Mustafa (s.a.v.)in: "Sana vasiyet ettim ki, benim müşâreketim ile satın al! Sen niçin yalnız kendin için satın aldın?" diye Sıddîk (r.a.)a muâtebe kılması ve Sıddîk (r.a.)ın özür söylemesi
13. bölüm / 40 · 3433 kelime · ~18 dk okuma
1091. Dedi: "Ey Sıddik! Nihayet sana demedim mi ki, mekrümette beni ortak et!"
"Mekrümet", kerem, cûd, sehâ, izzet ve şeref demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey Sıddîk! Nihayet ben sana beni bu sehâya ve kereme ve şerefe ortak et ve Bilâl'i ortaklaşa satın al! [demedim mi?]"
1092. Dedi: "Biz senin mahallenin iki köleleriyiz. Ben onu senin yüzünden âzâd ettim."
Hz. Sıddîk cevâben dedi: "Yâ Resûlallah! Şirket ve ortaklık benim zât-ı şerîfin ile müsâvî olduğum ma'nâsını îhâm eder. Halbuki, ben ve Bilâl ikimiz dahi senin köleleriniz; ve ben o Bilâl'i satın alıp, zât-ı şerîfin için âzâd ettim. Binâenaleyh onu zât-ı şerîfin satın alıp âzâd etmiş oldu; ve bu sûretle müsâvât vehmi ortadan kalktı."
1093. "Sen beni köle ve yâr-i gār tut. Sakın, ben hiç âzâdlık istemem!"
"Zînhâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "sakın ha!" ma'nâsı münasibdir. "Yâ Resûlallâh, beni âzâd kabûl etmez bir köle ve kendine yâr-i gār ve mahrem-i esrâr ittihâz et!"
1094. "Zîra bana senin köleliğinden âzâdlık vardır. Sensiz benim üzerime bir mihnet ve cevr vardır."
"Zîrâ ben sana köle oldukça cismimin ve nefsimin köleliğinden kurtulur ve âzâd olurum; ve sen olmazsan benim üzerime nefsimin mihneti ve rûhum üzerine cevri ve zulmü vardır."
1095. “Ey cihânı ıstıfâdan diri etmiş, ammı has etmiş, hususiyle de beni!.."
"Istıfā'", seçmek ve ihtiyâr etmek ve bir şeyi hâlis ve saf yapmak demektir. Ya'ni, "Ey beşeriyet cihânını rûh-ı hayvânî bulanıklığından sâf edip, rûh-ı insânî ile diri etmiş ve avâm mertebesinde olan kimseleri havâs mertebesine terakkî ettirmiş ve husûsiyle beni makām-ı ma'rifete yükseltmiş olan Nebiyy-i zîşân!" "Mekrümet", kerem, cûd, sehâ, izzet ve şeref demektir. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Ey Sıddîk! Nihayet ben sana beni bu sehâya ve kereme ve şerefe ortak et ve Bilâl'i ortaklaşa satın al! [demedim mi?]"
1096. Cânım gençlikte rü'yâlar gördü ki, güneşin kursu bana selâm kıldı. Benim rûhum gençlikte birtakım rü'yâlar gördü. Şöyle ki: Gökteki sûrî güneş bana selâm verdi.
1097. O beni yerden göğe çekti; irtikādan dolayı onun refiki olmuş idim. O güneş beni yerden göğe çekti; ve yerden göğe terakkî ettirmekten dolayı ben o güneşin gökte refiki olmuş idim.
1098. Dedim: "Bu mahulya ve muhal idi. Hiçbir müstahil vasf-ı hâl olur mu?
“Mâhûlya” ve “mâlîhûlya”, dimâğın sevda-vı hâm ile muhtel olması; “müstahîl", muhâlin talibi ve mümkin olmayan şeyi isteyici demektir. Ya'ni Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Benim güneşle beraber gökte bulunmam zâhirde bir hayâl-i dimâğî ve muhâl bir şey idi. Hiç, bir müstahîl olan şey, hâl olan bu hayât-ı zâhirenin vasfı olur mu? Ya'ni zâhirde cismen göğe çıkmak ve güne-şin refiki olmak mümkin olur mu?"
1099. Vaktaki seni gördüm, kendimi gördüm. Aferin, o hoş kîş olan aynaya!
"Kîş”, dîn, mezheb ve millet ma'nâlarına geldiği gibi, satranç oyununda şahı hânesinden kaldırmak ve kuşları kovmak için kullanılan lafızdır. Diğer ma'nâları da vardır (Burhân). Burada "kuşları kaçırmak için kullanılan lafız"-dan kinâye olmak münasibdir; Türkçe "Kış, kış!" derler. Resûl-i Ekrem haz-retlerinin vücûd-ı şerîfi sıfât-ı nefsâniyye kuşlarını "kış!" lafzıyla kovucu ve sıfât-ı rûhâniyyeyi gösterici bir aynaya teşbîh buyurulmuştur. Ya'ni, “Yâ Re-sûlallâh! Vaktâki zât-ı şerîfini gördüm, âlem-i zâhirde mâlîhulyâ bildiğim gö-ğe çıkmanın ve güneşe refik olmanın âlem-i ma'nâda mümkin olduğunu gör-düm. Zîrâ seni gördüm, ma'nâ göğünde senin şems-i hakîkatinle kendi rûhu-mu beraber gördüm. Latîf "kış kış"lar ile sıfât-ı nefsâniyye kuşlarını kovan senin vücûd-ı şerîfinin aynasına âferin!"
1100. Vaktaki seni gördüm, muhalim hal oldu; benim cânım müstağrak-ı iclal oldu.
"Vaktāki seni gördüm, muhâl gördüğüm süret hâl oldu ve anladım ki, gördüğüm rü'yâ zâhirde muhâl ve fakat bâtında hâldir. Binâenaleyh şimdi benim cânım senin güneş gibi olan rûh-ı a'zamının müstağrakı oldu."
1101. Ey beldelerin ruhu! Vaktaki seni gördüm, bu güneşin muhabbeti gözümden düştü.
"Ey beldelerin rûhu olan Nebiyy-i zîşân! Vaktāki seni gördüm, bu sûrî güneşin muhabbeti gözümden düştü. Zîrâ sûrî güneş rûh-ı hayvânîye kuvvet verir ve senin şems-i hakîkatin ise rûh-ı insânîye dirilik verir."
1102. Benim gözüm senden âlî-himmet oldu. Çimene horluğun gayrı ile nazar etmez.
"Benim gözümün ve güneşimin kasdı ve himmeti yükseldi. His gözlerini câzib olan bu dünyanın yeşilliklerine ve çimenlerine ancak zillet ve hakāretle nazar eder; ve onların güzelliklerini ve letâfetlerini senin güzelliğin ve letâfetin muvâcehesinde hiç menzilesinde görür." Ba'zı nüshalarda - "çimen" yerine "zemen" vâki'dir, "zamân" ma'nâsına olan hayât-ı sûrîden kinâyedir. Ya'ni hayât-ı sûrî nazarımda hakîr oldu, demek olur.
1103. Nûr istedim, muhakkak nûrun nûrunu gördüm. Hûrîler istedim, hûrilerin reşkini gördüm.
"Hûr", gözünün akı ve karası şiddetle ak ve kara olan mahbûbe ma'nâsına olan "havrâ'" kelimesinin cem'idir. Cennet mahbûbelerinin vasfıdır. Bu beyitte iki vecih vardır. Birinci vecih, yukarıki tercümeye mutâbıktır. Ya'ni, "Nûr görmek istedim, muhakkak nûr olan zât-ı Hakk'ın nûru olan rûh-ı pâkini gördüm. Cennet hûrîlerini görmek istedim, senin hûrîlerin kıskandığı ve hased ettiği hakikat-i muhammediyyenin cemâlini gördüm." İkinci vecih: Birinci "nûr"dan murâd zât-ı Hak'tır ve ikinci "nûr"dan murâd, halîfe-i Hak olan rûhdur. Beyitlerde mezkûr olan "hod", "kendi" ma'nâ-sına olur. Ya'ni, "Nûr görmek istedim, kendimi nûrun nûru ve zât-ı Hakk'ın halîfesi olan rûhumu gördüm. Hûr istedim, kendimi hûrîlerin reşki gördüm" demek olur; Ve bu ma'nâ yukarıki 1099 numaralı beyitte geçen چون ترا دیدم بدیدم خویش را آفرین آن آینه خوش کیش را [ya'ni "Vaktaki seni gördüm, kendimi gördüm. Aferin, o hoş kîş olan aynaya!"] beytine merbût bulunur.
1104. Latif ve sîm-ten bir Yusuf istedim, ben sende ikinci Yusuf'u gördüm.
"Latîf ve gümüş tenli bir Yûsuf görmek istedim. Ben senin aynanda ikinci Yûsuf'u gördüm. "İkinci Yûsuf"dan murâd, Hz. Sıddîk'ın rûh-ı latîfleridir ki, sâir ervâh-ı kâmilîn gibi hakîkat-i muhammediyyede mündemiştir. Ba'zı nüshalarda "Yûsuf-ı sânî" yerine "Yûsufistân" vâki'dir. Bundan murâd dahi rûh-ı küllî-yi Muhammedî'dir ki, onda her biri Yûsuf gibi latîf olan kâmillerin ervâhı mündemiştir.
1105. “Cüst ü câu içinde cennet arkasında idim; senin her cüz'ünden cennet göründü."
"Ben cenneti arayıp taramakta idim ve cennet arkasında koşuyor idim ve cenneti görmek istiyor idim. Yâ Resûlallâh! Senin her cüz'ünden bana cennet göründü." "Cennet"ten murâd, burada mekârim-i ahlâktır; ve mekârim-i ahlâk ma'rifetullâh netîcesidir. Nitekim hadis-i şerifte بعثت لا تمم مكارم الاخلاق ya'ni "Ben mekârim-i ahlâkı tamâm etmekliğim için gönderildim" buyurulmuştur. Zîrâ iyi ahlâk hayât-ı dünyeviyyede cennet olduğu gibi hayât-ı uhreviyyede de suver-i cemîleye mütemessil olarak ayn-ı cennet olur. Kötü ahlâk ise hayât-ı dünyeviyyesinde sahibine azâb olduğu cihetle ayn-ı cehennemdir; ve hayât-ı uhreviyyede dahi suver-i kabîhaya mütemessil olarak ayn-ı cehennem olur. Resûl-i Ekrem hazretleri ise وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلق عظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin"] âyet-i kerîmesi mûcibince baştan başa mekârim-i ahlâk idiler.
1106. "Bu bana nisbetle medh ve senâdır. Bu sana nisbetle kadh ve hicivdir."
İkinci vecih: Birinci "nûr"dan murâd zât-ı Hak'tır ve ikinci "nûr"dan murâd, halîfe-i Hak olan rûhdur. Beyitlerde mezkûr olan "hod", "kendi" ma'nâsına olur. Ya'ni, "Nûr görmek istedim, kendimi nûrun nûru ve zât-ı Hakk'ın halîfesi olan rûhumu gördüm. Hûr istedim, kendimi hûrîlerin reşki gördüm" demek olur; Ve bu ma'nâ yukarıki 1099 numaralı beyitte geçen چون ترا دیدم بدیدم خویش را آفرین آن آینه خوش کیش را [ya'ni "Vaktaki seni gördüm, kendimi gördüm. Aferin, o hoş kîş olan aynaya!"] beytine merbût bulunur.
1107. Mûsâ-yı kelîmin huzurunda saf çoban adamın Huda'yı medhi gibidir.
"Yâ Resûlallah! Benim seni medhetmem Mûsâ Kelîmullâh (a.s.)ın huzûrunda sâf ve sâde-dil çobanın kendi mertebesine göre Hak Teâlâ hazretlerini medh etmesi kabîlindendir."
1108. Dedi ki: "Senin bitini arayayım! Sana süt vereyim! Senin çarığını dikeyim ve önüne koyayım!"
Nitekim o sâf çoban dedi ki: "Ey Hâlıkım! Senin bitlerini arayıp ayıklayayım! Sana süt getireyim! Senin çarığını dikip önüne koyayım!" Bu kıssa II. cildin 1707 numaralı beytinin başındaki sürhden başlar.
1109. Hak onun kadhını azîm medhde tuttu. Eğer sen dahi merhamet edersen acib olmaz.
"Be-medhî"de "ba", tarafiyet ve "ya", ta'zîm içindir. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri o sâf çobanın hakîkatte kadh ve zem olan sözlerini büyük medh mertebesinde tuttu. Nitekim II. cildin 1739, 1740 numaralı beytlerinde şöyle buyurulmuş idi:
[Ya'ni] "Her bir kimseye bir sîret koymuşum; her bir kimseye bir ıstılâh vermişim. Onun hakkında medh ve senin hakkında zemdir; onun hakkında bal ve senin hakkında zehirdir."] "Yâ Resûlallah! Eğer hakîkatte kadh olan benim bu medhlerimi mertebemin dûnluğuna merhameten medh olarak kabûl edersen acîb olmaz. Zîrâ sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallıksın!" "Kadh", lügatte "ta'yîb etmek ta'n etmek;" "hicâ", medhin zıddı olan zemdir. Ya'ni "Yâ Resûlallah! Benim bu söylediğim sözler benim mertebeme nisbetle senin hakk-ı şerîfinde medh ve senâdır. Fakat mertebenin yüksekliğine nisbetle kadh ve ta'yîb ve ta'n ve hiciv ve zemdir."
1110. "Ey akılların ve vehimlerin verâsı! Fehimlerin kusûruna merhamet buyur!"
[1094] "Ey hakikat-i muhammediyyesi akılların ve vehimlerin arkasında ve fevkinde olan Resûl-i Ekrem Efendimiz! Biz seni aklımızın erdiği ve vehmimizin yetişebildiği elfaz ile medh ederiz. Bizim anlayışımızın eksikliğine ve âcizliğine merhamet buyur!"
1111. Ey âşıklar! Yeni edici olan eski cihandan yeni ikbal erişti!
"Nev-kün", vasf-ı terkîbî olup “yeni edici" demektir. "Eski cihân"dan murâd, âlem-i gaybdır. Ya'ni, "Ey hakikat âşıkları! Vakit vakit yeni edici ve yenilik gösterici olan âlem-i gaybdan yeni bir muallim-i hakîkat ve yeni ikbâl olan Peygamber-i zîşân erişti!"
1112. O cihandan ki, o bîçârenin çaresini dileyicidir. Dünyanın yüz binlerce nadiresi ondadır.
"O yeni ikbâl, o cihandan geldi ki, o cihân, çâresizin çâresini dileyicidir; ve cihân-ı gayb öyle bir âlemdir ki, âlem-i zâhir olan bu dünyanın binlerce nâdiresi ve acâibi onda mündemiştir."
1113. Ey kavim! Müjde olsun! Sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak, sıkıntı zâil oldu.
"Ey tabîat âlemi içinde bunalan hakîkat talibleri! Müjdeler olsun ki, artık sevinç vakti geldi. Ey kavim! Ferahlanın! Muhakkak cismâniyet ve nefsâniyet âleminin verdiği sıkıntı gitti."
1114. "Bir güneş "Ey Bilal! Bizi dinlendir!" diye tekāzāda hilalin evine gitti."
"Kâze", mutlak menzil ve hâne ve zirâat eden rençberlerin tarla kenarında sazdan ve tahtadan yaptıkları oda ma'nâlarınadır (Burhân). Burada "hakîr ev"den kinâyedir. "Tekāzā", taleb demektir. "Güneş"ten murâd, Resûl-i Ekrem hazretlerinin rûh-ı a'zamları ve "hilal"den murâd, Hz. Bilal'in rûhudur. Güneşten ziyâ alan "ay" yeni görünmeye başladığı vakit "hilal" hâlinde olduğu ve Bilâl dahi rûh-ı küllî-i Muhammedî'den kuvvet alıp yeni zâhir olduğu için onun rûhu hilâle teşbîh buyurulmuştur. "Hilalin hânesine gitmek", Resûl-i Ekrem'in Bilal'in ruhuna teveccüh buyurmalarıdır. Ya'ni, “Bir büyük güneş olan rûh-ı Muhammedî bu rûh-ı küllîye nazaran hakîr bir ev mesâbesinde olan Bilal'in rûh-ı hilâline "Ey Bilal! Bizi, latîf sesin ile ezân oku da dinlendir!" diye hitâb edip tekāzâ ve taleb içinde olarak gitti." Nitekim I. cildin 2016 numarasına musâdif olan جان کمالست و ندای او کمال . مصطفی فرمود ارحنا يا بلال [ya'ni "Cân kemâldir ve onun nidâsı da kemâldir. Mustafa "Ey Bilal, bizi dinlendir!" buyurdu"] beytinde de bu ma'nâ geçti. Şurrâh-ı kirâm, “hilâl"den murâd, âtîde kıssası gelecek olan Hilâl adlı kölenin Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından ziyâretine işâret buyurulduğunu yazmışlardır. Bu da câizdir.
1115. Düşman korkusundan dudak altından söylerdin. Onların körlüğüne minare üzerine git, söyle!
Bu beyt-i şerîf Resûl-i Ekrem hazretleri tarafından Bilâl'e hitâben vâki'dir. Ya'ni, "Ey Bilal! Sen düşman korkusundan dolayı tevhîd-i ilâhîyi ve benim nübüvvetimi dudak altından ve gizli söylerdin. Şimdi o düşmanın körlüğüne minâre üzerine git de bağıra bağıra söyle ve "Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden resûlullâh" sözlerini halka i'lân et!"
1116. Müjdeci her gamlının kulağına üfler. Kalk, ey müdbir! İkbal yolunu tut!
"Demîden", lügatte "nefh etmek ve üflemek" demektir. Müjdeci kelâm vâsıtasıyla müjdesini verdiği vakit bittabi' nefesini ve sesini çıkarır ve bu sesi sâmi'in kulağına hava nakleder. Binâenaleyh bu müjde, müjdecinin müjdelenen kimsenin kulağına üflemesi olur. Nitekim yukarıda geçen 1037 ve 1038 numaralı beyitlerde:
[Ya'ni "Kulağın boşluğunda onun çekici olan havası, onun kelâmının doğrusunu ve yalanını müdriktir. O küçük kemikte o ne havadır ki, kıssa okuyucunun harf ve savtını kabûl eder"] buyurulmuş idi. olduğu ve Bilâl dahi rûh-ı küllî-i Muhammedî'den kuvvet alıp yeni zâhir olduğu için onun rûhu hilâle teşbîh buyurulmuştur. "Hilâlin hânesine gitmek", Resûl-i Ekrem'in Bilâl'in rûhuna teveccüh buyurmalarıdır. Ya'ni, “Bir büyük güneş olan rûh-ı Muhammedî bu rûh-ı küllîye nazaran hakîr bir ev mesâbesinde olan Bilâl'in rûh-ı hilâline "Ey Bilâl! Bizi, latîf sesin ile ezân oku da dinlendir!" diye hitâb edip tekāzâ ve taleb içinde olarak gitti." Nitekim I. cildin 2016 numarasına musâdif olan جان کمالست و ندای او کمال . مصطفی فرمود ارحنا يا بلال [ya'ni "Cân kemâldir ve onun nidâsı da kemâldir. Mustafa "Ey Bilâl, bizi dinlendir!" buyurdu"] beytinde de bu ma'nâ geçti. Şurrâh-ı kirâm, “hilâl"den murâd, âtîde kıssası gelecek olan Hilâl adlı kölenin Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından ziyâretine işâret buyurulduğunu yazmışlardır. Bu da câizdir.
1117. "Ey bu hapiste ve kokmuşta ve bit içinde olan! Sakın ha! Kimse işitmesin; kurtuldun; sus!"
"Ey bu cismâniyet âleminin habsi içinde ve bu kokmuş cisim içinde ve dâimâ kendini ısıran havâss-i zâhire ve bâtıne bitleri içinde olan gäfil! İnsân-ı kâmilin da'vetine icâbet etmekle bu cismâniyet murdârlığından kurtuldun ve letâfet-i rûhâniyye iktisab ettin! Artık sus! Sakın ha! Bu hâl-i letâfet içindeki zevkini nâ-mahremlere ifşa etme!"
1118. "Ey benim yârim! Nasıl sâkit edersin ki, her kılın dibinden davul çalıcı zâhir olur?"
Bu beyit Hak yolunun sâliki tarafından insân-ı kâmilin "sus!" demesine cevâben îrâd buyurulmuştur. Ya'ni sâlik mürşidine cevâben der ki: "Ey benim hakîkî yârim! Sen beni nasıl susturursun ki, benim vücûdumdaki her kılın dibinden bir davul çalıcı zâhir oluyor ve hâlimi ifşâ ediyor?" Nitekim Hz. Bilâl cenâb-ı Sıddîk'ın "Sus ve esrârı fâş etme!" diye vâki' olan tavsiyesini icrâ edemeyip, işkencelere rağmen "Ahad! Ahad!" diye bağırdı.
1119. Öyleki, hased huylu düşman sağır oldu. Der ki: "Bu kadar davulun sesi nerede?"
Ya'ni, o davul çalıcı öyle çaldı ki, hasûd olan düşman sağır oldu da, "Bu kadar davulun sesi nerededir?" diye sorar. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri bin üç yüz elli küsûr seneden beri Kur'ân-ı Kerîm ile tevhîd-i hakîkî davulunu çaldığı ve beş vakit de minârelerde tevhîd-i ilâhîye ve nübüvvet-i Muhammedîye şehadet olunduğu ve münkirler bu davulun çalındığını gördükleri hâl- "Müjdeci"den murâd, enbiyâ ve evliyâdır. "Müdbir", cismâniyet âlemine teveccüh edip Hak'tan geri kalan kimseden kinâyedir. Bu beyit husûsan Resûl-i Ekrem lisânından ve umûmen insân-ı kâmiller tarafından ehl-i gaflete hitâbdır. Ya'ni, "Ey gāfil! Hayât-ı ebediyye müjdecisi olan enbiyâ ve evliyâ her cismâniyet darlığının gamı içinde kalanların kulağına feyz-i ma'nevîyi ve insanlık şuûrunu üfler. Kalk, ey Hak'tan geri kalan gāfil! İkbâle ve Hakk'a teveccüh yolunu tut!"
1120. Onun yüzüne fesleğen vurur ki, tâzedir. O körlükten der ki: "Bu sadme nedir?"
İnsân-ı kâmil o münkirin yüzüne güzel kokulu tevhîd-i hakîkî fesleğeni çarpar. O münkir kalbinin körlüğünden bu çarpmayı bir kahır telakkî edip, "Beni rahatsız eden bu sadme ve çarpma nedir?" der.
1121. Hûrîler onun elini çekiyor, işkence ediyor; kör, "Niye beni ağrıtıyor?" diye hayrândır.
İnsân-ı kâmilin ızhâr ettiği hakāyık-ı ilâhiyye ve maârif-i rabbâniyye hûrîleri münkir-i evliyâ olan ehl-i zâhirin kudret-i idrâkini hırpalayarak kendi taraflarına çekiyor. Halbuki his gözü açık ve kalb gözü kör olan kimse, "Bu maânî niçin benim i'tikādımı ve idrâkimi bozarak dert ve elem veriyor?" diye hayrettedir.
1122. "Benim elim ve cismim üzerinde bu keşâkeş nedir? Uyumuşum, bırak, tâ bir uyku edeyim!"
"Bana ilkā olunan bu ma'nâlar ile benim kudret-i idrâkim ve havâss-i cismim üzerindeki bu keşâkeş ve bu çekiş nedir? Ben havâss-i zâhiremin söylediği ninniler ile uyumuşum. Bırak, zevkimi bozma! Güzelce bir uyku çekeyim!"
Bu beyt-i şerîfte ehl-i zâhirin, hakāyıkı havâss-i hamse-i zâhire ve bâtıne ile idrâke çalıştıklarına işaret buyurulur. Halbuki bu havâs âlem-i zâhire münhasırdır ve âlem-i zahir ise الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" hadîs-i şerîfi mûcibince rü'yâdır. Binâenaleyh ehl-i zâhir hakāyıkı rü'yâda görmeye çalışırlar.
1123. Onu ki, rü'yâda ararsın, odur. Gözünü aç ki, o iyi izli olan aydır.
Ey zahir-bîn! O şeyi ki, sen havâss-i cismin ile rü'yâ olan bu âlem-i zâhirde ararsın, insân-ı kâmilin söylediği hakäyık ve maârif-i ilâhiyye senin rü'yâda arayıp da bulamadığın şeydir. Aklının gözünü aç ki, sana o hakäyıkı beyân eden iyi izli ve nûrlu olan aydır ki, bu ay mesâbesinde olan insân-ı kâmil, nûr-ı maarifi güneş mesâbesinde olan hakikat-i muhammediyyeden alır. Eğer sana karşı hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi ibzâl ediyor ve seni uykudan uyandırıp kendi tarafına çekiyor ise, sende gördüğü isti'dâdın güzelliğindendir; yoksa sana ezâ ve cefâ etmek için değildir.
1124. Ondan dolayı belalar azîzler üzerine ziyade oldu. Zîrâ o lütuf etmeyi yâr güzellere ziyade etti.
"Tecemmüş”, tefa'ul babındandır; "lutf etmek, mihribanlık göstermek ve kalbleri kazanmak" ma'nâlarınadır. Burada evvelki ma'nâlar münasibdir. Ya'ni, bu sırra mebnîdir ki, belâlar isti'dâdları güzel ve kendileri ind-i ilâhîde aziz olan kimseler üzerine ziyâde oldu ve Hak Teâlâ onları bu belâlar vâsıtasıyla kendi tarafına çekti. Nitekim hadis-i şerifte اشد البلاء على الانبياء ثم الأولياء ثم الامثل فالامثل ya'ni "Belâların en şiddetlisi peygamberler üzerinedir. Sonra velîler ve sonra da onlara benzeyenler üzerinedir" buyurulur; ve ârifin birisi de لولا البلاء من الله لم يكن لعبد اليه سبيل ya'ni "Eğer Allah tarafından belâ olmasa idi, abd için Allah'a yol olmaz idi" demiştir. Zîrâ yâr-i hakîkî olan Hak Teâlâ bu lutfu ve mihribanlığı güzellere karşı ziyâde etti ve isti'dâdı güzel olmayanları da gaflet uykusunda bıraktı. Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan insân-ı kâmil dahi böyle yapar.
1125. Her bir yolda güzeller ile latîfe eder; ba'zan körleri dahi karıştırır.
İnsân-ı kâmil isti'dâdı güzel ve akıl ve idrāki parlak olan kimseler ile her bir yolda ya'ni her bir muamelede latîfe eder ve bu latîfeler ile onu kendisine cezbeder. Ba'zan akıl gözü kör ve idrâki mahdûd olan kimselerin bâtınlarını dahi onların mizâçlarına göre görünmek sûretiyle karıştırır.
1126. Kendisini bir dem bu körlere verir, tâ ki körlerin mahallesinden feryad sıçraya!
Ya'ni, insân-ı kâmil bir müddet kendisini bu kör kalbliler ile meşgül eder ve bunlara كلموا الناس على قدر عقولهم ya'ni "Nasa akılları mikdârınca söyleyiniz!" hadîs-i şerîfine ittibâen söz söyler. Bu muameleyi körler âleminde dahi hiç olmazsa taklîden Hakk'a teveccüh hâsıl edip, bir feryâd sıçrasın diye yapar. Menâkıb-ı evliyâyı mütâlaa edenlerce ma'lûmdur ki, bir insân-ı kâmile intisâb eden binlerce sâlikten ancak birkaç kimse Hakk'a vâsıl olur, mütebâkîsi mertebe-i taklîdde kalır.
Hilal'in kıssasıdır ki, Hudâ'nın muhlas ve taklîdsiz sâhib-i basîret bir kulu idi. Mahlûkātın köleliği içinde, acz cihetinden değil, maslahat cihetinden zâhiren Lokmân ve Yûsuf ve onların gayrıları gibi gizlenmiş idi. Bir beyin seyis olan kölesi idi ve o bey müslümân idi; fakat gözü kapalı idi.
"Kör bilir ki, bir anası vardır. Fakat nasıldır? Vehme getirmez." Eğer bu biliş ile anaya ta'zîm ederse körlükten kurtulması mümkin olur. "Allah bir kula hayır murâd ettiği vakit onun kalbinin iki gözünü açar; tâ ki, o onlar ile gaybı görür." إِذَا أَرَادَ اللهُ بِعَبْدِ خَيْراً فَتَح عيني قلبهُ لِيُبْصِرَهُ بِهِمَا الْغَيْبَ "Bu yolu gönül diriliğinden hâsıl et! Zîrâ bu cisim diriliği hayvanlık sıfatıdır"
Yukarıda gözlüler ile körlerden bahis buyurulmuş idi. Bu kıssa kalb gözleri açık olanlar ile kapalı olanların hâlini beyânen îrâd buyurulmuştur.
Ya'ni, insân-ı kâmil bir müddet kendisini bu kör kalbliler ile meşgül eder ve bunlara كلموا الناس على قدر عقولهم ya'ni "Nasa akılları mikdârınca söyleyiniz!" hadîs-i şerîfine ittibâen söz söyler. Bu muameleyi körler âleminde dahi hiç olmazsa taklîden Hakk'a teveccüh hâsıl edip, bir feryâd sıçrasın diye yapar. Menâkıb-ı evliyâyı mütâlaa edenlerce ma'lûmdur ki, bir insân-ı kâmile intisâb eden binlerce sâlikten ancak birkaç kimse Hakk'a vâsıl olur, mütebâkîsi mertebe-i taklîdde kalır. Hilal'in kıssasıdır ki, Hudâ'nın muhlas ve taklîdsiz sâhib-i basîret bir kulu idi. Mahlûkātın köleliği içinde, acz cihetinden değil, maslahat cihetinden zâhiren Lokmân ve Yûsuf ve onların gayrıları gibi gizlenmiş idi. Bir beyin seyis olan kölesi idi ve o bey müslümân idi; fakat gözü kapalı idi.
"Kör bilir ki, bir anası vardır. Fakat nasıldır? Vehme getirmez."
Eğer bu biliş ile anaya ta'zîm ederse körlükten kurtulması mümkin olur.
"Allah bir kula hayır murâd ettiği vakit onun kalbinin iki gözünü açar; tâ ki, o onlar ile gaybı görür." إِذَا أَرَادَ اللهُ بِعَبْدِ خَيْراً فَتَح عيني قلبهُ لِيُبْصِرَهُ بِهِمَا الْغَيْبَ
"Bu yolu gönül diriliğinden hâsıl et! Zîrâ bu cisim diriliği hayvanlık sıfatıdır"
Yukarıda gözlüler ile körlerden bahis buyurulmuş idi. Bu kıssa kalb gözleri açık olanlar ile kapalı olanların hâlini beyânen îrâd buyurulmuştur. Ta'rîfât-ı Seyyid'de "muhlas", Allâhu Teâlâ'nın şirkten ve maâsîden sâfi kıldığı kimseler diye ta'rîf olunmuştur. Bu ta'rîfe göre "muhlas", taklîdsiz ve sâhib-i basîret olan kimse, şirk-i hafi ve celîden sâf olduğu için Hz. Hilal (r.a.) hakkında bu kelime isti'mâl buyurulmuştur. Hz. Lokmân hakkındaki ma'lûmât Ravzatü's-Safa'da mufassalan yazılı olduğu gibi Yûsuf (a.s.)ın kıssası dahi tefsîr kitablarında ve Kısas-ı Enbiya'da münderiç ve meşhûrdur. Burada zikri uzun olur. داند اعمی که مادری دارد [ya'ni "Kör de bilir ki, bir anası var..."] ilh. Beyt-i şerîfi Hakîm Senâî hazretlerinin Hadîka'sından muktebesdir. Ma'lûm olsun ki, mü'minler iki nevi'dir: Birinin kalbinin iki gözü açık ve diğerinin kapalıdır. Kalbinin iki gözü açık olanlar bir gözüyle zâhiri ve bir gözüyle bâtını görürler. Ya'ni Hakk'ı halkta ve halkı da Hak'ta görürler. Binâenaleyh mahlûka kul olmayı Hakk'a kul olma bilirler. Fakat bu gözleri kapalı, yalnız his gözü açık olanlar ne bâtını ne de zâhiri görürler. Onların gerçi his gözleri açıktır, eşyâyı görürler, fakat eşyânın ne olduğunu bilmezler. Binâenaleyh onların bu görüşü zâhiri görmek değildir. Hayvanlar gibi karaltıyı görmekten ibarettir. Zîrâ cehl içinde hayvanlar gibi yaşamaktadırlar. Nitekim İmâm Alî (k.A.v.) efendimiz buyururlar: حياة القلب علم فاغتنمه وموت القلب جهل فاجتنبه "Kalbin hayatı ilimdir, onu ganîmet bil! Ve kalbin ölümü cehildir, ondan sakın!" İmdi bu körler iki kısımdır: Bir kısmı kalb gözü açık olanlara hürmet edip onların ulûm ve maârifini birtakım te'vîlât ile inkâr etmez. Bir kısmı da onlara muhâlif olup inkâr ederler. Evvelki körler hürmetkârâne olan taklîdlerinin fâidesini görürler. Sonrakiler inkârlarının ve hürmetsizliklerinin cezâsını hem hayât-ı dünyeviyyelerinde ve hem de hayât-ı uhreviyyelerinde çekerler.