İçeriğe atla

Körün Mustafâ (a.s.)ın evine gelmesi ve Aişe (r.a.)nın körün önünden kaçması ve Resûl'ün: "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor" demesi ve Aişe'nin Resûlullâh (s.a.v.)e cevab vermesi

8. bölüm / 40 · 3897 kelime · ~20 dk okuma

686. Peygamber huzuruna kör geldi. Dedi ki: "Ey her hamurun fırınına ne-va-bahş edici!"

Belki ben uzakda olan kimseler hakkında kullanılan "yâ” edât-ı nidâsı ile bu âlem-i keserât çöllerinde onun için hitâb ederim ki, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) [ya'ni "Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesi mûcibince benim ile beraber olan mahbûb-i hakîkîyi beni gayrete getiren ve beni kıskandıran şirk-i ahfâ sâhiblerinden saklayayım ve onları bu hitâbım ile galata düşüreyim ve şaşırtayım!" Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu cildin âtîde gelecek olan beyitlerinde bu ma'nâya işâreten şöyle buyururlar: Tercüme: "Ey putperest! Mâdemki şaşıların eşiyiz, müşrikçe konuşmak lâzım gelir. O birlik, o vasf ü hâl tarafındandır. Kelâm meydânına ikilikten başkası gelmez. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle, ya ağızını dikip hoş sâkit kıl. Ya nöbet ile ba'zan sükût et ve ba'zan söz söyle; şaşılar gibi davul çal, vesselâm."

İnşâallâhu Teâlâ âtîde bu beytlere geldiğimizde îzâhât-ı kâfiye yazılacaktır.

687. "Ey sen! Suyun beyisin ve ben susamışım. Ey benim sâkîm, yardım, yardım!.."

"Ey sen ki, maarif-i ilâhiyye ve ulûm-i ledünniyye suyunun beyisin ve ben de o ulûm ve maârifin susamışıyım; ey benim su vericim, yardım isterim, yardım!.."

688. Vaktāki o kör acele içeriye geldi, Aişe örtünmek için kaçtı.

689. Zîra ki o pak olan hâtun reşk-nak olan Resûl'ün gayûrluğundan âgah idi.

"Reşk-nâk", kıskanç; "gayûr", mahremini nâ-mahremden esirgeyen ve kıskanç olan demektir. Ya'ni, zîrâ ki Resûl-i Ekrem hazretlerinin nâzikliği ve hassasiyetini müdrik olan ümmü'l-mü'minîn Aişe (r.a.) hazretleri kıskanç olan Resûl-i zîşânın gayûrluğuna vakıf idi.

690. Her kim ki, ziyade yakışıklıdır, onun reşki ziyade olur, ey oğullar! Zî-râ ki reşk nazdan kalkar.

"Benûn", oğul ma'nâsına olan "ibn"in cem'idir. "Nâz", istiğnâ ve nezâket ve letâfet demektir. Ya'ni, her kim ziyâde yakışıklı ve cemâl sahibi ise onun ma'şûkunu kıskanması ziyâde olur. Zîrâ ey ma'rifette tecrübesiz olan oğul-lar! Biliniz ki, kıskanma naz ve istiğnâ ve letâfetten husûle gelir. Velhâsıl iyi teemmül olunursa reşkin menşei nazdır.

691. Bunak kocakarılar kocalarına câriye verirler. Çünkü çirkinlikden ve ih-tiyarlıkdan âgahdırlar.

"Kummâ", Türkçe olup "câriye" ve "kuvve-i bâhı tezyîd eden ilâç" ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügat). Burada "câriye" demekdir. "Gende-pîr", bunak kocakarı ma'nâsınadır. Ya'ni, sen görmez misin ki, kıskançlık kadınların hâl-i tabîîleri iken bunak kocakarılar kıskançlıkdan vazgeçip kocalarına câriye verirler. Çünkü ihtiyarlıkdan hâsıl olan çirkinliklerine vakıfdırlar ve onlarda kıskançlığın menşei olan nâz ve istiğnâ hâli kalmamışdır.

692. Her iki âlemde Ahmed'e mensûb olan cemâl gibi ne vakit olmuştur? İyi kimse Hâlık'ın ferri ona avn olmuştur.

"Ferr", nûr ve azamet demektir. Ma'lûmdur ki, Ahmed (a.s.) Efendimiz'in mazbût olan şemâil-i şerîfelerinden anlaşıldığı üzere vech-i zâhirlerinde ve cism-i saâdetlerinde pek büyük bir tenâsüb ve melâhat var idi; ve cemâl-i ma'nevîsi ise ta'rîf ve tavsîfe sığar bir şey değildir. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem Efendimiz hem dünyâca ve hem de âhiretçe sâhib-i cemâl idi; ve cemâlin ve melâhatin bu cem'iyetini hâiz olan ne bir nebî ve ne de bir velî gelmemiştir. Bu cem'iyyet-i cemâliyye o hazrete Hâlık Teâlâ hazretlerinin avn ve inâyeti olmuştur.

693. Her iki âlemin nazları ona erişir. Gayret o güneşe yüz kat erişir.

İkinci mısra' غیرت آن خورشید را صد تو رسد takdirinde olup kafiye sebebiyle edât-ı mef'ûl olan "râ" "sadtû"dan sonra gelmiştir. Karîne-i ma'nâ bu takdîri îcâb eder. Ya'ni, mâdemki, Resûl-i zîşân Efendimiz zâhirde ve bâtında bu derece cem'iyyet-i cemâliyyeyi hâiz idi, binâenaleyh âlem-i zâhirin ve âlem-i bâtının bütün nâz ve istiğnâlarını hâiz idi; ve mâdemki, reşk ve gayretin esâsı ve menşei nazdır, binâenaleyh o dünyâ ve âhiret güneşine gayret ve kıskançlık dahi yüz kat olarak ârız olur.

694. Der ki: "Ben Zühal'e topu bıraktım. Ey yıldızlar! Haydi, yüzünüzü çekiniz!"

"Keyvân", Zühal seyyâresine derler. İlm-i hey'etin beyânına göre, bu seyyâre arzdan 750 def'a büyüktür. Hareket-i mihveriyyesini 10 sâat 14 dakîkada bitirir. Sekiz kadar peyki ya'ni ayı ve bir de halkası vardır. "Zâpe" ismi verilmiş olan bir ayının cesâmeti bizim ayımız kadardır. Etrafında hava tabakası bulunduğu ve bulutlar teşekkül ettiği tahmin olunduğundan ba'zı hey'et-şinâslar bu seyyârenin meskûn olduğunu zannediyorlar. Bu aylar ile bu halkası sâyesinde geceleri manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden diğer seyyârelerden daha parlak ve aydınlıktır. Binâenaleyh "Zühal seyyâresi"yle murâd, vücûdun mertebe-i vâhidiyyetine işaret buyurulur ki, bu mertebeye "hakîkat-i insâniyye" dahi derler. Rûh ve misâl ve şehadet mertebelerinin fevkıdır; ve diğer bir çok isimleri de vardır. Ve bu mertebenin fevkında mertebe-i vahdet vardır ki, ona "hakîkat-i muhammediyye" derler. "Topu bırakmak"tan murâd, isti'lâ etmekten kinâyedir. "Yıldızlar"dan murâd, efrâd-ı beşeriyyenin ukalâsı ve hükemâsıdır. Ya'ni, o ma'nevî güneş olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz lisân-ı hâl ile buyururlar ki: "Benim hakikat-i muhammediyyem Zühal seyyâresi mesâbesinde olan hakîkat-i insâniyye mertebesinin fevkindedir ve bu mertebeyi muhîttir. Ey hakîkatleri ve a'yân-ı sâbiteleri bu mertebede mütekevvin olan ukalâ ve hükemâ yıldızları! Benim nûrumun önünde nûr-ı irfanınızı ızhâr etmekten vazgeçip yüzlerinizi örtün!"

695. Benim nazîrsiz olan şuâımda "la" olunuz; ve yoksa benim nûrumun önünde rüsvâ olursunuz.

Ya'ni, "Benim nazîri olmayan nûr-ı irfânımın önünde hiç olunuz; ve yoksa benim o nûrumun önünde rezîl ü rüsvâ olursunuz. Nitekim ukalâ vü hükemâyı zamâne Resûl-i Ekrem hazretlerinin kadınlar hakkındaki ناقصات العقل والدين ya'ni "Akılları ve dînleri eksiktir" sözü, çöl zihniyeti ile söylenmiş bir sözdür" diye reddetmişlerdi. Ahîren fenn-i tabâbet kadınların dimâğını erkeklerin dimâğından vasatî bir hesab ile 150 gram noksan olduğunu isbât edince rezîl ü rüsvâ oldular; ve diğer ahâdîs-i nebeviyyenin hakāyıkını dahi fünûn-ı hazıra peyderpey ızhâr etmektedir.

696. Kerem cihetinden ben her gece gāib olurum. Ne vakit giderim? Ancak "Gidiyorum" diye gösteririm.

"Her bir gece"den murâd, vakit vakit ehl-i arz üzerinde hâkim olan efkâr ve akāid-i bâtıle zulmetleridir. Bu efkâr ve akāid-i muzlime her bir zamanda beşer arasında birer şekilde tezahür etmiştir. "Kerem ciheti"nden murâd, ço- verilmiş olan bir ayının cesâmeti bizim ayımız kadardır. Etrafında hava taba- kası bulunduğu ve bulutlar teşekkül ettiği tahmîn olunduğundan ba'zı hey'et-şinâslar bu seyyârenin meskûn olduğunu zannediyorlar. Bu aylar ile bu halkası sâyesinde geceleri manzûme-i şemsiyyemizi teşkîl eden diğer sey- yârelerden daha parlak ve aydınlıktır. Binâenaleyh "Zühal seyyâresi"yle mu- râd, vücûdun mertebe-i vâhidiyyetine işaret buyurulur ki, bu mertebeye "ha- kîkat-i insâniyye" dahi derler. Rûh ve misâl ve şehadet mertebelerinin fev- kıdır; ve diğer bir çok isimleri de vardır. Ve bu mertebenin fevkınde merte- be-i vahdet vardır ki, ona "hakîkat-i muhammediyye" derler. "Topu bırak- mak"tan murâd, isti'lâ etmekten kinâyedir. "Yıldızlar"dan murâd, efrâd-ı be- şeriyyenin ukalâsı ve hükemâsıdır. Ya'ni, o ma'nevî güneş olan Hâtem-i en- biyâ Efendimiz lisân-ı hâl ile buyururlar ki: "Benim hakikat-i muhammediy- yem Zühal seyyâresi mesâbesinde olan hakîkat-i insâniyye mertebesinin fev- kindedir ve bu mertebeyi muhîttir. Ey hakîkatleri ve a'yân-ı sâbiteleri bu mer- tebede mütekevvin olan ukalâ ve hükemâ yıldızları! Benim nûrumun önün- de nûr-ı irfanınızı ızhâr etmekten vazgeçip yüzlerinizi örtün!"

697. Tâ ki, siz bensiz bir gece yarasa gibi bu uçma mahallinin etrafında kanat çarparak uçasınız!

"Matâr", uçma mahalli demektir. Bundan murâd âlem-i tabîat ve keserâttır. Ya'ni, "Onun için gitmiş görünürüm ki, siz serbest kalıp bir müddet bu âlem-i tabîat karanlığında, bu keserât meydânında istediğiniz gibi kanat çarpıp uçasınız!"

698. Tâvuslar gibi bir kanat arz ediniz. Sarhoş doğan ve serkeş ve mu'cib olunuz!

"Tâvus kanadı"ndan murâd, ukūl-i cüz'iyyeye parlak görünen süslü efkâr-ı felsefiyyedir. İkinci mısra'daki "bâz" kelimesinin kuşları avlayan "doğan kuşu" ma'nâsına olması münasibdir. "Mest", "bâz"ın sıfatıdır. "Serkeş", itâatsiz ve inkıyâdsız olan kimse; "mu'cib", kendini beğenen demektir. Ya'ni, "Bu serbest harekâtınız esnasında ukūl-i cüz'iyye erbâbına tâvus kanadı gibi parlak ve süslü görünen fikirlerinizi ve hünerlerinizi arz ediniz ve benliğinizin sarhoşu olunuz; ve bu sarhoşluğunuz içinde doğan kuşu gibi efrâd-ı beşeri kendi efkârınızı kabûle da'vet edip avlayınız; ve benim getirdiğim maârif-i ilâhiyyeye ve ulûm-i ledünniyyeye karşı bu benliğiniz sebebiyle serkeş ve itâatsiz ve kendi efkâr-ı bâtılenizi beğenici olunuz!"

699. O kendinizin çirkin tertib edici olan ayağınıza bakınız. Çarık gibi ki, o Ayaz'ın şem'i idi.

cukların oyunda büyükler tarafından serbest bırakılması gibi bevâtın-ı beşerin serbest bırakılmasıdır. Zîrâ âlem-i kevni muhît olan hakîkat-i muhammediyyedir. Eğer tasarrufât-ı muhammediyye her ân vâki' olsa hiçbir ferdin o tasarrufa mukābeleye mecâli kalmazdı. Ya'ni, "Benim hakîkat-i muhammediyyem ziyâsı şedîd olan bir güneştir. Ben vakit vakit zulmet-i tabîiyyenin hükm-fermâ olduğu bu âlem-i keserâtta gäib olur ve âmme üzerinde tasarrufu terk ederim. Fakat zannetmeyiniz ki, giderim ve kaybolurum. Hayır! Kendimi gitmiş ve tasarrufu terk etmiş gösteririm. Nitekim sûrî güneş dahi gurûb eder. Onun gurûbu külliyyen gitmesi değildir. Tekrar doğmak üzere gider."

700. Sabah vakti te'dîb için yüz gösteririm, tâ ki, benlikten dolayı ehl-i şimal- [684] den olmayasınız!

"Sabah vakti"nden murâd, hakikat-i muhammediyyenin tasarrufâta mübâşeretidir. Ya'ni, "Vaktâki ehl-i arz bu ukūl-i cüz'iyyenin parlak safsatalarına kapılıp dalâlette pûyân olurlar, ben tasarrufât-ı ahmediyyem ile onları te'dîb için suver-i muhtelifede zâhir ve kulûb-i beşerde müessir olurum. Bu tasarrufâtı sizin benlikten dolayı ehl-i şimâl ve ehl-i dalâletten olmamanız için yaparım." Nitekim zamânımızda bu tasarrufât-ı muhammediyye, hıristiyan misyonerlerinin son derece gayretlerine rağmen ehl-i garb indinde baş göstermektedir ve ihtidâ günden güne çoğalmaktadır. Bir numûnesi Kâbil'de (Afganistan'da) Enîs adlı 15 Şa'bân 1354 ve 13 Teşrîn-i Sânî 935 târîhli Fârisî mecmûada görülmüştür. Şöyle ki: İngiliz prenseslerinden Sara Vak (سارا واك) Hanım niçin müslümân olduğuna dair Londra'da mufassal bir nutuk söylemiş ve radyo vâsıtasıyla dünyaya da münteşir olmuştur. Bu nûrlu hanım diyor ki: "Bana niçin müslüman olduğumu soruyorlar. Ben de cevâben diyorum: Onun için müslüman oldum ki, İslâm medeniyet ve ahlâk ve fazîlet dînidir. Onun için müslüman oldum ki, İslâm insanın infirâdî, maddî ve ictimâî ve ma'nevî olan ihtiyaçlarını tamâmen te'mîn eder. Onun için müslüman oldum ki, İslâm i'timâd ve îmân menba'ını bizim rûhumuzda ızhâr eder. Onun için müslümân oldum ki, İslâm bütün dînlerin en sâdesi ve en âlîsidir. Bu böyle iken niçin müslüman olmayayım ve niçin bu "dîn-i hanîf"in mebâdîsine teslîm olmayayım?"

701. Onu terk et ki, bu söz uzundur. Kün! emri uzunluktan nehy etmiştir.

Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey Mevlânâ! Tasarrufât-ı ahmediyyeye dâir olan bu sözü terk et! Zîrâ bu tasarrufâtın ba'zan terki va ba'zan ızhârı birçok sırlara ve hakîkatlere müsteniddir ki, bunların îzâhına başlansa söz pek ziyâde uzar. Halbuki bu terk ve ızhâr-ı tasarruf Hakk'ın "Kün!" emrine müsteniddir; ve işte o "Kün!" emri beyânı uzun olan bu esrâr ve hakāyıkın ızhârını nehy etmiştir. "Emr-kün", vasf-ı terkîbî olursa "emr edici" ma'nâsına olup murâd, Hak Teâlâ veyâ hakîkat-i muhammediyye olur. Ya'ni, emr edici olan Hak Teâlâ veyâ tasarruf-ı Ahmedî uzunluktan nehy etmiştir.

Mustafa (s.a.v.)in Aişe (r.a.)yı: "Ne saklanıyorsun? Saklanma! Zîrâ a'mâ seni görmüyor!" diye imtihan etmesidir. Hattâ zahir ola ki, Aişe, Mustafâ (a.s.)ın zamîrinden âgâh mıdır? Yâhud kelâm-ı zâhirin mukallidi midir?

"Kelâm-ı zâhirin mukallidi olmak", gayret ve kıskançlık sözünün ma'nâyı hakîkatine nüfüz etmeyip taklîden hareket etmektir. Ya'ni huzûr-ı Risâletpenâhîye a'mâ geldi, Aişe (r.a.) ondan kaçtı. Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem hazretlerinin zamîr-i saâdetlerindeki gayrete ve kıskançlığa vakıf olarak mı kaçtı, yoksa zamîr-i Risâletpenâhîye vakıf olmayıp, ancak "Kadınların erkekten tesettürü lâzımdır" sözüne taklîden mi kaçtı? diye cenâb-ı Peygamber onu tecrübe buyurdu; ve "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor!" dedi. Aişe hazretleri dahi "O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem zât-ı latîfinizin zamîrindeki gayrete dokunur!" diye cevab verdi.

702. Peygamber imtihan için buyurdu: “O seni görmüyor, ondan az saklan!"

Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine hitâb edip buyururlar ki: Ey Mevlânâ! Tasarrufât-ı ahmediyyeye dâir olan bu sözü terk et! Zîrâ bu tasarrufâtın ba'zan terki va ba'zan ızhârı birçok sırlara ve hakîkatlere müsteniddir ki, bunların îzâhına başlansa söz pek ziyâde uzar. Halbuki bu terk ve ızhâr-ı tasarruf Hakk'ın "Kün!" emrine müsteniddir; ve işte o "Kün!" emri beyânı uzun olan bu esrâr ve hakāyıkın ızhârını nehy etmiştir. "Emr-kün", vasf-ı terkîbî olursa "emr edici" ma'nâsına olup murâd, Hak Teâlâ veyâ hakîkat-i muhammediyye olur. Ya'ni, emr edici olan Hak Teâlâ veyâ tasarruf-ı Ahmedî uzunluktan nehy etmiştir.

Mustafa (s.a.v.)in Aişe (r.a.)yı: "Ne saklanıyorsun? Saklanma! Zîrâ a'mâ seni görmüyor!" diye imtihan etmesidir. Hattâ zahir ola ki, Aişe, Mustafâ (a.s.)ın zamîrinden âgâh mıdır? Yâhud kelâm-ı zâhirin mukallidi midir?

"Kelâm-ı zâhirin mukallidi olmak", gayret ve kıskançlık sözünün ma'nâyı hakîkatine nüfüz etmeyip taklîden hareket etmektir. Ya'ni huzûr-ı Risâletpenâhîye a'mâ geldi, Aişe (r.a.) ondan kaçtı. Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem hazretlerinin zamîr-i saâdetlerindeki gayrete ve kıskançlığa vakıf olarak mı kaçtı, yoksa zamîr-i Risâletpenâhîye vakıf olmayıp, ancak "Kadınların erkekten tesettürü lâzımdır" sözüne taklîden mi kaçtı? diye cenâb-ı Peygamber onu tecrübe buyurdu; ve "Ne kaçıyorsun? O seni görmüyor!" dedi. Aişe hazretleri dahi "O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem zât-ı latîfinizin zamîrindeki gayrete dokunur!" diye cevab verdi.

703. Aişe: "O beni görmüyorsa, ben onu görüyorum!" diye elleriyle işaret etti.

Ya'ni, Hz. Aişe vâlidemiz Resûl-i Ekrem Efendimiz'in kendi üzerine olan gayretini ve kıskançlığını bildiği için: "Yâ Resûlallah! Rü'yet iki taraftan vâki' olur. O beni görmüyorsa ben onu görüyorum ve benim onu görmem kalb-i saâdetinizdeki gayrete dokunur." Ma'nâsını tefhîmen, sesini de nâ-mahreme işittirmeyerek elleriyle işaret etti; ve bu vaz'iyeti ile kelâm-ı zâhirin mukallidi olmadığını gösterdi. Ma'lûm olsun ki, tesettür emrinin menşei gayret ve kıskançlıktır; ve kıskançlığın menşei de yukarıda îzâh olunduğu üzere güzellik ve yakışıklılıktır; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi ekmel olduğundan sâhib-i cemâl olan kadınların hassâs olan zevcleri tarafından kıskanılması tabîî bir hâl olur; ve kadınlarda Hakk'ın cemâl ile tecellîsi bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Muhammedî'de cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından îzâh buyurulmuştur. Şimdi tabîatlarında zevcelerine karşı kıskançlık olmayan erkeklerde hassasiyet ve nezaket yoktur. Onlar bâğ-ı hilkatte bitmiş yabânî otlara benzerler. Zîrâ onların "hüsn" ve "aşk" ile alakaları yoktur. Kadınlara karşı yalnız şehvet-i hayvaniyye ile mütehassistirler. Şehvetlerini kazâ ettikten sonra zevclerine karşı lâkayt kalıp bâtınlarında gayret ve kıskançlık hissetmezler. Binâenaleyh sûrette ve sîrette güzel olan Aişe vâlidemiz hakkında Resûl-i Ekrem hazretlerinin hassâs ve nâzik olan kalb-i saâdetlerinde onlara karşı gayret ve kıskançlık hissetmemeleri mümkin değildir; ve Aişe vâlidemiz dahi baştan başa rûh-ı pâk olan Resûl-i Ekrem hazretleri hakkında da aynı his ile mütehassis idi.

704. Rûhun güzelliği üzerine aklın gayreti vardır. Bu nasuh teşbîhattan ve teşmîlden doludur.

“Nasûh”, mübâlağa ile "nasîhat edici" ve "hâlis ve sâf" ma'nâlarına gelir. Bu beyt-i şerîfte rûh karînesiyle ikinci ma'nâ münasib görünür; ve "rûh”dan murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedî'dir. Ya'ni, kıskançlığın ve gayretin menşei mâdemki güzelliktir; binâenaleyh rûh-ı küllînin güzelliği üzerine aklın gayre- ti ve kıskançlığı vardır. Onun için bu pâk ve sâf olan rûh-ı küllînin ta'rîfi muhakkıkların kelâmlarında teşbîhlere ve temsîllere müsteniden vaki' olmuştur; ve bu temsîlât ve teşbîhâta müstenid olan beyânâtta dahi ihtilaflar vardır ki, bu ihtilaflar Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî (k.s.) hazretlerinin fakîr tarafından tercüme ve şerh edilen et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye" ismindeki kitâb-ı şerîfin birinci bâbının bir faslında mufassalan mezkûrdür. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri orada bu ihtilafatı beyân ettikten sonra buyururlar ki: ولم نرجح احد هذه الاقوال مع العلم ان الحق في احدها لقول القائل ان الخليفة قد ابی واذا ابی شیئا ابیته ya'ni "Biz kavl-i kāilin hakikatini bildiğimiz hâlde "Doğrusu şu kavildir" diye bu akvâl-i muhtelifeden birisini tercih etmedik. Zîrâ bu akvâli beyân ettiğimiz sırada halîfe olan rûh-ı küllî onun îzâhından ibâ ve imtinâ' eyledi; ve bir şeyden halîfe ibâ ve imtina' eylediği vakit ben dahi ondan ibâ ve imtina' ederim." Anlaşılır ki, bu ibâ ve imtina' dahi rûh üzerine aklın gayretinden ve kıskançlığındandır.

705. Böyle gizlilik ile beraber ki, bu rûh için vardır; akıl onun üzerine niçin böyle kıskançtır?

Ya'ni, o sâf ve hâlis ve güzel olan rûh bu kadar gizli ve mestûr olduğu hâlde ukūl-i evliyânın onun üzerine gayreti ve kıskançlığı ve teşbîhât ve temsîlât ile beyânâtı ne içindir? Bakılırsa böyle gizli ve mestûr olan bir şey kıskanılmamak lâzım idi. Nitekim Şihâbeddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif de buyurur ki:

"Rûhun ma'rifeti ve onun zirve-i idraki gāyet refî' ve menî'dir. Kemend-i ukül ile ona vusûl müyesser olmaz. Erbâb-ı mükâşefe onun keşfini kıskanıp ancak zebân-ı işâret ile beyânâtta bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde en şerîf bir mevcûd ve en yakın bir meşhûd "rûh-ı a'zam"dır. Zira Hak Teâlâ onu من روحى (Hicr, 15/29) ya'ni "Benim ruhumdan" ve من روحنا (Enbiyâ, 21/91) ya'ni “Bizim rûhumuzdan" beyân-ı âlîsi ile kendisine izâfe buyurdu. Adem-i kebîr, halife-i ûlâ, tercümân-ı ilâhî, miftâh-ı vücûd, kalem-i îcâd ve cünd-i ervâh onun evsâfındandır ilh..."

706. Ey kıskanç huylu! Kimden saklıyorsun? O ki, onun nûru onun yüzünü örtmüştür.

Ey kıskanç huylu olan akıl! O rûh-ı sâfi ve pâki kimden saklıyorsun? Onun kendi nûru kendi yüzünü örtmüştür. Binâenaleyh senin kıskanıp örtmene hâcet yoktur. Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mutlak-ı Hak vâhidiyet mertebesinden sonra suver-i ilmiyye hasebiyle rûh-ı küllî mertebesine tenezzül etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe ayrılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine Zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile mertebe-i hafâdan mertebe-i zuhûra gelmesinden ibârettir; ve Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyeti ile ızhâr etti. "Emr" ile işaret olunması bu sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile ızhâr etti ki, ona da "halk" derler. Binâenaleyh rûh şiddet-i zuhûrundan dolayı nazarlardan gizli kalmıştır. Zîrâ âlem-i halkda rûh pek ziyâde zâhirdir. Bilcümle harekât ve idrâkât Hakk'ın sıfât-ı Hayat'ının mazharı olan rûh iledir. Meselâ güneş ziyâsı pek âşikâr ve müstevlî ve her yere sârî iken insan, nazarının evvelâ ziyâya ve sonra da eşyâya vâki' olduğunu bilmez, ilk nazarda eşyayı gördüğünü zanneder. Binâenaleyh ziyânın kendi nûrunu şiddet-i zuhûru sebebiyle yine kendisi örttüğü gibi, rûhun nûru dahi bu kadar şiddet-i zuhûru olduğu hâlde yine kendisi örtmüş olur.

707. Bu güneş nikābsız gider. Onun nûrunun fartı onun yüzüne nikabdır.

Bu rûh-ı a'zam güneşi âlem-i halkdan nikābsız olarak zâhirdir. Fakat onun nûrunun haddi, tecavüzü ve şiddeti o rûhun yüzüne nikāb olmuş ve onu örtmüştür. Nitekim yukarıda îzâh olundu.

708. Ey kıskanç! Kimden gizlersin ki, güneş ondan eser görmez.

Ey kıskanç olan akıl! O rûhu kimden gizlersin ki, bu sûrî güneş o rûh-ı insânîden eser görmez; ve insan bu rûh sebebiyle sâir mahlûkāttan daha mükerrem ve şerîf olmuştur; ve nitekim o rûh-ı a'zam hakkında لولاك لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Eğer sen olmasa idin eflâki yaratmazdım" buyurulmuştur.

709. Cismimde kıskançlık ondan daha ziyâdedir ki, onu kendimden dahi gizlemek isterim.

O rûhu izhâr husûsundaki kıskançlık cismimde o derece şiddetlidir ki, onu kendimden bile saklamak isterim; ve hatta bu şiddet kendimden saklamak duygusundan bile ileri geçmiştir. Ey kıskanç huylu olan akıl! O rûh-ı sâfi ve pâki kimden saklıyorsun? Onun kendi nûru kendi yüzünü örtmüştür. Binâenaleyh senin kıskanıp örtmene hâcet yoktur. Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mutlak-ı Hak vâhidiyet mertebesinden sonra suver-i ilmiyye hasebiyle rûh-ı küllî mertebesine tenezzül etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe ayrılık ve gayriyetten bir nevi' üzerine Zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayat'ı ile mertebe-i hafâdan mertebe-i zuhûra gelmesinden ibârettir; ve Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyeti ile ızhâr etti. "Emr" ile işaret olunması bu sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile ızhâr etti ki, ona da "halk" derler. Binâenaleyh rûh şiddet-i zuhûrundan dolayı nazarlardan gizli kalmıştır. Zîrâ âlem-i halkda rûh pek ziyâde zâhirdir. Bilcümle harekât ve idrâkât Hakk'ın sıfât-ı Hayat'ının mazharı olan rûh iledir. Meselâ güneş ziyâsı pek âşikâr ve müstevlî ve her yere sârî iken insan, nazarının evvelâ ziyâya ve sonra da eşyâya vâki' olduğunu bilmez, ilk nazarda eşyayı gördüğünü zanneder. Binâenaleyh ziyânın kendi nûrunu şiddet-i zuhûru sebebiyle yine kendisi örttüğü gibi, rûhun nûru dahi bu kadar şiddet-i zuhûru olduğu hâlde yine kendisi örtmüş olur.

710. Benim ağır ahenkli olan kıskançlığımın ateşinden ben iki gözüm ve iki [694] kulağım ile cenkdeyim.

"Ahenk", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "reviş ve tarz" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, benim bir kıskançlığım vardır ki, bu rûhun ızhârına karşı ağır revişlidir. Ben o kıskançlığımın ateşinden iki gözüm ve kulağım ile bile cenkdeyim ve muhârebedeyim. Ya'ni o rûhun âlem-i halkta zuhûrunu ve müşâhedesini kendi gözümden bile kıskanırım; ve onun sözünü de kendi kulağımdan kıskanırım.

711. Ey cân ve gönül! Mâdemki böyle bir reşkin vardır, binaenaleyh ağzını kapa ve söylemeyi bırak!

712. Eğer susarsam, korkarım ki, o güneş diğer taraftan hicabı yırtar.

Burada "güneş"ten murâd, zât-ı Hak'tır. Ya'ni, ben kıskançlık sebebiyle o rûh-1 sâfın ma'rifetine müteallık sözleri söylemekten susar isem, o halîfe olan rûh-ı a'zamın müstahlifi bulunan zât-ı Hak onu ızhâr için başka taraftan hicâbı ve perdeyi yırtar ve kaldırır ve benim kıskançlığım ve sükûtum boş olur. Zîrâ zât-ı Hakk'ın mezâhirde zuhûra meyli vardır.

713. Susmaklıkta bizim sözümüz pek zahir olur. Zîrâ men' etmekten o meyil daha ziyade olur.

Ya'ni, eğer susar isek, bizim sözümüz daha ziyâde zâhir olur. Zîrâ bâtında olan efkâr habs olup kalmak istemez. Binâenaleyh o efkârı söz ile zuhûrdan men' etmek onların zuhûra olan meyillerini çoğaltmak ve şiddetlendirmek olur. Zira hadis-i şerifte ان الله خلق آدم على صورته ya'ni “Muhakkak Allâh Teâlâ Adem'i kendi sûreti ya'ni sıfatı üzerine yaratmıştır” buyurulur. Hak Teâlâ zât-ı ahadiyyesinde mahfi ve meknûz olan sıfât ve esmâsının zuhûr için vâki' olan taleblerini is'af buyurduğu gibi insân-ı kâmil dahi o sıfat ile zâhir olup, bâtınındaki efkârı harf ve savt ile ızhâra meyleder. Eğer onları harf ve savt ile ızhâr etmez ve sükût ederse, onun bâtınında bu ızhâr meyli daha ziyâde olur.

714. Eğer deniz kükrer ise onun kükremesi köpük olur. "Bilinmeye muhabbet ettim"in kaynaması olur.

"Gurred", arslanın bağırıp kükremesi olan "gurriden" masdarından fiil-i muzâri'dir. "Bahr"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. İkinci mısra'da كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Bu hadis-i kudsî hakkındaki îzâhât IV. cildin 2530 numaralı beytin baş tarafındaki sürhde geçti; ve bu hadîs-i kudsîyi Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 46. faslında da şerh buyurmuşlardır. Ya'ni, eğer vücûd-i hakîkî deryâsı arslan gibi kükrer ve coşarsa onun kükremesi ve coşması köpük mesâbesinde olan vücûd-i izâfî âlemindeki mezâhir olur; ve bu coşma hadîs-i kudsîde beyân buyurulduğu üzere "Bilinmeye muhabbet ettim" kelâmından anlaşılan zuhûra olan muhabbetin kaynaması ve harekete gelmesi olur. Binâenaleyh insân-ı kâmilin ızhâr-ı hakāyık ve maârif buyurması dahi Hakk'ın zuhûra olan muhabbetinden neş'et eder.

715. Söz söylemek o bir pencereyi bağlamaktır. Söz izhârının aynı örtmekliktir.

Gerçi esrâr-ı ilâhiyyeye dâir söz söylemek o zuhûr penceresini âlem-i zâhirde kapamaktır. Fakat bu âlem-i zâhirde harf ve savt ile o esrârı izhâr etmek dahi ma’nâdan ibâret olan o hakîkatin yüzünü kapamaktır ve örtmektir. Zîrâ zâhir bâtının perdesidir. Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir beyitlerinde şöyle buyururlar: “Ey benim diken gibi fikrimden dolayı zamîr-i gülzârının ayıbı olan! Bu söylemek ve benim bu kâlim benim ahvâl-i bâtınem üzerinde perdedir.”

716. Gülün yüzüne bülbül gibi na'ra vur, tâ ki, onları gül kokusundan meşgûl edesin!

Ya'ni, mâdemki susmak zuhûr penceresini kapamaktır ve söylemek dahi ma'nânın ve hakîkatin yüzünü örtmektir, binâenaleyh ey insân-ı kâmil gül gibi olan o hakîkatin cemâline bu âlem-i zâhirde bülbül gibi na'ra vur ve bu Mesne- vî-i Şerîf'de âhenkdâr olan nazm ile söz söyle; tâ ki, zevkan ve hâlen bu hakîkate vâsıl olmamış olanları bu gülün kokusundan meşgül edesin! Ve ma'şûkun olan gülü kıskandığın için o nâ-mahremleri bu gülün kokusundan gafil kılasın!

717. Onların kulakları meşgül oluncaya kadar söyle, onların akılları gülün yüzü tarafına uçmasın!

Bu nâ-mahremlerin kulakları bu hakāyık ve maârife dâir olan sözler ile meşgül oluncaya kadar söyle! Ve kıskançlık ve gayret sebebiyle onların akıllarını kulakları tarafına çevir! Tâ ki, onları akıllarının gözü senin ma'şûkun olan gülün yüzü tarafına uçmasın ve dönmesin! Bu sözler Cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından ma'nâdan bî-nasîb ve sûrete meclûb olanlar hakkındadır. Nitekim bu cildin 161 numaralı beytinde کی چشد درویش صورت زآن زکات. معنیست آن نی فعول فاعلات ]ya'ni "Suret dervîşi o zekâttan ne vakit tadar? O ma'nâdır, feûlün failât değildir"] buyurulmuş idi.

718. Bu güneşin önünde ki, o çok rûşendir, hakîkatte her bir delîl yol vurucudur.

Çok parlak olan bu hakikat güneşinin önünde delîl-i aklîye müstenid olan her bir söz yol vurucudur ve hicabdır. Zîrâ güneşin vücûdunun delîli yine güneş olur. Zahir olan güneşin vücudunu isbât için delîl getirmek abes olur. Nitekim I. cildin 116 numaralı beytinde آفتاب آمد دلیل آفتاب گر دلیلت باید ازوی رو متاب ya'ni "Güneşin delîli güneş geldi; eğer sana delîl lâzım ise, ondan yüz çevirme!" buyurulmuş idi. yahud ay mısın? Bilmem! Bu perîşân âşıktan ne istersin? Bilmem! Türkün o mutrıba "Bildiğini söyle!" diye bağırması ve mutrıbın beye cevab vermesidir

"Sûsen", bir gülün ismidir ki, o dört nevi'dir: Biri beyaz olur, ortasında dili vardır. Ona "sûsen-i âzâd" derler; ve diğeri mâvi olur, ona da "sûsen-i ezrak" derler; ve bir diğeri sarı olur, ona da "sûsen-i Hatâî" derler. Dördüncüsü sarı ve beyaz ve mâvi karışık renkli olur. Buna da "sûsen-i âsumânî" derler (Burhân). Ba'zı nüshalarda "bî-dil" yerine "mecnûn" vâki'dir.