İçeriğe atla

Kâfirin gülmesi ve bu akidde Sıddîk (r.a.)ın aldanmış olduğunu zannetmesi

12. bölüm / 40 · 3073 kelime · ~16 dk okuma

1050. O taş kalbli kâfir alay ve ta'n ve huyânet ve kîn cihetinden kahkaha attı.

Hz. Sıddîk beyaz köle ile beraber iki yüz dirhem gümüşü verip, cenâb-ı Bilâl'i aldıktan sonra o taş gibi katı yürekli olan müşrik, hiç böyle kıymetsiz bir köleye bu kadar kıymetli bedel verilir mi, diye alay ve istihzâ ve ta'n etti; ve kalbindeki hıyânet ve kîn sâikasıyla bir de kahkaha ile güldü.

1051. Sıddîk ona dedi: "Bu gülüş ne idi?" Suâlin cevabında o gülmeyi artırdı.

Hz. Sıddîk kâfire: "Senin bu kahkaha ile gülmenin sebebi nedir?" diye sordu. Bu soruşa cevab olarak kâfir daha ziyâde gülmeye başladı.

1052. Dedi: "Eğer bu kara kölenin müşteriliğinde senin ciddin ve hamâkatin olmasa idi...

"Nisâb", üzerine zekât vâcib olan asl-ı mâla derler ki, emvâl-i muhtelife hakkında mütefâvittir. Meselâ altının nisâbı yirmi miskaldir ve gümüşün nisâbı iki yüz dirhemdir. Ya'ni yirmi miskâl altına ve iki yüz dirhem gümüşe mâlik olan kimseye bunların zekâtını vermek lâzım gelir. Beyt-i şerîfte bir nisâb gümüş buyurulduğuna göre, Hz. Sıddîk bu güzel köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurmuş olur. Ya'ni cenâb-ı Sıddîk bu köle üzerine iki yüz dirhem gümüş daha ilâve buyurdu, hattâ ki, o kâfirin hırsı nefsânîsi Bilâl'i vermeye râzı oldu.

1053. "Ben inaddan kaynamaz idim. Muhakkak bunun onda birine onu satar idim!"

Ya'ni, "Ben senin Bilâl'i satın almak hususundaki gayretini ve aşkını gördüm. Beyaz köleye değişmemek ve daha ziyâde bedel taleb etmek husûsunda inâd ettim. Eğer senin bu gayretin ve aşkın olmasa idi muhakkak bu kara köleyi senin bana verdiğin bedelin onda bir kıymetine satardım!"

1054. “Zîra o benim indimde yarım dânge değmez. Onun bahasını sen feryad ile ağır yaptın."

"Bâng", ses ve feryâd ve yüksek ses ma'nâsınadır. Ya'ni, "O kara kölenin benim indimde kıymeti yarım dânge bile değmez. Bir “dâng”, iki kırat ağırlığı; ve bir "kırât", beş arpa ağırlığıdır. Ya'ni, "Bu kölenin iki buçuk arpa ağırlığı kadar kıymeti yoktur. Sen feryâdın ve birçok ağır sözlerin ile onun kıymetini çoğalttın ve ağırlaştırdın!"

1055. Müteâkiben, Hz. Sıddîk ona cevab verdi. Dedi ki: "Ey gabî! Çocuk gibi bir cevheri bir cevize verdin!"

Hz. Sıddîk kâfirin istihzâ ederek söylediği söze cevâben buyurdu ki: "Ey ahmak câhil! Bilâl bir cevherdir. Benim sana verdiğim köle ile para bir ceviz mesâbesindedir. Sen bir pırlantayı çocuklar gibi bir cevize değiştin. Sonra da bununla iftihâr edip benim ile istihzâ ediyorsun!"

1056. "Zîrâ o benim indimde iki kevne değer. Ben onun cânına nazırım, sen rengine!"

"Garâm", "hamâkat ve aşk ve azâb ve helâk" ma'nâlarına gelir. Burada "hamâkat ve aşk" ma'nâları münasibdir. Ya'ni, kâfir gülmekle beraber suâle cevâben dedi ki: "Eğer bu kara kölenin müşterîliğinde senin cidd ü sa'yin ve hamâkatin veyâhud aşkın olmasa idi..." Ba'zı nüshalarda "garâm" yerine "ihtimâm" vakı'dır; "ikdâm ve kasdın olmasa idi" demek olur. Bu beyit âtî-deki beyit ile tamâm olur.

1057. "Kızıl altındır; o, bu ahmak-istânın hasedinden dolayı kara renge bulaşık gelmiştir."

"Tâb", bir şey bir şeye mülhak olup kendi rengini vermesi ma'nâsında da müsta'meldir. O şey ister aydınlık ve harâret olsun, ister dolaşıklık ve in'itâf ma'nâsına olsun (Bahar-1 Acem). Binâenaleyh "siyeh-tâb", kara renge bulaşık demek olur. "Kede", ism-i mekân edâtıdır. "Ahmak-kede", ahmak-istân ve ahmak mahalli demek olur ki, bundan murâd dünyâdır. Ya'ni, “O Hz. Bilâl'in ma'nâsı ve rûhu kızıl altındır. O cismen kara renge bulaşık bir hâlde zâhir olmuştur. Bâtını nûrlu olduğu hâlde onun zâhirinin böyle kara renkli oluşu, bu ahmakların yeri ve mahall-i kesâfet olan dünyanın ve dünyâ ehlinin hasedlerinden dolayıdır ki, zâhir-perest olan ehl-i dünyâ onun bu çirkin zâhirine bakıp bâtınından bî-haber kalırlar ve ona nazar-ı hakāretle baktıklarından saltanat-ı ma'nevîsini kıskanamazlar ve hased edemezler."

1058. Cisimlerin bu yedi renk olan gözü nikābdan dolayı o rûhu idrak edemez.

Bu beyte birkaç vecih ile ma'nâ verilebilir: Birinci vecih: "Heft renk", "dîde"nin sıfatı olur; ve "yedi renk"ten murâd, cisim gözünün yedi tabakası olur ki, bunların isimleri yukarıda 1036 numaralı beyitte geçti; ve yukarıdaki tercüme bu veche göredir.

İkinci vecih: "Heft renk", cisimlerin sıfatı olur ve cisimlerin yedi renkli olması ziyâda bulunan menekşe, çivîdî, mâvi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıdan ibaret olan yedi renkleri kabûle müstaid olmaları demek olur. Bu veche göre tercüme böyle olur: "Yedi renk olan cisimlerin gözü nikābdan dolayı o rûhu idrak edemez."

Üçüncü vecih: "Heft", rengin sıfatı olmayıp muzâf olmasıdır. Bu izâfet izâfet-i lâmiyye olup, mülkiyet ve ihtisâs ma'nâsını ifade eder. Bu sûrette tercüme şöyle olur: "Cisimlerin bu yedi renge mahsûs olan gözü nikābdan dolayı o rûhu idrâk edemez." Ya'ni cisimlerin gözü ancak letâiften bu yedi [rengi] “Zîrâ Hz. Bilal'in kıymeti benim indimde dünyâ ve âhiret âlemlerinin mec-mû'una tekabül eder. Ben onun bâtınına ve cânına bakıyorum ve ona göre kıymet takdîr ediyorum; sen ise zâhirine ve cisminin rengine bakıyorsun da kıymet veremiyorsun!”

1059. Eğer satmakta ziyade mekîslik ede idin, ben kendimin bütün mal ve mülkümü verir idim.

"Mekîs", bir malı değerinden eksik pahâ ile almak ve bir malı almakta veyâ satmakta hırs göstermek ve hasîslik etmek ma'nâsına olan "meks" masdarından müştakdır. "Yâ" masdariyet içindir. Ya'ni "Bilâl'i satmak husûsunda eğer ziyâde harîslik ve hasîslik etmiş ve daha çok para istemiş olsa idin ben kendimin bütün mal ve mülkümü verir idim."

1060. Ve eğer mekîsi artıra idin, ben ikdâmdan dolayı bir etek altını başkasından ödünç alırdım. [1044]

"Ve eğer sen Bilâl'i pahalı satmak hususunda hırs göstermeyi artıra idin ben ihtimâm ve ikdâmdan dolayı başkasından bir etek dolusu altını istikrâz edip sana verirdim."

1061. Kolay verdin, zîrâ ki ucuz buldun! İnciyi görmedin, hokkayı yarmadın!

1062. Başı bağlı hokkayı senin cehlin verdi. Çabuk görürsün ki, ne gabna düşdün!

“Hz. Bilal ağzı kapalı bir hokka mesâbesinde idi ve onun rûh-ı latîfi inci gibi kıymetli idi. Sen o inciyi görmedin; çünkü bâtınını ve ruhunu görmedin; kolay sattın; çünkü ucuz bulmuş idin. Binâenaleyh ağzı kapalı bir inci hokkasını senin cehlin böyle kolay verdi. Fakat bu satıştaki ziyânını gözün ölüm vâsıtasıyla âlem-i gayba açıldığı vakit görürsün ve ne derece ziyâna ve zarara uğramış olduğunu anlarsın.” “Gabn”, satışta zarar ve ziyân ma'nâsınadır.

1063. La'l dolu bir hokkayı havaya verdin. Bir zenci gibi sen kara yüzlülükte mesrûrsun!

"Bilâl'in cismi la'l dolu bir hokka mesâbesinde idi. Sen onu hava mesâbesinde olan mâl-ı fânîye verdin ve bu zarar-ı ma'nevînin farkına varmadın. Bir zenci, kara yüzlülük içinde kendi yaşayışından nasıl mesrûr ise, sen de bu zarar ve ziyân içinde mesrûr bir hâldesin!"

1064. Akıbet çokluk "Vâ-hasreta!" dersin. Bir kimse muhakkak baht u devleti satar mı?

"Bu hayât-ı dünyanın sonu ölümdür. Binâenaleyh ölüm sebebiyle gözün âlem-i gayba açıldığı vakit, âkıbet çok çok "Vâ-hasretâ!" dersin; ve bir insân-ı kâmilin kıymetini bilemediğin için yanar tutuşursun. Elinde bir devlet ve uygun tâli' var idi. Hiçbir kimse elindeki bahtı ve devleti böyle satar mı?"

1065. Baht gulâmâna libas ile erişti. Senin bedbaht olan gözün zahirin gayrını görmedi.

"Baht u devlet sana köle olan Bilâl'in sûret-i cismâniyyesi ile erişti; fakat senin bedbaht olan gözün ancak Bilâl'in zâhirini gördü ve bâtınından gafil oldu."

1066. O sana kendi bendeliğini gösterdi; senin çirkin huyun ona mekr ve fen etti.

"Hz. Bilâl bâtında sultân olduğu hâlde zâhirde tevâzu' edip sana kendisinin köleliğini gösterdi. Fakat senin çirkin huyun ve küfrü ihtiyâr eden isti'dâdın onu da küfre ircâ' için mekr ve fen yaptı; ve birtakım işkenceleri onun hakkında revâ gördün."

1067. Ey herze çiğneyici! Bu esrarı kara ve teni beyazı putperestçe al!

"Jâj", herze, hezeyân, lüzûmsuz söz, bâtıl söz demektir. "Jâj-hâ”, “hâyîden" masdarının emr-i hâzııyla yapılmış vasf-ı terkîbîdir; "herze ve hezeyân çiğneyici ve söyleyici" demektir. "Esrâr", sırrın cem'idir ve "sır", bâtın demektir. Cem' olarak zikri bâtının "sadr", "kalb" ve "rûh" ve "akıl" gibi merâtibi olmasından nâşîdir. Ya'ni, "Benim bu alış verişte aldandığımı zanneden, "Bilâl'in cismi la'l dolu bir hokka mesâbesinde idi. Sen onu hava mesâbesinde olan mâl-ı fânîye verdin ve bu zarar-ı ma'nevînin farkına varmadın. Bir zenci, kara yüzlülük içinde kendi yaşayışından nasıl mesrûr ise, sen de bu zarar ve ziyân içinde mesrûr bir hâldesin!"

1068. "Bu senin için ve o benim içindir. Biz kâr ettik, ey kâfir! Agâh ol! Dîniniz sizin için ve dînim benim içindir!"

"Bu bâtını kara ve cismi beyaz köle senin içindir ve sana lâyıktır; ve bâtını nûr ve cismi kara olan Bilâl benim içindir ve bana lâyıktır. Bu alış verişte biz kâr ettik, ey kâfir! Bizim kitabımızda لكم دينكم ولي دين (Kafirûn, 109/6) [ya'ni "Sizin dîniniz size ve benim dînim banadır"] buyurulmuştur."

1069. "Muhakkak putperestlerin lâyığı bu olur: Onun çulu atlas, onun atı ağaçtan olur."

"Cul", Türkçe'de "çul" denilen şey olup burada atın üzerine örttükleri örtü ma'nâsınadır. Ya'ni, "Zâhirî sûretlere muhabbet edenler putperesttir ve puta tapanların lâyığı da bâtınları iğrenç ve zâhirleri süslü ve câzib olanlara aldanmaktır. Bunların kullandıkları çul atlastandır, fakat bindikleri at tahtadandır. Ya'ni cisimleri ve sûret-i zâhireleri atlas gibi parlak ve rûhları ise rûh-ı hayvânîdir; ve rûh-ı hayvânîleri tahtadan at mesâbesinde olup bunların süslü ve parlak cisimlerini taşır."

1070. "Duman ve ateş dolu olan kâfirlerin mezarı gibidir. Halbuki hariçten yüz nakış ve nigar bağlanmıştır." [1054]

"Sûrete i'tibâr edenler içi duman ve ateş ve dışı türlü türlü nakışlar ve oymacıklar ile süslenmiş mermer taşlı olan kâfirlerin mezârına benzer. Zâhirleri ve cisimleri süslü ve bâtınları ve rûhları duman ve ateş doludur."

1071. "Zâlimlerin malı gibi, dışarısı cemâldir; halbuki içinden o mazlumun kanı ve vebâlidir."

"Onlar zâlimlerin kazandıkları mala benzerler ki, o malın dışına bakılırsa güzel köşkler, bağlar, bahçeler ve havuzlar ve fiskıyeler görünür. Fakat iç yü- ey herze söyleyici! Bu benim sana verdiğim bâtını kara ve cismi beyaz olan köleyi putperestlere mahsûs olan bir arzû ve sevinç ile al!"

1072. "Münafık gibi, hariçten oruç ve namaz ve içinden nebâtsız kara topraktır."

"Sûrete i'tibâr edenler münafıklar gibidir; zîrâ münafıklar zâhiren mü'minlere benzemek için cisimleriyle hâriçten oruç ve namaz gibi güzel ameller işlerler; fakat iç yüzlerine bakılırsa, bu a'mâl-i cismâniyyelerinin aslâ onlara faidesi yoktur. Onların cisimleri nebâtât bitmeyen kara toprağa benzer. Kara topraktan nasıl semere hâsıl olmazsa, onların zâhirlerinde ve cisimlerinden de öylece semere hâsıl olmaz."

1073. "Gök gürlemesi dolu, boş bulut gibi ki, onda ne yerin nef'i ne de buğday gıdâsı vardır."

"Kurr u kur", gök gürlemesi; "bürr", buğday demektir. Ya'ni, "Sûret-perestler gök gürlemesi dolu, fakat yağmurdan boş ve hâlî olan buluta benzerler ki, öyle bir bulutun ne toprağa fâidesi vardır ve ne de yerden buğday gıdâsı bitmesine yarar. Kuru bir gürültüden ibârettir."

1074. Mekr va'di ve yalan söz gibi ki, onun sonu rüsvâ ve evveli fürûğludur.

"Sûret güzelliği, birini aldatmak için edilen va'de ve yalan söze benzer. Bu-va'd ve yalan söz evvelâ parlak ve nûrlu görünür, fakat sonunda o va'din-boş ve sözün yalan olduğu meydana çıkınca nûru ve parlaklığı kalmaz. Ze-vâli ve rüsvâlığı zâhir olur."

1075. Ondan sonra o mihnet dişinin zahmından hilal gibi olan Bilal'in elini tuttu.

"Dırs", "diş" demektir. Mihnet, yırtıcı bir hayvana teşbîh buyurulup, Hz. Bilâl'i ısırmış ve yaralamış demek olur. "Hılâl", burada diş ve kulakta olan kirleri ayıklamak için kemikten veyâ ağaçtan yapılan ince bir âlet ma'nâsına- züne bakılırsa o müzeyyenât mazlûmların kanı ve vebâldir; ve hayât-ı uhre-viyyede azabdır."

1076. Bir hlâl oldu, bir ağıza yol buldu; bir tatlı dilli tarafına koştu.

Hz. Bilal mihnet dişinden bir hılâl gibi inceldi; bir ağıza ya'ni Server-i en-biyâ Efendimiz'in kalb-i saâdetlerine girmeye yol buldu. Bir tatlı dilli olan o Nebiyy-i zîşân tarafına koştu.

1077. O hasta vaktāki Mustafa'nın yüzünü gördü, arkası üzerine baygın düştü.

"Harra mağşiyyen", Arapça "arka üzerine baygın bir hâlde düşmek" ma'nâsına olup "fütâd o ber-kafa", bu cümle-i arabiyyenin Fârisî'ye tercüme-sidir. Ya'ni, o mecrûh olan Hz. Bilal, Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'in mübarek yüzünü gördü, arkası üzerine baygın bir hâlde düştü.

1078. Geç vakte kadar baygın ve bî-hûş kaldı. Vaktaki kendine geldi, sürûrdan göz yaşı sürdü.

Hz. Bilâl arka üstü düştüğü vakit bir çok zaman baygın ve kendinden geçmiş bir hâlde kaldı. Neden sonra kendine geldiği vakit sevincinden ağlamaya başladı.

1079. Mustafâ onu kendi kucağına çekti. Ona erişen bir atâyı kimse ne bilir?

Hz. Bilal ayıldıktan sonra Resûl-i Ekrem hazretleri onu kendi kucağına çekti. Bu ân içinde Server-i âlem Efendimiz tarafından cenâb-ı Bilal'e erişen bir atâyı ve ihsânı kimse bilemez; ve bu bahşişin mâhiyetini ve kıymetini hiç-bir kimse takdîr edemez; zîrâ o zevkî ve vicdânî bir haldir.

1080. İksîre çarpan bir bakır, tevfîr dolu hazîneye uğrayan bir müflis nasıl olur? [1064]

"Tevfir", çoğaltmak, kazanmak ve mal cem' etmek ma'nâlarında da müs-ta'meldir. Ya'ni, Hz. Bilâl'in cismi bakır ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin zât-ı saâdetleri iksîr mesâbesinde idi; ve Hz. Bilâl müflis ve Resûl-i Ekrem ise rûhun nûrunu ziyâde çoğaltan bir nûr hazînesi idi. İksîre çarpan bakır altın ve hazîne-i pür-tevfire uğrayan müflis zengin olduğu gibi Hz. Bilâl dahi ma'nâda altın ve zengin oldu.

1081. Pejmürde bir balık denize düştü; kaybolmuş kervân doğru yola vurdu.

Hz. Bilal'in huzûr-ı nebevîye gelmesi solmuş ve ahvali tagayyür etmiş bir balığın denize düşüp canlanması ve yolunu kaybetmiş olan bir kervânın doğru yolu bulması kabîlinden idi.

1082. O hitabları ki, Nebî o demde söyledi, eğer geceye ede idi, gecelikten çıkardı.

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri o anda cenâb-ı Bilal'e ettiği hitâbları bilfarz karanlık geceye etmiş olsa idi, gece gecelikten çıkar ve nûrlanıp gündüz olurdu.

1083. O gece sabah gibi aydınlık gündüz olurdu; ben o ıstılâhı açık söyleyemem.

"Istılâh", lügatte "bir tâifenin bir şey üzerine ittifakı ve resm ve âyin ve yek-diğeriyle sulh etmek" ma'nâlarınadır. Burada birinci ma'nâ murâd buyurulur. Bu beyânât-ı şerîfeden Resûl-i Ekrem hazretleri tarafından Bilâl'e olan hitâbâtın sırr-ı tevhîde ve hakāyık-ı ilâhîye dâir olduğu anlaşılır. Zîrâ esrâr-ı tevhîdin ve hakāyık-ı ilâhiyyenin ibâreleri ve ıstılâhları avâmmın kullandığı ibârelere ve ıstılâhlara benzemez. Ya'ni, Resûl-i Ekrem'in sırr-ı tevhîde ve hakāyık-ı ilâhiyyeye dâir olan hitâbları karanlık geceye olsa gündüz olurdu. Ben o ıstılâhları burada açık bir sûrette söylemem. Nitekim bu gibi esrâr âyât-ı kur'âniyyede ve ahâdîs-i şerîfede rumûz ile beyân buyurulmuştur; ve cenâb-ı Mevlânâ Efendimiz dahi bu esrârı bu Mesnevî-i Şerîf'te kissa ve efsâne perdeleri altına saklamışlardır.

1084. Muhakkak sen bilirsin ki, Hamel'de olan bir güneş nebâta ve ham hurmaya ne söyler.

"Hamel", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş Hamel burcuna intikal ettiği vakit ilkbahar ve gece ve gündüz müsâvî olur ve nebâtâtta neşv ü nemâ fey- zi başlar. "Dekal", hurmanın fâsidi ve bozuğu (Ahteri). "ed-Dekal", erdeüt't-temr (Akrabü'l-Mevârid); ya'ni "hurmanın en fenâsı" demek olur. Burada "ham hurma"dan kinâyedir. Ya'ni, sen ilm-i hey'ete vâkıf isen muhakkak güneş Hamel burcunda iken yeryüzünde olan nebâtâta ve ham hurmaya ne söylediğini ve ne derece te'sîr ettiğini bilirsin. Burada Resûl-i Ekrem hazretleri güneşe ve Bilâl'in vücûdu dahi nebâtâta ve ham hurmaya teşbîh buyurulmuştur.

1085. Muhakkak sen bilirsin ki, o tatlı su dahi fesleğenlere fidanlara ne söyler.

Bu beyt-i şerîfte Resûl-i Ekrem hazretlerinin kelâm-ı âlîleri âb-ı zülâle ve tatlı suya ve mü'minlerin ervâhı da fesleğenlere ve fidanlara teşbîh buyurulmuştur.

1086. Hakk'ın sun'u bütün cihanın cüz'lerine efsûnculardan nefes ve söz gibidir.

Bu beyt-i şerîfte terbiye-i husûsiyyeden terbiye-i umûmiyeye intikāl buyurulur. Zîrâ terbiye ikidir: Biri umûmî ve diğeri husûsîdir. Terbiye-i husûsî enbiyâ ve evliyânın beşeri terbiyeleridir. Hak Teâlâ kullarına rahmet olmak üzere enbiyâ ve evliyâyı gönderdi. Bu terbiye-i husûsî terbiye-i umûmiyyeden bir fer'dir; ve bu terbiye-i husûsî kulların irâde ve ihtiyârlarına tabi'dir. Eğer enbiyâ ve evliyâya tâbi' olup bu husûsî terbiyeyi kabûl etmezlerse cebren ve kahren terbiye-i umûmî altına girerler; ve Hak Teâlâ onları tecelliyât-ı ef'âli ile esbâb ve âsâr perdeleri arkasından derece-i hakîkate erişinceye kadar terbiye eder. Bu terbiye-i umumiyye bilcümle eşyaya şâmildir. Binâenaleyh sun'-i Hak ve ef'âl-i ilâhiyye bütün eczâ-yı cihânı terbiye için efsûn okuyanların ya'ni terbiye-i husûsiyyede enbiyâ ve evliyânın nefesi ve sözü gibi müessirdir.

1087. Halık'ın cezbi eserlere ve sebeblere harfsiz ve dudaksız yüz gizli söz söyler.

"Eserler"den ve "sebebler"den murâd, vücûd-ı izâfi âleminin sûretleridir. "Cezb", lügatte "çekmek" demektir. Bundan murâd, Hakk'ın kayyûmiyyet-i zâtiyyesiyle murâd-ı ilâhîsi dâiresinde çekmesidir. Ya'ni Hâlık'ın vücûd-ı izâ- zi başlar. "Dekal", hurmanın fâsidi ve bozuğu (Ahteri). "ed-Dekal", erdeüt't-temr (Akrabü'l-Mevârid); ya'ni "hurmanın en fenâsı" demek olur. Burada "ham hurma"dan kinâyedir. Ya'ni, sen ilm-i hey'ete vâkıf isen muhakkak güneş Hamel burcunda iken yeryüzünde olan nebâtâta ve ham hurmaya ne söylediğini ve ne derece te'sîr ettiğini bilirsin. Burada Resûl-i Ekrem hazretleri güneşe ve Bilal'in vücûdu dahi nebâtâta ve ham hurmaya teşbîh buyurulmuştur.

1088. Değil ki, te'sîr, kaderden ma'mûl değildir. Fakat onun te'sîri ondan ma'kūl değildir.

Birinci mısra' iki nefy üzerine mürettebdir; ve iki nefyden bir müsbet çıkar. Binâenaleyh te'sîr kaderden ma'mûldür, demek olur. Ya'ni, bu esbâb ve âsâr âleminde müessir olan kaderdir; ve kader bu terbiye-i umumiyye ve husûsiyyede müessirdir. Zîrâ "sırr-ı kader" eşyânın lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleri üzerine Hakk'ın hükmüdür. İşin hakîkati böyle iken bu âlem-i keserâtta his gözlerine çarpan ancak esbâb ve âsârdır. O esbâb ve âsârda müessir olan kader ma'kul olmaz, ya'ni taakkul olunup düşünülemez; ve sırr-ı kader hakkındaki îzâhât I. cildin 626 numarasına musâdif olan این نه جبرست معنی جباریست. ذكر جباری برای زاریست [ya'ni "Bu, cebr değildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir"] beytinde geçti ve başka yerlerde de sırası düştükçe îzah olundu.

1089. Vaktāki akıl usûlde mukallid olur, ey fazûl, onu fürû'da mukallid bil!

"Fazûl", "mübâlağa ile fazîlet sâhibi" ma'nâsına olup bu hitâb Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerine olmak münasibdir; ve bu hitâb hem bu beyte ve hem de aşağıdaki beyte râci' olmak muhtemeldir. Ya'ni, ey fazîlet sahibi olan Hüsâmeddîn Çelebi! Vaktāki akl-ı cüz'î bu vücûd-ı izâfî âlemindeki esbâb ve âsârın asılları olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeyi idrâkte enbiyâ ve evliyâ hazarâtının keşiflerinin mukallididir, sen o akl-ı cüz'îyi, o esmâ ve sıfatın mezâhiri ve fer'i olan suver-i eşyânın te'sîrâtını bilmekte dahi mukallid bil! Zîrâ bu mezâhir ve suver-i eşyâ esmâ ve sıfatın perdesi ve esmâ ve sıfât dahi zât-ı Hakk'ın perdesidir. Akl-ı cüz'î ise vehleten eşyayı ve eşyânın te'sîrâtını görür ve sırr-ı kaderden gafil ve hicâb içinde olur; ve sırr-ı kader ise a'yân-ı sâbite âlemi olup enbiyâya bile cihet-i nübüvvetleriyle değil, ancak cihet-i velâyetleriyle mün- fî âlemini kayyûmiyyet-i zâtiyyesiyle murâd-ı ilâhîsi dairesinde çekmesi, o âlemin eserlerine ve sebeblerine kelâmsız ve dudaksız birçok gizli sözler söyler. Binâenaleyh o eserler ve sebebler murâd-ı Hak dairesinde fa'âliyet gösterirler. Terbiye-i hususiyyede enbiyâ ve evliyânın kelâmları vardır; ve bu kelâmlar onların dudaklarından ve ağızlarından çıkar. Fakat terbiye-i umumiyyede kelâm ve dudak müsta'mel değildir.

1090. Eğer akıl, "Merâm nasıl olur?" diye sorarsa, öyle söyle ki: "Sen bilmezsin vesselâm!"

Yukarıki beyitte olan "ey fazûl" hitâbı bu beyte de râci' olduğu takdîrde ma'nâ şöyle olur: Ey fazîlet sahibi olan Hüsâmeddîn! Eğer akl-ı cüz'î sâhibi olan bir kimse, "Hakk'ın sun'u eczâ-yı cihâna nasıl kelâmsız söz söyler ve bu âlemde sırr-ı kader nedir ve usûlde mukallid olanın fürû'da dahi mukallid olması ne demektir ve bunlardan murâd ve merâm nedir?" diye sorarsa, "O öyle bir şeydir ki, sen onu zevkan ve hâlen bilemezsin vesselâm!" diye cevâb ver! Zîrâ bunlar fenâ-fillah ve bekā-billah halleri içinde keşfen idrâk olunur. İlmen idrâkleri ancak sahib-i keşf olan enbiyâ ve evliyânın ihbârlarına taklîden vâki' olur. Zîrâ ilm-i aklî şekden ve şübheden hâlî değildir. Fakat ilm-i zevkî ve vicdânîde aslâ şek olmaz.

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyitlerde Bilâl'in bu kadar işkenceye rağmen îmânda ve kâfirin dahi Hz. Sıddîk'ın bu kadar acı nasâyihine rağmen küfürde ve sûrete meclûbiyette ısrarlarına ve ikisinin bu hâlinde de sırr-ı kaderin müessir olduğuna işâret buyurmuşlardır.