İçeriğe atla

Türkün o mutrıba "Bildiğini söyle!" diye bağırması ve mutrıbın beye cevab vermesidir

9. bölüm / 40 · 7790 kelime · ~39 dk okuma

719. Mutrıb sarhoş olan Türk'ün önünde, nağme hicabı içinde "Elest" esrârına başladı.

Ya'ni, mutrıb sarhoş olan Türk beyinin önünde sazını çalarak mûsikî nağmeleri perdelerinin içinde ألست بربكم (A'raf, 7/172) ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhın esrârını söylemeye başladı. Nitekim Hz. Pîr'e kırk sene hizmet etmiş olan Sultân Alâeddîn-i Selçûkî'nin seraskeri Ferîdûn b. Ahmed Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da şöyle buyurur:

“Avâz-ı gınâ âşıklara ondan dolayı hoş gelir ki, bezm-i elestte rûhânî olan hoş sadâlar ile ünsiyet etmiş ve onun safâ-yı istimâ'ıyla perverde olmuş idiler. Bugün, ki âlem-i nefs ve küdûret-i vücûdda giriftâr ve o âlem-i rûhânîden dûr olmuşlardır, o latif ve hoş sadâlardan bir şemme gûş-i idrâkine vâsıl olunca dil-i mahzûn gāyet-i şevkden ıztırâb ve cûşa gelir ve cismi bi'l-mütâbaa harekete getirir."

720. "Ben bilmem ki, sen ay mısın, yahud put musun? Acaba, benden ne is[704] tiyorsun? Bilmem!"

"Vesen", putperestlerin taptıkları put ma'nâsınadır. Ya'ni, mutrib tegannî ile dedi ki: "Ey vücûd-i hakîkî! Sen bu teganniyâtı ve âlem-i keserâtı varlığın ile nûrlandıran ay mısın? Yâhud bu teganniyâtın kendisi misin? Bilmem! Bu âlem-i taayyünât ve keserât içinde benden nasıl bir hizmet istiyorsun? Bilmem!"

yahud ay mısın? Bilmem! Bu perîşân âşıktan ne istersin? Bilmem!"

721. Ben bilmem ki, acaba sana ne hizmet getireyim? Susayım mı, yahud seni lafza getireyim mi?

"Tenzeden", susmak demektir. "Tâ çi"deki "tâ" taaccüb içindir. Ya'ni, "Ey vücûd-i hakîkî! Ben bilmem ki, bu âlem-i keserâtta senin murâd-ı şerîfine muvâfik olarak ne hizmet edeyim? Senin esrârına müteallık sözler söylemekten susayım mı, yoksa elfâz ve ibârât ile bu esrârdan bahs edeyim mi?"

722. Bu acibdir ki, sen benden ayrı değilsin! Bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim?

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ (Hadîd, 57/4) ya'ni “Nerede olsanız o sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince acîbdir ki, sen benden ayrı değilsin. Bununla berâber sana mekân isbât edemem. Binâenaleyh bilmem ki, sen neredesin, ben neredeyim? Ya'ni ben sen değilim, diyemem. Benim vücudumun hudûdu ayrı ve senin vücudunun hudûdu ayı olur. Bu ise senin bî-nihâye olan vücûdunu tahdîd etmek olur; ve eğer "Ben senim, sen de bensin!" desem seni benim vücûd-i mahdûduma hasretmiş olurum. Velhâsıl senin nerede ve benim nerede olduğumu ta'yîn edip bilemem."

723. Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin? Gâh sîneye, gâh hûna çekersin!

"Ber", sîne ve göğüs ma'nâsınadır. Burada kurb ve yakınlık murâd olunur. “Hûn”, “kan" ma'nâsına geldiği gibi "kendilik ve hodbînlik" ma'nâsına da gelir (Burhân). Ya'ni, "Ben bilmem ki, beni nasıl çekersin ve kullanırsın? Ba'zan sîneye ya'ni yakınlığa çekersin; o vakit ben kendimi görmem; ancak seni görürüm ve "ene'l-Hak" na'rasını vururum. Ba'zan beni benliğim ve hodbînliğim tarafına çekersin. O vakit kendimi senden ayrı ve abd görürüm." Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar:

"Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Huda'yım" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendisi için ve diğeri de Huda içindir.. Fakat "ene'l-Hak" diyen kimse kendisini yok edip ve ber-hevâ eyleyip "ene'l-Hak" der. Ya'ni "Ben yokum, hep odur. Huda'dan başka mevcûd yoktur. Ben külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar ilh..."

724. Dudağı böylece "Bilmem!" e açtı. "Ben bilmem, ben bilmem!"i saz etti.

Ya'ni, o mutrıb söylediği gazelde ağzını böylece "Bilmem!" demeye açtı ve sazını da "Ben bilmem, ben bilmem!" redîfli bir gazel ile çalmağa başladı.

725. Vaktaki "Bilmiyorum" hadden gitti, taaccübden dolayı bizim Türk'ümüzün bu terâneden gönlü tutuldu.

"Şigift", acîb ve garîb şey demektir. "Harâre", burada terâne ve birkaç sazdan çıkan sadâ ve birkaç kimsenin hançeresinden çıkan nağmeler ve mutlak sadâ ma'nâsına da gelir. Ya'ni vaktāki mutrıbın "Bilmiyorum" diye gazel okuması ve sazı çalması hadden aştı ve çoğaldı, taaccübden dolayı bu terâneden bizim Türk beyimizin gönlü tutuldu ve içi sıkıldı.

726. O Türk sıçradı ve topuzu yukarılara kadar çekti. Mutrıbın başı üzerine erişti.

"Debbûs", Türkçe "topuz" demektir. İkinci mısra'daki "ulâhâ" kelimesini şurrâh-ı kirâmın hepsi "aleyhâ" okumuşlar ve birtakım tekellüflü mütalaalarda bulunmuşlardır. Halbuki bu kelime "yukarı" ve "yüksek" ma'nâsına olan "ulâ" ile Fârisî edât-ı cemi' olan "hâ"dan mürekkebdir. Bu sûrette "ulâhâ", "yukarılara ve yükseklere kadar" demek olur; ve ma'nâda külfete de hâcet kalmaz. Ya'ni, Türk beyinin “Bilmemler"den içi sıkıldı, hemen topuzu kaptı ve vurmak üzere yukarılara kadar kaldırarak mutribın başı ucuna geldi.

727. Bir çavuş eliyle topuzu tuttu ve dedi ki: "Hayır! Bu zamanda mutrib öldürücülük kötüdür!"

Beyin çavuşlarından birisi beyin yukarılara kaldırdığı topuzu tuttu ve mutrıbın başına indirilmesine meydan bırakmadı. Ve dedi ki: "Ey bey! Bu işret meclisinde mutrıb öldürücülüğe kıyâm etmek fenâ bir haldir!" külliyyen adem-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki, halk anlamıyorlar ilh..."

728. Dedi: "Onun hadsiz ve adedsiz tekrarı benim tab'ımı dövdü ve ben de onun başını döverim!"

Bey çavuşa cevâben dedi: "Ve onun hadsiz ve sayısız "Bilmem"leri tekrârı benim içimi sıktı ve tab'ımı dövdü. Binâenaleyh ben de bu topuz ile onun başını döverim!" "Mer", aded ve sayı demektir.

729. "Ey deyyûs! Bilmiyorsan b.. yeme! Eğer biliyor isen maksûd üzerine çal!"

"Kaltabân", deyyûs ve pezevenk demektir. "Güh", necâset ma'nâsına olan "gûh"ün muhaffefidir. Ya'ni, Türk beyi çavuşun men'i üzerine her ne kadar gürzü mutrıba vurmadı ise de, öfkesini alamayıp sövdü ve saydı. "Bilmiyorsan bırak, hezeyân etme! Eğer biliyor isen bildiğini söyle, sazını lâyık-ı vechi ile çal!" dedi.

730. "Ey ahmak! Onu söyle ki, onu biliyorsun. "Bilmem, bilmem"i çekme!"

[714] "Gîc", perîşân ve perâkende ve dimâğı muhtel olan kimse demektir. Ya'ni, "Ey dimâğı muhtel olan kimse! Bildiğini söyle! Gazelinin nakarâtını “Bilmem, bilmem" yapma!"

731. Ben: "Hey miri! Neredensin?" diye sorarım. Sen dersin ki: "Belh'den değil, Herât'tan değil!"

Hind şârihlerinden Muhammed Efdal hazretleri "Hey mirî" Türkçe'dir ve Türkler muhâtabâtta kullanırlar, diyor; ve Burhân'da "Bir kimse ile kadr ve mertebede ve büyüklükte beraberlik etmek ve fenâlıkda ittihad etmek" ma'nâlarına gösterilmiştir. Bu ma'nâlara göre "Hey arkadaş!" diye tercüme edilmek münasib olur. Arnavutlar'ın "Hey muri" diye birbirlerine vâki' olan hitâblan gālibâ buradan intikal etmiştir. Ya'ni, "Ey mutrib! Meselâ ben sana "Hey arkadaş! Nerelisin?" diye soruyorum. Sen de cevâben diyorsun ki: "Belh şehrinden değilim, Herât şehrinden değilim."

732. "Bağdad'dan değil, Musul'dan değil, Tırâz'dan değil! Değil, değil de, uzun yolu çekersin."

"Tırâz", burada Çin hududunda bir şehrin ismidir. Ya'ni, "Bağdad'dan değilim, Musul'dan da değilim ve Tırâz şehrinden de değilim" dersin ve "değil, değil" diyerek uzatıp durursun."

733. Muhakkak "Ben neredenim" de, kurtul! Burada tenkîh-i menât ahmaklıktır.

Ba'zı nüshalarda bu beyit şu sûretle vâki'dir: "Muhakkak, şâyet nereli isen söyle, kurtul; bu mahalde tenkîh-i menât var mıdır?"

"Tenkîh", lügatte temizlemek ve zâid olanları giderip atmak; "menât", rücû' edecek yer, merci' demektir; ve bir şeye asılmak ve matlab ve maksûd ma'nâlarına da gelir. Usûl-i fıkıh ıstılâhında bir husûsa müteallık olan hükmü o husûsât tecrit edilmek sûretiyle umûmîleştirmekten ibarettir. Binâenaleyh burada "tenkîh-i menât" ta'bîri kendi mensûb olduğu şehri ta'yîn için bir çok şehirlerin adını sayıp dökerek mensûb olduğu şehirden tecrîd etmek demek olur ki, "Nerelisin?" diye sorulan bir kimsenin böyle tenkîh-i menât sûretiyle cevaba tasaddîsi bittabi' hamâkat olur.

734. Yahud sordum ki: "Ey aç! Ne yedin?" Sen dersin ki: "Şarab değil ve kebab değil!"

"Nâ-şitâb", mâhitâb vezninde sabahdan beri bir şey yememiş olan aç kimseye derler. "Nâ-şitâ" ve "nâ-hâr" dahi bu ma'nâyadır (Burhân). Nâ-şitâbda "ey" harf-i nidâsı mahzûfdur. Ya'ni, "Yahud ben sordum ki: "Ey karnı aç olan kimse! Ne yedin?" Sen de cevâben dersin ki: "Şarab değil ve kebab da değil!""

735. Ne pastırma ve tirit ve ne mercimek!" O şeyi ki, yedin, yalnız ve ancak onu söyle!

Ya'ni, "Pastırma yemedim, tirit yemedim ve mercimek dahi yemedim!" deyip, uzatırsın. Ne yedin ise yalnız ve ancak o yediğin şeyi söyle! Maksada kâfidir."

736. "Bu uzun söz çiğneyicilik ne içindir?" Mutrıb dedi: “Zîrâ ki maksûdum gizlidir."

Ya'ni, "Değil, değil" diye uzun sözleri ağızda çiğnemek ve nefye dâir olan sözleri uzatmak ne içindir? Ve bunda ne fâide vardır?" Mutrıb Türk beyine cevâben dedi ki: "Benim nefye dâir sözleri uzatmakta gizli maksadım vardır."

737. "İsbat senin nefyinden evvel ürker. İsbâttan koku götürmen için nefyettim."

Ma'lum olsun ki, yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzere "mutrıb"dan murâd, insân-ı kâmildir; ve acemî olan "Türk beyi"nden murâd dahi, câh ve mansıb ve mal ve mülk muhabbeti ile sarhoş olan ehl-i dünyâdır. İnsân-ı kâmil bunların muvâcehesinde, bu keserâtın fânî ve mevhûm ve yok olduğundan bahseder. Kendilerinin mahbûbu ve ma'şûku olan bu keserâtın nefyi ehl-i dünyânın nefislerine ağır gelir de derler ki: "Ey efendi! Bu keserât nasıl yok olur? Eğer murâdın Hakk'ı isbat etmek ise ancak onu söyle! Bize bu yetişir. Yoksa nefsü'l-emrde sabit olan bu isbâtı nefy etme!" Insân-ı kâmil dahi onlara cevaben buyurur ki: "Sen Hakk'ın gayrı olan bu isbâtı nefy edip onların muhabbetini kalbinden çıkarmazdan evvel Hakk'ın isbâtı senden ürker. Bu isbâttan aslâ bir koku alamazsın. Zîrâ Hak Teâlâ insanın içinde iki kalb yaratmadı ki, birisine Hakk'ın ve diğerine de halkın muhabbetini koysun ve bu iki muhabbeti sadrında cem' etsin. Nitekim sûre-i Ahzab'da buyurulur: مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِن قَلْبِينِ فِي جَوْفِهِ (Ahzab 33/4) ya'ni “Allâh Teâlâ bir adam için onun sadrında iki kalb yaratmadı."

738. "Bu sazı nefy ile nâğmeye getirdim. Vaktaki ölürsün, ölüm sırrı söyler."

"Binâenaleyh bu sazı ve sözü evvelâ nefy ile tegannî ettim, ey gāfil. Mâsivâ-yı Hakk'ın muhabbeti senin nefsine ve cismâniyetine taalluk eder. Bu muhabbet ile aslâ rûhunun alâkası yoktur. Vaktāki nefsin riyâzât ve mücâhedât sâyesinde ölür, bu ölüm sana nefyin sırrı ne olduğunu söyler." Peygamber (a.s.)ın "Ölmezden evvel ölünüz!" kavlinin tefsîri ve Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin beyti: "Ey dost! Eğer sen dirilik istersen ölmezden evvel öl; zîrâ İdrîs böyle ölümden dolayı bizden evvel cennetlik oldu."

موتوا قبل ان تموتوا hadîs-i şerîfi hakkındaki îzâhât IV. cildin 2265 ve 2266 numaralarına musâdif olan: [Ya'ni "Ey delikanlı ölümden evvel ölüm emndir, Mustafa bize böyle buyurdu. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel hepiniz ölünüz!"; fitneler ile ölürsünüz"] beyitlerinde de geçti. Hakîm Senâî hazretlerinin beyt-i şerîfinin îzâhı budur ki: İdris (a.s.) riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvâniyye ve küdûrât-ı tabîiyyeden ve ârizî olan nakāyıstan temizlemiş ve âkıbet rûhâniyeti hayvâniyeti üzerine galebe etmekle bu âlem-i keserâttan ekseriyâ sıyrılıp çıkmış ve melâike ve ervâh-ı mücerrede ile muhâtabâtta bulunmuş idi. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen de böyle dirilik istersen ıztırârî olan ölümden evvel öl!

739. Çokluk can çekiştin, halbuki perdedesin. Zîrâ ki ölmek asıl idi, getirmedin.

Ey âlim-i zâhirî! Şerîat dairesinde amel edip çok can çekiştin ve zahmetler çektin. Halbuki henüz Hak'tan hicâb ve perde içindesin. Zîrâ ki kendi nefsini fânî bilmek ve hâlen onun sıfatlarından sıyrılıp çıkmak ve ölmek asıl idi. Sen ise bunu yapmadın ve nefsin hâlâ diridir.

Peygamber (a.s.)ın "Ölmezden evvel ölünüz!" kavlinin tefsîri ve Hakîm Senâî (k.s.) hazretlerinin beyti: "Ey dost! Eğer sen dirilik istersen ölmezden evvel öl; zîrâ İdrîs böyle ölümden dolayı bizden evvel cennetlik oldu."

موتوا قبل ان تموتوا hadîs-i şerîfi hakkındaki îzâhât IV. cildin 2265 ve 2266 numaralarına musâdif olan:

[Ya'ni "Ey delikanlı ölümden evvel ölüm emndir, Mustafa bize böyle buyurdu. Dedi ki: "Ölüm size gelmezden evvel hepiniz ölünüz!"; fitneler ile ölürsünüz"] beyitlerinde de geçti. Hakîm Senâî hazretlerinin beyt-i şerîfinin îzâhı budur ki: İdris (a.s.) riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvâniyye ve küdûrât-ı tabîiyyeden ve ârizî olan nakāyıstan temizlemiş ve âkıbet rûhâniyeti hayvâniyeti üzerine galebe etmekle bu âlem-i keserâttan ekseriyâ sıyrılıp çıkmış ve melâike ve ervâh-ı mücerrede ile muhâtabâtta bulunmuş idi. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen de böyle dirilik istersen ıztırârî olan ölümden evvel öl!

740. Sen ölmedikçe can çekişmen tamâm değildir. Merdivenin kemâli olmaksızın dama gelemezsin.

Nefsinin sıfatlarından sıyrılıp ölmedikçe şerîat dâiresinde çektiğin zahmetler tamâm değildir ve Hak ile senin arandaki hicâblar ve perdeler yırtılmaz. Meselâ merdivenin basamaklarını tamâmen çıkamaz isen dama da çıkamazsın.

741. Vaktāki yüz basamaktan iki basamak eksik olur, sa'y edici dama namahrem olur.

Meselâ yüz basamak merdiven ile yüksek bir dama çıkmak isteyen bir kimse doksan sekiz basamak çıksa ve iki basamak eksik olsa o dama çıkmağa çalışan kimse dama nâ-mahrem olur. Ya'ni dama vâsıl olup çıkamaz. Bunun gibi Hakk'a vusûl için şerîat ve tarîkat merdiveninin basamakları vardır. En son basamağı nefsinin mevhûm olan varlığını terk edip ölmektir ve kalbinde nefsine müteallık olan alakaları kesmektir. Beyit:

Bir kıl ucu kadar kalbde nefse taalluk var ise, Hakk'a vusûlde mahrûmluk becâdır ve zarûrîdir. Her kimin bu zünnârı varsa harem-i ilâhîde ve dergâh-ı rabbânîde nâ-mahremdir ve yabancıdır.

742. Eğer ip yüz arşından bir arşın eksik olursa su kuyudan kovaya ne vakit gider?

Meselâ yüz arşın derinliği olan bir kuyuya sarkıtılan ip eğer yüz arşından bir arşın eksik olursa kuyunun suyu kovaya dolmaz.

743. Ey bey! Ona son yükü koymazsan bu geminin batmasını bulamazsın.

"Men", batman ve "menü'l-ahîr", son batman demektir ki, "son yük" murâd olunur. Ya'ni, bir gemi hadd-i istîâbîsini aldığı hâlde batmaz. Fakat ona bu hadd-i istîâbîden fazla son yükü yükletir isen o vakit batar. Bu mevhûm olan vücûd-i izâfi gemisi dahi şerîatin ve tarîkatin tekliflerini hadd-i istîâbîsi- ne kadar yüklenebilir. Fakat vücûd-i hakîkî deryâsında batmaz. Onun bu vü- cûd deryâsında batması "mevt-i ihtiyârî" ile olur ki, bu mevt gemiye yükle- nilen son yüktür. Yukarılarda birkaç yerde îzâh olunduğu üzere nefsin ölümü dört nevi'dir: Mevt-i ebyaz, mevt-i esved, mevt-i ahmar ve mevt-i ahdardır. "Mevt-i ebyaz", ya'ni beyaz ölüm açlıktır. "Mevt-i esved", ya'ni kara ölüm halkın cefâsına ve ezâsına tahammül edip asla şikâyet etmemektir. “Mevt-i ahmer", ya'ni kızıl ölüm nefsin arzûlarına muhalefet etmek ve istediğini yap- mamaktır. "Mevt-i ahdar", ya'ni yeşil ölüm eski püskü elbiseler giyip halkın nazarında hakîr görünmek ve nefsi bu hakāretten müteessir olmamaktır. Bir kimsenin nefsi bu dört ölüm ile öldüğü vakit Hakk'a vâsıl olur.

744. Son batmanı asıl bil, zîrâ o târıktır. Vesvâs ve gayy gemisini batırıcıdır.

"Târık", vurmak, mıtrıka ile vurmak, kırmak ma'nâlarına olan "tark" masdarının ism-i fâilidir. "Vesvâs", kalbe hutûr eden fenâ düşünce ve savt-1 hafi ve şeytânın ismi. "Gayy", dalâlete düşmek, azgın ve ümîdsizlik demek- tir (Müntehabü'l-Lügāt). Bu vücûd-i izâfi gemisine bu yüklenilecek olan son yükü ve mevt-i ihtiyârîyi asıl bil! Zîrâ bu son yük mevhûm olan varlığı ve enâniyeti vurup kırıcıdır; ve kötü düşüncelerin ve azgınlığın gemisi olan nef- si vücûd-i hakîkî deryâsında batırıcıdır.

745. İdrak gemisi müstağrak olduğu vakit mâvi kubbenin güneşi olur.

"Mâvi kubbe"den murâd, gökkubbesidir ki, onun mavi görünmesi yeryü- züne yaklaştıkça kesâfeti artan tabakāt-ı havaiyyede ziyanın in'ikâsından ileri gelir. "Güneş"ten murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, akıl ve idrâk gemisi bu mevt-i ihtiyârî ile vücûd-i hakîkî deryâsında müstağrak olduğu vakit bu id- râk sahibi insân-ı kâmil olur; ve o insân-ı kâmil dahi bu mâvi kubbe altında- ki arz üzerinde yaşayan insanların güneşi olup onların sıfât-ı nefsâniyye ile kararan akıllarını nûrlandırır. Ma'lum olsun ki, bu insân-ı kâmil yukarıda zik- rolanan dört mevt ile öldükten sonra güzel yese ve güzel giyinse ona zarar vermez. Zîrâ ondaki mevhûm olan enâniyet kalkmış, yerine Hakk'ın enâni- yeti gelmiştir. Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde bu enâniyet hakkında îzâhât verilmiştir. olan vücûd-i izâfi gemisi dahi şerîatin ve tarîkatin tekliflerini hadd-i istîâbîsi-ne kadar yüklenebilir. Fakat vücûd-i hakîkî deryâsında batmaz. Onun bu vü-cûd deryâsında batması "mevt-i ihtiyârî" ile olur ki, bu mevt gemiye yükle-nilen son yüktür. Yukarılarda birkaç yerde îzâh olunduğu üzere nefsin ölümü dört nevi'dir: Mevt-i ebyaz, mevt-i esved, mevt-i ahmar ve mevt-i ahdardır. "Mevt-i ebyaz", ya'ni beyaz ölüm açlıktır. "Mevt-i esved", ya'ni kara ölüm halkın cefâsına ve ezâsına tahammül edip asla şikâyet etmemektir. “Mevt-i ahmer", ya'ni kızıl ölüm nefsin arzûlarına muhalefet etmek ve istediğini yap-mamaktır. "Mevt-i ahdar", ya'ni yeşil ölüm eski püskü elbiseler giyip halkın nazarında hakîr görünmek ve nefsi bu hakāretten müteessir olmamaktır. Bir kimsenin nefsi bu dört ölüm ile öldüğü vakit Hakk'a vâsıl olur.

746. Vaktaki ölmedin, cân çekişmen uzun oldu, sabah vaktinde mat ol, ey süslü şem'!

"Tırâz", elbiselere dikilen şeritler ve sırmalar ve süsler; "şem'-i tırâz", uzun yaldızlı nakışlar yapılmış olan mum. Bundan murâd ulûm-i istidlâliyye ile kendilerini süslemiş ve etrafına şöhret salan kimselerdir ki, onların etrâfına istifâde maksadıyla birçok tâlibler toplanıp nûrlanmak isterler. Ya'ni, ey süslü mum mesâbesinde olan âlim-i zâhirî! Vaktāki nefsin ölmedi, o ulûm-i zâhiriyye ile Hazret'e vusûl için cân çekişmen ve zahmet çekmen uzadı; gurûrunu bırak da, evliyâ-yı Hakk'a mat ve mağlûb ol!

747. Bizim yıldızlarımız gizli olmadıkça bil ki, cihanın güneşi gizlidir.

"Yıldızlar"dan murâd, havâss-i hamse-i zâhire va havâss-i hamse-i bâtinedir. Ya'ni, ey ilm-i istidlâlî sahibi olan kimse! Bizim meşâir-i aşeremiz ya'ni havâss-ı zâhire ve bâtınemiz evliyâ-yı Hakk'ın mağlûbu olup onun nûru altında gizli kalmadıkça bil ki, cihânın güneşi olan zât-ı Hak mahfi kalır. Zîrâ seni bu havâss-ı zâhire ve bâtıne kaydından kurtaracak ancak veliyy-i Hak ve insân-ı kâmildir. Sen veliyy-i Hak vâsıtasıyla, elde ettiğin ulûm-i istidlâliyyeden ve bu havâss kaydından yakanı kurtarmadıkça sana zât-ı Hak zahir olmaz. Nitekim I. cildin 576 numaralı beytinde بی حس و بی گوش و بی فکرت شوید تا خطاب ارجعي را بشنوید [ya'ni "İrci" hitâbını işitmeniz için, hissiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!"] buyurulmuş idi.

748. Topuzu kendine vur, benliği kır! Zîrâ ki cisim gözü kulağın pamuğu geldi.

Topuzu kendi nefsine vur ve nefsindeki benliği ve enâniyeti kır ve dağıt! Zîrâ ki cismin gözü kulağın pamuğudur. Zîrâ sen kâmile cisminin gözüyle bakıp dersin ki: "O da benim gibi bir insandır; ve okumuş ve kitablar karıştırmış bir kimsedir. Niçin ona tâbi' olup sözünü dinleyeyim? Onun söyleyeceği sözleri ben de bilirim!" Binâenaleyh zâhirî göz bâtın kulağını tıkayan bir pamuk mesâbesinde olur.

749. Ey denî! Topuzu muhakkak kendine vurursun; benim fiillerimde bu benlik senin aksindir.

Bu beyit mutrib mesâbesinde olan insân-ı kâmilin lisânından emîr-i Türk mesâbesinde olan ehl-i dünyâya hitâbdır. "Gürz"den murâd, i'tirâzdır. Ya'ni, ey denî! Gürzü ve i'tirâz topuzunu kendi üzerine vurursun; benim fiillerimde sana zâhir olan bu benlik senin aksindir; ya'ni ben bir ayna mesâbesindeyim, bende gördüğün haller ve fiiller senin aksindir. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Halk içre bir âyîneyim her kim bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün, ger yahşi, ger yaman görür

750. Kendi aksini benim sûretimde görmüşsün, kendinin kıtâline cûş etmişsin. [734]

Bende gördüğün benlik benim benliğim değildir. Belki sen kendi benliğinin aksini ayna gibi benim sûretimde görmüşsün ve kendi nefsine öfkelenip bana değil kendi kıtâline hücûm etmişsin.

751. O bir arslan gibi ki, kuyuya aşağıya gitti. O kendi aksini kendi hasmı zannetti.

Nitekim I. cildde av hayvanları kıssasında beyân olunduğu üzere tavşanın hîlesi ile arslan bir kuyuya gidip kuyu içinde kendi aksini ve hayâlini görerek onu kendi düşmanı zannetmiş ve üzerine atılarak kuyuda boğulmuş idi.

752. Nefy bir şeksiz vücûdun zıddı olur, tâ ki, zıddı zıddan biraz bilesin.

Bu beyit mutribın emîr-i Türke olan cevâbı cümlesindendir. Ya’ni, ey bey! Bilki şübhesiz bir şeyin nefyî diğer bir şeyin vücûdunun ve varlığının isbâtıdır. Tâ ki, isbâtın zıddı olan nefiyden o nefiyin zıddı olan isbâtı biraz bilesin ve anlayasın! Binâenaleyh ben bu isbâtın ve keserâtın vücûdunu nefy ettiğim vakit bu nefyin zıddı olan vücûd-ı hakîkî-i Hakk’ı isbât ederim. Nitekim “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ” kelime-i şehâdetinde “لَا إِلٰهَ” ile, evvelen âlem-i keserâtta mutasarrıf olduğu zannolunan kuvâ-yı tabîiyye ve unsuriyye nefy olunur ve ondan sonra mutasarrıf-ı hakîkî olan “Allâh” isbât olunur.

753. Bu zaman nefyin zıddından gayrı i'lâm yoktur. Bu neş'ette tuzaksız bir dem yoktur.

Bu zamanda ya'ni Hakk'ın gayrı ve vücûd-i mutlakın zıddı olan vücûd-i mevhûm-i izâfi zamânında, nefy-i zıd etmekten başka i'lâm etmek ve bildirmek tarîkı yoktur. Zîrâ gayrın vücuduna i'tikād ile beraber vücûd-i Hakk'ın vahdetini ve vücûd-i mutlakın şühûdunu anlamak ve idrak etmek muhâldir. Bu kesâfet âlemi gayriyyet-i mevhûme üzerine binâ olunmuştur; ve şerîat dahi vehm-i isneyniyyet üzerine müsteniddir. Binâenaleyh bu mevhûm varlık neş'eti olan hayât-i dünyeviyyede gayr ve gayriyet tuzağı olmayan bir dem yoktur; ve bu gayriyyet-i mevhûme vücûd-i hakîkînin hicabıdır.

754. Ey zü-lübab! O sana hicabsız gerek ise ölümü ihtiyâr et ve o hicabı yırt!

“Lübâb”, her şeyin iyisi ve seçilmişi ve her şeyin hâlisi demektir. Bundan murâd rûhtur. Ey rûh-i hâlis ve güzîde sâhibi olan kimse! Eğer vücûd-i hakîkîyi hicab-i gayriyyet olmaksızın sana müşâhede etmek lâzım ise kendinin bu gayriyyet-i mevhûmeye sebeb olan vücudunu nefy et ve ölümü ihtiyâr et ve o gayriyet perdesini ve hicabını yırt! Nitekim hadîs-i şerifte انكم لن تروا ربكم عزوجل حتى تموتوا ya'ni “Muhakkak siz Rabbinizi, ölmedikçe göremezsiniz!” buyurulmuştur.

755. Öyle bir ölüm değil ki, bir mezâra gidesin. Tebdile mensub olan ölümdür ki, bir nûra gidesin!

Ölümden maksad, seni mezâra götüren mevt-i ıztırârî ve tabîî değildir. Zîrâ tabîî ölümde cins-i beşer müşterektir. Bizim maksadımız sıfât-ı abdâniyyenin sıfât-ı hakkāniyyeye tebdîli ve vücûd-i mevhûmun vücûd-i hakîkîde fânî olması sûretiyle olan ihtiyârî ölümdür ki, bu ölüm vâsıtasıyla nûr-ı vücûd-i hakîkîye gidersin.

756. Merd bâliğ oldu ve o çocukluk öldü. Bir Rumî oldu, zencînin boyası yontuldu.

"Tebdîle mensûb olan ölüm"ün misâli budur ki: Bir küçük çocuk büyüdü-ğü ve bülûğa erdiği vakit onun çocukluğu erkekliğe tebeddül etti; ve kezâ kapkara bir zencînin boyası ve rengi kazındığı vakit beyaz renkli bir Rûmî'ye mübeddel oldu. Bunun gibi gayriyyet-i mevhûmesinde müstağrak olan bir kimse bu vehminden tecerrüd etti ve nazarında vücûd-i hakîkî-i Hak zâhir ol-du; ve kendinin kendiliğini terketti ve öldü ve vücûd-i hakîkî-i Hak ile kāim oldu. Ba'zı nüshalarda "beçgî" yerine "tıflî" vâki'dir.

757. Toprak altın oldu, topraklık hey'eti kalmadı. Gam sürûr oldu, gamnâklik dikeni kalmadı.

Bu ölümün diğer misâlleri de budur ki: Toprak altına tebeddül etti ve top-raklık hey'eti kalmadı ve topraklıktan öldü; ve kezâ gam ve keder dediğimiz hâl sürûra tebeddül etti; kalbine batan gamnâklik dikeni kalmadı ve gam öl-dü, yerine sürûr geldi.

758. Mustafa bundan dolayı dedi ki: "Ey esrâr isteyici! İster misin ki, ölüyü diri göresin?"

759. "Diriler gibi arz üzerinde yürür, halbuki onların cânı göğe gitmiştir."

760. "Onun cânına bu demde yukarıda bir mesken vardır. Eğer ölürse onun rû-huna nakil yoktur."

Bu beyitlerde Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretleri hakkında buyurulan şu hadîs-i şerîfe işâret olunur: من اراد ان ينظر الى وجه ميت يمشي على وجه الارض فلينظر الى ابي بكر ya'ni "Kim ki, yeryüzünde yürüyen ölünün yüzüne bakmak isterse Ebu Bekr'e baksın." Nitekim aşağıdaki beyitlerde tavzîh buyurulur. Ya'ni, mevt-i ihtiyârî ile ölmüş olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) ile diğer her zamanda mevcûd olan evliyâullâhın cisimleri yeryüzürde yürüdüğü hâlde rûhları âlem-i ulvîdedir. Onların rûhlarına cisimleri bu hayât-ı dünyeviyyede iken bu âlem-i ulvîde bir mesken vardır. Binâenaleyh eğer onlar bilcümle ecsâm-ı be-şerin ma'rûz kalmaları zarûrî olan mevt-i tabîî ile ölürler ise, onların rûhları-na bir mahalden bir mahalle intikāl etmek yoktur. "Tebdîle mensûb olan ölüm"ün misâli budur ki: Bir küçük çocuk büyüdüğü ve bülûğa erdiği vakit onun çocukluğu erkekliğe tebeddül etti; ve kezâ kapkara bir zencînin boyası ve rengi kazındığı vakit beyaz renkli bir Rûmî'ye mübeddel oldu. Bunun gibi gayriyyet-i mevhûmesinde müstağrak olan bir kimse bu vehminden tecerrüd etti ve nazarında vücûd-i hakîkî-i Hak zâhir oldu; ve kendinin kendiliğini terketti ve öldü ve vücûd-i hakîkî-i Hak ile kāim oldu. Ba'zı nüshalarda "beçgî" yerine "tıflî" vâki'dir.

761. Zîrâ ki o ölümden evvel nakil etmiştir. Bu, ölmekle fehme gelir, akıl ile değil!

Zîrâ ki onların rûhları bu tabîî ölümden evvel kendi meskenleri olan âlem-i ulvîye intikāl etmiştir. Bu ma'nâ mevt-i tabîî ile ölmezden evvel mevt-i ihtiyârî ile ölmek sûretiyle anlaşılır. Yoksa akıl ve zeķâ ile anlaşılır şey değildir.

762. Nakil olur; avâmmın canının nakli gibi değil. Bir makāmdan bir makāma olan nakil gibidir.

Evet, mevt-i ihtiyârî ile ölenlerin ruhu dahi كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ (Âl-i İmrân 3/185) ya'ni "Her br nefis ölümü tadıcıdır" âyet-i kerîmesi mûcibince bu cisimden alâkasını kesmek sûretiyle intikal eder; fakat bu nakil avâmmın nakli gibi değildir. Belki bu nakil bir makāmdan bir makāma nakil etmek kabîlindendir. Avâmmın ruhunun nakli ise böyle değildir. Zîrâ onlar âhirete kendilerinin mevhûm varlıklarıyla ve vücûdlarıyla intikāl ettikleri ve hayât-ı dünyeviyyelerinde mevt-i ihtiyârî ile ölmedikleri için rûhları bu mevhûm varlıklarının ve vücûdlarının habsi içinde ve haşr u neşrde türlü türlü sıkıntılar çeker. Beyt-i Şemsî-i Sivâsî (k.s.):

"Mûtû kable en temûtû" sırrına mazhar olan, Haşr u neşri bunda gördü, nefha-i sûr olmadan!

Ve hadîs-i şerîfte الا ان اولياء الله لا يموتون بل ينقلون من دار الى دار ya'ni "Âgâh ol! Evliyâullâh ölmezler, belki bir dârdan bir dâra nakil ederler" buyurulur.

763. Her kim zâhiren yeryüzünde böyle yürüyen bir ölüyü görmek isterse,

764. Ebû Bekr-i nakîyi gör, de! Sıddıklıktan mahşerlerin beyi oldu.

“Nakî”, pâk ve nazîf demektir. "Sıddîk", lügatte dâimâ tasdîk eden ve doğrulayan kimse; "mahşer", cem' olacak yer. Ya'ni, mevt-i ihtiyârî ile ölüp yeryüzünde yürüyen kimseyi görmek isteyen kimseye de ki: Sıfât- nefsâniyye ve beşeriyyeden pâk ve nazîf olan Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine bak! O Resûl-i Ekrem hazretlerini bilcümle akvâlinde ve ef'âlinde ve ahvâlinde tasdîk ediciliğinden dolayı dünyâ ve âhiret mecma'larının beyi oldu. Ba'zı nüshalarda "emîrü'l-mü'minîn" vâki' olmuştur, ma'nâsı zâhirdir.

765. Bu neş'ette Sıddık'a bak! Haşra kadar tasdıkı ziyade edesin!

Ya'ni, bu neş'et-i beşeriyyede Sıddîk (r.a.)ın ahvâl-i şerîfesine bak ve onu kendine rehber ittihâz et ki, haşr-i ma'nevî ve sûrîye kadar Kur'ân'ın ve Resûl-i Ekrem hazretlerinin bilcümle âlî beyânlarını, tasdîk ve ikrârı ziyâde edip i'tikādını yakın mertebesine getiresin; ve akl-ı cüz'înin hükmüne tâbi' olup, "Arz üzerinde cismi yürüsün de rûhu âlem-i bâlâya intikal etmiş olsun, bu nasıl olur?" demeyesin ve feylesofça şübhelere düşmeyesin!

766. Böyle olunca Muhammed nakd olarak yüz kıyamet idi. Zîra ki hall ü akdin fenâsında halloldu.

"Nakd", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bunlardan birisi de bir şeyin kıymetini peşin ve acele vermek ma'nâsıdır. Burada kıyamet-i 'âcil ma'nâsı münasib olur. İkinci mısrâ'daki birinci “hall”, erimek ve ikinci "hall", düğümü çözmek ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, kıyâmetin envâ'ı vardır:

Birincisi: Her ân ve sâatte vukū' bulan kıyamettir ki, avâlim her ânda gaybdan şehadete ve âlem-i şehadetten âlem-i gayba dâhil olur; ve bu âvâlimin fâsidât ve kâinât ve maânî ve ecsâm gibi bilcümle envâ'ının âlem-i şehâdetten âlem-i gayba ve gaybdan şehadete girip çıkmasını ihâta tarîkıyla ancak cenâb-ı Hak bilir. Buna "teceddüd-i emsâl" derler. Zîrâ bu ilim hibret-i ilâhiyye zevkinden ibarettir. Bunda hiç kimsenin iştiraki yoktur.

İkinci kıyamet: Mevt-i tabîî ve ıztırârîdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz من مات فقد قامت قيامته ya'ni "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" buyurulur.

Üçüncü kıyâmet: Mevt-i irâdî ve ihtiyârîdir. Sâlik bu mevt ve kıyâmetten sonra âlem-i sûrette neş'e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mübtenîdir ki, ölülere münkeşif olan haller hîn-i sülükünde sâlike de münkeşif olur; ve bu hâle "kıyâmet-i suğrâ" tesmiye ederler.

Dördüncü kıyâmet: Arifin-billâh hazarâtına fenâ-fillâh ve bekā-billâhdan sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhûrudur. Arifin nefsinde vâki' olan bu tecellîye de "kıyâmet-i kübra" derler. O Resûl-i Ekrem hazretlerini bilcümle akvâlinde ve ef'âlinde ve ahvâlinde tasdîk ediciliğinden dolayı dünyâ ve âhiret mecma'larının beyi oldu. Ba'zı nüshalarda "emîrü'l-mü'minîn" vâki' olmuştur, ma'nâsı zâhirdir.

767. Ahmed cihanda ikinci def'a doğmuştır; o ayânda yüz kıyamet idi.

Sûfiyye indinde mukarrerdir ki, sâlik için iki doğuş vardır. Birisi, anasının karnından tabîat âlemine ve diğeri de tabîat âleminden hakikat âleminedir. Buna “velâdet-i sâniye” derler. Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz analarından doğdukları vakit âlî olan fıtratları cihetiyle âlem-i tabîata değil, âlem-i hakîkate de doğdular. Binâenaleyh bu âlem-i tabiata nefs-i emmâre ile gelmediler. Nitekim çocukluklarından bi'set-i seniyyelerine kadar geçen zaman zarfında kendilerinden birtakım hârikalar zuhûr etmiştir ki, bunlara “irhâsât” derler. Bu irhâsâtın tasfilâtı kütüb-i siyerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur. Ya'ni, Ahmed (a.s.v.) Efendimiz bu âlem-i keserâta ikinci def'a doğmuş olarak geldiler; ve bu ikinci doğuşları âlem-i hakîkate idi. Binâenaleyh onların ahvâl-i şerîfeleri zâhirde yüz kıyamet idi ve kıyâmetin aynı idi. Zîrâ kıyamet keserât ve taayyünâtın nazarlarda fânî olmasından ibarettir. Beşinci kıyâmet: Bilcümle kâinât için mev'ûd olan kıyâmettir ki, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا (Hac, 22/7) ya'ni "Kıyâmet gelicidir, onda şübhe yoktur!" buyurur. Bunlardan her ân ve sâatte vâki' olan kıyâmet peşin ve 'âcil kıyâmet olup bu ma'nâ I. cildin 1164 ve 1165 ve 1166 numaralı beytlerinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "İmdi sana her lahza ölüm ve ric'at vardır; ve Mustafâ (a.s.): "Dünya bir sâattir" buyurdu. Cümle âlem her dem fânî olur, tekrar bekā içinde zâhir olur. Âlem dâimâ yürümek ve oturmak içindedir; bir ân soyunmaktan ve giyinmekten hâlî değildir."

Bu mevt-i irâdî ve ihtiyârî ile fenâ-fillâh ve bekā-billâh hallerindeki kıyâmetler dahi peşin ve 'âcil olan kıyâmetlerdendir. İmdi Resûl-i Ekrem hazretleri "Dünya bir ân ve bir sâattir" buyurduğu cihetle o hazret bu taayyünât ve suver-i kesîfenin çözülmesi ve düğümlenmesinin ve hal' ve lübsünün fenâsı içinde halloldu ve eridi. Binâenaleyh peşin ve 'âcil olan yüz kıyamet oldu. Ya'ni yukarıda zikrolunan birinci ve üçüncü ve dördüncü peşin ve 'âcil kıyâmetlerin kendisi oldu ve bu kıyâmetleri hâlen ve zevkan gördü.

768. Ondan, "Ey kıyamet! Kıyamete kadar ne kadar yoldur?" diye kıyameti sormuşlardır.

Bu beyt-i şerîf ashab-ı kiramın متى قيام الساعة يا رسول الله ya'ni "Ey Allâh'ın resûlü! Kıyamet ne vakittir?" diye vâki' olan suallerine intikālen Hz. Pîr Efendimiz tarafından lisân-ı hâl-i Nebevî'ye atfen bir hakîkatin beyânıdır. Ya'ni ashâb-ı kirâm kıyâmetin aynı olan Resûl-i Ekrem hazretlerinden: "Ey ayn-ı kıyâmet! Sûrî kıyâmete kadar ne kadar yol vardır?" diye sormuşlardır.

769. Hâl dili ile çokluk derdi ki: "Mahşerden haşrı bir kimse sorar mı?"

Resûl-i Ekrem hazretleri hâl dili ile cevâben çokluk buyururlardı ki: "Ben mahşerin kendisiyim. Mahşeri gören bir kimseye o mahşerden haşrı sormak câiz mi? Benim ahkâm-ı tabîat haricindeki ahvâlimi görün ve sıfât-ı nefsâniyye ve beşeriyye ile alakası olmayan fiillerime bakın! Nefsimde dirilik görüyor musunuz? Hiç benim ahkâm-ı tabîata esîr olduğumu gördünüz mü? Bilcümle umûrumda muamelemin Hak ile olduğuna vakıf olmadınız mı?"

770. O hoş haberli olan Resûl, ey kerîmler, bunun için: "Ölümden evvel ölünüz!" remzini söylerdi.

Ey kerîm olanlar! İşte yukarıdaki ma'nâyı ashâb-ı kirâma anlatmak için o heberleri hoş ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri "Tabîî ölüm ile ölmezden evvel ihtiyârınız ile ölünüz!" işaretini söylerdi. Ba'zı nüshalarda "kable mevtin" yerine "kable mûtû" ya'ni "Ölmenizden evvel ölünüz!" vaki'dir.

771. "Nitekim ben ölümden evvel ölmüşüm; ben suyt ve savtı o taraftan getirmişim!"

"Sıyt", zikr-i cemîl, iyi nâm ve şöhret. Ya'ni, "Nitekim ben mevt-i tabîî ile ölmezden evvel âlem-i tabîatta öldüm ve âlem-i hakikat tarafına doğdum. Binâenaleyh ben bu âlem ve dünyadaki nâm ve şöhreti ve sadâyı o âlem-i hakîkat tarafından getirdim. Binâenaleyh o âlem-i hakikatten getirdiğim sıyt u sadâ bu dünyâda söndürülmez."

772. Binaenaleyh kıyamet ol, kıyameti gör! Bu her şeyi görmenin şartıdır.

Binâenaleyh, ey sâlik! Resûl-i Ekrem'in bu tavsiyesi üzerine sen dahi ölmezden evvel öl de, kıyâmetin aynı ol ve kıyâmeti zevkan ve hâlen gör! Zîrâ bu "olmak” her şeyi görmenin şartıdır. Meselâ bâliğ olmayan bir çocuğa lezzet-i cimâ'dan bahsedilse anlamaz. Bâliğ olup cimâ' hâli fiilen kendinden zuhûr edip o lezzeti nefsinde bulduktan sonra görmüş olur. İşte her şeyde nefsinde bulmak ve görmek için "olmak" şarttır; ve "bilmek", olmak gibi değildir.

773. Tâ ki, o olmasan onu tamâm bilmezsin. İster o envâr yahud zalâm olsun.

Ya'ni, sen bir şeyin kendi ve "ayn"ı olmadıkça o şeyi tamâmiyle ve kemâli ile bilemezsin. O şey ister envâr cinsinden olsun, isterse zalâm cinsinden olsun. Envâr ta'bîriyle rûha ve zalâm ta'bîriyle de vücûd-i kesîf içinde iktisâb olunan abdiyyet-i mahza makāmına işâret buyurulur. Zîrâ ulemâ ve hükemâ rûh hakkında birçok ta'rîfâtta bulunmuşlardır. Fakat bu ta'rîfât istidlâlî olan ilme müsteniddir. Zevk ve hibret cihetinden rûhu bilmek değildir. Vaktâki sâlik insân-ı kâmilin terbiyesi altında yaptığı mücâhede ve riyazat netîcesinde tecellî-i rûhânîye nâil olur ve bu tecellî ile rûhunda fânî olup nefsin esâretinden kurtulur; binâenaleyh ruhunun "ayn"ı ve kendi olmak sûretiyle rûhunu zevkan ve hâlen bilir. Kezâlik bu kesâfet-i vücûdiyye ve zulmet-i tabîiyye içinde ehl-i gafletin abdiyetten bahsetmesi dahi Hakk'ın kulluğunu bilmek değildir. Zîrâ abd, ma'bûdunda zevkan ve hâlen ve fiilen fânî olmak lâzımdır. Halbuki ehl-i nefs olanlar zevkan va fiilen ve hâlen nefslerinin kulluğunda fânî oldukları hâlde lisânen Hakk'ın kulluğundan bahsederler. Bunların "Hakk'ın kuluyuz" demeleri hakîkatte doğrudur. Fakat hallerine ve zevklerine nazaran doğru değildir. Bekā-billâh mertebesinde bulunan bir kâmilin nazarında bilcümle eşyâda zâhir olan Hak'tır. Binâenaleyh o, bu âlem-i sûret ve taayyünde zevkan ve hâlen ve fiilen ancak Hakk'ın abd-i mahzıdır.

774. Akıl olursan aklı kemâlen bilirsin; aşk olursan aşkı bâlden bilirsin.

"Bâl", kalb ve hâl demektir. Ya'ni, meselâ aklı ve aşkı ta'rîf ile bilmek ve anlamak mümkin değildir. Binâenaleyh aklın kendi olduğun vakit aklın ne demek olduğunu kemâli ile bilirsin; ve aşk denilen ma'nânın kendi olduğun vakit dahi kalb ve hâl cihetinden aşkın ne olduğunu bilirsin.

775. Eğer bunun layıkında idrak olaydı, ben bu ma'nânın burhânını açık söylerdim.

Eğer bu esrârı hazmetmeye müstaid ve lâyık idrâk olsa idi, ben "Her şeyi görmek için o şeyin "ayn"ı olmak şarttır" da'vâsının burhânını ve delîlini apaçık bir sûrette bu Mesnevî-i Şerîfte söylerdim. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf havâs ve avâmmın mütâlaasına ma'rûzdur. Halbuki herkesin idrâki bu esrârı hazmetmeye müsâid değildir.

776. Eğer incir yiyici bir misafir kuş erişirse, bu tarafta incir çok hakîrdir.

"Bu taraf"tan murâd, Hz. Pîr efendimizin zât-i şerîfleridir. "İncir"den murâd, esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelâmdır. Bu esrâr-ı ilâhiyyeye müteallık kelâmın incire teşbîh buyurulmasında vech-i şebeh budur ki: İncirin kabuğu, içinde mevcûd olan ballarını ve çekirdeklerini setr etmiştir. Kelâmın zâhiri de incirin kabuğu gibi; ve içinde mündemiç olan birçok esrâr ve nükteler dahi ballar ve çekirdekler gibidir. Ya'ni, bizim vücudumuzda birçok esrâr-ı ilâhiyye vardır ve kesretten dolayı indimizde o kadar kıymetdar değildir. Eğer bu inciri yemeye müstaid ve lâyık bir misafir kuş ya'ni bir ârif gelirse onu yiyebilir.

777. Bütün âlemde olan gerek erkekler ve gerek kadınlar, dembedem nezi'de ölmektedirler.

Ya'ni, bütün âlemde yaşamakta olan erkek ve dişi dembedem hep cân çekişmekte ve ölmektedirler. Fakat böyle her ân cân çekişip ölmekte olduklarına vakıf değildirler. Zîrâ yukarıda 766 numaralı beyitte îzah olunduğu üzere halk-ı âlemin kâffesi "teceddüd-i emsâl" içindedirler; ve teceddüd-i emsâl hakkındaki îzâhât I. cildin 2066 numarasına musâdif olan ناید آن الا که بر خاصان پدید demek olduğunu kemâli ile bilirsin; ve aşk denilen ma'nânın kendi olduğun vakit dahi kalb ve hâl cihetinden aşkın ne olduğunu bilirsin. Beyit: "Birisi "Aşıklık nedir?" diye sordu: "Benim gibi olursan bilirsin!" diye cevab verdim."

778. Onların o sözlerini vasiyetler say ki, baba o demde oğula söyler.

Mâdemki insanlar her ân ölmektedirler, onların o demde söyledikleri söz-leri ve babanın bu ân içinde oğula söylediği sözü, mevt-i tabîî hâlinde bir kimsenin söylediği vasiyetler mesâbesinde tut! Ve ey bu sözleri dinleyen kim-se, sen de bunların arasındasın! Kendi hâlini de böyle bil!

779. Tâ ki, bu sebeble ibret ve rahmet bitsin! Tâ ki, buğzun ve hasedin ve kî-nin kökü kesilsin!

Tâ ki, bu biliş ve anlayış sebebiyle kalblerde ibret ve hemcinsine merha-met duyguları peydâ olsun! Ve tâ ki, bu sebeble kişinin hemcinsine buğzu-nun ve hasedinin ve kîninin kökü kalbinden kesilsin! Zîrâ buğz ve hased ve kîn gibi fenâ duygular nefislerde bâkîlik vehminden doğar. Fânîlik ve ölüm fikri kalblerde yerleştiği vakit bu duygular kökleşemez.

780. Sen o niyet ile akrabâya bak! Tâ ki, onun nez'inden senin kalbin yan-[764] sın!

İmdi sen akrabâya ve kendi karîn ve musahiblerine bu fânîlik niyeti ile bak! Bu nazar sebebiyle kalbinde hâsıl olan merhametten dolayı onların mevt-i tabîî ile rûhları bedenlerinden nez' olunduğu vakit kalbin yansın ve onların hallerine müteessir ol!

781. Her gelici gelicidir, onu nakd bil! Dostu nez'de ve fakdde bil!

"Nakd", peşin ve hâzır; "fakd", gāib ve belirsiz olmak demektir. Ya'ni, zî-râ cânib-i gaybdan her bir gelici olan mutlakā gelicidir. Çünkü onun gelmesi mukadderdir; ve mevt-i tabîînin gelmesi her bir zî-ruh için ind-i ilâhîde mu-kadderdir; ve ind-i ilâhîde mâzî ve hâl ve müstakbel yoktur. Bunlar taayyü-nât âlemine mahsûs i'tibârâttır. Binâenaleyh sen hakîkate nazar et de, her mukadder olan geliciyi nakd ya'ni peşin ve hâzır bil! Böyle olunca kendi dostunu hâlet-i nez'de ve gâib olmakta bil!

782. Eğer garazlar bu nazardan hicab olursa, bu garazları ceybden dışarıya koy!

"Hicîb", hicâb kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, bu sûretle hakîkate nazardan sana nefsânî olan garazlar hicâb ve perde olur ise fânî ve araz nev'inden olan bu garazları ceybinden ya'ni kalbinden dışarıya bırak!

783. Ve eğer kādir değil isen kuru bir acz üzerine durma! Bil ki acize bir güzîde mu'ciz vardır.

Ya'ni, eğer bu nazarda ve nefsânî garazları kalbinden çıkarmak ve bu düşünceyi def etmek husûsunda âciz isen bir kuru acz üzerinde durma; ve "Ne yapayım? Bu duyguları kalbimden çıkarmak elimde değildir!" deme!.. Bil ki âcizi bir güzîde âciz edici ve acz içine düşürücü vardır ki, o güzîde mu'ciz dahi Hak Teâlâ hazretleridir. Nitekim Fihi Mâ Fih'in 24. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar: "O endîşeleri sende peydâ eden Hak Teâlâ'dır; ve sen onları yüz bin cehd ile ve lâ-havle ile kendinden def edemezsin."

784. Acz bir zincirdir. Sana zincir koydu. Gözü zincir koyucuya açmak gerektir.

İmdi acz Hak Teâlâ hazretlerinin sana koyduğu bir zincirdir. Binâenaleyh sen bu acz zincirine bakma da, sana bu zinciri ve bu bağı koyan Hak Teâlâ'ya bak!

785. Binâenaleyh tazarru' et, de ki: "Ey yaşamanın Hadî'si! Açık idim, bağlanmış oldum; bu nedendir?"

Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretlerine yalvar da, de ki: "Ey bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîat içinde vâki' olan yaşayışın Hâdî'si ve doğru yolu gösterici! Ben açık ve bağsız ve serbest idim. Bu gibi fikirler ile bağlandım. Acabâ bu neden dolayıdır? Ve bu zincir ne sebeble benim üzerime bağlandı?" mukadder olan geliciyi nakd ya'ni peşin ve hâzır bil! Böyle olunca kendi dostunu hâlet-i nez'de ve gāib olmakta bil!

786. Ayağı şer içinde pek sıkı basmışım ki, muhakkak senin kahrından ben dembedem ziyandayım!

Bu beyt-i şerîfte Ve'l-Asr sûre-i şerîfinde vaki إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي حُسْر . إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (Asr, 103/2-3) ya'ni "Muhakkak insan elbette ziyan içindedir. Îmân edenler ve sâlih amel işleyenler müstesnâdır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, bu âlem-i kesâfette sıfât-ı nefsâniyye ile yaratılmış olan insanlar bu sıfatlarının îcâbâtına tabi' olduklarından mâddeten ve ma'nen ziyân içinde olurlar. Mâddî ziyânları budur ki: Yemede ve içmede ve gezmede ve söylemede velhâsıl muâmelât-i cismâniyyelerinin kâffesinde israf ettiklerinden türlü türlü marazlara uğrarlar; ve ma'nen ziyân budur ki: Ezvâk-ı rûhâniyyelerinden mahrem ve ahvâl-i uhreviyyelerinden gâfil bulunurlar. Binâenaleyh bu kimseler şerr-i mahz olan cismâniyet ve nefsâniyet âleminde ayaklarını sıkı basarlar. Bu halleri içinde kahr-ı ilâhîyi kendi üzerlerine celb ve da'vet etmiş olurlar. Evâmir-i ilâhiyyenin ve şerîatın çizdiği hudûd dâiresinde hareketin sebeb-i necât olacağına îmân edip amel edenler bu ziyândan müstesnâ ve hâriç kalırlar. Ya'ni, ey sâlik! Hakk'a yalvarıp de ki: “İlâhî, ben şerr-i mahz olan nefsimin sıfatlarının hüküm sürdüğü âlem-i tabîat sahasında ayağımı pek sıkı bastım; ve dembedem üzerime senin kahrını celb edip mâddî ve ma'nevî ziyân ve hazer içinde kaldım!"

787. Senin nasihatlerinden sağır olmuşum; put kırıcı da'vâsını edip put yapıcı olmuşum!

"İlâhî! Senin Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyurduğun ve Peygamber-i zîşânının ve evliyâ-yı kirâmının ettikleri nasîhatlere karşı sağır oldum ve onlara kulak asmadım. Lisânen “lâ ilahe illallâh" diye kelime-i tevhîdi söyledim; ve “lâ ilâhe” ile bu âlem-i kesâfette muhabbet olunan ve senin gayrın olan sûret putlarını kırıp "illallâh" ile ancak vücudunu isbât da'vâsında bulundum. Fakat diğer taraftan emsâlim ve ahvâlim ile bu putlardan birisi olan nefsime ve kendimin kendiliğine vücûd vererek put yapıcı oldum."

788. Sana sun'u yad etmek mi, yahud ölümü yad etmek mi daha farzdır? Ölüm sonbahar gibi, sen asıl ve yaprak gibisin.

Bu beyt-i şerîfte ve âtîdeki beytlerde cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden buyurulur ki: Ey gafil sana Hakk'ın sun'u olan bu cismi yâd edip onunla meşgül olmak mı daha farz ve lâzımdır, yoksa bu cismin başına gelmesi muhakkak olan ölümü yâd edip o vakit için hazırlanmak mı farzdır? Zîrâ ölüm sonbahar gibi ve senin cismin ise ağacın sâkı ve yaprağı gibidir. Sonbahar geldiği vakit ağacın fa'âliyetinden ve yapraklarından bir eser kalmadığı gibi ölüm geldiği vakit dahi Hakk'ın sun'u olan bu cisim ağacının ve onun yaprakları mesâbesinde olan ef'âl ve harekâttan eser kalmaz. Senin senliğin rûhâniyet âlemine intikāl eder. Binâenaleyh ölümü yâd edip meşgül olmak ve âhirete yarayan ameli işlemek farzdır.

789. Senelerce bu ölüm davulcuk çalar. Senin kulağın vakitsiz hareket eder.

Bu beyt-i şerîfte ve âtîdeki beytlerde cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından irşâden buyurulur ki: Ey gafil sana Hakk'ın sun'u olan bu cismi yâd edip onunla meşgül olmak mı daha farz ve lâzımdır, yoksa bu cismin başına gelmesi muhakkak olan ölümü yâd edip o vakit için hazırlanmak mı farzdır? Zîrâ ölüm sonbahar gibi ve senin cismin ise ağacın sâkı ve yaprağı gibidir. Sonbahar geldiği vakit ağacın fa'âliyetinden ve yapraklarından bir eser kalmadığı gibi ölüm geldiği vakit dahi Hakk'ın sun'u olan bu cisim ağacının ve onun yaprakları mesâbesinde olan ef'âl ve harekâttan eser kalmaz. Senin senliğin rûhâniyet âlemine intikāl eder. Binâenaleyh ölümü yâd edip meşgül olmak ve âhirete yarayan ameli işlemek farzdır.

Sonbahar gibi olan bu ölüm senelerce davulcuk çalar. Ya'ni seneden seneye yaşlanırsın ve cisminde türlü türlü bozukluklar zuhûr eder. Dişlerin ağrır ve dökülür ve vücûdunu ağrılar ve sızılar kaplar; ve mi'den gıdâyı güçlük ile hazmeder ve bağırsaklarında atâlet peydâ olup günden güne zaaf ârız olur. İşte bu haller ölümün sana davulcuk çalmasıdır; ve sen ancak bu zamanda enbiyâ ve evliyâya kulak tutmaya başlarsın. Fakat bu hâl kulağının vakitsiz dinlemesi ve hareket etmesidir. Zîrâ cisminde bu vesâyâyı icrâya kuvvet kalmamıştır; ve adem-i iktidar sebebiyle yaptığın amelleri tamâmiyle yapamazsın. Nitekim I. cildin 2338 numaralı beytinde دردها از مرگ می آید رسول از رسولش رو مگردان ای فضول ya'ni Marazlar ölümden elçi olarak gelir. Onun elçisinden, ey fuzûl, yüz çevirme!" ve 2335 numaralı beytinde dahi دان که هر رنج زمردن پاره ایست. جزو مرگ از خود بران گر چاره ایست ya'ni Bil ki, her bir hastalık ölmekten bir parçadır. Eğer çâre varsa ölümün cüz'ünü kendinden kov!" buyurulmuş idi.

790. Nez'de candan "Ah ölüm!" der! Ölüm seni bu zaman mı kendinden âgâh [774] etti?

Vaktaki böyle bir gāfil illet-i nez'e gelir, cân u gönülden "âh ölüm!" diye feryâd eder. A bîçâre, ölüm seni kendinden ancak bu zaman mı âgâh etti?

791. Bu ölümün boğazı na'radan tutuldu. Onun davulu darb-ı acibden yarıldı.

Ya'ni, bu ölüm her ân "Geliyorum!" diye o kadar na'ralar attı ki, bu na'ralardan onun boğazı kısıldı ve haber vermek için çaldığı davula o kadar şiddetli ve acîb darbeler indirdi ki, bu darbelerden davul patladı.

792. Kendini dekāyıka dokudun. Ölümün işaretini bu zaman mı anladın?

Ey âlim-i zâhirî! Kendini dekāyıka ve ince ince ilimlere dokudun ve karıştırdın. Birçok müşkil mes'eleleri halletmek sûretiyle akıl ve zekânı âlemlere gösterdin. Fakat nasıl oldu da ölümün "Geliyorum!" diye verdiği işaretleri anlayamadın ve hayât-i dünyeviyyenin istikrarını te'mîne çalıştın durdun? Ölüm işaretini elin, ayağın amelden sâkıt olduğu bu zamanda mı anladın?

Ömrü zâyi' eden ve ölüm vakti o dara dar olan zamanda tövbe ve istiğfâr etmeye teşebbüs eden bir muğaffelin her sene aşûre (âşûrâ) günlerinde Antakya Kapısı'nda ehl-i Haleb Şîa'sının mâtem tutmasına ve garîb şairin seferden erişmesine ve "Bu feryâd ne mâtemdir?" diye sormasına teşbîhtir

"Ta'ziye", lügatte sabr ettirmek ve sahib-i musîbete müteselli olacak sözü söylemek demektir. Burada mâtem tutmaktan kinâyedir. "Aşûre (âşûrâ) günleri"nden murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin Kerbelâ'da şehîd oldukları Muharrem günleridir. "Antakya Kapısı", Haleb şehrini ihâta eden eski kalenin Antakya şehri tarafına açılan kapısıdır. “Şîa", âl-i Resûlullah'a muhabbet da'vâsında bulunan tâifenin ismidir.

793. Aşûre günü bütün Haleb ahâlîsi Antakya Kapısı'nda geceye kadar;

Ya'ni, bu ölüm her ân "Geliyorum!" diye o kadar na'ralar attı ki, bu na'ralardan onun boğazı kısıldı ve haber vermek için çaldığı davula o kadar şiddetli ve acîb darbeler indirdi ki, bu darbelerden davul patladı.

794. Erkek ve kadın bir cem'-i azîm toplanır. O hanedanın matemini mukîm tutar.

795. Şîa aşûrede Kerbelâ için bükâ içinde nâle ve nevha ederler.

Ya'ni, Muharrem ayının onuncu gününe musâdif olan güne "aşûre günü" derler; ve o günde ma'lûm olan aşûre taâmını pişirip halka dağıtırlar ve sevabını Kerbela'da Yezîd'in askeri ellerinde şehîd olan İmâm Hüseyin efendimizin rûh-ı şerîfine ve sâir şühedâ-yı kirâmın ervâhına hediye ederler; ve bir taraftan da o hânedân-ı kirâmın mâtemini mukîm tutarlar; ve bu esnâda Antakya Kapısı'nda erkek ve kadın birçok halk toplanır. Velhâsıl Şîa tâifesi ağlayarak Kerbela'da olan vak'a-i müessife için feryad ü figān ederler.

796. O hânedânın Yezîd'den ve Şimr'den gördüğü zulümleri ve imtihanı sayarlar.

"Yezîd", ma'lûm olduğu üzere Şâm'da vâlî iken İmâm Alî (k.A.v.) efendimize isyân edip hükümdârlığını i'lân eden Muâviye'nin oğludur. Babasından sonra taht-ı saltanatı telvîs etti; ve Şimr, Yezîd'in askeri efrâdından olup "Şimr zi'l-cevşen" dedikleri mel'ûndur ki, İmâm Hüseyin efendimizi şehîd etmek cür'etinde bulundu. Ya'ni Şîa tâifesi o hânedân-ı Nübüvvet'in Yezîd'den ve Şimr-i laînden gördüğü zulümleri ve onlar hakkında bu hadisede vâki' olan imtihân-ı ilâhîyi mersiyeler ve şiirler okuyup sayar dökerler.

797. Na'raları veyl ü veşt içinde giderdi. Bütün sahrâyı ve çölü doldurur idi.

"Veyl", vay ve eyvah diye bağırmak ve musîbet hakkında figān etmek (Burhân). "Veşt", rakkās ve rakkāslık demektir (Burhân). Burada tepinmekten kinâyedir. Ya'ni, Şîa tâifesi "eyvah!" diye bağırıp tepinirler ve na'raları sahrâları ve çölleri doldurur ve inletir idi. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' از غریو ونعره ها در سرگزشت sûretinde vaki'dir; "Sergüzeşt hakkında olan feryâdlardan ve na'ralardan bütün sahrâ ve çöl dolar idi" demek olur.

798. Bir garib büyük şair aşûre günü yoldan erişti ve o efgānı işitti.

"Garîbî"de "ya", yâ-yı tenkîrdir, bir şahs-ı gayr-i muayyene dâhil olur. “Şairî"de “yâ”, yâ-yı ta'zîmdir ve isbât-i san'at "ya"sı olmak dahi câizdir. Ya'ni, şahsı ma'lûm olmayan bir garîb büyük şair yoldan Haleb'e erişti, Şîa tâifesinin figānlarını işitti.

799. Şehri bıraktı ve o tarafa ré'y etti. O heyhayın cüst ü cûyünü kasd etti.

"Heyhây", şamata ve gürültü. Ya'ni, şair şehre girmekten sarf-ı nazar etti ve Antakya Kapısı'ndaki kalabalık tarafına gitmeyi re'y etti. Çünkü o şamata ve gürültünün sebebini araştırmayı kasd etti.

800. "İftikādda bu gam nedir, bu mâtem kimin üzerine vaki' oldu?" diye sora sora gitti. [784]

"İftikād", gaib olan bir şeyi isteyip aramak. Ya'ni, sebebi kendisinden gäib ve meçhûl olan bu mâtem hakkında ma'lûmât almak için rast geldiği kimselere "Bu gamın sebebi nedir ve bu mâtem kimin içindir?" diye sora sora kalabalık tarafına doğru gitti ve dedi ki:

801. "Bu büyük reîs olur ki, öldü; böyle mecma' küçük iş olmaz!"

"Bu ölen kimse büyük bir hükümdâr veyâ reîs-i hükümet olmalıdır. Zîrâ böyle mecma' ve halkın toplanması küçük bir iş değildir!"

802. "Onun adını elkābını bana beyan ediniz! Zîrâ ben garbim, siz köy qhalîsisiniz!"

Şair orada toplanan halka hitâben dedi ki: "Bu ölen zâtın adını ve elkābını bana beyân ediniz. Zîrâ ben bu şehirde garîbim ve yabancıyım. Siz ise bu köy ahâlîsindensiniz!" "Elkab"dan murâd, eski zamanlarda vezîrlere ve vâlîlere "emînü'd-devle" ve "muînü'l-memâlik" gibi verilen lakablardır ki, bu la- kablar el-ân Îrân'da dahi cârîdir. Birinci mısra'daki "dihîd", "dâden" masdarının emr-i hâzırının cem'idir. İkinci mısra'daki "dihîd” köy ma'nâsına olan "dih" ile cem'-i muhatab edâtı olan "îd" kelimesinden mürekkebdir.

803. Onun adı ve âdeti ve evsâfı nedir? Tâ ki, onun lütuflarından mersiye söyleyeyim!

"Pîşe", burada âdet demektir. "Mersiye", vefât eden kimsenin iyiliklerinden ve meziyetlerinden bâhis olan hüzünlü şiirdir. Ya'ni, “Bu ölen zâtın adını ve güzel âdetlerini ve sıfatlarını söyleyin, tâ ki, onun lütuflarından bâhisle mersiye söyleyeyim!"

804. Mersiye tertib edeyim, zîrâ şair adamım, tâ ki, buradan berg ve lâleng götüreyim!

"Berg" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "yiyecek ve gıdâ" demektir. "Lâleng", sofra artığı ve dilenciye verilen ekmek parçalarıdır (Burhân). Ya'ni, “Bu mâteme ben de iştirak edip mersiye tertib edeyim. Zîrâ şiir söylemekte mahâretim vardır. Söylediğim şiiri size beğendireyim. Nihâyet bu sebeble buradan kendim yiyecek ve kıymetsiz gıdalar tedarik etmiş olurum."

Bu beyt-i şerîfte ihsân almak ümidiyle şiir söyleyen şairlerin kıymetsizliğine işâret vardır.

805. O birisi ona dedi ki: "Hey! Deli misin? Sen Şîa değil, hanenin düşmanı mısın?"

Ahâlîden birisi o şâire dedi ki: "Yâhu, sen deli misin? Gālibâ sen Şîa değilsin. Yoksa hânedân-ı Nübüvvet'in düşmanı mısın?"

806. Aşûre günü olduğunu bilmiyor musun? Bir cânın mâtemi ki, bir karndan efdaldir.

"Karn", ba'zılarına göre seksen ve ba'zılarına göre otuz senelik müddettir. "Bir can"dan murâd, İmâm Hüseyin hazretlerinin rûh-ı âlîleridir. Ya'ni kablar el-ân Îrân'da dahi cârîdir. Birinci mısra'daki "dihîd", "dâden" masdarının emr-i hâzırının cem'idir. İkinci mısra'daki "dihîd” köy ma'nâsına olan "dih" ile cem'-i muhatab edâtı olan "îd" kelimesinden mürekkebdir.

807. Bu gussa mü'minin indinde ne vakit hakîr olur? Küpe aşkı kulağın aşkı kadardır.

"Ey şâir efendi! Sen bugün Muharrem'in 10 u ve aşûre günü olduğunu ve bir karndan efdal olan bu günde İmâm Hüseyin hazretlerinin mâtemi tutulduğunu bilmiyor musun?"

"Gûşvâr", küpe demektir. Ya'ni, İmâm Hüseyin hazretleri hakkında revâ görülen zulmün gamı ve kederi, mü'minlerin indinde hakîr ve ehemmiyetsiz bir şey olamaz. Bu gam ve keder bir küpe gibidir; ve kalbler dahi kulak gibidir; ve her kulak her küpeyi taşımaya mütehammil değildir. Çünkü küpeye olan meyil ve aşk kulağın isti'dâdı kadar [olur]. Binâenaleyh ey şair, bu Kerbelâ vak'a-i müessifesinin gussasını ve gamını galiba hakîr gördün ki, bu mâtem gününden gafil oldun!" "Kulak"tan murâd, Resûl-i Ekrem hazretleri ve "küpe"den murâd dahi İmâm Hüseyin efendimiz olmak câizdir. Ya'ni, “İmâm Hüseyin hazretlerine olan aşk ve muhabbet Resûl-i Ekrem hazretlerine olan aşk ve muhabbet nisbetindedir."

808. Mü'minin indinde o pâk olan ruhun matemi yüz tûfân-ı Nuh'dan daha meşhur olur.