İçeriğe atla

Mustafa (a.s.v.)ın muhabbetinden dolayı Bilal'in Hicâz'ın harâretinde o kuşluk vakitlerinde "Ahad, Ahad!" demesinin kıssasıdır.

11. bölüm / 40 · 12354 kelime · ~62 dk okuma

904. O Bilal teni hâra fedâ ederdi. Onun efendisi te'dib için onu döverdi.

O Bilal-i Habeşî (r.a.) cism-i şerîfini aşk-ı Muhammedî uğrunda diken dalı darbelerine fedâ ederdi; ve efendisi olan Ümeyye b. Halef kendi fikrince o hazreti te'dîb için o diken dalı ile döverdi.

905. Derdi ki: "Niçin sen Ahmed'i yad ediyorsun? Fenâ kölesin. Benim dînimin münkirisin!"

idi; ve Nasârâ'dan birçok kimseler ona tâbi' olup dinlerini gizli tutarlar idi. Kendisi Benî-İsrâîl peygamberleri gibi nübüvvet-i ta'rîfiyye sahibi ve Îsâ (a.s.)ın şerîatini takviye eden bir peygamber idi. Musul civârında hükümrân olup "Eflûn" isminde yaptıkları bir puta tapan zâlim padişah tarafından türlü türlü işkencelere ma'rûz bırakıldı; Ve mevt-i sûrî ile şehîd edildiği hâlde Hak Teâlâ mu'cize olarak tekrâr onu dört def'a diriltti. Bu mu'cizeleri gören o zâlim hükümdâr ve tebeası onu sihirbaz addedip îmân etmediler. Hak Teâlâ onları bir buluttan ateş yağdırmak sûretiyle helâk etti." Tafsîli Ravzatü's-Safa'da ve tefsîr kitablarında münderiçtir. Fir'avn'un sihirbazları hakkındaki işkence ve azâb ise Kur'ân-ı Kerîm'de ve tefsîr kitablarında münderiçtir; ve bu Mesnevî-i Şerîfin III. cildinde de geçti.

İmdi burada ukul-i cüz'iyyenin idrâkden âciz kaldığı bir hâl vardır. O da budur ki: Bir kimsenin cismine bu kadar şiddetli işkence yapıldığı hâlde o acılara nasıl tahammül eder? Cevâben deriz ki: Bunun sırrı sûre-i Hadîd'de vâki `فَضَرَبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قِبَلِهِ الْعَذَابُ` (Hadid, 57/13) ya'ni “Mü'minler ile münkirler arasına bir duvar dikildi ki, o duvarın bir kapısı vardır; onun iç yüzünde rahmet vardır ve dış yüzü azâb cihetindendir" âyet-i kerîmesidir. Münkirler mü'minlere azâb ve işkence yaparken onlara acı hissettirerek intikām aldıklarını zannederler. Zâhiren böyle görünür. Fakat mü'minler o zâlimlerin işkencelerinden elem ve acı duymazlar. Belki bir zevk ve lezzet duyarlar. Nitekim birçok mü'minlerin ölürken ölümden lezzet duyduklarını söyleyerek öldükleri görülmüş ve işitilmiş ve hayret edilmiştir. İşte Bilâl hazretlerinin ve Fir'avn'ın sihirbazlarının ve Cercîs (a.s.)ın hâli de böyledir. Fakat münkirler kendi cisimlerinde duydukları acıyı onlara dahi duyurduklarını zannederler. Bu beyânât hurâfât değildir. Belki Allâh Teâlâ'nın bu âlem-i tabîatta gösterdiği bir hârikadır. Tatmayan bilmez.

906. O güneşte ona diken ile vururdu. O iftihar için "Ahad!" derdi.

O yahûdî Hicâz'ın o kızgın güneşi altında Hz. Bilâl'e diken dalı ile vururdu. Hz. Bilâl ise iftihâr için ya'ni "Benim tevessül ettiğim dîn âlî bir dîndir. Bu yüzden çektiğim elem ve meşakkat ile iftihâr ederim!" demek ma'nâsında olarak "Ahad!" derdi ve vücûd-i şerîfine batan dikenlere karşı lâkayd kalırdı.

907. Hattâ ki, Sıddîk o taraftan acele geçti. O "Ahad!" söylemek onun kulağına gitti.

Hattâ ki, Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) Hz. Bilal-i Habeşî'nin dövüldüğü taraftan acele bir sûrette geçti. Hz. Bilal'in "Ahad, Ahad!" diye bağırması cenâb-ı Sıddîk'ın kulağına gitti.

908. Onun gözü su, gönlü elem doldu. O "Ahad"den âşina kokusu buluyordu.

Hz. Sıddîk bu "Ahad" kelimesini işittiği vakit gözleri yaş ile doldu ve rakîk olan kalb-i şerîfi de elem ve keder ile doldu. Zîrâ o hazret bu "Ahad" kelimesinden bir bildik ve âşinâ kokusunu buluyordu.

909. Ondan sonra onu tenha gördü. Nasihat verdi. Dedi ki: "Cühudlardan i'tikādı gizli tut!"

Bu tesadüften sonra Hz. Sıddîk, Bilâl-i Habeşî hazretlerini yalnız gördü ve ona nasîhat verdi. Buyurdu ki: "Sen şimdi bir yahûdînin kölesisin. Hür değilsin. Yahûdîler arasındasın. Binâenaleyh i'tikādını yahûdîlerden sakla!" Bu beyt-i şerîfte münkirler ve münâfiklar arasında bulunan bir mü'minin i'tikādını saklaması lâzım geldiğine işâret buyurulur. O yahûdî Hz. Bilâl'i döverken derdi ki: "Sen niçin müslümânların peygam-beri olduğunu da'vâ eden Ahmed'in adını anıyorsun? Demek fenâ kölesin. Benim dînimin de münkirisin!" "Bende-i bed", hitâb olursa "ey" edât-ı nidâsı mahzûf olup "ey fenâ bende!" demek olur. Sıfat olduğu takdirde "bende-i bedî" takdîrinde olup yâ-yı hitâb mahzûf olur.

910. "Sırrı bilicidir; muradı gizli tut!" Dedi: "Ey hümâm! Huzurunda tövbe [894] ettim!"

Hz. Sıddîk nasîhata devâm edip buyurdu ki: "Hak Teâlâ hazretleri insanın bâtınını ve sırrını bilicidir. Murâdını münkirlerden gizli tut!" Hz. Bilal buyurdu ki: "Ey büyük ve himmeti âlî olan zât-ı şerîf! Senin nasîhatını kabul ettim ve hareketimden rücû' ettim." "Kâm”, murâd ve maksûd; "hümâm” büyük kimse ve himmeti âlî olan demektir. Bu beyt-i şerîfte "tevbe"den murâd, onun ma'nâ-yı lügavîsi olan rücû'dur; yoksa şer'î tövbe değildir. Zîrâ tövbe-i şer'î muhalefetten rücû'dur; ve Hz. Bilâl ise azîmetle hareket etmiştir; ve azîmet tâat-i kâmile muhalefet değildir. Binâenaleyh Hz. Sıddîk'ın nasîhatı "Azîmetten vazgeç, ruhsatı ihtiyâr et!" demek olur.

911. Başka bir gün erkenden Sıddîk acele bir iş için o taraftan gitti.

912. Yine "Ahad"ın ve diken darbının yarasını işitti. Onun gönlünden söz ve şerâr parladı.

Hz. Sıddîk yine Hz. Bilal'in "Ahad!" diye bağırdığını işitti ve efendisinin dahi yine on diken dalının darbeleriyle döverek vücûd-i şerîfini yaraladığını duydu. O hazretin kalb-i şerîfinden harâret ve âteş-i aşk ve kıvılcımlar parladı. "Şerâr" kıvılcımlar demektir. Burada harâretle çıkan âhlardan kinâyedir.

913. Yine ona nasihat verdi. O yine tövbe etti. Aşk geldi. Onun tövbesini yedi.

Hz. Sıddîk yine cenâb-ı Bilâl'e i'tikādını yahûdîlerden saklaması için nasîhat verdi. O hazret dahi i'tikādını ızhârdan tövbe etti. Fakat onun kalb-i şerîfine aşk-ı Muhammedî ve aşk-ı Ahadî müstevlî olduğundan bu aşk onun tövbesini ve rücû'unu çiğnedi ve yuttu.

914. Bu nevi'den tövbe etmek çok oldu. O âkıbet tövbeden bîzar oldu.

"Nemat", yol ve tarîk ve nevi' ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hz. Bilal'in aşk galebesiyle bozduğu tövbeler çok def'a vâki' oldu. O hazret akıbet böyle sonu gelmeyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve "Ahad, Ahad!" nidâsını artık yahûdîler arasında hiç çekinmeksizin ızhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri de hiçe saydı.

915. Fâş etti, teni belâya teslîm etti. Dedi ki: "Ey Muhammed! Ey tövbelerin düşmanı!"

Binâenaleyh i'tikādını yahûdîler arasında ızhâr etti ve cism-i şerîfini de onların yapacağı işkenceye ve azâba teslim etti de dedi ki: "Ey Muhammed (a.s.v.) ve ey aşk-ı ilâhîye karşı vâki' olan tövbe ve rücû'ların düşmanı! Resûl-i Ekrem Efendimiz'e "tövbelerin düşmanı" buyurulmasının sırrı Fihi Mâ Fih'in 27. faslında şöyle buyurulur:

"Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)e birisi gelip: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "İleri gel ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" dedi. Buyurdular ki: "Dikkat et ki, ne söylüyorsun?" Yine: "Ben seni seviyorum!" sözünü tekrar etti. Buyurdular ki: "Şimdi sebât et ki, seni kendi elin ile öldüreceğim! Vay senin hâline!" Zamân-ı Mustafa (s.a.v.) de birisi gelip dedi: "Ben bu dîni istemiyorum. Vallâhi, istemiyorum. Bu dîni geri al! Senin dînine girdiğim günden beri bir gün rahat etmedim. Mal gitti, zevce gitti, evlât gitti, hürmet kalmadı!" Cevâben buyurdular ki: "Hâşâ ki, bizim dînimiz onu kökünden ve dibinden koparmadıkça ve hânesini süpürmedikçe ve onu لَا يَمَسَهُ إِلَّا المطهرون (Vâkıa, 56/79) [ya'ni "Ona tam bir sûrette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez"] âyet-i celîlesi mûcibince tathîr etmedikçe gittiği mahalden geri gelsin!"O nasıl bir ma'şûktur ki, sende nefsine olan muhabbetin bir kılı bâkî kaldıkça cemâlini sana gösterir? Ve sen onun yolunda kendini fedâ etmedikçe nasıl onun lâyık-ı visâli olursun? Ma'şûk yüzünü göstermek için bi'l-külliyye kendinden ve âlemden bîzâr ve kendine düşman olman lâzımdır. Bir gönülde karâr eden bizim dînimiz onu Hakk'a îsâl etmedikçe ve onu bî-lüzûm olan şeylerden ayırmadıkça ondan el çekmez ilh..."

916. "Ey benim tenim ve ey benim damarım senden dolu olan! Ona tövbe sığmak nerede olur?"

"Nemat", yol ve tarîk ve nevi' ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hz. Bilal'in aşk ga-lebesiyle bozduğu tövbeler çok def'a vâki' oldu. O hazret akıbet böyle sonugel-meyen tövbeden dahi bîzâr oldu ve "Ahad, Ahad!" nidâsını artık yahûdî-ler arasında hiç çekinmeksizin ızhâr etti ve kendisine yapılacak işkenceleri dehiçe saydı.

917. Bundan sonra tövbeyi gönülden çıkarayım! Huld hayatından nasıl tövbe ederim?

"Huld", dâim ve bâkî olmak demektir. "Hayât-ı huld", hayât-ı ebediyye ma'nâsına olup, aşk-ı ilâhî ile rûhânî olan yaşayıştan kinâyedir. Ya'ni, "Bundan sonra tövbe etmek fikrini gönülden çıkarayım! Zîrâ ruhânî olan zevkli bir yaşayıştan nasıl tövbe ederim?"

918. Aşk kahhârdır ve ben aşkın makhûruyum. Aşkın şûrundan şeker gibi tatlı oldum.

"Aşk cismânî ve nefsânî olan hayâtı ve yaşayışı kahredicidir; ve o aşk benim cismânî ve nefsânî olan sıfatlarımı kahretmiş ve sıfât-ı rûhâniyyetimi izhâr etmiştir. Binâenaleyh ben aşkın sûret-i cismâniyyemde vukûa getirdiği şûrdan ve kargaşalıktan dolayı şeker gibi tatlı oldum ve rûhânî bir yaşayış içine daldım."

919. Ey sert rüzgâr! Senin önünde saman çöpüyüm. Ben nereye düşeceğimi ne bilirim?

"Tünd bâd", ya'ni "sert rüzgâr"dan murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in aşkıdır. Ya'ni "Ey sert rüzgâr gibi olan aşk-ı Muhammedî! Ben senin huzûrunda bir saman çöpü gibiyim. Sen estiğin vakit beni nerelere götüreceğini ve nerelere düşeceğimi bilemem." Nitekim hadîs-i şerifte القلب كريشة في فلاة يقلبها الرياح كيف يشاء ظهراً وبطناً ya'ni "Kalb sahrada bir kuş tüyü gibidir; rüzgâr onu istediği gibi içine ve dışına çevirir" buyurulur.

920. Gerek hilâlim, gerek Bilâl'im, koşarım; senin güneşinin muktedîsi olurum!

"İster hilâl gibi incecik olayım, ister iri cisimli Bilâl olayım, sana tâbi' olup koşarım! Senin güneş gibi olan rûh-ı küllî-i Muhammedî'ne iktidâ ederim ve ay güneşin etrafında koştuğu gibi nûr alıp koşarım."

921. Ayın irilik ve zayıflık ile ne işi vardır? Gölge gibi güneşin arkasında koşar.

Meselâ ay ister bedr hâlindeki gibi büyük ve ister hilâl hâlindeki ince ve küçük olsun onun büyüklük ve küçüklük ile ne münasebeti vardır? Onun vaz'iyyet-i halkıyyesi gölge gibi güneşin arkasında koşmak ve devir etmektir; ve bu devri esnasında her bir vaz'iyette ondan nûr almaktır.

922. Her kim ki, kazaya bir karar verir, kendinin bıyığına istihzâ eder.

"Rîş-hand", vasf-ı terkîbî olup "sakala gülücü" demektir ki, istihzâdan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Seblet", "bıyık" ma'nâsına olup "seblet hod rîş-hand kerden" demek, kendisiyle istihzâ etmek ve kendini maskara etmek demek olur. Bu beyt-i şerîfte aşk kazâ-yı ilâhîye teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, aşkın hükmü ve te'sîri altında zebûn olan kimse, kazâ-yı ilâhî neticesinde mağlûb ve zebûn olan kimseye benzer. Nitekim kazâ-yı ilâhîye karşı her kim sebât etmek ve onunla pençeleşmek isterse kendisi ile istihzâ eder.

923. Rüzgâr önünde bir saman yaprağı, sonra karâr, ha! Bir kıyamet, sonra iş kasdı, ha!

Ya'ni, aşk ve kazâ-yı ilâhî bir sert rüzgâr gibidir. İnsan dahi bunların önünde bir saman çöpü gibidir. Sert rüzgâr essin, sonra da saman çöpü kımıldamayarak yerinde dursun! Bu olur mu? Meselâ kıyamet kopsun, sonra da o kıyâmet karışıklığı arasında bir insan kendinin husûsî bir işi ile meşgül olsun! Bu mümkin mi? İşte aşk dahi sert rüzgâr ve kıyamet gibidir. Aşk geldiği vakit insan kendine mâlik olmaz.

924. "Aşkın elinde dağarcık içinde kediyim. Bir dem aşkın yukarısında ve bir dem aşağısındayım."

Ben aşkın elinde dağarcık içine konulmuş bir kedi gibiyim. O dağarcık ağzı bağlı olduğu için içindeki kedi dışarıya çıkmak arzûsuyla bir ân tırma-nıp dağarcığın yukarısına ve ağız tarafına çıkar. Ve bir ân dahi aşağısına ve dip tarafına iner; ve aslâ dışarıya çıkamaz; çırpınıp durur. Ben de bu hâlde-yim. Bu aşktan sıyrılıp çıkmak istediğim hâlde bir türlü çıkamam; çırpınır dururum.

925. "O beni başının etrafına döndürür. Ne altında ârâm tutarım, ne de üs-tünde!"

"Ben aşk dağarcığının içindeyim. O dağarcık beni gâh baş tarafına döndü-rür. Ağzı ve baş tarafı kapalı olduğu için çıkamam. Gâh alt tarafına çevirir. O torbanın dibine düşerim. Velhâsıl o dağarcığın ve torbanın ne altında ve ne de üstünde asla karârım ve sükûnetim yoktur!"

926. Aşıklar şedîd sele düşmüşlerdir, aşkın hükmüne gönül koymuşlardır.

Aşk şiddetle akan bir sele benzer. Aşıklar bu selin içine düşmüşlerdir. Bu kuvvetli ve şiddetli selin içinden çabalayıp çıkamazlar. Binâenaleyh aşkın hükmüne râzı olup kendilerini o akıntıya bırakmışlardır.

927. Dönme yerinde değirmen taşı gibi, gece ve gündüz kararsız dönücü ve nâ-le edicidir.

"Medâr", dönme yeri demektir, "devr" masdarından ism-i mekândır. Ya'ni, âşıklar dönme mahallinde olan değirmen taşı gibi kararsız ve durmak-sızın dönücü ve nâle edicidir.

928. Onun dönüşü ırmak arayıcılara şâhiddir. Hattâ kimse demesin ki, o ırmak rakiddir.

“Cûy”, ırmak; “cû", cüsten masdarının emr-i hâzırıdır. "Cûy-cû" vasf-ı terkîbî olup, "ırmak isteyici ve arayıcı" demektir, "cûy-cûyân” bu vasf-ı terkîbînin cem'idir. Zîrâ "ırmak arayıcı" zî-ruh olduğundan cem'i kâideten "ân" ile gelir. Ya'ni, aşk akıcı bir ırmak ve âşığın vücûdu da ırmaktan gelen su ile dönen değirmen taşı gibidir. Binâenaleyh aşk ırmağının vücuduna delîl ve şâhid arayıcılar o âşığın değirmen taşı gibi vücûdunun dönüşünü görsünler. Bu dönüşü gören kimseler demesinler ki, o ırmak râkid ve durgun bir hâldedir.

929. Eğer sen pusuda ırmağı görmüyor isen, dışarıya mensub olan dolabın dönüşünü gör!

Eğer sen pusuda ve bâtında olan aşk ırmağını görmüyor isen, dışarıda ve zâhirde dolap gibi dönen âşığın cismini ve manzûme-i şemsiyyelerin seyyârelerini gör!

930. Mâdemki ondan feleğe bir karar yoktur, ey gönül, yıldız gibi bir rahat arama! [914]

Mâdemki o aşk ırmağından çarh-ı feleğe ve ecrâm-ı semâviyyeye bir karâr ve sükûnet yoktur, ey cisim içinde hareket-i dâime hâlinde bulunan gönül! Sen dahi yıldızlar ve ecrâm gibi bir râhat ve sükûnet arama ve isteme! Zîrâ bunun imkânı yoktur. Beyt-i Hz. Pîr:

“Aşk hançerinden paralanmış olan gönül, bütün gece yıldız gibi dönmektedir. Benim uykum serkeş olan ma'şûkumun seherinden âvâre olmuştur.”

931. Eğer dala bir el vurur isen ne vakit bırakır? Her nereye ittisal yapsan keser.

"Dal"dan murâd, fer' olan vücûd-i izâfidir. Ya'ni, ey kimse! Eğer sen bu vücûd-i izâfî âleminde asl-ı hakîkatin fer'i olan bir cisme ve sûrete âşık olup, ona el uzatır isen o asl-ı hakîkî gayretinden dolayı ne vakit seni kendi hâline bırakır? Her nereye ittisâl ve irtibât peydâ etsen, o ittisâli ve irtibâtı keser ve koparır. "ân" ile gelir. Ya'ni, aşk akıcı bir ırmak ve âşığın vücûdu da ırmaktan gelen su ile dönen değirmen taşı gibidir. Binâenaleyh aşk ırmağının vücuduna delîl ve şâhid arayıcılar o âşığın değirmen taşı gibi vücûdunun dönüşünü görsünler. Bu dönüşü gören kimseler demesinler ki, o ırmak râkid ve durgun bir hâldedir.

932. Eğer sen kaderin tedvîrini görmüyor isen, anâsırda kaynayışa ve dönüşe bak!

Eğer sen bu âlem-i kesâfette ve cismâniyette kader-i ilâhînin tedvîrini ve tasarrufunu basîret gözü ile görmüyor isen, his gözü ile anâsır-ı basîtanın birbirlerine karşı olan def' ve cezb gibi dönüşlerine ve kaynayışlarına ve taâmül-i kimyeviyyelerine bak!

933. Zîra ki o hâşak ü kefin dönüşleri şerefli olan denizin kaynayışından olur.

“Çörçöp” ma'nâsına olan “hâşâk ile anâsırdan mürekkeb olan suver-i kesîfeye ve “köpük” ma'nâsına olan “kef” ile de ecsâmı terkîb eden anâsır-ı basîtaya işâret buyurulur. “Şerefli deniz”den murâd, aşktır. Ya'ni, ecsâm-ı mürekkebenin ve onları terkîb eden anâsır-ı basîtanın dönüşleri ve hareketleri ve taâmül-i kimyeviyyeleri, şerefli olan aşk deryâsının kaynayışından olur. Zîrâ her birisi kendi asılları olan vücûd-i hakîkîye vâsıl olmak isterler. Nitekim I. cildin baş tarafındaki 4 numaralı beytte هر کسی کو دورماند از اصل خویش باز جوید روزگار وصل خویش ya'ni “Kendi aslından uzak düşen her bir kimse tekrar kendi vaslının zamânını arar ve ister” buyurulmuş idi.

934. Hurûşda sergerdân olan rüzgârı gör! Onun emrinin önünde denizi kaynamada gör!

“Hurûş”, çağırma, bağırma, şamata; “sergerdân”, başı dönmüş ve sersem demektir. Ya'ni, uğultu ve gürültü ile eserek önüne gelen şeyleri devirmek hususunda kendisinden geçmiş ve sersem olmuş olan rüzgârı ve Hakk'ın emrinin önünde büyük dalgalar ile kabarıp kaynayan denizi gör.

935. Güneş ve ay büyük değirmenin öküzüdür. Etrafı dönerler ve hifzederler.

Güneş ve ay fezâda büyük değirmen mesâbesinde olan bir manzûmenin iki öküzüdür. Güneş kendi mihveri etrafında veyâhud fezâda kendi tevâbi'i olan seyyârât ile beraber kendine mahsûs olan bir mihverde döner ve câzibesiyle o seyyârâtı fezâya fırlamaktan hifzeder. Ve ay dahi arz etrafında hem kendi mihveri etrafında ve hem de arz ile beraber güneşin etrafında döner ve arz üzerinde henüz fennin keşfedemediği muhafaza işlerini görür. "Harâs" büyük değirmen ma'nâsınadır (Burhân).

936. Yıldızlar dahi hâne hane koşarlar. Her bir sa'd ve nahsin merkebi olurlar.

Bu beyt-i şerîf ilm-i nücûm nokta-i nazarına göre beyân buyurulmuştur. "Yıldızlar"dan murâd, arzın hâricinde kalan manzûme dâhilindeki ecrâmdır ki, bunlara on iki burçtan ayrı ayrı hâneler tahsîs olunmuştur. İlm-i nücûm erbâbı bu ecrâmdan her birinin bu burç hânelerine tesadüfünden bir hüküm çıkarırlar; ve bu ecrâmdam her birinin bir tabîati ve hâssıyeti vardır. Ecrâmın isimleri ve hâssıyetleri ve hânelerin isimleri âtîdeki cedvelde hülâsaten gösterilmiştir.

Tablo içeriği: 1-Tabîatlar ve hâssıyetler | 2-Nuhûsete mâildir | 3-Sa'd-i asgar | 4-Nahs-i ekber | 5-Sa'd-i ekber | 6-Nahs-i asgar | 7-Sa'd-i asgar | 8-Mümtezic: Sa'd ile sa'd nahs ile nahs 2-Ecrâmın isimleri | Güneş | Ay | Zühal | Müşteri | Merih | Zühre | Utârid 3-Aslî hâneleri | Esed | Seretân | Delv-Cedy | Kavs-Hût | Hamel-Akreb | Sevr-Mîzan | Sünbüle-Cevzâ 4-Vebâl hânesi | Delv | Cedy | Esed-Seretân | Cevzâ-Sünbüle | Sevr-Mîzan | Hamel-Akreb | Kavs-Hût 5-Şeref hânesi | Hamel | Sevr | Mîzân | Seretân | Cedy | Hût | Sünbüle 6-Hubût hânesi | Mizan | Akreb | Hamel | Cedy | Seretân | Sünbüle | Hût

Ya'ni, fezâda yıldızlar burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Her bir sa'din ve uğurun ve nahsin ve uğursuzluğun merkebi ve mazharı olurlar.

937. Hey! Feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin havassin kâhil ve gevşek ayaklıdır.

"Hey", tenbîh ve ihtar kelimesidir. Ya'ni, hey, efendi! Çarh-ı feleğin yıldızları gerçi uzaktırlar ve senin bu havâss-i hamse-i zâhiren ve bâtınen o yıldızların ahvâline vakıf olmak hususunda tenbeldir ve gevşek ayaklıdır. İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazretleri bu beyti şöyle ikinci bir vecih ile de tercüme buyurmuşlardır: "Hey! Eğer ki, feleğin yıldızları devir ediyorlar ise senin havâssın dahi kâhil ve gevşek ayaklı mıdır?" Ya'ni çarh-ı feleğin yıldızları burçtan burca ve hâne hâne dönüyorlar ise senin beş zâhir ve beş bâtın olan havâssın dahi tenbel midirler? Ve devir hususunda gevşek ayaklı mıdırlar? Onların devri ve hareketi yok mudur? Hayır! Onlar da devir etmektedirler.

938. Bizim göz ve kulak ve akıl yıldızlarımız gece nerededirler? Ve uyanıklıkta nerededirler?

Görmüyor musun, bizim nûrlarıyla yıldızlara benzeyen göz ve kulak gibi havâss-i hamsemiz ve akıl ve fikir gibi havâss-i bâtınemiz gece uyku vaktinde nerededirler? Onlar uyku zamânında bu âlem-i kesâfetten alâkalarını kesip hayâl ve rü'yâ âlemine dalarlar; ve o âlemin suretlerini görür ve seslerini işitirler ve o âlemin ahvâline göre düşünürler. Gündüz ve uyanıklık zamânında dahi o âlem-i hayâlden bu âlem-i kesâfete dönerler. Bu âlemin sûretlerini görür ve seslerini işitirler ve bu âlemin ahvâlini düşünürler. Binâenaleyh onların da bu sûretle dönüşleri ve hareketleri vardır.

939. Gâh visal sa'di ve gönül hoşluğu içindedir, gâh firâk ve bî-hûşluk nahsi içindedir.

Ya'ni, havâss yıldızlarımız dahi burçlarda hâne hâne koşarlar ve devir ederler. Ba'zan matlûblarına ve murâdlarına vâsıl olmak saâdeti içindedirler; ba'zan murâdlarından ayrılık sebebiyle şiddet-i gamdan kendilerinden geçmek nahsi ve uğursuzluğu içindedirler.

940. Feleğin ayı mâdemki bu dönmek içindedir, gâh karanlık ve bir zaman ay-[924] dınlıktır.

Ya'ni, feleğin sûrî olan ayı mâdemki bu dönme hâli içindedir, bir tarafı ba'zan güneşten ziyâ alamamak sûretiyle karanlıktır ve bir zaman dahi ziyâ almak sûretiyle aydınlıktır. Bunun gibi bizim vücûdumuzda sûrî ay gibi dönme hâli içinde bulunan kalbimiz dahi, ba'zan bir yüzü hakîkat güneşi tarafı- na müteveccih olup nûr alır ve ba'zan dahi bu âlem-i kesâfet ve keserât tarafına müteveccih olup zulmet-i tabîiyye içinde kalır.

941. Gâh bal ve süt gibi bahar ve yaz, gâh karın ve zemherinin siyaset mahallidir.

Küre-i arzın yüzü dahi bu dönmek sebebiyle ba'zan bal ve süt gibi tatlı ve yumuşak baharın ve yazın ve ba'zan dahi karın ve zemherinin siyaset icrâ ettiği mahaldir. Ya'ni sath-ı arz ba'zan tecelliyât-ı cemâliyye-i Hak ile latîf ve ba'zan dahi tecelliyât-ı celâliyye-i Hak ile korkunç bir hâl ve manzara iktisâb eder. Arz mesâbesinde olan cism-i beşer dahi böyledir. Bir vakit bahar ve yaz mesâbesinde olan gençliğin ve bir vakit dahi kış mesâbesinde olan ihtiyarlığın meclâsıdır.

942. Mâdemki külliyat onun önünde top gibidir, onun çevgânının musahharı ve secde edicisidir.

"Sahra", zebûn ve mutî' ve musahhar demektir. "Secde-kün", vasf-ı terkîbîdir, "secde edici" demek olur. Bu beyt âtîdeki beytin mübtedâsıdır; ve âtîdeki beyit bunun haberi ve mütemmimidir. Ya'ni, ey kimse! Mâdemki, ecrâm-ı semâviyye ve arzın hey'et-i mecmûası gibi külliyât takdîrât-ı ilâhiyyenin tasarrufu önünde top gibi çelinmektedir ve Hakk'ın kudret çevgânının mutî'i ve secde ve serfürû edicisidir;

943. Ey gönül, sen ki, bu yüz binden bir cüzsün, onun hükmünün önünde nasıl kararsız olmazsın?

Ey gönül! Sen bu manzûme-i şemsiyyeyi teşkîl eden güneş, ay, seyyârât ve unsuriyyât gibi mevâddın meselâ yüz binde birisin, senin külliyâtın olan bu eşyâ Hakk'ın kudreti ve hükmü altında top gibi çelinip döndüğü ve bî-karâr olduğu hâlde sen onun hüküm ve kazâsının önünde nasıl sükûnet içinde kalabilirsin? Şübhe yok ki, senin her bir sâniyen ve dakîkan Hakk'ın birbirine benzemeyen tecelliyâtı altında zebûndur. na müteveccih olup nûr alır ve ba'zan dahi bu âlem-i kesâfet ve keserât tarafına müteveccih olup zulmet-i tabîiyye içinde kalır.

944. Emîrin hükmünde bir binek hayvanı gibi gâh ahırda hapis ve gâh gezme yerinde ol!

"Sütûr", binek hayvanı; "mesîr", ism-i mekân olursa "gezme mahalli", masdar-ı mîmî olursa "gezmek ve seyr etmek" demek olur. Ya'ni, ey gönül! Mâdem sen kudret ve tecelliyât-ı Hakk'ın esîrisin, binâenaleyh o emîr-i hakîkînin hükmü altında bir binek hayvanı gibi ol! İsterse o seni bu âlem-i tabîat ahırında habseder, isterse yularından tutup seni rûhâniyet âleminde gezdirir.

945. Vaktaki seni bir çiviye bağlar, bağlanmış ol! Vaktaki çözer, sıçrayıcı ol!

Ey gönül! Kazâ-yı ilâhî seni bu âlem-i sûrette bir kayıd ile mukayyed kılarsa, bilki bu bağ kazâ-yı ilâhîdir. Kurtulmak için beyhûde çabalanma! Vaktâki seni tabîat ve sûret bağından çözer, git ve sıçta ve serbest ol! Fakat bu sıçrayışta eğrilik yapma!

946. Güneş felekte eğri sıçrarsa kara yüzlülük içinde ona küsûf verir.

Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz bu beyt-i şerîfte küsûfu eski ulemânın kavline göre beyân buyurmuşlardır. Zîrâ zamân-ı şerîflerinde hükemâ arasında meşhûr olan fikir bu idi. Mesnevî-i Şerîfte Hz. Pîr efendimiz meslek-i âlîleri usûl-i dînden olmayan fikirlerde kavl-i meşhûra muhalefet etmemekdir. Ve eski hükemâ, “küsûf", güneş ile ayın "re's" ve "zeneb ukdeleri"nde dakîka-i vâhide üzerinde ictimâ'ı vaktinde olur, derler. Ve bu vaz'iyet güneşin eğri hareketi telakkî olunur idi. Cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyt-i şerîften anlaşılacağı üzere âdet-i seniyyeleri mûcibince "zeneb ukdesi" ma'nasından insanların eğri hareketlerine intikāl buyurmuşlardır. Binâenaleyh Mesnevî-i Şerîfte eski hükemânın kavlinin zikri cenâb-ı Mevlânâ efendimizin bu fikirde olduklarına delîl olamaz. Zîrâ III. cildin 26 numarasına müsadif olan ذره ها دیدم دهانشان جمله باز گر بگویم خوردشان گردد در از ya'ni "Zerreler gördüm, ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur"] beytinde keşfen mikropların vücûdunu haber verir. Ve yine [2. cildin] 42 numarasına müsadif olan آفتابا ترك این گلشن کنی تاکه تحت الارض را روشن کنی ya'ni "Ey güneş! Arzın altını aydınlatmak için bu gülşeni terk edersin"] beytinde arzın devrine işaret buyuran Hz. Pîr efendimiz nasıl bu fikirde olabilir? Mesnevî-i Şerîf'te kavl-i meşhûr üzerine vâki' olan beyânât çoktur. Ezcümle kavl-i meşhûra göre zebîh İsmâîl (a.s.) dır.. Mesnevî-i Şerîf'te de müteaddid mahâlde zebîhin İsmâîl (a.s.) olduğu mezkûrdür. Halbuki Dîvân-ı Kebir'de اسحق نبی باید بودن قربان شده خاک در من [ya'ni "Benim kapımın toprağında kurbân olmuş İshak Nebî olmak gerektir"] buyurulduğuna göre cenâb-ı Pîr indinde keşfen zebîh İshak (a.s.) dır. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri de bunu Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-1 Ishâkî'de beyân buyurmuşlardır.

Beytin îzâhı: Ya'ni güneş felekte eğri hareket ederse onun bu eğri hareketi küsûfa sebeb olup ona kara yüzlülük verir.

947. Zenebden perhîz et! Agah ol! Akıl tut, tâ ki, tencere gibi kara yüzlü olmayasın!

Beytin îzâhı: Ya'ni güneş felekte eğri hareket ederse onun bu eğri hareketi küsûfa sebeb olup ona kara yüzlülük verir.

"Zeneb"den murâd, şer'in ta'yîn ettiği hudûdun hâricine çıkmak. Ya'ni, ey gönül! Güneş eğri hareketi ile zeneb ukdesinde kara yüzlü olduğu gibi sen de hadd-i şer'î hâricinde hareket etmekle tencere gibi kara yüzlü ve isli ve paslı olursun. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî seni serbest ve re'yinle harekete bırakırsa günâhtan ve şer'e muhalefetten sakın ve aklını başına al!

948. Buluta da ateşîn kamçı vururlar. Derler ki: "Öyle git, böyle değil!"

Zâhirî bulutlara vurulan "âteşîn kamçı"dan murâd, şerâre-i elektrikiyyedir ki, ona “şimşek" derler. Kuvâ-yı tabîiyyeden bir kuvvettir. Bu beyt-i şerîfte Tirmizî'nin İbn Abbâs hazretlerinden rivâyet ettiği şu hadîse işaret buyurulur: ملك من ملائكة الله موكل بالسحاب معه محاريق من نار يسوق بها السحاب حيث شاء الله :ya'ni "Allah'ın meleklerinden bir melek vardır ki, buluta müvekkeldir. Onunla beraber ateşten mahârîk vardır ki, onunla bulutları Allah'ın dilediği cihete sevkeder." Ya'ni Hakk'ın melekleri ve ta'yîn buyurduğu kuvvetleri buluta "Şu istikāmette git, o istikāmette gitme!" diye ateşli kamçıyı ve elektrik cereyanlarını vururlar.

949. "Filân vâdiye yağdır, bu tarafa yağdırma; kulak tut!" diye ona gûş-mâl vururlar.

Hz. Pîr efendimiz nasıl bu fikirde olabilir? Mesnevî-i Şerîf'te kavl-i meşhûr üzerine vâki' olan beyânât çoktur. Ezcümle kavl-i meşhûra göre zebîh İsmâîl (a.s.) dır.. Mesnevî-i Şerîf'te de müteaddid mahâlde zebîhin İsmâîl (a.s.) olduğu mezkûrdür. Halbuki Dîvân-ı Kebir'de اسحق نبی باید بودن قربان شده خاک در من [ya'ni "Benim kapımın toprağında kurbân olmuş İshak Nebî olmak gerektir"] buyurulduğuna göre cenâb-ı Pîr indinde keşfen zebîh İshak (a.s.) dır. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) hazretleri de bunu Fusûsu'l-Hikem'lerinde Fass-1 Ishâkî'de beyân buyurmuşlardır.

950. Senin aklın bir güneşten ziyade değildir. O bir fikirde ki, nehy geldi, durma!

Ey kimse! Senin aklın güneş gibi olan akl-ı küllden ziyâde değildir; ve akl-ı küll sahibi Server-i âlem Efendimiz ve onun vârisleri olan ehassu'l-havâs evliyâdır. Sana vârid olan bir fikir hakkında ki, o akl-ı küll tarafından nehy geldi, sûre-i Haşr'da vâki' olan وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُول فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنه فانتهوا (Haşr, 59/7) ya'ni "Resûlün size getirdiği şeyi alınız ve sizi nehyettiği şeyden dahi kaçınınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince artık o fikir üzerinde durma!

951. Ey akıl! Sen adımını dahi eğri koyma, tâ ki, onun o küsûfu öne gelmesin!

Binâenaleyh, ey teklîf-i ilâhîye ehil olan akl-ı mu'teber! Sen yalnız nehyolunan şeyden kaçmak değil, belki hayât-ı dünyeviyyendeki atacağın adımları dahi o akl-ı küll sahibinin adımlarına uydur; ve onun adımlarını örnek yap! Zîrâ onun adımları haricinde atılan eğridir. Zâhirî güneş eğri hareketten küsûfa uğradığı gibi sen dahi akl-ı küll sahibinin adımlarına ve sünnet-i seniyyesine muhalif olan eğri adımlarından ve eğri fikirlerinden dolayı küsûfa uğrayıp kararmayasın!

952. Vaktaki günah kemter ola, güneşin yarısını münkesif ve yarısını parlak nûr görürsün.

Günâh ve muhalefet kemter ve ziyâde az olduğu vakit, zâhirî güneş gibi akıl güneşinin yarısı münkesif ve kararmış ve yarısı nûrlu ve parlak görünür ve küsûf-i cüz'îye uğrar.

953. Der ki: "Cürüm mikdarıyla seni tutarım. Adlde ve cezâda takdîr bu olur."

Hak Teâlâ akıl güneşinin bu küsûf-i cüz'îsi ile işaret buyurup der ki: "Seni cürmün ve kabâhatinin derecesine göre muâhaze ettim. Zîrâ adâlet icrâ etmekte ve cezâ vermekte benim takdîrim bu olur. Zîrâ adâlet ve cezâ cürüm ve kabâhat ile mütenâsib olmak lâzım gelir."

954. İster iyi ve ister kötü, açık ve örtülü bütün eşya üzerine semî'iz ve basîriz!

"Biz iyi ve kötü ve açık ve gizli olan her şeyin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan taleblerini işitici ve onların ef'âl ve harekâtını görücüyüz!"

955. Ey baba! Bundan geç. Yeni gün oldu. Halk Hallâk'tan hoş-bedfûz oldu.

"Bedfûz", ağız içi ma'nâsınadır; "betnûz" ve "petnûz" dahi lügattir. "Hoş-bedfûz", vasf-ı terkîbîdir; sıfat, mevsûftan mukaddem zikredilmek sûretiyle yapılmıştır, “ağzı tatlı ve latîf olan" demektir. "Nevrûz"dan murâd, yeni bir tecellî-i ilâhîdir. Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey maârif-i ilâhiyye müştâklarının babası! Bu zamandaki sözlerden vazgeç! Yeni bir tecellî-i ilâhî vâki' oldu ve isti'dâd sahibi olan halkın rûh ağızları Hallâk hazretlerinin bizlere olan bu tecellîsinden hoş ve tatlı ve latîf oldu. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' خلق از اخلاق خوش فیروز شد ya'ni "Halk bu nevrûzun bereketiyle latîf ve hoş ahlâktan dolayı mes'ûd oldu" demek olur.

956. Cân suyu bizim ırmağımıza tekrar geldi. Bizim şâhımız bizim köyümüze yine geldi.

"Can suyu"ndan murâd, Hakk'ın tecellîsidir ki, bu tecellî zâtî ve sıfatî ve esmâî olur. "Irmak"tan murâd rûhtur. "Köy"den murâd, cism-i sûrîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Bizim rûh-ı latîfimize Hakk'ın yeni bir tecellîsi vâki' oldu. Binâenaleyh bizim şâh-ı hakîkîmiz olan Hak Teâlâ hazretleri tecelliyâtıyla bizim köyümüz olan sûret-i cismâniyyemize tenezzül buyurdu. Hak Teâlâ akıl güneşinin bu küsûf-i cüz'îsi ile işaret buyurup der ki: "Seni cürmün ve kabâhatinin derecesine göre muâhaze ettim. Zîrâ adâlet icrâ etmekte ve cezâ vermekte benim takdîrim bu olur. Zîrâ adâlet ve cezâ cürüm ve kabâhat ile mütenâsib olmak lâzım gelir."

957. Baht salınır ve etek çeker, tövbe bozuculuk nevbetini çalar.

"Baht"tan murâd, tâli' ve ikbâl-i ezelîdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte tâli'-i ezelîyi uzun eteklerini toplayarak nazlı nazlı salınıp gezen bir dil- bere teşbîh buyururlar. Ya'ni, baht ve ikbâl-i ezelî dilberi şu sırada eteklerini toplayarak nazlı nazlı hırâmân oluyor. Esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş etmemek husû- sunda vâki' olan tövbeyi bozmak için nevbet çalıyor. "Nevbet çalmak", eski zamanlarda rütbe alan erbâb-ı ikbâlin kapısında mehterlerin muzika çalarak o kimsenin ikbâlini ve rütbesini halka i'lân etmek demektir.

958. Tövbeyi diğer def'a seylab götürdü; fırsat geldi, bekçiyi uyku götürdü.

Tövbeyi tekrar aşk seli aldı, götürdü. Zîrâ tövbe kurb-i Hak için vesîledir. Binâenaleyh tövbe Hak'tan hicâb vaktinde, zuhûruyla mûcib-i bu'd olan mu- halefetten Hak tarafına dönmek demektir. Halbuki Hakk'a vuslat hâlinde ve kurb husûlünde Hakk'a rücû'a mahal kalmaz. Çünkü rücû', nazarında Hak meşhûd olmadığı vakit olur. Hak meşhûd olunca tövbenin ve rücû'un ma'na- sı ve imkânı kalmaz. Binâenaleyh bu tecellî vaktinde hicâb vaktinin bekçisi olan akıl uykuya yatar.

959. Her humâra mensub olan sarhoş oldu ve bâde içti. Bu gece eşyayı rehin edeceğiz.

"Humâr", sarhoşluktan sonra ârız olan sersemlik. "Raht"tan murâd, vü- cûd-i izâfinin ahkâm ve âsârı. Ya'ni, evvelce vâki' olan tecellî-i Hak şarabı- nın humârına mensûb olan her bir kimse tekrâr vâki' olan bu tecellî üzerine sarhoş oldu ve aşk bâdesini içti. Artık bu gece kendi varlığımızın yükünü ve eşyasını ya'ni sıfatlarını vücûd-i hakîkîye rehin edeceğiz, ya'ni kendi varlığı- mızı Hakk'ın varlığına da habsedeceğiz.

960. Cânın cân artırıcı olan şarab-ı la'linden bizim la'limiz içinde la'l içinde [944] la'l vardır.

"Şarâb-ı la'l", la'l renkli olan aşk şarabı demektir. "La'l-i cân-fezâ", şarâb-ı la'lin sıfatı olur. Ba'zı nüshalarda “şarâb-ı la'l-i cân" ile “cân-fezâ" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette la'l-i cân-fezâ, şarâb-ı la'lin atf-ı müfessiri olur. İkinci mısrâ'daki birinci "la'l"den murâd, kalbin üçüncü mertebesidir; ve bu mertebe aşk ve muhabbet mahallidir; ve nûru kırmızıdır. "Bizim la'limiz"den murâd, Hz. Pîr efendimizin kalb-i şerîfleridir. "Cân"dan murâd, Hak'tır. Ya'ni, Hakk'ın cân artırıcı ve rûhu kuvvetlendirici olan la'l renkli aşk şarabından bizim la'l renkli nûr sahibi olan kalbimizin üçüncü mertebesinin içinde o la'l renkli aşk şarabı vardır, demek olur.

Ma'lûm olsun ki, her sâlikin kendi neş'esinin kābiliyet ve isti'dâdı iktizâsınca bir mi'râcı vardır; ve sâlikin mi'râcı kalbin yedi tavrı kendisine keşfolunduğu vakit tamâm olur.

Birinci tavır: Mertebe-i şerîattir. Bu mertebenin nûru mâvidir. İkinci tavır: Mertebe-i tarîkattir. Onun nûru sarıdır. Üçüncü tavır: Makām-ı rûh ve dâr-ı ma'rifettir; ve onun nûru kırmızıdır. Bu tavırda aşk şarabını içirip sâliki sarhoş ederler. Dördüncü tavır: Mükâşefe ve müşâhede ve rü'yet mertebesidir; ve onun nûru beyazdır. Sâlike bu mertebede zuhûr eden hâle hâl-i vuslat derler. Beşinci tavır: Cennet-i kalbdir ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsîs olunmuştur. Dünyâ ve âhiret muhabbetinin ve aşk âleminin bu mertebede yeri yoktur. Bu mertebenin nûru yeşildir. Altıncı tavır: İlm-i ledünnî mahallidir. Bu tavra "beytü'l-hikme" dahi derler. Bunun nûru karadır. Yedinci tavır: Mahzen-i esrâr-ı ilâhîdir. Ona "beytü'l-izzet" dahi derler. Bu tavır kalb-i ekmelin tavrıdır. Bu tavırda nefis, kalb ve akıl ve rûh ve sır i'tibârları kalkar. Nefis makāmında i'tibâr olunan vücûd-i ma'nevîye "rûh-ı kudsî" derler. Bu makāmdaki zât âlem-i kesret ve vahdette tayerân eder. Bu makāmın nûru renksiz ve nişânsızdır. (Şerh-i Ma'nevîden hülâsadır.)

İmdi insân-ı kâmil bu tavırlardan her birine tenezzül edip sâlikleri isti'dâdlarına göre terbiye buyururlar. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz la'l renkli aşk şarabını huzûrda olan sâliklere kalb-i şerîflerinin üçüncü mertebe ve tavrına bi't-tenezzül dağıtmış ve sâkîlik etmiş oluyorlar.

961. Meclis gönül parlatıcı olarak yine hurrem oldu. Kalk, kötü gözü def' için üzerlik yak!

"Şarâb-ı la'l", la'l renkli olan aşk şarabı demektir. "La'l-i cân-fezâ", şarâb-ı la'lin sıfatı olur. Ba'zı nüshalarda “şarâb-ı la'l-i cân" ile “cân-fezâ" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette la'l-i cân-fezâ, şarâb-ı la'lin atf-ı müfessiri olur. İkinci mısrâ'daki birinci "la'l"den murâd, kalbin üçüncü mertebesidir; ve bu mertebe aşk ve muhabbet mahallidir; ve nûru kırmızıdır. "Bizim la'limiz"den murâd, Hz. Pîr efendimizin kalb-i şerîfleridir. "Cân"dan murâd, Hak'tır. Ya'ni, Hakk'ın cân artırıcı ve rûhu kuvvetlendirici olan la'l renkli aşk şarabından bizim la'l renkli nûr sahibi olan kalbimizin üçüncü mertebesinin içinde o la'l renkli aşk şarabı vardır, demek olur.

Ma'lûm olsun ki, her sâlikin kendi neş'esinin kābiliyet ve isti'dâdı iktizâsınca bir mi'râcı vardır; ve sâlikin mi'râcı kalbin yedi tavrı kendisine keşfolunduğu vakit tamâm olur.

Birinci tavır: Mertebe-i şerîattir. Bu mertebenin nûru mâvidir. İkinci tavır: Mertebe-i tarîkattir. Onun nûru sarıdır. Üçüncü tavır: Makām-ı rûh ve dâr-ı ma'rifettir; ve onun nûru kırmızıdır. Bu tavırda aşk şarabını içirip sâliki sarhoş ederler. Dördüncü tavır: Mükâşefe ve müşâhede ve rü'yet mertebesidir; ve onun nûru beyazdır. Sâlike bu mertebede zuhûr eden hâle hâl-i vuslat derler. Beşinci tavır: Cennet-i kalbdir ki, bu mertebe Hakk'ın muhabbetine tahsîs olunmuştur. Dünyâ ve âhiret muhabbetinin ve aşk âleminin bu mertebede yeri yoktur. Bu mertebenin nûru yeşildir. Altıncı tavır: İlm-i ledünnî mahallidir. Bu tavra "beytü'l-hikme" dahi derler. Bunun nûru karadır. Yedinci tavır: Mahzen-i esrâr-ı ilâhîdir. Ona "beytü'l-izzet" dahi derler. Bu tavır kalb-i ekmelin tavrıdır. Bu tavırda nefis, kalb ve akıl ve rûh ve sır i'tibârları kalkar. Nefis makāmında i'tibâr olunan vücûd-i ma'nevîye "rûh-ı kudsî" derler. Bu makāmdaki zât âlem-i kesret ve vahdette tayerân eder. Bu makāmın nûru renksiz ve nişânsızdır. (Şerh-i Ma'nevîden hülâsadır.)

İmdi insân-ı kâmil bu tavırlardan her birine tenezzül edip sâlikleri isti'dâdlarına göre terbiye buyururlar. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz la'l renkli aşk şarabını huzûrda olan sâliklere kalb-i şerîflerinin üçüncü mertebe ve tavrına bi't-tenezzül dağıtmış ve sâkîlik etmiş oluyorlar.

962. Sarhoşların na'rası bana hoş gelir. Ey cân! Ebede kadar bana böyle gerektir.

Ya'ni, meclisimizde la'l renkli şarâb-ı aşkı içen sarhoşların na'rası bana hoş ve latîf gelir. Ey cân, ya'ni ey sâlik! Bana ve benim mürşidliğime lâzım olan şey ebede kadar senin böyle aşk-ı ilâhî ile na'ra atmandır ve Hak sarhoşu olmandır.

963. İşte, bir Hilal bir Bilal ile yar oldu; diken yarası ona gül ve gülzar oldu.

"Bir Hilal"den murâd, kesret-i riyazat ve şiddet-i mücâhede sebebiyle vücûd-i şerîfleri nahîf olan ve mest-i aşk-ı ilâhî olup huzûr-ı Pîr'de na'ra vuran ve âh eden Çelebi Hüsâmeddîn efendimiz olmak muhtemeldir. Nitekim Menâkıb-ı Sipehsâlârda onlar hakkında şöyle buyurulur: "Hudavendigâr takrîr-i hakāyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebî'ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendini kaybedip, hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi..."

Ve diğer bir zât olmak dahi muhtemeldir. Nitekim yine Menâkıb-1 Sipehsâlârda şöyle buyurulur: "Bir gün Hudâvendigâr hazretleri dam üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve maânî bahsiyle meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti ilh..." Sâliklerin âh edip, na'ra atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlaaları Fîhi Mâ Fîh'lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür: "İhtilaf-ı ahvâle binâen ba'zan âh etmezsen zevk gider; ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأَوَّاهُ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâati ızhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ ızhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi'-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun." Ve Hz. Pîr'in bu hitâbı huzûrda evlâdlardan birinin "âh" etmesine karşı diğer birinin, "Ah ettin, zevk gitti. Ah etme, zevk gitmesin!" diye vâki' olan i'tirâzına cevâb idi. Ya'ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilal aşk-ı ilâhî ile feryad etmek hususunda, geçmiş zamandaki bir Bilal'e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilal'e müessir olmadığı gibi bu Hilal'e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyazatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu."

964. Gerçi ten diken yarasından kalbur oldu, cismimin cânı ikbalin gülşeni oldu.

Hz. Bilâl derdi ki: "Vâkıa, yahûdînin diken yarasından cismim kalbur gibi delik delik oldu. Fakat bu cismime taalluk eden cânım ikbâl ve devlet-i ma'neviyyenin gülşeni oldu." Ba'zı nüshalarda "cân" ile "cisim" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette ma'nâ "Hem cânım ve hem de cismim ikbâlin gülşeni oldu" demek olur ki, bu da, cismimdeki kesâfet kalktı ve rûh hükmünü iktisâb etti ve devlet-i ma'nevînin gülşeni oldu" demekten kinâyedir.

965. Cisim cühûdun dikenlerinin yarası önündedir. Benim cânım o Vedûd'un mesti ve harabıdır.

“Vedûd", esmâ-i hüsnâdandır. Lügat ma'nası "muhabbet edici" demektir. Ya'ni, benim cismim zâhirde yahûdînin vurduğu diken yarasının önündedir. Fakat rûhum o kullarına Vedûd olan Hak Teâlâ hazretlerinin sarhoşu ve harâbıdır. Binâenaleyh bu zevk-i ma'nevî elem-i cismânînin hicabı olur.

966. Câna mensub olan koku benim cânım tarafına erişir. Mihriban olan yârin kokusu bana erişir.

Sâliklerin âh edip, na'ra atmaları hakkında Hz. Pîr efendimizin mütâlaaları Fîhi Mâ Fîh'lerinin 40. faslında şu vecihle mezkûrdür: "İhtilâf-ı ahvâle binâen ba'zan âh etmezsen zevk gider; ve eğer böyle olmasa idi Hak Teâlâ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأَوَّاهُ حَلِيمٌ (Tevbe, 9/114) [Şübhesiz ki, İbrâhîm çok âh u vâh ederek yalvaran ve yumuşak huylu idi] buyurmaz idi; ve hiçbir tâati ızhâr etmemek lâzımdır. Zîrâ ızhâr dahi zevktir; ve bu söylediğin sözü zevk husûlü için söylüyorsun. Eğer dâfi'-i zevk ise, zevk husûlü için, zevki izâle eden şeye mübâşeret ediyorsun." Ve Hz. Pîr'in bu hitâbı huzûrda evlâdlardan birinin "âh" etmesine karşı diğer birinin, "Ah ettin, zevk gitti. Ah etme, zevk gitmesin!" diye vâki' olan i'tirazına cevâb idi.

Ya'ni, işte şimdi huzûrumuzda bulunan bir Hilal aşk-ı ilâhî ile feryad etmek hususunda, geçmiş zamandaki bir Bilal'e yar ve arkadaş oldu. Yahûdînin vurduğu diken yarası Hz. Bilal'e müessir olmadığı gibi bu Hilal'e de diken yarası mesâbesinde olan meşakkatler, riyazatlar ve şiddetli mücâhedeler gül ve gülzâr oldu."

967. Mustafâ mi'râc tarafından geldi. Onun Bilal üzerine "Habbezâ lî hab- beza!" demesi oldu.

"Habbeza", âferîn ve tahsîn için kullanılan bir ta'bîrdir. Ya'ni, Resûl-i Ek- rem hazretleri mi'râcdan avdet buyurdukları vakit Bilal-i Habeşî hazretleri- ne: يا بلال حبذا لى حبذا ya'ni "Ey Bilâl! Sen benim için memdûhsun ve ümmeti- min iyi ve hayırlı efrâdındansın!" buyurdular. Bu medhin sebebi budur ki: Resûl-i Ekrem hazretleri mi'râc esnasında önlerinde Bilâl-i Habeşî hazretle- rinin na'linlerinin tıkırdısını işitmiş idiler; ve bundan bahis buyurduktan son- ra bu sözü söylediler. Bu beyit yukarıdaki 963 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, Bilal-i Habeşî hazretleri tecellî-i mi'râcda Resûl-i Ekrem hazretleriyle berâber bulunduğu gibi huzûrumuzda Bilal'in yâri olan bir Hilal dahi bize olan tecellî-i ilâhîde beraberdir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin sünnet-i seniyyesine binâen biz de o Hilal'e : يا هلال حبذا لى حبذا ya'ni "Yâ Hi- lâl! Sen benim için memdûhsun ve iyi ve hayırlısın!"] deriz.

968. Vaktaki Sıddık doğru sözlü olan Bilal'den bunu işitti, onun tövbesinden el yıkadı.

Vaktâki Ebû Bekr es-Sıddîk hazretleri sözünü özü gibi dosdoğruca izhâr eden Bilal-i Habeşî hazretlerinden bu tövbeden dahi rücû'u işitti, artık onun tövbesinden ümîdini kesti ve nasîhati terketti. "Dest şüsten", el yıkamak, terk etmekten kinâyedir. “Cânî"deki "yâ" nisbet için olursa "cân"dan murâd, Hak olur. Ya'ni, can-ların cânı olan Hak Teâlâ'ya mensûb koku benim rûhum tarafına erişir; ve rûhum tarafından dahi o mihribân ve Rahîm olan yâr-i hakîkînin kokusu bu cismim ile beraber olan benim benliğime erişir. Ve eğer "cânî"deki “ya” vah-det için olursa bundan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimiz olur. Ya'ni, bir cânın ve rûh-ı Muhammedî'nin kokusu benim cânım tarafına erişir. Ümmetine şefik ve mihribân olan yârin kokusu bana erişir ve bu koku vâsıtasıyla şûrîde olurum.

969. Ondan sonra Sıddik, Mustafa'nın huzurunda o vefâlı Bilal'in hâlini söyledi.

Ya'ni, Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk Cenâb-ı Bilal'in hâlini tekrar gördükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûruna geldi ve aşkında vefâlı olan Hz. Bilâl'in hâlini söyledi.

970. Dedi ki: "O felek ölçücü, mübarek olan kalbi çevik şimdi senin aşkında [954] ve tuzağındadır."

"Felek-peyma", vasf-ı terkîbîdir, "felek ölçücü" ma'nâsınadır. Bundan murâd mi'râc-ı nebevîde Server-i âlem Efendimiz ile beraber bulunmasıdır. Nitekim yukarıda 967 numaralı beyitte geçti. Ba'zı nüshalarda “bâl" yerine "fâl" yazılmıştır. “Meymûn-fâl", tâli'i mübarek olan demektir. Ya'ni, "Yâ Resûlallah! Zât-ı şerîfinle mi'râcda beraber olan ve kalb-i mübâreği aşkta çevik bulunan Hz. Bilal şimdi senin aşkına ve aşkının tuzağına mübtelâdır."

971. Sultanın doğanıdır, o baykuşlardan zahmettedir; o azîm hazîne pislik içine medfûn olmuştur.

Bilâl-i Habeşî hazretleri sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın mukarrebidir ve bir şâhın kolunda beslediği bir doğan kuşu gibidir. O baykuş gibi olan müşriklerden işkence içindedir. O Hz. Bilâl bir azîm nûr ve cevher-i îmân hazînesidir. Pislik yığını mesâbesinde olan müşrikler arasında gömülmüş kalmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ müşrikler hakkında إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجس (Tevbe, 9/28) ya'ni "Müşrikler ancak necestir ya'ni pisliğin aynıdır" buyurmuştur. "Cuğd", baykuş demektir.

972. Baykuşlar doğana zulmediyorlar. Onun kanadını bir günahı olmaksızın yoluyorlar.

973. Onun kabahati budur ki, ancak doğandır. İmdi, Yûsuf'un kabahati güzellikten başka nedir?

Hz. Bilâl'in kabahati ancak şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın doğan kuşu olması ve ona yakın bulunmasıdır ve bâtınındaki güzelliktir. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri indindeki kabahati ancak onun güzelliği olmuştur.

974. Baykuşun zâd u budu vîrâne olur. Ondan dolayı doğan üzerine onların cühûd öfkesi olur.

"Zâd u bûd", yer ve yurt ve esbâb-ı maîşet demektir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Ya'ni, baykuşların yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti vîrâne ve harâb yerler olur. Doğan kuşunun yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti ise pâdişâhın köşkü ve sarayı ve bileğidir. Binâenaleyh süflî olan baykuşlar ulvî olan doğanı bu ulviyetinden dolayı çekemezler. Onun hakkında çıfıtlara mahsûs olan şiddetli bir öfke beslerler.

975. Derler ki: "Niçin o diyârdan yahud o şehriyârin köşkünden ve bileğinden yâd getiriyorsun?" Baykuş mesâbesinde olan münkirler mü'mine derler ki: "Niçin sen bize Hak'tan ve hakîkatten bahsediyorsun? Ve şehriyâr-i hakîkî olan Hakk'a ezeldeki yakınlıktan dem vuruyorsun? Biz böyle şeyler düşünmek istemeyiz. Bu dünyada yeyip içmek ve zevk etmek dururken niçin Hak ve âhiret hayâlleriyle içimizin râhatını selb edip kendimizi bu dünyanın her türlü zevklerinden mahrûm edelim?"

976. "Baykuşların mahallesinde fuzûlluk ediyorsun, fitne ve teşvîş bırakıyorsun!"

"Biz bu dünyâ harâbesinin baykuşlarıyız. Sen bizim mahallemizde fuzûlluk ve boş sözler ile gevezelik ediyorsun. Bizim hayât-ı dünyeviyyemize fitne ve teşvîş bırakıyorsun ve râhatımızı kaçırıyorsun. Binâen[aleyh] sen bu halkın düşmanısın!"

977. "Bizim meskenimiz ki, esîrin reşki oldu, harâbe ve hakîr ad ta'bîr ediyorsun!"

"Bizim meskenimiz olan bu dünyayı âlem-i esîr kıskanır. Zîrâ âlem-i esîr sûretsiz bir seyyâle-i latîfeden ibarettir. Keserâttan ve güzel güzel eşkâl ve sûretlerden bomboştur. Bu dünyâ ise güzel bağların, bostanların ve latîf kadınların ve türlü türlü tatlı yemeklerin ve içkilerin sûretleriyle doludur. Dünyânın bu kadar güzelliği ve ma'mûrluğu var iken sen bizi soğutmak için ona harâbedir, vîrânedir, diye türlü türlü hakîr adlar verip duruyorsun."

978. "Sahtekârlık getirdin ki, tâ bizim baykuşlarımız seni şah ve reîs yapsınlar!"

"Şeyd", sahtekârlık, riyâkârlık (Burhân). Ya'ni, "Bu ifadelerin ile bize sahtekârlık ve riyâkârlık getirdin. Sen bu sahtekârlığı bizim gönlümüzü dünyâdan ve lezâiz-i dünyeviyyeden geçirip bizim başımızda şâh ve reîs olmak için yapıyorsun. Yoksa bu senin dediğin şeylerin hiçbirisinin aslı yoktur ve ancak hurâfâttan ibarettir."

979. "Onlarda sevdâî olan vehmi peyda ediyorsun! Bu firdevsin adını vîrân ediyorsun!"

"Tenîden", birkaç ma'naya gelir, burada "peydâ etmek" demektir. "Sevdâ", burada "hayâl-i fâsid" ma'nâsınadır. "Sevdâî", "hayâl-i fâside mensûb" demek olur. "Firdevs", meyveli bostan demektir. Ya'ni, "Sen bu dünyâ halkında hayâl-i fâside mensûb olan vehim peydâ ediyorsun. Bu meyveli ve latîf olan dünyâ bostanının adını değiştirip, vîrâne ve harâbe diyorsun ve bu halkın keyfini bozmaya ve kaçırmaya çabalıyorsun!"

980. "Ey sıfatları fenâ olan! Senin başına o kadar vururuz ki, sahtekârlığı ve saçmaları terkedersin!"

"Türrehât", lügatte "büyük caddeden ayrılan ince yol" demektir. İstiâre tarîkıyla "boş ve saçma sözler"e ıtlak olunur; şathiyyât-ı meşâyihe da derler. Ya'ni, "Ey mü'minlik da'vâsında bulunan fenâ sıfatlı kimse! Sana o kadar işkence ederiz ki, nihâyet bu sahtekârlıktan ve hurâfâttan vazgeçersin!"

981. "Maşrık önünde onu çarmıh ediyorlar, cismi çıplak olarak ona diken dalı vuruyorlar."

Ya'ni, Hz. Sıddîk, Resûl-i Ekrem'e yukarıdaki sözleri söyledikten sonra buyurdu ki: "Yâ Resûlallah! Hz. Bilâl'i o müşrikler güneş karşısında arka üstü yatırıp, çarmıha geriyorlar. Cismi çıplak olduğu hâlde ona diken dalı ile vuruyorlar."

982. "Onun cisminden yüz yerde kan fışkırıyor. O "Ahad!" diyor ve baş koyuyor."

"Diken dalı vurdukça Hz. Bilâl'in cisminden yüz yerden kan fışkırıyor. Fakat o hazret bu şiddetli işkenceye ve azâba tahammül edip, "Ahad!" diye bağırıyor ve kazâ-yı ilâhîye baş koyuyor."

983. "Dîni gizli tut! Laîn cühûdlardan başı ört!" diye nasihatler verdim."

984. "Aşıktır; ona kıyamet gelmiştir. Hattâ tövbe kapısı onun üzerine bağlanmıştır."

"Tenîden", birkaç ma'naya gelir, burada "peydâ etmek" demektir. "Sevdâ", burada "hayâl-i fâsid" ma'nâsınadır. "Sevdâî", "hayâl-i fâside mensûb" demek olur. "Firdevs", meyveli bostan demektir. Ya'ni, "Sen bu dünyâ halkında hayâl-i fâside mensûb olan vehim peydâ ediyorsun. Bu meyveli ve latîf olan dünyâ bostanının adını değiştirip, vîrâne ve harâbe diyorsun ve bu halkın keyfini bozmaya ve kaçırmaya çabalıyorsun!"

985. Aşıklık ve tövbe yahud sabır imkânı... Ey cân! Bu çok galîz ve muhal olur.

Bir taraftan âşıklık, bir taraftan da âşıklığın ahvâlini ızhâr etmekten tövbe etmek yahud kendini zabtedip âşıklığın şûrîdeliğini meydana çıkarmamak için sabr etmek imkânı bir yerde cem' olmaz. Bu ahvâlin cem'i pek galîz bir muhâl olur.

986. Tövbe kurtcağız ve aşk ejderha gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Huda'nın vasfıdır.

"Kirm", böcek nev'inden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi envâ'ı vardır. Ma'lum olsun ki, "tövbe [:tevbe]"nin iki ma'nası vardır: Birisi ma'nâ-yı lügavî, diğeri ma'nâ-yı şer'îdir. Ma'nâ-yı lügavî alelıtlâk "rücû'" etmektir. Ma'nâ-yı şer'îsi "ma'siyetten tâate rücû"dur. Bu beyt-i şerîfteki tövbe, tövbe-i şer'îdir; ve tövbe-i şer'î ise ancak mahlûkun vasfı olur. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ma'siyetten tâate rücû'dan münezzehtir. Fakat ma'nâ-yı lügavî i'tibariyle tövbe Hakk'ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerimede ثم تاب عليهم ليتوبوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onların ma'siyetten tâate rücû' etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve "et-Tevvâb" Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. Bu husûstaki tedkîkāt Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 64. Bâb'ında Hz. Şeyh-i [Ekber] tarafından beyân buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Binâenaleyh Hakk'ın onlara dönmesi ve rücû'u onları bu'dden kurba çekmek için olur; ve Hakk'ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikrolunan ma'nâda aslâ müşterek değildir. Lakin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Hak Teâlâ'nındır. Çünkü âyet-i kerîmede يحبهم ويحبونه (Maide, 5/54) ya'ni "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı sever" buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ evvelen zât-ı şerîfini muhabbetle tavsîf buyurdu. Sonra da bu vasfı kullarına verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin ma'nâsı Hak ile halk arasında müşterek bir vasıf olur. Bu vasıf töv- be vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işaret buyurulur. Ya'ni, kulun vasfı olan ma'siyetten tâate rücû' bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderha gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfı fânî olur ve onda vasf-ı Hudâ zâhir olur.

987. Aşk bî-niyaz olan Hudâ'nın evsafındandır. Aşıklık onun gayrı üzerine mecâz olur.

Aşk niyazsız ve ihtiyaçtan müstağnî olan Hakk'ın vasıflarındandır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Halkı beni bilsinler diye yarattım" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ın muhabbeti ve aşkı ancak kendi zâtına ve cemâline olur; ve kulun Hakk'a olan aşkı dahi ma'nâda aşk-ı Hak ile müşterek olup, aşk-ı hakîkî olur. Fakat kulun Hakk'ın gayn i'tibâr olunan bu vücûd-i mecâzî ve izâfi âleminde suver-i mevhûmeye olan aşkı ise "aşk-ı mecâzî" olur.

988. Zîrâ ki, o güzellik boyalı altın gelmiştir; onun zâhiri nûr, bâtını duman gelmiştir.

Zîrâ ki, bu vücûd-i izâfî âlemindeki suver-i mevhûmenin güzelliği yaldızlı ve boyalı altın mesâbesindedir. Dışı nûrlu ve parlak ve içi duman-gibi kapkaradır. Meselâ gāyet güzel bir kadının cisminin iç yüzüne bakılırsa bir gübre yığınıdır; fakat dışı Hakk'ın hüsn-i mutlakından mün'akis bir parlaklıktır. Ba'zı nüshalarda "hüsn" yerine "bakır" ma'nâsında olan "miss" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ “Zîrâ ki, o bakır mesâbesinde olan cisim yaldızlı altın mesâbesindedir" demek olur.

989. Vaktâki nûr gider ve duman zahir olur, o zaman mecâzî olan aşk donar.

Ya'ni, vaktâki o nûr-ı mün'akis ihtiyarlık ve hastalık veyâhud mevt-i tabîî ile gider, onun duman gibi kapkara olan iç yüzü meydana çıkar ve o pertevin âşıkları artık o cismin yüzüne bile bakmaz bir hâle gelirler ve o aşk-ı mecâzî de donar ve bâtıl olur. be vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işaret buyurulur. Ya'ni, kulun vasfı olan ma'siyetten tâate rücû' bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderha gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfı fânî olur ve onda vasf-ı Huda zâhir olur.

990. O güzellik kendi aslı tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây ve kötü kalır.

Böyle bir zamanda o cisimdeki güzellik kendi aslı olan hüsn-i mutlak tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây bir hâle gelir. Yanından geçenler fenâ kokusundan burunlarını tıkayıp geçerler.

991. Ayın nûru yine ayın tarafına dönücü olur. Ayın aksi kara duvardan geri gider.

Nitekim ayın aksi kara duvara vurduğu vakit duvar aydınlık olur. Fakat ay gurûb edince nûru dahi berâberce gurûb edip kara duvardan geri gider ve duvar yine kapkara kalır.

992. Binâenaleyh su ve çamur nigarsız kalır. O aysız duvar dev gibi kalır.

"Nigâr"dan murâd, hüsn ü cemâl ve nûr u kemâldir. "Su ve çamur"dan murâd, cisimdir. Ya'ni, Hakk'ın hüsn-i mutlakının pertevi çekilince topraktan mahlûk olan cesed hüsn ü cemâlsiz kalır. Nitekim ayın nûrundan hâlî kalan duvar dev gibi korkunç ve kapkara bir hâlde kalır.

993. Kalpın ki, altın onun yüzünden sıçradı, o altın kendi ma'denine gitti oturdu.

Ya'ni, üzerine altın yaldız sürülerek kalp bir altın hâline getirilen paranın üzerindeki bu altın yaldız sıçrayıp ve silinip kendi cinsi olan altın ma'denine gitti, karıştı.

994. Binaenaleyh rüsvây olan bakır duman gibi kalır. Onun âşığı ondan pek kara yüzlü kalır.

Ya'ni, i'tibarsız ve zelîl olan bakır o altın yaldızın gitmesiyle duman gibi kapkara kalır; ve o kalp altının âşığı olan kimse de me'yûs ve inkisâr-ı hayâle uğramış bir hâlde kalır.

995. Görücülerin aşkı altın ma'denine olur. Şübhesiz, her gün daha ziyâde olur.

"Görücüler"den maksad, basar-ı basîreti açık olan âriflerdir. "Altın ma'de- ni"nden murâd, cemâl-i mutlak-ı Hak'tır. Ya'ni, âriflerin aşkı Hakk'ın cemâl-i mutlakına olur; ve şübhesiz onların aşkı her ân ziyâdeleşir. Zîrâ Hakk'ın hüsn ü cemâli zâtîdir, vücûdât-ı izâfiyyedeki hüsn ü cemâl gibi ârizî değildir.

996. Zîrâ ki, ma'denin altınlıkta şerîki olmaz. Merhaba, ey altının cânı! Senin hakkında şek yoktur.

Ya'ni, altın ma'deninin ve menba'ının altınlığına ortak olmadığı gibi hüsn-i mutlak-ı Hakk'ın güzelliğine ortak yoktur. Merhaba, ey bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde görünen güzelliklerin rûhu olan hüsn-i mutlak-ı aşk! Senin altınlığında ve güzelliğinde aslâ şübhe yoktur; ve kalplık ve iğretilik aslâ fikre vârid olmaz.

997. Her kim bir kalpı ma'denin şerîki ederse altın lâ-mekân olan ma'dene kadar geri gider.

Ya'ni, her kim bir kalp altın mesâbesinde olan mahlûkun güzelliğini altın ma'deni ve menba'ı olan hüsn-i mutlaka ortak yaparsa, o mahlûka mün'akis olan hüsn-i mutlakın pertevi mekândan münezzeh olan o hüsn-i mutlak ta- rafına geri gider.

998. Aşık ve ma'şûk çırpınmaktan ölmüş, girdabdan su gitmiş balık kalmıştır.

"Girdab", denizde ve nehirde suların dolap gibi dönüp dolaştığı mahal de- mektir. Şemsü'l-Lügaťta "girdâb", "su dalgası" ma'nâsına gösterilmiştir. Ya'ni, o mahlûk olan âşık, ma'şûkundaki o ârizî güzelliğin kalmadığı ve ma'şûk dahi kendisinin nâz ve edâsına sebeb olan o güzelliğin ihtiyarlık ve hastalık sebebiyle kendisinden gittiğini görünce iztırâbdan ve çırpınmaktan ölmüş bir hâle gelirler. Bunların hâli su dalgası giderek karada susuz kalmış olan balığa benzer.

999. Aşk-ı rabbânî kemâlin güneşidir. Emr onun nûrudur. Halaik gölgeler gibidir.

"Aşk-ı rabbânî"den murad كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف [ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım"] hadîs-i kudsî[sin]de beyân buyurulan hubb-ı ilâhîdir; ve bu aşk-ı rabbânî ve hubb-i ilâhî kemâlin güneşidir. Çünkü bu hubb-ı ilâhî sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin kemâllerini ızhâr etmiştir. "Emr"den murâd, Hakk'ın "Kün!" emridir; ve bu "Kün!" emri o aşk-ı rabbânînin nûrudur. Zîrâ esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin sûretlerini ilm-i ilâhîde ızhâr etti. Halâik ise bu ilm-i ilâhîde zuhûr eden a'yân-ı sâbitenin gölgeleridir. Bu beyt-i şerîf yukarıda 987 numarada geçen عشق زاوصاف خدای بی نیاز [ya'ni "Aşk bî-niyâz olan Hudâ'nın evsâfındandır"] beytine merbûttur.

1000. Vaktaki Mustafa bu kıssadan hoş açıldı, rağbeti ziyade oldu da ona söyledi. [984]

Vaktaki Mustafa (a.s.v.) Efendimiz bu Bilâl kıssasından hoşhâl oldu ve kalb-i şerîfleri açıldı; Resûl-i Ekrem hazretleri'nin bu kıssayı etrafıyla dinlemeye rağbeti ziyâde oldu. Sıddîk (r.a.) hazretleri dahi o Nebiyy-i zîşâna söyledi.

1001. Vaktaki Mustafâ gibi bir dinleyici buldu, onun her kılının ucu ayrı bir dil oldu.

Hz. Sıddîk (r.a.) Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.) Efendimiz gibi bir dinleyici buldu; bu kıssayı anlatmak husûsunda her kılının ucu bir dil olup söyledikçe söyledi ve dilediği vecihle tafsîl etti.

1002. Mustafâ ona dedi ki: "Şimdi çare nedir?" Dedi: "Bu bende, muhakkak ona müşteridir."

Resûl-i Ekrem hazretleri kıssayı tafsîlen dinledikten sonra Sıddîk hazretlerine buyurdu ki: "Şimdi çâre nedir? Bu kâfirin elinden Bilâl'i ne vecihle kurtaralım?" Cenâb-ı Sıddîk cevâben dedi ki: "Bu Hakk'ın kulu, muhakkak ona müşteridir, ya'ni elbette ve elbette ben onu satın alacağım!"

1003. Her bahayı ki söyler, onu satın alırım. Ziyâna ve hayf-ı zahire bakmam!

"Hayf", cevir ve zulüm. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Yâ Resûlallâh! Ben onu muhakkak satın alacağım ve bahâsı için o kâfir her ne mikdâr söylerse vereceğim. Bu husûsta asla zâhirî olan ziyâna ve o yahûdînin zulmüne ve cevrine bakmayacağım!"

1004. Zîrâ o yeryüzünde Allah'ın esîri gelmiştir. Allah düşmanının öfkesinin suhresi olmuştur.

"Suhre", maskaralığa almak demektir. Türkçe'de "sarakaya almak ve eğlencesi olmak" demek olur. Ya'ni, "O Hz. Bilal yeryüzünde para ile alınıp satılan bir kul ve Allah'ın bir esîri olarak gelmiştir. Allah'ın düşmanı olan yahûdînin öfkesinin maskarası ve eğlencesi olmuştur."

Mustafa (a.s.)ın: "Mâdemki Bilâl (r.a.)a müşterî oluyorsun, elbette onlar inâd cihetinden onun bahâsını ziyâde edeceklerdir. Bu fazîlette beni kendine şerîk et! Benim vekîlim ol ve yarı bahasını benden al!" diye Sıddîk (r.a.)a vasiyet etmesidir

1005. Mustafa ona dedi ki: "Ey ikbal isteyici! Bunda ben senin ortağın olurum!"

Mustafa (a.s.) Efendimiz Hz. Sıddîk'a buyurdu ki: "Ey Allah'ın indinde ikbâl ve devlet isteyici olan Ebu Bekr es-Sıddîk! Ben bu satın alma hususunda senin ortağın olurum!" Ba'zı nüshalarda ikinci mısra در خریدن میشوم انباز تو suretindedir; "Satın almakta senin ortağın olurum" demektir.

1006. Sen yarıya mensûb vekilim ol! Benim için müşterî ol! Benden semeni kabûl et!

“Nîmî"deki “ya" nisbet içindir. Ya'ni, "Ey Sıddîk! Bu iştirânın yarısına mensûb olmak üzere benim Bilal'in iştirâsına vekîlim ol! Binâenaleyh Bilâl'e benim için dahi müşterî ol ve satın aldıktan sonra verdiğin semenin ve bedelin yarısını da benden al!" Ba'zı nüshalarda “bâş" ile "nîmî" arasında vâv-ı atıfe olup تو وکیلم باش و نیمی بهر من suretindedir. Ma'nâsı "Sen vekîlim ol ve benim için yarıya mensûb müşterî ol! Benden semeni kabûl et!" demektir.

1007. Dedi: "Yüz hizmet edeyim!" O zaman o bî-amân olan cühûdun evi tarafına gitti.

Ya'ni, Sıddîk hazretleri bu vasiyet-i peygamberî üzerine: "Yâ Resûlallah! Bu husûsta birçok hizmetler ve gayretler edeyim!" dedi; ve o zaman Bilal'in mâliki olan o bî-amân cühûdun evi tarafına gitti.

1008. Kendi kendine dedi: "Ey baba! Cevheri çocukların elinden satın alabilmek çok kolaydır!"

"Ey baba" ta'bîriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz'in "ebu'l-ervâh" olduğuna işâret buyurulur. Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'i satın almaya giderken yolda kendi kendine şöyle dedi: "Ey ebu'l-ervâh olan Nebiyy-i zîşân! Bilal bir pırlanta ve elmas parçasıdır. Böyle bir cevheri çocuk mesâbesinde olan ehl-i dünyanın elinden satın alabilmek pek kolay olur!"

1009. Bu akıl ve îmânı gül olan şeytan mülk-i dünya ile bu ahmak çocuklardan satın alıyor.

"Gül", cin tâifesinin bir nevi'dir ki, ma'mûrelerden uzak mahallerde ve dağ yollarında türlü türlü şekillerde zâhir olup yolcuların yollarını şaşırtır ve onları tehlikeye düşürür. Burada şeytanın sıfatıdır. Zîrâ şeytan dahi Hak yolunun sâliklerini şaşırtıp helâk-i ma'nevîye götürür. Bazı nüshalarda "tıflân-ı gûl" yerine, "kavm-i cehûl" vaki'dir; "pek ziyâde câhil kavim" demek olur. Bu beyit evvelki beytin ma'nâsını müeyyid bir misâldir. Ya'ni, çocuklardan gevheri almak kolaydır. Nitekim Hak yolunu şaşırtıcı olan şeytan bu ahmak çocuklardan veyâhud bu pek câhil olan kavimden aklı ve îmânı dünya mülküne satın alıyor.

1010. Murdara öyle süs verir ki, onlardan iki yüz gülzarı satın alır.

[994] Ya'ni الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni "Dünyâ cîfedir ve onun talibi köpeklerdir" hadîs-i şerîfi mûcibince cîfe ve leşden ibaret olan bu dünyâya o yol vurucu olan şeytan öyle süs ve zînet verir ki, o dünyâya meyil ve muhabbet eden kimselerden bu cîfe mukābilinde iki yüz gülzâr mesâbesinde olan rûhun ezvâkını satın alır. Dünyâ muhabbetine dalan kimseler artık rûhun zevkleri olan îmâna ve ulûm-i ledünniyyeye ve hakāyık-ı rabbâniyyeye düşman olurlar.

1011. Sihir ile öyle mehtab ölçer ki, alçaklardan yüz kimseyi sihir ile kapar.

Nitekim sihirbazlar sihir vâsıtasıyla ay ışığını kumaş gibi gösterip müşterîlerine ölçerler ve çörçöp makūlesi olan ahmaklardan bu yaptığı sihir sebebiyle keseler dolu[su] para alırlar; Ve mahsüs olan paraya mukābil hayâl verirler. Bunun gibi bu suver-i dünyeviyye dahi adem-i izâfî âleminde esmâ ve sıfat aylarının ışıklarından ibarettir. Şeytan ehl-i dünyanın kuvve-i vâhime-lerinde tasarruf edip, bunlara îmânları mukābilinde bu ışıkları ölçerler de verirler. Vaktāki mevt-i tabîî gelir, âlem-i hakîkate elleri boş olarak giderler.

1012. Enbiyâ onlara tâcirlik öğrettiler. Onların önünde dîn şem'ini parlattılar.

Peygamberler bu ehl-i dünyâya hakîkî olan ticâret yolunu gösterdiler. sûre-i Tevbe'de vâki إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı" âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan ticârete teşvik ettiler ve dediler ki: "İşte bu tabîat karanlığı içinde size dîn şem'ini ve ışığını yaktık. Sihirbaz olan şeytanın size sattığı şeyin hakîkî bir metâ' olmayıp, ancak bir ay ışığından ibaret olduğunu görünüz ve hayât-ı fâniyeyi hayât-ı bâkıyeye değişmeyiniz!"

1013. Sâhir olan gul şeytan sihir ve cenkten dolayı enbiyayı onların nazarında çirkin gösterdi.

Gulyabânî gibi yol şaşırtıcı olan sihirbaz şeytan ehl-i dünyaya karşı yaptığı sihir ve enbiyâya karşı yaptığı cenk ve husûmet cihetinden bu ehl-i dünyanın nazarına peygamberleri çirkin gösterdi ve dedi ki: "Bu peygamberler bu latîf olan hayât-ı dünyeviyyeyi size çirkin gösterip başınızda hâkim olmak istiyorlar. Onların sözleri boştur ve hurâfâttır. Hiç onların haber verdikleri âhirete gidip gelen var mıdır ki, onların bu ihbârâtının doğruluğuna şehadet etsinler?" Şeytan bu gibi ilkāâtıyla ehl-i dünyânın akıllarını ve muhâkemelerini körleştirdi.

1014. Düşman sihirbazlık ile çirkin kılar. Nihayet zevc ve zevce arasında talâk vâki' olur.

"Cüft u şû", "zevc ve zevce" demek olup burada rûh ile nefisten kinâyedir. "Talâk", bir şeyden el çekmek ve salıvermek ve nikâhtan olan akdi bozmak demektir. Ya'ni, benî-Âdem'in düşmanı olan şeytan, sihirbazlık ile ezvâk-ı nefsâniyye ve cismâniyyeyi latîf ve ezvâk-ı rûhâniyyeyi çirkin kılar; ve rûh ile nefis arasında talâk vâki' olur. Çünkü rûhun kasdı Hak'tır; ve nefsin kasdı ise âlâyiş-i dünyeviyyedir. Binâenaleyh birbirlerine zıd olurlar; ve nihâyet ehl-i dünyanın ruhu bu ayrılık sebebiyle bu hayât-ı dünyeviyyede de garîb ve mahzûn bir hâlde kalır.

1015. Onların gözlerini bir sihir ile diktiler; nihayet böyle cevheri çörçöpe sattılar.

Şeytan ve avenesi bu ehl-i dünyanın akıl gözlerini böyle bir sihir ile âlem-i hakîkate karşı diktiler ve kapadılar; ve his gözlerini maddiyât ve tab'iyyet (طبعیت) âlemine açtılar. Nihayet bu ahmaklar böyle rûh gibi latîf bir cevher-i nûrânîyi çörçöp mesâbesinde olan dünya mülküne sattılar. ettiler ve dediler ki: "İşte bu tabîat karanlığı içinde size dîn şem'ini ve ışığını yaktık. Sihirbaz olan şeytanın size sattığı şeyin hakîkî bir metâ' olmayıp, ancak bir ay ışığından ibaret olduğunu görünüz ve hayât-ı fâniyeyi hayât-ı bâkıyeye değişmeyiniz!"

1016. Bu cevher her iki alemden daha âlîdir. "Haydi! Bu câhil çocuktan satın al, zîrâ o eşektir!"

Halbuki bu cevher-i rûh her iki âlemden ya'ni dünyâdan ve âhiretten daha âlîdir. Çünkü Hak Teâlâ bu rûhu وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي (Hicr, 15/29) [ya'ni "Ona rûhumdan üfledim"] âyet-i kerîmesinde zât-ı ulûhiyyetine izâfe buyurmuştur. "Ey Sıddîk! Haydi, bu rûh-ı mücessem olan Bilâl'i bu câhil çocuk mesâbesinde olan yahûdîden satın al! Zîrâ o hamâkatte eşek mesâbesindedir ve Hz. Bilâl'in kıymetini bilmez!"

1017. Eşek önünde eşek boncuğu ve cevher birdir. O eşeğin deryanın incisi hakkında bir şekki vardır.

"Har-mühre", at ve eşeklere takılan mâvi boncuklar demektir. İkinci mısrâ'daki "eşek", Türkçe'dir. Zîrâ eşeğin indinde eşek boncuğu ile elmas ve inci tânesi gibi cevherler müsâvîdir. O eşek mesâbesinde olan kâfirin vücûd-i hakîkî-i Hak deryâsının incisi olan Bilâl ve sâir insân-ı kâmil olan enbiyâ ve evliyâ hakkında bir şekki vardır ve onların efdaliyeti hakkında şübhededir.

1018. O deryânın ve onun gevherlerinin münkiridir. Hayvan ne vakit inci ve süs isteyici olur?

Rûh-ı hayvânî ile yaşayan bu ehl-i dünyâ vücûd-i hakîkî deryâsını ve onun cevherleri ve incileri olan enbiyâ ve evliyâyı münkirdir. Binâenaleyh onlar incinin ve süsün zevkini ve kıymetini bilmeyen hayvandır.

1019. Hudâ hayvanın başına koymamıştır ki, o la'l kaydında ve inciye tapıcı olsun!

Hak Teâlâ “Müzill" [Zelîl edici] isminin mazharı olan hayvanın dimâğlarına la'l ve inci kaydını ve zevkini koymamıştır. Binâenaleyh hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyâ dahi la'l ve inci mesâbesinde olan ulûm-i enbiyâ ve evliyâdan zevk almaz.

1020. Hiç eşeklerin küpesini gördün mü? Eşeğin kulağı ve aklı yeşillikte olur.

Sen hiç eşeğin kulağında küpe gördün mü? Eşeğin kulağı eşek anırmasından mütevellid şehvet-i nefsâniyye tarafında ve aklı da yeşilliklerde ve çayırlıklarda olur. Ya'ni hayvan mesâbesinde olan ehl-i dünyanın kulaklarında pırlanta küpe mesâbesinde olan ulûm ve hikemiyyât-ı enbiyâ ve evliyâ kalmaz. Onların kulaklarında şehevât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı cismâniyyeye müteallık sözler kalır; ve gözleri de yeşillik ve çayırlık mesâbesinde olan mülk-i dünyâ tarafındadır. Çünkü rûh-ı hayvânînin hâssası budur.

1021. Ey dost! Ahsenü't-takvîm'i Ve't-Tîn'de oku ki, cân azîz gevherdir.

Ey hayât-ı bakıye dostu! Ve't-Tîni ve'z-Zeytun sûresinde لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tîn, 95/4) ya'ni "Biz muhakkak insanı ahsen-i takvimde yarattık" âyet-i kerîmesini oku ve bundan anla ki, rûh-ı insânî azîz cevherdir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri bütün a'zâsı muntazam ve yerli yerinde olmak üzere yarattığı cism-i insânîye bu cevher-i nûrânînin nefhini münasib gördü; ve bu yüzden insanın zâhirini ve bâtınını en güzel ve mu'tedil bir sûrette tesviye buyurdu. Ancak cismin hükmü altında mağlûb olanların hayvandan farkı olmadı ve yalnız rûhun hükmü altında müstağrak olanların dahi melekten farkı olmadı. Fakat cismin ve rûhun hükümlerini şerîat ve kānûn-ı ilâhî dâiresinde icrâ edenler ise insân-ı kâmil olup bu âyet-i kerîmenin hükmü mûcibince "ahsen-i takvîm" sâhibi oldu. Bu âyet-i kerîme V. cildin 960 numaralı beytinin başındaki sürh-i şerîfte geçti.

1022. O "ahsenü't-takvîm" arştan ziyadedir. "Ahsenü't-takvîm" o fikirden hariçtir.

"Ahsenü't-takvîm", kat' ile okunmak îcâb eder; ve "o" zamîrleri ahsen-i takvîme râci'dir. Bu beyit ba'zı nüshalarda bu vecih iledir: احسن التقويم از عرشش فزون. احسن التقويم از فكرت برون ya'ni "Ahsenü't-takvîm olan insân-ı kâmil Hak Teâlâ'nın arşından artıktır ve efdaldir. Ahsen-i takvîm olan insan fikirden hâriçtir; ve onun hâl ve şânı tefekkür tarîkıyla anlaşılamaz" demek olur.

Ma'lûm olsun ki, "insan"dan maksad ancak insân-ı kâmildir. Onun kemâli yalnız ilmen değildir. Bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâmı kendisi- nde fiilen zâhir olur. Ya'ni insân-ı kâmilde ihyâ ve imâte ve îcâd ve i'dâm ve men' ve i'tâ gibi ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zâhir olur. Nitekim mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-i evliyâ bunun delîlidir. İnsân-ı nâkıs kendisinde bu zuhûr olmadığını gördüğü için insân-ı kâmilin hâlini kendi hâline kıyâs edip inkâr eder ve kendi noksanını idrak edemez. Vücûdun mertebe-i itlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan ef'âl yoktur. Vaktāki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef'âl zahir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına bütündüğü vakit sıfât ve esmâ ve ef'âl azhar olur. Binâenaleyh "Allâh" ism-i câmi'i evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey'et-i mecmûasının ismi olur; ve vücûd-i mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası "âdem" olmuş olur. Alemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek kābil değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir; ve bu mertebe vücudun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-i mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Bu sebeble insân-ı kâmili tefekkür tarîkıyla bilmek ve anlamak mümkin olamaz.

1023. Eğer bu mümteni'in kıymetini söylersem ben yanarım, müstemi' dahi yanar.

Bu insân-ı kâmilin hâl ve şânını ve evsâfını söz ile anlatmak mümteni'dir ve muhâldir. Fakat onun kıymeti hakkında söylenebilecek sözler vardır. Eğer bu tavsîfi muhâl olan insân-ı kâmilin kıymetini söylersem onun aşkının ateşinden ben yanarım ve dinleyenler dahi yanar.

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil bi'l-asâle Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'dir; Ve makām-ı mahmûd ancak kendilerine mahsûstur; ve bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin âsârı zât-ı şerîflerinde vech-i i'tidâl üzere zâhirdir. Diğer insân-ı kâmillerden her birinin kemâli bi'l-verâsedir; ve her birinin birer ism-i gālibi vardır. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte kemâlât-ı muhammediyyeye işâret buyurulmuş olur.

1024. Burada dudağı bağla ve eşeği bu tarafa sürme! Bu Sıddîk o eşekler tarafına gitti.

nde fiilen zâhir olur. Ya'ni insân-ı kâmilde ihyâ ve imâte ve îcâd ve i'dâm ve men' ve i'tâ gibi ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zâhir olur. Nitekim mu'cizât-ı enbiyâ ve kerâmât-i evliyâ bunun delîlidir. İnsân-ı nâkıs kendisinde bu zuhûr olmadığını gördüğü için insân-ı kâmilin hâlini kendi hâline kıyâs edip inkâr eder ve kendi noksanını idrâk edemez. Vücûdun mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan ef'âl yoktur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef'âl zâhir olur; ve mertebe-i şehâdette taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit sıfât ve esmâ ve ef'âl azhar olur. Binâenaleyh "Allâh" ism-i câmi'i evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının hey'et-i mecmûasının ismi olur; ve vücûd-i mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası "âdem" olmuş olur. Âlemsiz ve âdemsiz Allah'ı görmek kābil değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât ve sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir; ve bu mertebe vücudun yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde nihâyet bulur; ve vücûd-i mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Bu sebeble insân-ı kâmili tefekkür tarîkıyla bilmek ve anlamak mümkin olamaz.

1025. Kapının halkasını çaldı. Vaktâki kapıyı açtı, bî-hod olarak o cühûdun evine gitti.

Yahûdînin kapısının halkasını çaldı. Vaktâki o yahûdî kapıyı açtı, Hz. Sıddîk kendinden geçmiş bir hâlde o cühûdun evine girdi.

1026. Bî-hod ve sermest ve pür-âteş olarak oturdu. Onun ağzından çok acı sözler fırladı.

Kendinden geçmiş ve sarhoş ve Hak yolunda ateşli ve öfkeli olarak oturdu. Bu hâl içinde onun mübarek ağzından yahûdîye karşı çok acı sözler fırladı.

1027. Dedi ki: "Bu Allah'ın velîsini niçin dövüyorsun? Ey aydınlığın düşmanı! Bu ne hıkddır?"

"Hıkd", kîn demektir. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Bu Allah'ın velîsi ve dostu olan Bilâl'i niçin dövüyorsun, ey aydınlığın ve îmân nûrunun düşmanı? Bu sendeki kîn nasıl bir kîndir ki, sende insanlığa mahsûs olan insâf ve merhametten hiçbir eser bırakmıyor?"

1028. "Eğer kendi dîninde sana bir sıdk varsa, senin gönlün sadık üzerine nasıl zulüm veriyor?"

"Ey münkir! Senin kendi dînine doğru bir îmânın varsa, bil ki, bu sıdk ve doğruluk, senin sa'ydeki tekellüfün ile sana gelmiş değildir. Bu bir emr-i bâtınîdir. Senin bir dînin olduğu gibi Bilal'in dahi bir dîni vardır. Onun dînine olan sadâkati ve doğruluğu dahi kezâlik ona tekellüf ile gelmiş değildir. Binâenaleyh kendi elinde olmayan bir i'tikād ve kanâat üzerindeki sıdka karşı bilcümle edyân zulmü ve cevri revâ görmezler. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de dahi Ey Mevlânâ! Bu kıymet beyânı husûsunda ağzını kapa ve cisim merkebini kelâm tarafına sürme! Zîrâ söz ve ses cisim merkebinin hâssasıdır. Velhâsıl bu Sıddîk (r.a.) Bilâl'i satın almak için her biri eşek mesâbesinde olan o kâfirlerin tarafına gitti.

1029. "Ey sen! Cühûdluk dîninde dişisin. Zîra sen bir şehzade üzerine bu gü- mânı tutarsın."

"Mâde", dişi demektir. Ya'ni, "Ey dîn-i Hakk'ın münkiri! Sen bâtıl olan cü- hûdluk dîninde dahi erkek değilsin, belki kadın gibi dönek tabîatlisin! Zîrâ sen sıdk ve doğruluk şâhı olan Hâtem-i enbiyânın veled-i ma'nevîsi cenâb-ı Bi- lâl'in üzerine de kendin gibi yalancılık şübhesini tutarsın. Onu da kendin gi- bi dîninde mukallid addedersin!"

Ma'lûm olsun ki, Ümeyye b. Halef Uhud gazâsında maktûl olan müşrik- lerden Übeyy b. Halef'in kardeşidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Ümeyye b. Halef'in yahûdî olduğunu beyân buyurmasına bakılırsa bu şahsın putperestliği terke- dip, yahûdîliği kabûl etmiş olduğu anlaşılır. Hind şârihlerinden Bahru'l-ulûm hazretleri ise, Hz. Mevlânâ'nın Ümeyye b. Halef'e "cühûd" buyurmasından maksad-ı âlîleri münkirlik ve kâfirliktir, diyor. Ve filhakîka Şemsü'l-Lügāť te chud" (جهود) kâfir ma'nâsına gösterilmiştir.

1030. "Ey ebed nefrîninin merdûdu! Cümleye kendinin eğri yapıcı olan aynan- dan bakma!" [1014]

"Nefrîn", sövme, la'net etme, fenâ duâ etme demektir. Ya'ni, "Ey ebed la'netinin reddolunmuşu ve şakî-i ebedî! Senin kalbinin aynası bu şekāvet ve mel'ûniyet sebebiyle sana her şeyi eğri gösteriyor. Binâenaleyh sen herkesin hâline senin bu eğri gösterici olan aynandan bakma ki, doğruları da eğri gör- meyesin!"

1031. O şey ki, o demde Sıddık'ın dudağından sıçradı, eğer söylersem sen eli- ni ayağını kaybedersin.

Hz. Sıddîk'ın o kâfire karşı o anda mübarek ağzından çıkan ve hakāyık ve esrâr-ı ilâhiyyeye temâs eden sözleri eğer burada söylersem ve îzâh edersem, ey tâlib-i hakîkat, sen kendinden geçer ve iki elini ve ayağını kaybedersin, لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ (Bakara, 2/256) ya'ni "Dinde ikrah yoktur” buyurulur. Böyle olunca, eğer sen dîninde sâdık isen, gönlün dîninde sâdık olan Bilâl üzerine nasıl zulme cevaz veriyor?"

1032. O hikmetlerin kaynakları Fırat gibi onun ağzından bî-cihattan akıcı oldu.

"Yenâbî'", pınar ve kaynak ma'nâsına olan "yenbû'" kelimesinin cem'idir. "Furat", Basra körfezine akan meşhûr nehrin adı olduğu gibi "tatlı su" ma'nâsına da gelir. Ya'ni, Hz. Sıddîk'ın mübarek ağzından çıkan ilâhî hikmetler ve esrârın pınarları ve kaynakları Fırat nehri veyâ tatlı su gibi cihetlerden münezzeh olan Hak Teâlâ tarafından akıcı oldu. Zîrâ Hz. Sıddîk insân-ı kâmil idi ve insân-ı kâmilin kelâmı ve ef'âli, kelâm ve ef'âl-i Hak'tır.

1033. O bir taş gibi ki, bir su akıcı oldu, ne yanından ne ortasından maya tutar.

Hz. Sıddîk'ın cism-i mübârekinden ses ve elfâz-ı sûrî ile sâdır olan hikemiyyât ve esrâr-ı ilâhiyye Mûsâ (a.s.)'ın asâsını vurması sebebiyle bir taştan ve kayadan fışkıran tatlı su gibi idi. O taş ne yanından ve ne de ortasından bir su mayası ve maddesini hâiz değil idi. Nitekim sûre-i Bakara'da وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا (Bakara, 2/60) ya'ni “Vaktāki Mûsâ kavmine su vermek istedi, biz "Asânı taşa vur!" dedik. Ondan on iki pınar kaynadı" buyurulur.

1034. Hak o taşı kendine siper edip mîna renkli olan suyu açmıştır.

Hak Teâlâ o taşı kendi fiiline siper edip havanın mâî [mâvi] rengi akseden suyu, o taştan akıtmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ ef'âlini bu vücûdât-ı izâfiyye perdeleri ve siperleri arkasından ızhar eder. Beyit: Hak kulundan intikāmın yine abdiyle alır? Bilmeyen ilm-i ledünnü ânı abd etti sanır. Fâili oldur her işin, abd elinden işlenir; Berr ü yâ bahr içre onsuz sanma bir çöp deprenir.

1035. Yine öylecedir ki, senin gözünün pınarından nûru o buhlsüz ve fütürsuz akıcı etmiştir.

ya'ni amel âleti olan elini ve ayağını kullanamazsın. Zîrâ bu sözler sırr-ı kadere taalluk eder.

1036. O mayayı ne yağdan, ne deriden tutar; Dost îcadda yüz örtücülük etti.

O göz pınarı bu nûr-ı rü'yet hâssasını ve cevherini gözü terkîb eden ne yağ tabakasından, ne de deriden alır. Zîrâ göz yedi tabakadan mürekkebdir. Bunlara tıp ıstılâhında, sulbiyye, meşîmiyye, şebîkiyye, zücâciyye, ankebûtiyye, inebiyye, karîbe derler. Bu tabakaların her biri bilkimya tahlil olunursa, cemâd nev'inden olan anâsır-ı basîtadan başka bir şey olmadığı görülür. Ancak bu eczâ-yı anâsır bir vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmış olduğundan, ziyâdâr cisimlerden ayrılarak bir hatt-ı şuâ'-ı mer'î teşkil eden gāyet dakîk ve rakîk bir maddeyi kabûle müsait olur; ve binnetîce cisimde eşyayı görmek hâli vuku'a gelir. Eğer nazar-ı hakikatle bakılırsa, bu görmek fiili dahi bir hârikadır, ve Hak Teâlâ'nın bu göz perdesi arkasından vâki' olan bir tecellîsidir. Cisimlerde görmek fiilini îcat için Dost-ı hakîkî olan Hak Teâlâ gözün bu yedi tabakasını yüz örtücülüğü yaptı ve kendisinin tecellî-i fiilîsini örttü. Maddiyyâtta müstağrak olanlar ancak bu gözün yedi tabakasını gördüler ve hâssa-i rü'yeti bunlardan bildiler.

1037. Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını müdriktir.

Kulağın boşluğunda ve deliğinde o kulağın sadâyı çekici olan havası o sadânın kelâmının doğrusunu ve yalanını idrâk edicidir. Ma'lumdur ki, sadâ havayı bittazyîk ihtizâza getirerek o havanın kulağa vâsıl olmasından ibârettir. Kulak uzvunun teşekkülü dahi kezâ cemâd nev'inden olan anâsırın vaz'iyyet-i husûsiyye dâiresinde toplanmasından başka bir şey değildir. Binâenaleyh hava söz söyleyen kimsenin bu kelâmını bizim kulağımızın deliğine getiriyor ve biz de o sözün doğruluğunu ve yalanını idrak ediyoruz.

1038. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve savtını kabûl eder.

Bu kulağın küçük kemiğinde olan o hava, ne havadır ki, kıssa ve hikâye söyleyicinin sesini ve sözünü kabul eder. Ma'lûmdur ki, kulağın içinde davul derisi gibi ince, gerilmiş bir deri ve o deride de biraz hava vardır. Havâ-yı hâricî dalgaları sadâyı kulağın deliğine getirip o tabl-1 sem'îye çarpar. Dimâğ o sadâyı duyar ve ondaki kelâmın ma'nâsını idrâk eder. Bu âletlerin hepsi cemâd cinsindendir. Nasıl oluyor da cemâdda bu idrâk hâssası zuhûra geliyor? Nazar-ı hakikatle bakılırsa bu da hârika nev'indendir.

1039. Kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. İki âlemde Hâlık'ın gayrı kimse yoktur.

Binâenaleyh kulağın içindeki kemik ve hava ancak yüz örtüsüdür. Dünyâda ve âhirette Hâlık Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı hakîkîsinden gayrı bir varlık yoktur. Vahdet-i vücûd sırrını idrâk edenler bu vücûdât-ı izâfiyye perdelerini kaldırıp, bu vücûd-ı hakîkîyi sıfât ve esmâ ve ef'âli ile dünyâda ve âhirette müşâhede ederler.

1040. İhticabsız müstemi' O'dur, kāil O'dur. Zîrâ ki ey müsab, iki kulak [1024] baştandır.

"Müsab", burada "ircâ' olunmuş" demektir. İmdi, ey Hak yolunun sâliki! Bu vücûdât-ı izâfiyye hicâbları ve perdeleri nazarından kalktığı vakit görürsün ki, dinleyen de Hak'tır, söyleyen de Hak'tır, ey kendi vücûdunun aslı olan Hakk'a ircâ' olunmuş olan kimse... Zîrâ ki hadîs-i şerifte الاذنان من رأس ya'ni "İki kulak baş cümlesindendir" buyurulmuştur. Binâenaleyh abdest alırken başa mesh verildikten sonra eller ayrıca ıslatılmaksızın kulaklara da mesh verilir. Ya'ni kulaklar her ne kadar zâhirde uzv-ı müstakil görünür ise de hakîkatte baş cümlesindendir. Bunun gibi Sıddîk (r.a.) ve bilumûm insân-ı kâmiller her ne kadar zâhirde taayyün cihetinden Hakk'ın gayrı görünür ise de hakîkatte insân-ı kâmil Hak'tır ki, onun kendi taayyünü ve hatta bilcümle taayyünât onun nazarından kalkmış ve bilcümle eşyâda Hak zât ve sıfât ve esmâ' ve ef'âl ile onun nazarında zâhir olmuştur.

Bu sözleri ikilik vehm ve zevkinde ve kendi mevhûm varlıklarında müstağrak olan ulemâ-i zâhir idrak edemezler; ve kendi hayâllerinde kurdukları şerîat şebekesine muhâlif görüp inkâr ederler; ve vahdet-i vücûda âid olan âyât-i kur'âniyyeyi ve ahâdîs-i şerî- Bu kulağın küçük kemiğinde olan o hava, ne havadır ki, kıssa ve hikâye söyleyicinin sesini ve sözünü kabul eder. Ma'lûmdur ki, kulağın içinde davul derisi gibi ince, gerilmiş bir deri ve o deride de biraz hava vardır. Havâ-yı hâricî dalgaları sadâyı kulağın deliğine getirip o tabl-1 sem'îye çarpar. Dimâğ o sadâyı duyar ve ondaki kelâmın ma'nâsını idrâk eder. Bu âletlerin hepsi cemâd cinsindendir. Nasıl oluyor da cemâdda bu idrâk hâssası zuhûra geliyor? Nazar-ı hakikatle bakılırsa bu da hârika nev'indendir.

1041. Dedi: "Eğer sana onun üzerine merhamet geliyorsa, ey ikrâm huylu, altın ver, onu al!"

Ya'ni, Hz. Sıddîk Bilâl'in efendisi olan kâfire birçok harâretli ve acı sözleri söyledikten sonra, kâfir bu müessir sözlerin hiçbirinden müteessir olmayarak cevâben dedi: "Eğer Bilal'e yaptığım cezâ ve işkenceden dolayı ona acıyorsan, ey ikrâm huylu, altın ver, onu benden satın al!" Zîrâ Hak Teâlâ kâfirlerin kalblerini âlem-i ma'nâya kapamış ve ancak âlem-i sûrete açmıştır.

1042. "Mâdemki, kalbin yanıyor, onu benden satın al! Senin müşkilin meûnetsiz hallolmaz."

"Meûnet", asl-ı lügatte "yük ve meşakkat" demektir. Irak'ta "harç ve masraf" ma'nâsında kullanılır. Zîrâ "masraf" onu mütekeffil olan kimsenin boynunda bir yüktür; ve ba'zıları "mal sarfetmek" ma'nasındadır, demişlerdir. Ba'zı nüshalarda "meûnet" yerine "maûnet" (معونت) vâki'dir. Ma'nâsı "salâh ehlini mihnetten kurtarmak için Hak tarafından halkolunan sebeb" demektir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir. Ya'ni kâfir dedi ki: "Mâdemki kalbin Bilal'in işkencede olmasına yanıyor, onu benden satın [al!]; senin bu müşkilin mal sarfı olmaksızın hallolmaz."

1043. Dedi: "Yüz hizmet, beş yüz sücûd edeyim! İyi bir kölem vardır; fakat cühuddur."

Hz. Sıddîk cevâben dedi: Rızâ-yı ilâhî için birçok hizmet ve beş yüz secde edeyim! Benim bir kölem vardır; fakat kâfirdir."

1044. "Cismi beyazdır ve onun kalbi karadır; al! Mukābilinde cismi kara ve kalbi münîri ver!"

feyi "Müteşâbihâttır!" deyip geçerler. Hak Teâlâ hikmet-i hafiyyesinden dolayı, bunların kalblerine bu âyât-i kur'âniyyenin ve ahâdîs-i şerîfenin yüksek ma'nâlarını anlamak aşkını koymamıştır.

1045. Müteakiben gönderdi ve o hümâm getirdi. El-Hak, o gulâm pek yakışıklı idi.

Bu sözü müteâkıben kâfir Hz. Sıddîk'ı köleyi getirmesi için devlethanesine gönderdi; ve o hümâm ve azîz olan Hz. Sıddîk köleyi getirdi; ve o köle hakîkaten pek yakışıklı idi.

1046. Öyle ki, o kâfir hayran kaldı. Onun taş gibi olan o kalbi hemen yerinden gitti.

O köle o kadar güzel idi ki, kâfir onu gördüğü vakit hayrette kaldı ve onun taş gibi katı olan kalbi Bilal'i verip bu köleyi almak tarafına meyletti.

1047. Sûret-perestlerin hâli bu olur. Onların taşı bir sûretten mum gibi olur.

Sûrete tapan ve ma'nâdan gafil olan kimselerin hâli böyle olur. Onların taş gibi katı olan kalbleri bir güzel sûreti görünce mum gibi yumuşak bir hâle gelir.

1048. Tekrar inad etti ve râzı olmadı. Dedi ki: "Bunun üzerine hiç büdsüz ziyâde ver!"

"Bî-hîç-büd", burada "lâ-büd" ma'nâsına olup "mutlak ve her hâlde ve elbette ve zarûrî" demek olur. Ya'ni bu güzel köleyi alıp Bilal'i vermeye kâfirin kalbi meyletti ise de küfrün îmâna olan husûmeti yüzünden tekrar inâd etti ve zâhirde râzı olmadı; dedi ki: "Bu köle üzerine mutlaka bir şey daha ver!"

1049. Bir nisab gümüş dahi onun üzerine ziyade etti, hatta ki, o cühûdun hırsı râzı oldu.

"Nisâb", üzerine zekât vâcib olan asl-ı mâla derler ki, emvâl-i muhtelife hakkında mütefâvittir. Meselâ altının nisâbı yirmi miskaldir ve gümüşün nisâbı iki yüz dirhemdir. Ya'ni yirmi miskâl altına ve iki yüz dirhem gümüşe mâlik olan kimseye bunların zekâtını vermek lâzım gelir. Beyt-i şerîfte bir nisâb gümüş buyurulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurmuş olur. Ya'ni cenâb-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurdu, hattâ ki, o kâfirin hırsı nefsânîsi Bilâl'i vermeye râzı oldu.