Fânî olan bu cisim buzunu alır, bizim vehmimizden hariç bir mülk verir.
Ya'ni, Hak Teâlâ fânî ve bir mevhûm varlık sahibi olan bu cisim buzunu alıp, kendi varlığının güneşi ile eritir. O cismin hakîkatine öyle bir libâs giy- dirir ve öyle bir mülk ve tasarruf verir ki, bu lutuf ve ni'met bizim vehmimi- ze sığmaz. Nîtekim hadîs-i kudside: اعددت لعبادي الصالحين مالا عين رات ولا اذن سمعت ولا خطر على قلب بشر ya'ni "Ben sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işit- medik ve kalb-i beşere hutûr etmedik şeyler hazırladım" buyurulur.
898. Göz yaşından birkaç katre alır, şekerin reşk ettiği Kevser'i verir.
ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" buyurdu. Binâenaleyh halka be- ğendirecek hizmetlerden vazgeç de Allâh Teâlâ'nın beğeneceği hizmetlere ça- lış! Bu âyet-i kerîme hakkındaki beyitlerden birisi I. cildin 2749 numarasın- da vâki' ای خداوند این خم و کوزه مرا در پزیر از فضل الله اشترى [ya'ni “Ey efendim! Bu benim küpümü ve testimi “Allah iştera” [Allah satın aldı] fazlından kabûl et!”] beytinde ve diğeri II. cildin 2427 numaralı olan مشترئ من خدایست او مرا می کشد بالا که الله اشتری [ya'ni “Benim müşterim Hudâ’dır. O beni yukarıya çe- ker ki ‘Allâhe’ştera”] ve bir değeri dahi V. cildin 1463 numaralı [ya’ni “Bi- zim müşterimiz Allah’dır, iştirâ eyledi. Âgâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!”] beyitlerinde geçti.
899. Sevda ve dûd dolu olan âhı alır, her aha yüz câh ve fâide verir.
"Sevda", burada aşk ve muhabbet; "dûd", duman, gam ve gussa ve soluk ve nefes ma'nâlarınadır; burada "gam" ma'nası münasibdir. Ya'ni, Hak Teâlâ kullarından aşk ve muhabbet ve gam dolu olan "âh" nidâsıyla çıkan nefesi alır ki, bu nefes bir havadan ibarettir. Bu her "âh" ile çıkarılan havaya ve nefese mukābil yüz merteb-i ma'neviyye ve fâide-i rûhâniyye ihsân eder.
900. Bir ah rüzgârı ki, göz yaşı [bulutul sürdü, bir Halil'e o sebeble "evvâh" [884] ta'bîr etti.
"Evvâh", mübâlağa ile ism-i fâil olup "çok âh edici" demektir. Ya'ni, göz yaşını süren ve akıtan bir âh rüzgârı ve havası sebebiyle Hak Teâlâ İbrâhîm (a.s.)a “evvâh” ta'bîr buyurdu. Nitekim sûre-i Tevbe'de: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأواه حليم (Tevbe, 9/114) ya'ni "Muhakkak İbrâhîm çok âh edici olan halîmdir"; ve sûre-i Hûd'da: إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لحليم أواه منيب (Hûd, 11/75) ya'ni "Muhakkak, İbrâhîm [halîm ve] çok âh edici olarak Hakk'a rücû' edicidir" buyurulur. Bir kimse Resûl-i Ekrem'e "Benden hatâları mahveden şey nedir?" diye sordu. Cevâben: الدموع والخضوع والامراض ya'ni "Göz yaşı ve huzû' ve hastalıklar!" buyurdu (Bülgatü'l-Gavvâs'dan).
901. Agâh ol! Bu bî-nazîr olan harâret pazarında eskileri sat ve sağlam mülkü al!
"Germ", harâret demek olup burada harâret-i aşk murâd buyurulur. "Nakd", kalp mukābili olan “sağ ve sağlam" demektir. Ya'ni, ey Hak yolu- Hak Teâlâ aşk-ı ilâhî [sebebiyle] dökülen göz yaşından birkaç katreyi alır, lezzetine ve tatlılığına şekerlerin hased edeceği bir Kevser'i verir. "Kevser", "hayr-ı kesîr" ma'nâsına geldiği gibi âlem-i âhiretin sûrî ni'metlerinden "cennet'te bir nehrin adı"dır. Resûl-i Ekrem Efendimiz onun medhi hakkında "Baldan tatlı ve sütten beyaz ve kardan soğuk ve köpükten hafiftir" buyurmuştur. Bu ta'bîrât-ı nebeviyye ehl-i dünyanın kullandığı lügatler ile temsîlen vâki' olmuştur. Yoksa o ni'met-i ilâhiyye gözler ile görülmemiş ve kulaklar ile işitilmemiş olan şeydir.
902. Ve eğer senin yolunu bir şek ve reyb vurursa, enbiya tâcirlerini sened yap!
Ve eğer "Benim bu cismim ve mal ve mülküm mahsüstür ve mev'ûd olan sağlam mülk ise gayr-i mahsüstür. Binâenaleyh mahsûsü gayr-i mahsûse nasıl fedâ edeyim?" diye senin Hakk'a giden yolunu bir şek ve şübhe vurursa, beşerin akıllıları olduğu fiilleriyle ve eserleriyle mahsüsen zâhir olan enbiyâ ve onların eserleri olan ehassu'l-havâs evliyâ tâcirlerini kendine sened ve vesîka yap ki, onlar mahsüsü gayr-i mahsûse sattılar; ve mahsûsü gayr-i mahsûse satmak sûretiyle yaptıkları ticaret neticesinde onlarda nasıl bir kudret ve tasarruf hâsıl olduğunu his gözüyle gör de, şek ve şübhe şeytanını kalbinden kov!
903. O şehinşâh onların bahtını o kadar ziyâde etti ki, dağ onların yükünü çekmekte kādir olmaz.
O saâdetlilerin mahsûsü gayr-i mahsûse satmaları ve fedâ etmeleri yüzünden şehinşâh-ı mutlak olan Hak Teâlâ hazretleri onların bahtını ve devletini ve kudret-i tasarruflarını o kadar ziyâde etti ki, dağlar bile onların yükünü ve azametini yüklenmeye kadir olmaz. Nitekim onların bu ticaretleri netîcesinde her birerlerinden türlü mu'cizeler ve türlü kerâmetler sâdır oldu ve his gözleriyle de görüldü. idi; ve Nasârâ'dan birçok kimseler ona tâbi' olup dinlerini gizli tutarlar idi. Kendisi Benî-İsrâîl peygamberleri gibi nübüvvet-i ta'rîfiyye sahibi ve Îsâ (a.s.)ın şerîatini takviye eden bir peygamber idi. Musul civârında hükümrân olup "Eflûn" isminde yaptıkları bir puta tapan zâlim padişah tarafından türlü türlü işkencelere ma'rûz bırakıldı; Ve mevt-i sûrî ile şehîd edildiği hâlde Hak Teâlâ mu'cize olarak tekrâr onu dört def'a diriltti. Bu mu'cizeleri gören o zâlim hükümdâr ve tebeası onu sihirbaz addedip îmân etmediler. Hak Teâlâ onları bir buluttan ateş yağdırmak sûretiyle helâk etti." Tafsîli Ravzatü's-Safâ'da ve tefsîr kitablarında münderiçtir. Fir'avn'un sihirbazları hakkındaki işkence ve azâb ise Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsîr kitablarında münderiçtir; ve bu Mesnevî-i Şerîf'in III. cildinde de geçti. İmdi burada ukul-i cüz'iyyenin idrâkden âciz kaldığı bir hâl vardır. O da budur ki: Bir kimsenin cismine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı hâlde o acılara nasıl tahammül eder? Cevâben deriz ki: Bunun sırrı sûre-i Hadîd'de vâki' فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (Hadîd, 57/13) ya'ni “Mü'minler ile münkirler arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azâb cihetindendir” âyet-i kerîmesidir. Münkirler mü'minlere azâb ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikām aldıklarını zannederler. Zâhiren böyle görünür. Fakat mü'minler o zâlimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Belki bir zevk ve lezzet duyarlar. Nitekim birçok mü'minlerin ölürken ölümden lezzet duyduklarını söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. İşte Bilâl hazretlerinin ve Fir'avn'ın sihirbazlarının ve Cercîs (a.s.)ın hâli de böyledir. Fakat münkirler kendi cisimlerinde duydukları acıyı onlara dahi duyurduklarını zannederler. Bu beyânât hurâfât değildir. Belki Allâh Teâlâ'nın bu âlem-i tabîatta gösterdiği bir hârikadır. Tatmayan bilmez.