Kuşun kendi giriftârlığını zâhidin fiiline ve fikrine ve riyâsına havâle etmesi ve zâhidin kuşa cevâb vermesidir
7. bölüm / 40 · 12447 kelime · ~63 dk okuma
573. O kuş dedi: "Bu onun sezâsı olur ki, zâhidlerin füsûnunu dinleye!"
Kuş tuzağa tutulduktan sonra dedi ki: "Bu tuzağa tutulmak ve hürriyetini kaybetmek zâhidlerin füsûnunu ve hîlesini dinleyenlerin sezâsı ve lâyığıdır."
574. Zahid dedi: "Hayır, o neşşafın sezasıdır ki, o yetimlerin malını güzâf olarak yiye!"
“Neşşâf”, şeddâd veznindedir; “arkadaşlarını beklemeye sabredemeyip, henüz tencerede bulunan pişmiş yemeğe ekmek batırarak yiyen kimse” demektir (Kāmûs). Bu ma'nâya göre bu kelime beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için şeddesiz okunur. "Nişâf", "neşefe"nin cem'idir. Süt sağılırken sütün yüzünde zuhûr eden köpükler demektir (Kamûs). "Neşâf", her şeyden suyu kendisine çekmek ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). Bu ma'nâların cümlesi hırstan ve celb-i menfaatten kinâye olur. "Güzâf", herze, beyhûde ve çok ve hesabsız ma'nâlarınadır. Burada "beyhûde ve ma'nâsız" demektir. Yetîmlerin malını fuzûlî olarak yemek, nefsin fetvâsı ile hadd-i şer'îyi tecavüz etmekten kinâye olur. Ya'ni avcı kuşa dedi ki: "Hayır, senin bu tuzağa tutulman benim hîlem sebebi ile değildir. Belki hırs ve celb-i menfaat sebebiyle nefsinin verdiği fetvâ üzerine fuzûlî olarak hadd-i şer'îyi tecavüz etmenin cezâ-yı sezâsıdır. Eğer senin bu hırsın olmasa idi, benim hîlemin sana karşı te'sîri olmazdı."
575. Ondan sonra nevha-gerliğe başladı ki, tuzak ve avcı derdden titreyici oldu.
Kuş avcıdan bu sözü işittikten sonra kendi kabâhatini anlayıp feryâda başladı ve öyle şiddetle feryâd edicilik yaptı ki, onun derd ve elemi tuzağa ve avcıya te'sîr edip onlar da titrediler.
576. Dedi ki: "Kalbin tenâkuzlarından sırtım kırıldı. Ey cân, gel, başımın üzerine el sür!"
"Kalbin tenâkuzları"ndan murâd, birbirine zid ve muhâlif olan fikirler ve hâtıralardır. "Cân"dan murâd, ma'şûk-ı hakîkî olan Hak'tır. Ya'ni kuş tuzağa tutulduktan sonra Hak Teâlâ'ya münâcâttan başka çâre bulamayıp, münâcâta başladı ve dedi ki: "Ey ma'şûk-ı hakîkî olan Rabbim! Kalbimin muhtelif fikirlerinden ve hâtıralarından sırtım kırıldı ve belim bükülüp kambur oldum. Pek âciz bir hâlde kaldım. Acizlere ve zelîllere merhamet senin şânındandır. İmdâdıma yetiş! Gel, benim başımı lütfunun eli ile okşa!"
577. "Senin elinin altında benim başıma bir rahat vardır. Senin elin sarhoşluk bağışlayıcılıkta bir âyettir."
"Ey ma'şûkum! Senin lütuf elinin altında muhtelif fikirler ile perîşân olan başım sükût bulup, râhat eder ve senin okşamandan dolayı ben zevk ve sürûrun sarhoşu olurum. Binâenaleyh senin lütuf elin sarhoşluk bağışlayıcılık hususunda bir alâmet ve nişân olur. Ya'ni senin dest-i lütfunun okşaması sâ- şeddesiz okunur. "Nişâf", "neşefe"nin cem'idir. Süt sağılırken sütün yüzünde zuhûr eden köpükler demektir (Kamûs). "Neşâf", her şeyden suyu kendisine çekmek ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). Bu ma'nâların cümlesi hırstan ve celb-i menfaatten kinâye olur. "Güzâf", herze, beyhûde ve çok ve hesabsız ma'nâlarınadır. Burada "beyhûde ve ma'nâsız" demektir. Yetîmlerin malını fuzûlî olarak yemek, nefsin fetvâsı ile hadd-i şerîyi tecavüz etmekten kinâye olur. Ya'ni avcı kuşa dedi ki: "Hayır, senin bu tuzağa tutulman benim hîlem sebebi ile değildir. Belki hırs ve celb-i menfaat sebebiyle nefsinin verdiği fetvâ üzerine fuzûlî olarak hadd-i şer'îyi tecavüz etmenin cezâ-yı sezâsıdır. Eğer senin bu hırsın olmasa idi, benim hîlemin sana karşı te'sîri olmazdı."
578. "Kendi sâyeni başımın üzerinden kaldırma! Kararsızım, kararsızım, kararsız!.."
Bu beyt-i şerîfte "kararsızım" ta'bîrinin üç def'a zikriyle nefsin üç mertebesindeki telvînine işaret buyurulur. Zîrâ sâlik nefs-i emmâre, levvâme ve mülhime mertebelerinde dâimâ kararsızdır ve telvîn içindedir. Nefs-i mutmainne makāmına gelinceye kadar sâlik bu kararsızlıklardan kurtulamaz. Bu mertebelerin her birinde nefsin türlü türlü tuzaklara tutulması mümkindir. Binâenaleyh sâlik, bu merâtibi ve akabelerini ancak Hakk'ın lütfu ile geçebilir. Yukarıdaki 522 ve 523 numaralı beyitlere de müracaat buyurulsun.
579. "Ey servinin ve yaseminin reşki, senin gamında uykular benim gözümden usandı."
"Ey cemâl-i zâtîsine servi ağacının ve yasemin çiçeğinin güzelliği reşk eden ma'şûkum! Senin gamında uykular gözümden usandı, ya'ni gece uykularım kaçtı."
580. "Gerçi lâyık değilim. Eğer bir dem, bir nâ-sezâyı bir gam içinde sorsan ne olur?" [564]
"Ey ma'şûkum! Gerçi ben senin lütfuna lâyık değilim. Fakat iltifatına lâyık olmayan bir âşığın hâlini gam içinde sorsan ne olur ve senin şân-ı azîmine noksân ârız olur mu?"
581. Muhakkak ademe ne istihkāk var idi ki, senin lütfun onun üzerine böyle kapılar açtı?
"Adem"den murâd, abdin ilm-i ilâhîde sabit olan hakîkatidir ki, bu sübût onun bir ameline ve istihkākına müstenid değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "istihkāk"dan murâd, amellerden husûle gelen liyâkattır. Yoksa mutlak isti'dâd-i ezelî değildir. Zîrâ a'yân-ı sâbitenin her birinde mevcûd olan isti'dâd üzerine ifâza-i vücûd vâki' olmuştur ve lutf-ı ilâhî onun üzerine esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru için kapılar açmıştır.
582. Uyuz toprağa kerem te'sîr etti. His nûrundan on gevheri der-ceyb etti.
"Gergîn", uyuz demektir. Burada murâd, çorak olan topraktır. "Asîb", çarpmak ve müsâdeme ve te'sîr etmek ma'nâsınadır. "His nûrundan on gevher"den murâd, havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtınedir, Nitekim âtîdeki beyt-i şerîfte tavzîh buyurulur. Ya'ni, İlâhî! Senin keremin çorak olan toprağa çarptı ve te'sîr etti. O topraktan evvelen nebât, sonra hayvân ve sonra da beş zâhir ve beş bâtın olmak üzere on his nûrunu ceybine koyan beşer zuhûr etti. Ve zuhûr-ı beşer hakkında III. cildin 3887 numaralı beytinde ve IV. cildin 3622 numarasından 3633 numaralarına kadar olan beyitlerde tafsîlât geçti; Ve Fîhi Mâ Fih'in 27. faslında da cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar:
"Sen evvelen toprak idin, Hak Teâlâ seni âlem-i nebâta getirdi ve âlem-i nebâttan sefer ettin. Alaka ve mudğa âlemine geldin. Ondan sonra âlem-i hayvânîye ve oradan âlem-i insânîye sefer ettin. Kerâmât, Hak Teâlâ'nın sana böyle bir seferi karîb kılmasıdır. Bu geldiğin yollarda ve menzillerde geleceğin ve hangi tarîkdan vürûd eyleyeceğin hiç hâtırında ve vehminde yok idi. Vaktaki geldin ve seni getirdiler, şimdi âşikâre olarak geldiğini görüyorsun. İşte seni böyle başkaca türlü türlü yüz âleme getireceklerdir. Münkir olma ve ondan haber verirlerse kabûl et!"
583. Beş hiss-i zahir ve beş bâtın ki, murdar olan nutfe ondan beşer oldu.
Beş hiss-i zâhir ki: Görme, işitme, koklama, tatma ve tutma kuvvetlerinden ibârettir; ve beş hiss-i bâtın ki: Hiss-i müşterek, hayâl, hafıza, vâhime ve mutasarrıfa kuvvetlerinden ibârettir. Vücûd-i insânîde mündemiç olan pis nutfe bu on hissin fa'âliyetinden "beşer" mertebesine terakkî etti. Zîrâ nutfe galebe-i şehvetten dolayı akar ve şehvetin muharriki ise bu kuvvetlerdir. "Adem"den murâd, abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatidir ki, bu sübût onun bir ameline ve istihkākına müstenid değildir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfte "istihkāk"dan murâd, amellerden husûle gelen liyâkattır. Yoksa mutlak isti'dâd-ı ezelî değildir. Zîrâ a'yân-ı sâbitenin her birinde mevcûd olan isti'dâd üzerine ifâza-i vücûd vâki' olmuştur ve lutf-ı ilâhî onun üzerine esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru için kapılar açmıştır.
584. Ey âlî olan nûr! Senin tevfîkın olmaksızın tövbe, tövbenin sakalına istihzâdan başka nedir?
"Tevfik", Allâh Teâlâ hazretlerinin kulların fiilini sevdiği ve râzı olduğu şeye muvâfık kılması, demektir. "Nûr", esmâ-i ilâhiyyedendir. "Nûr-ı bülend"den murâd, Hak Teâlâ'dır. Bu beyt-i şerifte ثم تاب عليهم ليتوبوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onlara rücû' etmeleri için, rücû' etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Bu âyet-i kerîme mûcibince kulun tövbesi ve rücû'u evvelen Hakk'ın tövbesine ve rücû'una muallaktır ki, bu da Hakk'ın kuluna tövbeye muvaffakıyyet ihsânıdır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimiz buyururlar ki: "Bu âyet-i kerîme tövbeyi terk edenler için bir özür ta'lîmidir. Vaktaki "Niçin tövbe etmedin?" diye kendilerine suâl vâki' olur, onlar bu suâli müteâkıben i'tizâr edip derler ki: "Yâ Rab! Sen bizlere taib ve râci' olmadın, binâenaleyh biz de tövbe edemedik." Bu tefsîr Hz. Şeyh-i Ekber'in âsîlere verdiği bir müjdedir. Ya'ni, ey âlî olan Nûr! Senin tevfikın olmaksızın yapılmış olan tövbe ve rücû' esassız ve temelsiz bir tövbe ve rücûdur. Öyle bir tövbe, tövbe dediğimiz ma'nâ ile istihzâ etmekten başka nedir!..
585. Tövbenin bir bir bıyıklarını koparırsın; tövbe gölgedir ve sen parlak aysın!
"Seblet ber-kenden", bıyık yolmak; âciz ve zelîl bırakmaktan kinâyedir (Bahar-ı Acem). Ya'ni, yâ Rab! Kul hakkındaki lütfun mutlakā tövbeye muallak değildir. Binâenaleyh sen tövbeyi âciz ve kıymetsiz bir hâlde de bırakırsın. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i Fetih'de ولله ملك السماوات والأرض يغفر لمن يشاء (Fetih, 48/14) ya'ni "Göklerin ve yerlerin mülkü Állâh Teâlâ'nındır, dilediği kimseyi mağfiret eder" buyurdun. Kulun tövbesi olmasa da onun mağfireti lütfunun bileceği iştir. Zîrâ tövbe senin "Tevvâb" ism-i şerîfinin sâyesi ve zıllıdır. O ism-i şerîfin müsemmâsı olan zât-ı latîfin ise, zulmet-i isyân üzerine mütecellî olan parlak ay gibidir. Ay ışığının vâsıl olduğu yerlerde nasıl, gölge kalmazsa, senin zât-ı latîfinin tecellîsi vaktinde dahi esmâ gölgeleri de öylece zâil olur. Zîrâ mezâhir esmânın ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın perdeleridir. Zât zahir olunca perdeler kalkar. Ba'zı nüshalarda "nutfe-i murdâr" yerine "nutfe-i mürde" vâki'dir. "Ölü ve câmid olan nutfe o kuvvetlerden beşer oldu" demek olur.
586. Ey senden dükkânım ve menzilim vîrân olan! Gönlümü sıktığın vakit nasıl nâle etmeyeyim?
"Dükkân"dan murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye âsârının mahall-i tecellîsi olan vücûd-i izâfî ve cisimdir; ve "menzil"den murâd, rûhun makām-ı temkînidir. "Gönlün sıkılması"ndan murâd, Hakk'ın kalbe tecellî-i kahrîsi ve celâlîsi ile tecellîsidir. Ya'ni, ey tecellî-i zâtîsinden cismimin harekâtı ve rûhumun makām-ı temkîni muhtel ve vîrân olan ma'şûkum! Sen kahır ve celâl ile kalbime tecellî ettiğin vakit nasıl nâle ve feryâd etmeyeyim?...
Bu beyitlerde Hz. Pîr efendimiz kendi zevk ve hâl-i âlîlerine işaret buyururlar. Zîrâ ehlullâh biri “telvîn" ve diğeri "temkîn" olmak üzere iki hâl içinde bulunurlar. Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) efendimiz “telvîn" hakkında buyururlar ki: "Bu telvîn abdin "ahval" içinde intikālidir; ve çok kimselerin indinde bu telvîn nâkıs olan bir makāmdır. Halbuki bizim indimizde makāmların en kâmilidir. Onun hâli Hak Teâlâ'nın كُلِّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن (Rahmân, 55/29) [ya'ni "O, her ân yeni bir iştedir"] kelâm-ı şerîfinde kendi hakkında buyurduğu haldir."
Ve temkîn hakkında da şöyle buyururlar: "Temkîn, bizim indimizde telvînde temkîndir; ve o Hakk'a vâsıl olanların hâlidir."
Telvîn içinde temkîn güç bir haldir. Zîrâ temkîn içinde olmayan telvîn mecâzîbin ahvâli olacağından nâkısların hâlidir. Onlar bu hal içinde ahkâm-ı şerîatı ta'tîl dahi ederler. Kâmiller ve Hakk'a vâsıllar böyle değildir. Nitekim Hz. Pîr efendimize hâl-i semâ'da iken fetvâ almaya gelirler ve hazret dahi o hâl içinde ahkâm-ı şer'î ne ise onu yazıp verirler idi. Nitekim tafsîli Menâkıblar'-da mündericdir. İşte bu hâl telvîn içinde temkîndir; ve Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin buyurduğu ekmel-i makāmât olan telvîn budur. Binâenaleyh sâhib-i telvîni anlamak, sâhib-i temkîni anlamaktan daha güç ve incedir.
587. Nasıl kaçarım? Zîra ki sensiz diri yoktur. Senin hudavendliğin olmaksızın bendelik vücudumuz yoktur.
Ey ma'şûkum! Ben senin kahrî ve celâlî olan tecellînden nasıl kaçarım? Zîrâ kulun hayâtı senin sıfat-ı Hayat'ının pertevinden ve aksindendir. Binâenaleyh ihsân ve atâ edici efendilik olmaksızın kulun vücûdu yoktur. Zîrâ kulun vücûd-i izâfisi ve varlığı senin hakîkî olan varlığındandır.
588. Ey cânın usûlü! Benim cânımı sen al! Zîrâ ki sensiz candan melûl olmuşum.
"Usûl", aslın cem'idir. Burada "asl"ın cemi' olarak zikrinde işâret budur ki, insanın cisminde rûh-ı tabîî, rûh-ı nebâtî ve rûh-ı hayvânî müctemi'dir; ve onların hey'et-i mecmûasına rûh-ı insânî taalluk etmiştir; ve her bir rûh insanın cismine sârî olan bir asıl olup, bu asılların hepsinde sıfât ve esmâsıyla mütecellî olan Hak'tır; ve esmâ sıfatın ve sıfât zâtın ve mezâhir bunların cümlesinin perdesidir; ve tecellî-i zâtîye mazhar olmayan cân ise esmâ ve sıfât ve mezâhir perdeleri arkasında hicabdadır. Bu ma'nâlara binâen cenâb-ı Pîr efendimiz buyururlar ki: Ey cânın asılları! Benim cânımı tecellî-i zâtînin istîlâsı altına al! Zîrâ senin tecellî-i zâtîne mazhar olmayan ve sıfat ve esmâ ve mezâhir perdeleri arkasında kalan candan usanmışım.
589. Ben delilik fenni üzere âşığım! Ferhenglikten ve ferzânelikten tokum!
"Ferheng", ilim, dâniş, edeb demektir. "Ferzâne", hakîm, âlim, âkıl, mücerred ve hür ma'nâlarınadır (Burhân). "Fenn", nevi', sınıf ve çeşit demektir. Ya'ni, ben delilik tarzı üzere âşığım. İlm ü edebden ve hakimlikten doydum. Ya'ni ilm ü edeb ve hakîmlik tarzlarını çok isti'mâl ettim ve hepsinden bıktım. Şimdi ise delicesine Hakk'ın âşığıyım. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: زدانشها بشویم دل ز خود خود را کنم غافل که پیش دلبر مقبل نشايد ذو فنون رفتن Nazmen tercüme: "Atıp dilden ulûmu eyleyim benden beni gafil; Huzûr-ı dilbere lâyık değildir zû-fünün gitmek"
590. Vaktaki haya bir yırtılır, sırrı açık söylerim. Bu sabır ve zahîr ve irtiâş-tan ne vakte kadar?..
"Zahîr", karın buruntusu ve dizanteri ve zorlukla nefes almak ve nâle etmek. "İrtiâş”, bedenin ihtiyârsız olarak titremesi. Ya'ni, vaktâki ma'şûkuma karşı sâika-i aşk ile hayâ perdesi yırtılır, sırr-ı vahdeti ve onun tecelliyâtı es- rârını açık söylerim. Önüme hayâ perdesi çekildiği vakit sabr ederim ve esrâ-rı faş edemediğim için içimde sıkıntı peyda olur ve vücuduma titreme gelir. Ah, bu sabır ve iç ağrısı ve titreme ne vakte kadar sürecektir?...
591. Sicâf gibi haya içinde gizli oldum. Bu yorgan altından ansızın sıçrayayım!
"Sicâf", kitâb vezninde, "perde"ye derler, setr ma'nâsına. Bir kavle göre de birbirlerine çatal, aralarında aralık bulunan iki perdedir. Her birine "secf" ve "sicâf" derler (Kamûs). Ya'ni, çatal gibi hayâ içinde gizlendim. Artık bu hayâ yorganı ve sütresi altından ansızın sıçrayayım! "Hayâ", yekpâre, büyük perde rakasında gizli kalan çatal perdelere teşbîh buyurulmuştur.
592. Ey refîkler! Yâr yolları bağladı. Topal âhûyuz ve o av arslanıdır.
Ey Hak yolunun arkadaşları! Aşık ile ma'şûkun ittihâdı ve sırr-ı vahdeti hakkında size birtakım îzâhât vermek isterdim. Fakat o ma'şûk-ı hakîkî ke-lâm yollarını bağladı. Biz büyük, topal âhû gibiyiz. O da bu topal âhûyu av-lamak azminde bulunan arslandır.
593. Bir kan içici erkek arslanın pençesinde teslîm ve rızâdan gayrı bir çare nerede?
Hakk'ın yed-i kudret ve tasarrufunda bizim vaz'iyetimiz bir kan içici er-kek arslanın pençesine düşmüş olan bir âhûnun vaz'iyetine benzer. Bu vaz'iyet içinde teslîm ve rızâdan başka bir çâre var mıdır? Zîrâ Hak Teâlâ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ ve يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ ya'ni "Dilediğini işler" (Al-i İmrân, 3/40) ve “Dile-diği şeye hükmeder" (Mâide, 5/1).
594. O güneş gibi uyku ve yeme tutmaz. Rûhları yemeksiz ve uykusuz yapar.
Hak Teâlâ hazretlerinin zât-ı şerîfi لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلا نَوْمٌ (Bakara, 2/255) ya'ni "Hak Teâlâ'ya mızganmak ve uyku ârız olmaz" âyet-i kerîmesi mûcibince uyku tutmaz ve هُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm, 6/14) ya'ni "O yedirir ve yedirilmez" âyet-i kerîmesi mûcibince dahi yemek yemekten münezzehdir. Rûh-ı insânî- rârını açık söylerim. Önüme hayâ perdesi çekildiği vakit sabr ederim ve esrâ-rı faş edemediğim için içimde sıkıntı peyda olur ve vücuduma titreme gelir. Ah, bu sabır ve iç ağrısı ve titreme ne vakte kadar sürecektir?...
595. Der ki: "Gel, ben yahud benim hem-huyum ol, tâ ki, tecellîde benim yüzümü göresin!"
Ya'ni, Zât-ı Hak'tan rûh-ı insânîye hitâben buyurulur ki: "Ey rûh-1 insânî! Gel, tecellî-i zâtîm ile senin senliğin gitsin de ben ol ve benim benliğimde fânî ol!" Veyâhud "Tecellî-i esmâiyyemi ve sıfâtiyyemi kâmilen kabûl ederek benim ahlâkım ile ahlâklan ve تخلقوا باخلاق الله ya'ni "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız!" hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar ol, tâ ki, benim yüzümü göresin!"
Ma'lum olsun ki, müşâhede hakkında muhakkıkların sözleri çoktur. Burada onların zikri uzun olur. Hülâsası budur ki: "Cemâl-i Hakk'ı müşâhede eden ehlullâh iki nevi'dir:
Birisi, tecellî-i zâtî ile kendisinde vücûd ve varlık eseri kalmamış olan tâifedir ki, bunların görüşü Hakk'ın kendisini görüşüdür. Bu mertebede görülen ve gören ve gösteren hep Hak'tır. Bu mertebenin zevkine ve idrâkine akıl vâsıtasıyla vusûl mümkin değildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini türrehât ve saçma addedip güler.
İkinci tâife, tecellî-i zâtî çeşnisini tatmayıp Hakk'ı mezâhirde, esmâ ve sıfât aynalarında görürler. Bu esmâ ve sıfât tecelliyâtı hakkında söz söylemek ve sâliklerin akıllarının gözlerini açmak kābildir. Zîrâ akıl bu mertebenin sözlerini kabûl eder ve vücûd-i hakîkînin vahdetine ilmen ıttıla' hâsıl eder. Fakat bu müşâhedenin sahibi olan ehlullâhın zevkini mahz-ı ilm ile tahsîl edemez. Bu zevk ancak bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında sülûk vâsıtasıyla hâsıl olur. Beyt-i şerîfte bu iki nevi' müşâhedeye işaret buyurulmuştur.
596. "Ve eğer görmese idin ne vakit böyle deli olurdun? Toprak idin, diriltmenin talibi oldun."
"Ey halîfem olan rûh! Eğer sen beni ezelde görmese idin, ne vakit bu vücûd-i izâfî âleminde benim aşkımdan deli olurdun? Sen bu vücûd-i izâfî âleminde evvelen toprak idin, lisân-ı isti'dâd ile diriltmenin talibi oldun ve insan olmayı istedin." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: yi kendi halîfesi ittihâz buyurduğu cihetle onu da kendisine benzetmek için yemeksiz ve uykusuz yapar.
597. Eğer sana tarafsızdan o alef vermese idi, senin cânının gözü niçin o tarafta kalmıştır?
"Tarafsız"dan murâd, âlem-i ervâhtır. "Alef"ten murâd, rûhun gıdâsı olan aşk ve ma'rifet-i Hak'tır. Ya'ni, eğer ma'şûk-ı hakîkî sana o tarafsız ve cihetsiz olan rûhâniyet âleminden cânının gıdâsı olan aşkı ve ma'rifeti vermese idi, senin ruhunun gözü o rûhâniyet âlemine dikilip kalır mı idi?
598. Kedi ondan dolayı delik üzerinde mu'tekif oldu ki, o delikten o mu'telif oldu.
"İ'tikâf", nefsi habsedip bir yerde kalmak demektir. Ya'ni, nitekim kedi bir delikten fâre ile mu'telif olduğu ve gıda bulduğu için nefsini o deliğin önünde habsedip kaldı ve mütemâdiyen o deliğe müteveccih oldu.
599. Diğer kedi de damı dolaşır ki, o kuşun şikârından taâm bula!
Ba'zı kediler fâre yemez. Böyle fâre yemeye alışmayan bir kedi de kuş avlayarak gıdâsını bulmak için damda dolaşır durur ve nazarı, gıdâsı tarafına olur.
600. O birine çulhalık kıble oldu ve o biri maâş için bekçi oldu.
[584] Her mahlûk gıdâsını aldığı yere müteveccih oldu. Meselâ birisi maîşetini te'mîn için çulhalık san'atına teveccüh etti ve o diğeri de maâş almak için bekçi oldu. "Câmegî", maâş ve ta'yîn ma'nâlarınadır.
601. Ve o biri işsiz ve yüzü lâ-mekânadır ki, o taraftan ona sen gıdâ-yı cân verdin.
Ey Rezzâk-ı hakîkî olan Rabbim! Zâhirde bir iş güç ile meşgül olmayıp yü- zünü rûhâniyet âlemine çevirmiş olan bir kulunun cismine aid olan gıdâ-yı sûrîyi ve ruhuna aid olan gıdâ-yı ma'nevîyi sen lâ-mekân olan rûhâniyet âle- minden ve âlem-i gaybdan ona verdin.
Menkıbe: "Bir şahıs Ebu'l-Abbâs Kassâb-ı Âmilî (k.s.) hazretlerinin huzû- runa gelip ondan kerâmât istedi. Hazret ona cevâben buyurdu ki: "Ne vâki' olduğunu görmüyor musun? Bir kasap oğlu babasından kasaplık öğrenmiş olsun; ona bir şey göstersinler ve onu cezb etsinler, Bağdad'da Şiblî'nin önü- ne sevk etsinler ve Bağdad'dan Mekke'ye ve Mekke'den Medîne'ye ve Me- dîne'den Kudüs-i Şerîf'e götürsünler ve Kudüs'te Hızır (a.s.)ı ona göstersin- ler ve onu kabûl etmesini Hızır'ın kalbine ilkâ etsinler ve onunla sohbet et- sin!.. Ve buraya getirsinler ve âlem halkı ona müteveccih olsun. Hattâ mey- hânelerden gelip zulmetlerden bîzâr olsunlar ve tövbe etsinler ve ni'metlerini fedâ etsinler ve etraf-ı âlemden yanmışlar gelip bizden Hakk'ı istesinler!.. Bundan ziyâde kerâmet mi olur?" O şahıs dedi ki: "Ey şeyh! Benim görece- ğim bir kerâmet lâzımdır." Hz. Şeyh yine cevâben buyurdu ki: "Biz kasap gi- bi avâmdan birinin oğlu olduğumuz hâlde büyüklerin sadrına geçip oturalım ve yerin dibine geçmeyelim ve bu duvarlar üzerimize yıkılmasın ve bu ev üs- tümüze çökmesin ve mülkü ve pâdişâhlığı yok iken bizim gibi bir kimse ve- lâyet sahibi olsun; âletsiz ve kesbsiz rızık yesin ve halâyıka yedirsin!.. Bun- lar kerâmet değil midir?"
602. İşi o tutar ki, Hakk'a mürid oldu. Onun kârı için her bir kardan ke- sildi.
Asıl iş yapan kimse bu hayât-ı dünyeviyyede ancak Hakk'ın istediği iş ile meşgül olup Hakk'ın murâdının gayrı olan işler ile meşgüliyetten kesilen ve Hakk'ı isteyici olan kimsedir. Her mahlûk gıdâsını aldığı yere müteveccih oldu. Meselâ birisi maîşetini te'mîn için çulhalık san'atına teveccüh etti ve o diğeri de maâş almak için bekçi oldu. "Câmegî", maâş ve ta'yîn ma'nâlarınadır.
603. Başkaları çocuklar gibi bu birkaç gün, rihlet gecesine kadar oyun yaparlar.
"Terhâl", gitmek ve göç etmek ve rihlet etmek ma'nâsınadır. Başka kimseler birkaç günlük ömürden ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyede, âhirete rihlet etmek gecesine kadar, çocuklar gibi oyun ile meşgül olurlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Hadîd, 57/20) Ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve boş meşgüliyettir" buyurulur.
604. Bir uykulu ki o, uyanıklıkdan dolayı sıçrar, vesvâs dâyesi ona işve verir.
"Vesvâs", savt-ı hafi ma'nâsına olan "vesvese"ye derler, "müvesvis" ma'nâsında da kullanılır. Bu sûrette şeytanın ismi olur. "Dâye", çocuğa bakan mürebbî demektir. "İşve-dâden", aldatmak ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ hayatında gaflet uykusu içinde bulunan bir kimse "Bu hayat fanîdir, bizden evvel gelenler âhirete gittiler, mutlaka biz de gideceğiz. Hayât-ı uhreviyyeye lâzım olan amel ile meşgül olayım!" diye ba'zan o gafletten uyanır. Fakat vesvese dâyesi onu aldatıp, yine çocuk gibi uyutur. Der ki:
605. "Git uyu, ey cân! Biz bırakmayız ki, bir kimse seni uykudan sıçratsın!"
Ya'ni, "Ey uyanmak isteyen cân! Git, uykuna devâm et. Biz bir insân-ı kâmilin seni bu gaflet uykusundan uyandırmasına mâni' oluruz ve seni uyandırmaya bırakmayız."
606. Sen de kendini uyku kökünden koparırsın; susamış gibi ki, o suyun sesini işitir.
Ey tâlib-i Hak! O vesveseye veyâ müvesvise karşı senin de yapacağın odur ki, suyun sesini işiten bir susamış gibi kendini bu gaflet uykusunun kökünden koparmak ve insân-ı kâmilin huzûruna koşmaktır.
607. Ben susamışların kulağına suyun sesiyim. Gökten yağmur gibi erişirim.
Bu beyit umûmen insân-ı kâmil ve hususan Hz. Pîr lisânındandır. Ben Hakk'a vusûle susamış olan tâliblerin kulağına suyun sesiyim ve Hakk'a vusûle vâsıtayım. Gökten yağmur gibi erişirim ve hakikat-i muhammediyye mertebesinden rahmet-i ilâhiyyeyi ulaştırırım.
608. Ey âşık, sıçra! Iztırab getir. Su sesi ve susamış ve sonra da uyku, ha!
Ey Hakk'ın âşığı ve tâlibi! Bu gaflet uykusundan sıçra! Kuyûd-i nefsâniy-yeden kurtulmak için çırpın! Meydanda suyun sesi olan insân-ı kâmil bulun-sun ve senin gibi bir susamış da olsun ve sonra da gaflet uykusu devâm et-sin, ha! Bu lâyık mıdır?
609. Evvel zamanda bir âşık var idi. Kendi asrında ahdin bekçisi olmuş idi.
İkinci mısra'daki birinci "ahd", va'detmek ve söz vermek ve ikinci "ahd", "asır ve zaman" ma'nâlarınadır. Ya'ni, geçmiş zamanda bir âşık var idi ve kendi zamânında verdiği bir sözün ve va'din bekçisi olmuş idi.
610. Kendi ayının vaslı kaydında mat olan şâh ve kendi şâhenşâhının matı idi.
"Ay"dan murâd, ma'şûk; “mât", satranç oyunu ıstılâhlarından olup, "mağlûb" ma'nâsınadır. “Şâh” dahi satranç oyununda kullanılan şekillerden birisinin ismidir. Bu oyun şâhın mat olmasıyla netîcelenir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âlem-i keserâtı satranç oyunu tahtasına ve efrâd-ı beşeri dahi satranç oyunu eşkâline teşbîh buyururlar. Ya'ni, o âşık ay gibi ma'şûkuna kavuşmak kaydı içinde mat ve mağlûb olan şâh gibi idi; ve fakat kendi şâhenşâhı olan ma'şûkunun mağlûbu idi. "Şâh-mât", terkîb-i tavsîfî olup, “mât", şâhın sıfatı olur; ve eğer terkîb-i izâfi olursa, "matın şâhı" demek olur. Bu sûrette mât ve mağlûb ta'bîriyle âşığın nefsine ve şâh ta'bîriyle de rûh-ı izâfisine işaret buyurulmuş olur. Ve "şâhenşâh"dan ya'ni "şahların şâhı"ndan murâd dahi, Hak ve ikinci "mât"tan murâd da, âşığın ruhu olur. Ya'ni, o âşığın nefsi ruhunun mağlûbu ve rûhu da kendi şâhenşâhı olan Hakk'ın mağlûbu idi, demek olur. Zîrâ nefis, rûhun mağlûbu olmadıkça Hak yoluna teveccüh edemez; ve rûh dahi Hakk'ın tecellîsinin mağlûbu olmadıkça sâlik makām-ı fenâya vâsıl olamaz.
611. Akibet, arayıcı bulucu olur. Zîrâ sürür sabırdan doğucu olur.
"Ferec", gamın zıddı olan “sürûr" demektir. Bu beyt-i şerifte الصبر مفتاح الفرج ya'ni "Sabır sürûrun anahtarıdır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, o âşık ma'şûkunu arayıcı oldu ve onun firâkına sabır ve tahammül etti, nihâyet onun bu sabrından ma'şûkunun ona iltifatı neticesi zuhûr etti ve aradığı ma'şûkunu buldu.
612. Bir gün onun yâri dedi ki: "Bu gece gel, zîrâ senin için lûbya pişirdim!"
"Lûbya", böğrülce [börülce] demek olup, burada mutlak taâm ve ziyafet murâd olunur. Ya'ni, bir gün o âşığın ma'şûku dedi: "Bu gece gel, senin için bir ziyafet tertîb ettim!"
613. "Filân odada gece yarısına kadar otur, tâ ki, gece yarısı talebsiz geleyim!"
Ya'ni, "Filân odada beni gece yarısına kadar bekle! Ben senin da'vetim olmaksızın gelirim ve sohbet ederiz." "Ay"dan murâd, ma'şûk; “mât", satranç oyunu ıstılâhlarından olup, "mağlûb" ma'nâsınadır. “Şâh” dahi satranç oyununda kullanılan şekillerden birisinin ismidir. Bu oyun şâhın mat olmasıyla netîcelenir. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu âlem-i keserâtı satranç oyunu tahtasına ve efrâd-ı beşeri dahi satranç oyunu eşkâline teşbîh buyururlar. Ya'ni, o âşık ay gibi ma'şûkuna kavuşmak kaydı içinde mat ve mağlûb olan şâh gibi idi; ve fakat kendi şâhenşâhı olan ma'şûkunun mağlûbu idi. "Şâh-mât", terkîb-i tavsîfî olup, “mât", şâhın sıfatı olur; ve eğer terkîb-i izâfi olursa, "matın şâhı" demek olur. Bu sûrette mât ve mağlûb ta'bîriyle âşığın nefsine ve şâh ta'bîriyle de rûh-ı izâfisîne işaret buyurulmuş olur. Ve "şâhenşâh"dan ya'ni "şahların şâhı"ndan murâd dahi, Hak ve ikinci "mât"tan murâd da, âşığın ruhu olur. Ya'ni, o âşığın nefsi ruhunun mağlûbu ve rûhu da kendi şâhenşâhı olan Hakk'ın mağlûbu idi, demek olur. Zîrâ nefis, rûhun mağlûbu olmadıkça Hak yoluna teveccüh edemez; ve rûh dahi Hakk'ın tecellîsinin mağlûbu olmadıkça sâlik makām-ı fenâya vâsıl olamaz.
614. Merd kurban etti ve ekmekler bahş etti. Zîrâ onun ayı toz altından zâhir oldu.
O âşık olan adam, ma'şûkunun va'dinden mesrûr olarak kurbân kesti ve fukarâya ekmekler ve taâmlar dağıttı. Zîrâ onun ay gibi parlak olan matlûbu ümîdsizlik tozu altından zûhûr etti.
615. O harâret tutucu o yâr-i gārın va'di ümîdi üzerine, gece odada oturdu.
O aşkın harâretine mâlik olan adam, o yâr-i gāri olan ma'şûkunun va'dinden mütehassıl ümîd-i vuslat üzerine gece o ta'rîf olunan odada oturdu. "Germ", harâret ve "gürm", gam ve endûh ma'nâsınadır. Burada bu iki ma'nâ da münasibdir. "Harâret tutucu" veyâ "gam tutucu" demek olur.
616. Gece yarısından sonra onun yari, onun dildarı va'din sâdığı olarak geldi.
O âşığın ma'şûku gece yarısı geçtikten sonra va'dinin doğruluğunu göstererek ve verdiği sözü tutarak o odaya geldi.
617. Kendi âşığını düşüp uyumuş gördü. Onun yeninden biraz yırttı,
618. "Sen çocuksun, bunu al da oyun oyna!" diye cebine birkaç ceviz koydu.
"Girdgân", ceviz demektir. Ya'ni ma'şûk va'di mûcibince odaya geldi ve ma'şûkunu yatıp uyumuş bir hâlde gördü. Geldiğine işaret olmak üzere onun kolunun yenini biraz yırttı ve "Aşk merdlerin işidir, sen ise henüz çocuksun, aşktan haberin yoktur, bu cevizleri al da, kendi meşrebinde olan çocuklar ile oyun oyna!" demek ma'nâsını îmâ etmek üzere cebine de birkaç ceviz koydu. "Nerd", lügatte tavla oyunu demektir. Burada mutlakan oyun ma'nâsında isti'mâl buyurulmuştur.
619. Seher vaktinde âşık uykudan uyandı. Yenini ve cevizleri gördü.
Aşık seher vaktine kadar uykuda kaldı ancak seher vaktinde uyandı. Yeninin yırtılmış olduğunu ve cebindeki cevizleri gördü.
620. Dedi: "Bizim şâhımız hep sıdk ve vefâdır. O şey ki, bize erişir, o da bizdendir."
Bu bahs-i latîfte Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz şu hadîs-i şerîfe işaret buyururlar: اذا مضى شطر الليل او ثلثاه ينزل الله الى سماء الدنيا فيقول هل من داع فيستجاب له وهل من مستغفر فيغفر له وهل من سائل فيعطى سؤاله . Yani Gecenin yarısı yâhud iki sülüsü geçtiği vakit Allâh Teâlâ semâ-i dünyaya iner de: "Duâ eden var mı?" der; onun duâsını kabûl eder ve: "İstiğfar eden var mı?" der; onu mağfiret eder. Ve: "İsteyen var mı?" der; onun istediğini verir." İbrâhîm Hakkı hazretleri Ma'rifetnâme'lerinde şöyle buyururlar:
"Evliyâ yoluna giden üç haslet ile gitmiştir: 1-Zarûret husûsunda açlığı def' edecek kadar az yer. 2-Pek ziyâde uyku galebe ederse hafif bir uyku ile def' eder. 3-Söz söylemek zarûrî olduğu vakit kısa söyler. Uykusu çok olan kimsenin cânı hasta ve işi güçtür."
İmdi, "âşık"tan murâd, Hak yolunun sâlikidir ve "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır. Eğer sâlik Resûl-i Ekrem hazretlerinin ve o hazrete tâbi' bulunan bilcümle evliyânın tarîkı olan gece uykusuzluğunu ve ibâdeti ihtiyâr etmezse, gece yarısından sonra vâki' olacak olan tecellî-i hâss-ı ilâhîden mahrûm olur; ve Hak Teâlâ o sâlikin ruhunun cebine çocukların oynadıkları ceviz mesâbesinde olan birtakım rü'yâları doldurur. Zîrâ rü'yâ-yı sâliha etfâl-i tarîkı oyalayan birtakım sûretlerden ibarettir. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz bir beytlerinde şöyle buyururlar. Beyit:
"Mâdemki ben, güneş mesâbesinde olan cemâl-i Hakk'ın bendesiyim, hep güneşten bahsederim. Ne geceyim, ne de geceye tapıcıyım ki, hadîs-i hâbdan ya'ni rü'yâdan bahsedeyim!"
Binâenaleyh mübtedî olan sâliklere tecellî rü'yâda ve evliyâya olan tecelliyât-ı muhtelife ise uyanıklıkta vâki' olur. Hak Teâlâ kendi yoluna teveccüh eden mübtedî sâlikleri oyun mesâbesinde olan latîf rü'yâ sûretleriyle taltîf ettiği için, âşık seher vaktinde uyandıktan sonra der ki: "Bizim hakîkî şâhımız olan Hak sıdk u vefâ dedikleri ma'nânın kendisidir. O şâh-ı hakîkîden bize vâsıl olan lütuflar bizim isti'dâdımıza ve ahvâlimize göredir. Biz aşkta nâkıs olduğumuz için bizim hâtırımızı mertebemize göre sorar ve taltîf eder."
621. Ey uykusuz gönül! Biz bundan emîniz. Bekçi gibi, dam üzerinde sopacağız vururuz.
Bu beyit insân-ı kâmil lisânındandır. Ey mahbûb-ı Huda olan Nebiyy-i zîşânın isrine tâbi' olan uykusuz gönül! Biz ma'şûkun bizim hâtırımızın cevizler ile sorulmasından emîniz. Zîrâ biz bekçi gibi, bu âlem-i sûret ve cisim damının üzerinde geceleri uykudan fâriğ olarak sopamızı vururuz. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bu ma'nâyı beyânen bir beyitlerinde şöyle buyururlar. Beyit: Nazmen tercüme: "Cümle halk uykuda, ben dil-şüde dâim-i bîdâr; Gözlerim rûy-1 felekte istâre sayar. Öyle bir gitti ki gözden ebedî gelmez hâb, Öldü uykum içerek zehr-i firâkın ey yâr!"
622. Bizim cevizlerimiz bu değirmende kırıldı. Gamdan her ne söyler isek muhakkak azdır.
"Cevizler"den murâd, gerek rü'yâdaki ve gerek uyanıklıktaki suver-i kevniyyedir; ve "değirmen"den murâd, açlık ve susuzluk ve uykusuzluk ve sükût gibi riyâzât ve mücâhedâttır. "Gam"dan murâd, nefsin mücâhedât ve riyâzât içindeki sıkıntılarıdır. Ya'ni, bizim çocuk oyuncağı olan cevizler mesâbesindeki suver-i kevniyyeye olan alâkalarımız riyâzât ve mücâhedât değirmeninde kırıldı. Bu mücâhedât ve riyâzât içinde nefsimizin çektiği gamlardan ve sıkıntılardan her ne söylesek azdır.
623. Ey levm edici! Bu mâcerâ salası ne zamâna kadardır? Bundan sonra deliye nasihati az ver!
"Âzil", kınayan, itâb ve zemmeden ve darılıp azarlayan demektir. "Sala", da'vet ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "salâ" yerine "suda" vâki'dir, “baş ağrısı" demek olur. "Mâcerâ", cereyan eden ve vâki' olan şey demektir. Ya'ni, ey kınayıcı! Beşer arasında cârî ve vâki' olan tavr-ı akıl dâiresine ne zamâna kadar beni da'vet edip durursun? Ben aşk-ı ilâhînin delisi olmuşum ve tavr-ı akl dâiresinden çıkmışım. Binâenaleyh benim gibi bir deliye "Gel, akıl dâiresine avde et!" diye az nasîhat ver ve boşuna çeneni yorma! Zîrâ akıl ile aşk bir yerde müctemi' olmaz. Nitekim I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:
Ya'ni "Akl-ı cüz'î aşkı münkir olur; her ne kadar sahib görünür ise de, o akıl, kavil ile ve fiil ile bizim yârimiz olur; hâl hükmüne geldiğin vakit hiç olur." Binâenaleyh aşkı münkir olan akıl ma'şûkun sebeb-i hicrân ve firâkıdır.
624. Ben hicrânın işvesini dinlemek istemem. Tecrübe ettim, ne kadar tecrübe edeceğim?
"Uşve", gece uzaktan görülen ateş ve bilinmeyen bir işi mürtekib olmak (Şemsü'l-Lügat). "İşve", naz ve kirişme ma'nâsına mecâzdır; ve "firîb ve aldatma" ma'nâsında da kullanılır (Bahar-ı Acem). Burada "aldatma" ma'nâsı münasibdir. Şu hâlde “işve-i hicrân"dan murâd, sâhib-i sır görünmek sûretiyle insanı aldatan ve fakat hâl hükmünde hiç olan akıldan ibaret olur. Ya'ni, ben işve-i hicrân olan aklı dinlemek istemem. Zîrâ bu aklın sebeb-i hicrân-ı ma'şûk olduğunu tecrübe ettim. Bu tecrübe olunmuş bir şeyi daha ne zamâna kadar tecrübe edeceğim!
625. Her ne ki, şûrişin ve deliliğin gayrıdır, bu yolda uzaklık ve yabancılıktır.
"Şûriş", karışıklık demek olup, burada akl-ı cüz'î tavrına muhâlif hareketten kinâyedir. "Delilik"ten murâd, dahi, cemâl-i Hakk'ın hicabı olan suver-i kevniyye ahkâmına karşı kayıdsız kalmak ve ancak Hak'tan âgâh olmaktır. Ya'ni, akl-ı cüz'î tavrı dairesinde hareket etmek ve suver-i kevniyye ahkâmıyla mukayyed olmak Hak yolunda uzaklık ve yabancılıktır.
“Âzil”, kınayan, itâb ve zemmeden ve darılıp azarlayan demektir. "Sala", da'vet ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "salâ" yerine "suda" vâki'dir, “baş ağrısı" demek olur. "Mâcerâ", cereyan eden ve vâki' olan şey demektir. Ya'ni, ey kınayıcı! Beşer arasında cârî ve vâki' olan tavr-ı akıl dâiresine ne zamâna kadar beni da'vet edip durursun? Ben aşk-ı ilâhînin delisi olmuşum ve tavr-ı akl dâiresinden çıkmışım. Binâenaleyh benim gibi bir deliye "Gel, akıl dâiresine avde et!" diye az nasîhat ver ve boşuna çeneni yorma! Zîrâ akıl ile aşk bir yerde müctemi' olmaz. Nitekim I. cildin 2012 ve 2013 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi:
Ya'ni "Akl-ı cüz'î aşkı münkir olur; her ne kadar sahib görünür ise de, o akıl, kavil ile ve fiil ile bizim yârimiz olur; hâl hükmüne geldiğin vakit hiç olur."
Binâenaleyh aşkı münkir olan akıl ma'şûkun sebeb-i hicrân ve firâkıdır.
626. Haydi, benim ayağıma o zinciri koy! Zîrâ tedbîr zincirini kopardım.
Ey levm edici olan kimse! Haydi gel, benim irâde ve ihtiyârımın ayağına o aşk zincirini koy! Zîrâ ben aklın müteselsil ve zincirlenmiş olan tedbîrini kopardım ve attım.
627. Benim o mukbil olan nigârımın kıvırcık zülfünden gayrı eğer iki yüz zincir getirirsen koparırım.
“Ca'd”, kıvırcık saç demektir. “Kıvırcık saçlar” zincir halkasına benzediği ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin ahkâm ve âsârı bu âlem-i şehadette müteselsil bir sûrette zâhir olduğu için, “nigârın kıvırcık zülfü” ta'bîri ile esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeye işaret buyurulmuştur. “Mukbil”, makbûl ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı ilâhî yolunda benim delîliğimi bağlayan ancak, nigâr-ı makbûl olan Hakk'ın esmâ ve sıfatının ahkâm ve âsârıdır. Eğer bu esmâ ve sıfatın tecellîsi benim tavr-ı akıl dâiresindeki hareketimi ve temkînimi îcâb ederse, öyle yaparım; ve eğer şûrişimi ve telvînimi îcâb ederse öyle zâhir olurum. Aslâ halkın ta'yîbinden ve levminden çekinmem. Binâenaleyh bu esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye zincirlerinden başka ilim ve mantık ve muhâkeme, kâide ve usûl gibi iki yüz türlü zincir getirsen hepsini kırarım ve hiçbirisiyle mukayyed olmam.
628. Ey kardeş! Aşk ve nâmûs doğru değildir. Ey âşık! Nâmûs kapısı üzerinde durma!
“Nâmûs”, kānûn, kāide ve usûl ve ırz ve nâm ve şöhret ma'nâlarınadır. Ya'ni, aşk ile tavr-ı akıl îcâbı olan nâmûsun ictimâ'ı doğru değildir. Binâenaleyh ey âşık, nâmûs kapısı üzerinde durma ve "Eğer sâika-i aşk ile aklın tavrı hâricinde hareket edersem halk bana ne der?" deme! Belki ma'şûkun irâdesine tâbi' ol; halk ne derlerse desinler. Nitekim III. cildin 4708 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Aşkın mutrıbı vakt-i semâ'da bunu çalar: Bendelik bağ ve efendilik baş ağrısıdır."
629. O vakit geldi ki, ben çaylak olayım; nakşı bırakayım, baştan başa cân olayım!
Ya'ni, suver-i kevniyyeden büsbütün soyunmak vakti geldi. Binâenaleyh artık cisim nakşını ve sûretini bırakıp baştan başa cân olayım!
630. Ey utanma ve düşünmenin düşmanı! Gel ki, utanma ve hayâ perdesini yırttım.
Ey utanma ve düşünmenin düşmanı olan aşk-ı ilâhî, gel ki, gece ve gündüz benim gönlümün yâri ol! Zîrâ ben artık utanmanın ve hayânın perdesini halka karşı yırttım ve halk benim hakkımda “Ne söylerlerse söylesinler!” dedim.
631. Ey sihirbazlıktan dolayı cânın uykusunu bağlamış olan! Katı gönüllü acıb yâr ki, âlemde sensin!
“Yârâ”daki elif, elif-i taaccüb olmak münasibdir. “Canın uykusu”ndan murâd, suver-i kevniyyeye olan alâkadır. Ya'ni, ey aşk-ı ilâhi! sihirbazlık yaptın ve efsûn okudun. Nihâyet cânı alâkāt-ı kevniyyeden kurtardın. Karînine karşı şiddet gösteren yâr-i acîb âlemde ancak sensin! Nitekim aşk hakkında cenâb-ı Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: عشق بر من فسون اعظم خواند جان شنید آن فسون نمی خسپد “Aşk benim üzerime en büyük füsûnu okudu. Cân o efsûnu işitti, artık uyumuyor.”
İkinci mısrâ'ın ma'nâsında diğer bir vecih dahi vârid olur: “Yârâ ki"de "ki", istifhâm için olmak ihtimali vardır. Bu sûrette ma'nâ "Katı gönüllü acîb yâr âlemde kimdir? Ey aşk, sensin!" demek olur.
632. Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, ey binici, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!
Bu beyt-i şerîfte aşktan ma'şûka intikāl buyurulmuştur. Ya'ni, "Ey merkeb-i cismin binicisi olan ma'şûk-ı hakîkî! Haydi, sabrın boğazını tut ve sık, tâ ki, aşkın gönlü hoş olsun!" "Binici"den murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. Zî- râ Hak bilcümle taayyünâtın hüviyetidir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitte [şöyle] beyân buyururlar: "Ey cisim! Senin sırtında kim olduğundan haberin var mıdır? Ayağı felek üstüne koy ki, senin yârin peridir. Bir kimsenin hamalı oldun ki, bütün ömründe güneş senin nûruna bakmaya kādir olmaz."
633. Bakmadıkça onun gönlü ne vakit hoş olur? Ey bizim gönlümüz! Onun hânedân ve menzilidir.
"Hânedân", burada "ev ve ocak" demektir. Ya'ni, aşk bir ateştir ki, taalluk ettiği kalbi yakmadıkça o aşkın gönlü hoş olmaz. Ey ma'şûk! Bizim gönlümüz senin aşkının evi, barkı ve ocağıdır. "Aşkın gönlü hoş olmak", aşkın kemâlinden kinâyedir.
634. Kendi evini yakar isen yak! Kimdir o kimse ki, “Câiz olmaz!" desin?
Ey ma'şûk-ı hakîkî! Kendi evin olan âşığının kalbini âteş-i aşkın ile yakar isen yak! Senin bu yakmana ve tahrîbine karşı "Câiz değildir, niçin yakıyorsun?" diye i'tiraz edecek bir kimse yoktur.
635. Ey kükremiş arslan! Bu evi iyi yak! Aşığın evi böyle daha evladır.
"Şîr-i mest", kızgın ve kükremiş arslan ma'nâsına olup, tecellî-i celâlî sâhibi olan Hak'tan kinâyedir. Ya'ni, ey tecelliyât-ı celâliyye ve kahriyye sahibi olan ma'şûkum! Hem senin ve hem de benim evimiz olan bu kalbi iyi yak! Onda senin aşkının ateşinden başka bir şey kalmasın. Zîrâ âşığın kalb evi bu hâlde olmak daha evlâ ve münasibdir.
636. Bundan sonra bu yanmayı kıble edeyim. Zîrâ ki ben şem'im; yanma ile aydınlığım.
râ Hak bilcümle taayyünâtın hüviyetidir. Ve cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinde bu ma'nâyı âtîdeki beyitte [şöyle] beyân buyururlar: "Ey cisim! Senin sırtında kim olduğundan haberin var mıdır? Ayağı felek üstüne koy ki, senin yârin peridir. Bir kimsenin hamalı oldun ki, bütün ömründe güneş senin nûruna bakmaya kādir olmaz."
637. Ey baba! Bu gece uykuyu bırak! Bir gecelik, uykusuzlar mahallesinde gez!
"Yek şebî"deki "ya", masdariyettir. "Uykusuzların mahallesi", evliyâulla- hın mesleğinden kinâyedir. Ya'ni, ey senelerce uykuya dalıp ihtiyarlamış ve âilenin babası olmuş olan kimse! Bu dalgın uykular sebebiyle Hak yolunda terakkî edemedin. Bâri bu gece uykuyu bırak da, bir gecelik olsun, uykusuz- lar mahallesinde gez ve evliyâullâhın mesleğinde yürü!
638. Bak bunlara ki, deli olmuşlardır. Vuslat sebebiyle pervâne gibi ölmüşlerdir.
Bak bu uykularını fedâ eden evliyâ-yı Hakk'a ki, onlar cemâl-i Hakk'ın delisi olmuşlardır ve şiddet-i aşkları onları aşkta fânî ve Hakk'a vâsıl etmiş- tir. Pervâneler nasıl muma çarpıp yanarak ölmüşler ise, onlar da cemâl-i Hakk'ın şem'ine çarpıp pervâneler gibi ölmüşler ve tamâmiyle kendilerinden geçmişlerdir.
639. Bak, halkın gemileri aşkın garkıdır. Gûyâ aşkın boğazı bir ejderhâ oldu.
Bak, halkın cisim gemileri bu vücûd-i izâfî âleminde hep aşka gark olmuştur. Sanki aşkın boğazı bir ejderhâ olmuş da, onların hepsini yutmuştur. Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 55. faslında şöyle buyururlar: “Hakk-ı Bârî'deki muhabbet bütün âlem ve halâyıkta, mecûsî, yahûdî ve nasrânîde ve cümle mevcûdâtta kâmindir. Bir kimse mûcidini nasıl sevmez? Muhabbet onda kâmindir. Ancak mevâni' onu mahcûb kılar. Mevâni' mürtefi' olunca, o muhabbet zâhir olur. Mevcûdât ne demek?! Adem bile mevcûd olmak için cûşiştedir... ilh.”
640. Bir ejderhadır ki, görünmez. Halbuki gönül kapıcıdır. Dağ gibi olan akıl için o kehrübâdır.
Senin âteş-i aşkın ile yandıktan sonra, bu yanmayı kendime kıble ve reh- ber edeyim. Zîrâ ki ben cism-i kesîfim ile şem' mesâbesindeyim. Şem' yan- mak ile ziyâ verdiği gibi, ben de senin âteş-i aşkından zahir olan nûr ile et- râfı aydınlatırım.
641. Her attârın aklı ki, ondan âgâh oldu, tablaları ırmak suyuna döktü.
"Tabla", esnafın içine birtakım satılacak eşya koydukları kaptır. "Attâr”, güzel kokulu maddeler ve itriyât satan kimsedir. Bu beyt-i şerîfte Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretlerinin menkıbesine işaret buyurulur. Mevlânâ Câmî hazret-leri o menkıbeyi Nefahâtü'l-Üns'de şöyle beyân buyururlar:
"Hz. Attâr'ın tövbesine sebeb bu idi ki: Bir gün attârlık dükkânında alışverişle meşgül idi. Bir dervîş çıkageldi ve birkaç def'a "Allah rızâsı için bir şey ver!" dedi. Hz. Attâr dervîşe kulak asmadı. Dervîş: "Ey efendi! Sen nasıl öle-ceksin?" dedi. Attâr dahi cevâben: "Senin öldüğün gibi", dedi. Dervîş: "Acîb şey! Sen benim öldüğüm gibi ölebilir misin?" dedi. Attâr: "Evet!" dedi. Dervî-şin ağaçtan yapılmış bir keşkülü var idi, başının altına koydu ve hemen "Al-lâh!" dedi ve cân verdi. Hz. Attâr müteessir olup dükkânını dağıttı ve ehllul-lâh tarîkına şürü' etti."
Hz. Attâr hicretin 627 senesinde Muhammed Hârezmşâh zamânında Cen-giz istîlâsı esnasında 124 yaşında olduğu hâlde şehîden vefât etmiştir. Ya'ni Ferîdüddîn-i Attâr ve emsâli zevâtın aklı aşktan âgâh olduğu vakit mal ve metâ'ını yokluk ırmağı içine döktü ve tarîk-ı fakrı ihtiyâr etti.
642. Git ki, bu ırmaktan ebede kadar yukarı gelemezsin. Hakka ki, onun için bir küfüv olmadı.
Ey Hakk'ın âşığı! Git ki, bu fenâ ve yokluk ırmağından ebede kadar yu-karı çıkıp kendinin kendiliğini bulamazsın. Sen Hak'ta fânî olduktan sonra zannetme ki, Hak olursun. Hâşâ! Haddizâtında senin vücûdun yoktur ki, bir Hak, bir de sen mevcûd olasın. Zîrâ bu öyle bir fenâ ve yokluktur ki, onda aslâ hulûl ve ittihâd yoktur. Eğer senin Hak olman lâzım gelse, senin Hak Teâlâ'ya küfüv ve nazîr olman îcâb eder. Halbuki Hak Teâlâ sûre-i İhlas'ta وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ (İhlâs, 112/4) ya'ni "Hiçbir kimse onun nazîri olmadı” bu-yurur. Bu fenâ hâli akıl ve zekâ ile anlaşılan bir hâl değildir; tatmayan bil- Bu bâbtaki îzâhât-ı akliyye II. cildin 1724 numarasına musadif olan آنکه گفت انى مرضت لم تعد من شدم رنجور او تنها نشد ya'ni Odur ki 'Ben hasta oldum, beni iyâdet etmedin. Ben hasta oldum ve O yalnız olmadı'] beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde geçti.
643. Ey müzevvir! Göz aç ve gör! Ne vakte kadar, onu ve bunu bilmem, diyeceksin?
Ey, kâmilim! diye halkı aldatan müzevvir ve yalancı şeyh efendi! Sen ehl-i fenânın akla takrîb için söyledikleri sözleri ezberledin ve halka karşı kendini Hak'ta fânî olmuş gibi gösterip, onu ve bunu, ya'ni Ali'yi ve Velî'yi farketmez bir hâldeyim, deyip duruyorsun. Ve gûyâ bu âlem-i keserâtta Hakk'ı müşâhede ettiğini anlatmak istiyorsun. Gözünü aç ve hakîkati gör ki, sen hakîkatte Hakk'a değil kendine tapıyorsun ve da'vet ettiğin bîçâreleri de kendine tapmaya da'vet ediyorsun.
644. Riyâ ve mahrumluk vebâsından yukarı gel! Hayy u Kayyum'a mensub olan cihana gel!
Ya'ni, vebâ illeti gibi vücudunu baştan ayağa kadar istîlâ eden riyâ ve mahrûmluk hastalığından yukarı gel ve nefsâniyet âleminden çık! Hayy u mez. Nitekim V. cildin 4141 ve 4142 ve 4143 ve 4144 numaralı beyitlerinde şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "Bu "ene" tefekkür cihetinden ne vakit keşf olur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf oldu. Bu akıllar iftikādda, ya'ni kaybolmuşu aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer. Ey iktirâb cihetinden güneşin şuâ'ında yıldız gibi fânî olmuş Ayâz! Belki sen nutfe gibi tene mübeddelsin, müfteten olan hulûl ve ittihad cihetinden değil!" Bu bâbtaki îzâhât-ı akliyye II. cildin 1724 numarasına musadif olan آنکه گفت انى مرضت لم تعد من شدم رنجور او تنها نشد ya'ni Odur ki 'Ben hasta oldum, beni iyâdet etmedin. Ben hasta oldum ve O yalnız olmadı'] beyti ile onu müteâkıb olan beyitlerde geçti.
645. Tâ ki, görmüyorum görüyorum olsun ve senin bu bilmemlerin biliyorum olsun!
Ya'ni, rûhâniyet âlemine girip Hak'ta fânî olduktan sonra, bekā-billâh mertebesine vâsıl olursan, mahvdan sahva gelip, evvelce ehl-i fenâya taklîden "Bilmem!" dediğin şeylerin hepsini bilir bir hâle gelirsin; ve o vakit vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini idrak edip her bir mertebenin hakkını verirsin.
646. Mestlikten geç ve mestlik bağışlayıcı ol! Bu telvînden onun istivâsına naklet!
Bu beyt-i şerîften fenâ-fillâh mertebesinde olanların mürşid ve rehber olamayacaklarına işaret buyurulur. "Telvîn", sâliklerin renkten renge girmelerine ve hâlden hâle intikāl etmelerine derler. "İstiva", burada "karâr etmek" demek olup, telvînin mukābili olan "temkîn" makāmına işâret buyurulur. Ya'ni, ey fenânın sarhoşu olan sâlik! Bu mertebede kalma! Zîrâ fenâ hâli telvîn makāmıdır. Binâenaleyh Hak sarhoşluğundan geç ve sahva ve ayıklık mertebesine gelip, ehl-i gaflete sarhoşluk bağışlayıcı ol! Zîrâ bekā-billâh hâli temkîn ve istivâ hâlidir.
647. Bu mestlikten ne kadar nazlanırsan kâfidir. Her mahalle başında bu kadar mest vardır.
Bu beyt-i şerîfteki "mestlik"ten murâd, ehl-i gaflet olan ulemâ-i zâhirenin mestliğidir ki, onlar istidlâlî olan ilimlerinden dolayı kemâl da'vâsında bulunurlar ve bu ilimleriyle iftihâr ederler. Nitekim ilm-i hikmet ve kimyâ âlimleri bu ilimlerin sarhoşudur; ve felsefede mâhir olanlar dahi bu felsefenin mestidir; ve kezâlik tebâbet ve hey'et gibi ulûm-i muhtelifenin mütehassısları dahi ihtisaslarıyla iftihâr edip, bu ilimlerin sarhoşudurlar. Fakat bu kemâl da'vâsında bulunanların arasında her vecih ile ittihâd yoktur. Birçok mes'elelerde birbirlerinin fikrini cerh ederler; ve böyle sarhoşlar her tarafta ve her memlekette mebzûldür. Ya'ni, ey âlim-i zâhirî! Bu istidlâlî olan ilmin sarhoşluğun- dan dolayı ne kadar nazlanıp durursun?.. Bu kadar nazlanman ve tefähürün kâfidir. Her mahallenin başında ve her tarafta böyle sarhoşların adedi çoktur. Bu çokluk ise hakîrdir ve asla kıymeti yoktur. Binâenaleyh iftihâra ve nazlanmaya değmez.
648. Eğer iki âlem yârin sermesti dolu olsa, hep bir olurlar ve o bir hakîr değildir.
Eğer dünyâ ve âhiret yâr-i hakîkî olan Hakk'ın sarhoşu ile dolu olsa, aralarında asla ihtilaf olmaz, hepsi bir ve şahs-ı vâhid hükmünde olurlar; ve onların şahsen çoklukları içinde vâki' olan ittihadları ve birlikleri zelîl ve hakîr değildir. Çünkü onların ma'şûkları şerîf ve azîzdir; ve onların ittihâdları da bu azîz ve şerîf olan ma'şûklarının etrafında vâki' olmuştur.
649. Bu çokluktan bir hakîrlik gelmez. Hakîr kim olur? Nâra mensub olan bir ten-perest!
Binâenaleyh bu yâr-i hakîkî olan Hak sarhoşlarının sûrette çok olmalarından dolayı bu çokluğa hakîrlik ve zillet gelmez. Zîrâ bunlar nûra mensûb olan ma'şûk-ı hakîkînin âşığıdırlar. Hakîr olan kimdir, bilir misin? Nâra mensûb olan bir ten besleyicidir. Zîrâ ten ve cisim âlem-i kesâfet ve unsuriyâttandır. Kesâfet ve unsuriyât ise nûra değil, nâra mensûbdur.
650. Eğer cihan güneşin nûrundan dolu olsa, iltihabı hoş olan o harâret ne vakit hakîr olur? [634]
“İltihab”, burada “şu'le vermek” demektir. Ya'ni, her çokluğun hakîr ve kıymetsiz olmayacağının misâli budur ki, eğer güneşin nûru ve ziyâsı cihânı kaplasa ve o ziyâ her yere nüfüz etse, o parlaması latîf olan harâret zelîl ve hakîr ve kıymetsiz olur mu? Zîrâ o şu'le ve ziyâdan ve harâretten çiçeklere ve eşyaya türlü türlü renkler ve nebâtât ve hayvânâta hayat gelir.
651. Fakat bu cümle ile beraber daha yukarı salın! Zîra Allah'ın arzı geniş ve râm oldu.
"Râm" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "münkād" ma'nâsı münasib görünür. Bu beyt-i şerîfte makām-ı fenâda bulunan sâliklere nasîhat vardır. Ya'ni, Hak sarhoşluğunun şerâfeti ve izzeti ile beraber, ey sâlik, daha yukarı salın! Ve bu mertebenin fevkı olan bekā-billâh mertebesine terakkîye çalış! Zîrâ Allâh Teâlâ'nın arzı ve mülk-i vücûdu geniştir; ve bu geniş olan arz-ı vücûd mükerrem olarak yaratılan benî-Âdem'e râm ve münkāddır.
652. Gerçi bu mestlik kır renkli doğan gibidir; zemîn-i kudste ondan daha âlîsi vardır.
Gerçi bu Hak sarhoşluğu ve fenâ-fillâh mertebesi kır renkli ve mu'teber olan doğan kuşu gibidir. Çünkü bu mertebede bulunan sâliki halk kâmil zannedip etrâfına toplanırlar. Binâenaleyh kır renkli avcı doğan, kuşları nasıl avlar ise, bu fenâ-fillâhtaki mestlik hâli de böyle halkı avlayıcı olur. Fakat âlem-i kudste bu mertebeden daha yüksek olan bekā-billâh mertebesi vardır.
Ma'lum olsun ki, fenâ-fillâh mertebesinde bulunan bir kimsenin nazarında halkın vücûdu muhtefidir ve halk arasında kendisinin sarhoşluğu da zâhirdir. Binâenaleyh halk onu kâmil zannedip ondan istimdâd ederler. Fakat bekā-billâh makāmında bulunan kâmilin nazarında hem halkın ve hem de Hakk'ın vücûdu meşhûd ve onların halk arasında yaşayışı bu âlem-i zâhirin ahkâmına da muvâfik olduğundan, halk bu kâmilleri kendi hallerine kıyas edip fark edemezler; ve mecâzîb-i ilâhiyyenin çoğu bu fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâliklerdir ki, onlar o makāmdan terakkî edememişlerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 41. faslında şöyle buyururlar:
"Bütün halk mecâzîbin ziyaretine giderler. Ve "Belki bu odur!" derler. Doğrudur; böyle bir şey vardır. Fakat mahallinde galat etmişlerdir. O şey akla sığmaz. Akla sığmayan her ne ise odur. Her ceviz yuvarlaktır; fakat her yuvarlak ceviz değildir. Onun nişanı dediğimizdir. Filvâki' enbiyâ ve evliyânın bir hâli vardır ki, ifadeye ve zabta gelmez. Lâkin akıl ve cân ondan kuvvet alır ve perverde olur. Etrafını devir ettikleri mecâzîbde bu ma'nâ yoktur ve halleri tebeddül etmez ve onlar ile ârâm etmezler. Halbuki halk onlar ile ârâm ettiklerini zannederler... ilh."
653. Git, imtiyaz içinde, rûh üfleyicilikte ve mest ve mest yapıcı bir İsrafil ol!
Ya'ni, ey fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâlik! Git, diğer Hak sarhoşlarının arasından ayrılıp bekā-billâh mertebesine terakkî et ve onlardan bu sûretle mümtaz ol! İsrafil (a.s.) nasıl sûrunu üfleyip ölüleri diriltir ise, sen de bu makām-ı kemâlde gaflet içinde ölü mesâbesinde olan insanlara hayât-ı ma'nevî üfleyicilik husûsunda bir İsrafil ol ve sahv ve ayıklık içinde mest ol! Ve sâlikleri fenâ fillâh makāmına terakkî ettirici ve Hakk'ın sarhoşu yapıcı bir İsrafil ol!
654. Mestin kalbine vaktāki mizah endîşe oldu, iş, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" oldu.
"Mizâh", latîfe ve lağv söz söylemek ma'nâsınadır. Burada “şatah" ma'nâsı murâd buyurulur. Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri Istılâhât-ı Sûfiyye'lerinde buyururlar ki: "Şatah", kendisinde hamâkat ve da'vâ kokusu olan söze derler ve o muhakkıklardan nâdiren vâki' olur."
Binâenaleyh bu şathiye fenâ-fillâh makāmında bulunan sâliklerde çok olur. Ya'ni, Hakk'ın mesti olan sâliklerin kalbine vaktāki mizâh ve şatah fikri gālib oldu, binâenaleyh onların işi, "Bunu bilmem ve onu bilmem, ya'ni âlem-i keserâtı fark ve temyîz edemem!" demek oldu.
Halbuki âlem-i keserât vücûd-i hakîkînin merâtibinden bir mertebe olup âlem-i histe vâki'dir ve onun ahkâmına riâyet lâzımdır.
Bu sebeble bu Hak sarhoşları olan fenâ-fillâh mertebesindeki sâliklerden ekseriyâ ta'tîl-i ahkâm-ı şerîat gibi eğri hareketler vâki' olur ve onlara iktidâ aslâ câiz değildir. Zîrâ bunlar merâtib-i vücudun ahkâmına riayet edemezler. Bekā-billâh mertebesinde olan kâmiller ise bunların hilafınadır.
655. "Bunu bilmem ve onu bilmem!" ne içindir? Onu ki, biliyoruz kimdir; demen içindir.
Evet, "Bunu bilmem ve onu bilmem!" deyip Hakk'ın mâsivâsı olan keserâtı nefy etmek vardır. Fakat bu sözler ne içindir, bilir misin? Bu keserât-ı eşyâda bi-hasebi'l-esmâ ve's-sıfât zâhir olanın kim olduğunu biliyorum, demen içindir. Ya'ni mâsivâ-yı Hakk'ı nefyedip vücûd-i hakîkîyi bu keserâtta isbât etmek içindir. Yoksa, onu, bunu bilmem, demek o vücûd-i hakîkînin merâtibini inkâr ve nefy için değildir. Zîrâ vücûd-i hakîkînin merâtibi sâbittir ve o merâtibten her birinin ayrı ayrı ahkâmı vardır; ve bir kâmil ve ârif için o merâtibin ahkâmına riâyet etmek vâcibtir. Ya'ni, ey fenâ-fillâh mertebesinde bulunan sâlik! Git, diğer Hak sarhoşlarının arasından ayrılıp bekā-billâh mertebesine terakkî et ve onlardan bu sûretle mümtaz ol! İsrafil (a.s.) nasıl sûrunu üfleyip ölüleri diriltir ise, sen de bu makām-ı kemâlde gaflet içinde ölü mesâbesinde olan insanlara hayât-ı ma'nevî üfleyicilik husûsunda bir İsrafil ol ve sahv ve ayıklık içinde mest ol! Ve sâlikleri fenâ fillâh makāmına terakkî ettirici ve Hakk'ın sarhoşu yapıcı bir İsrafil ol!
656. Nefy sözde isbat içindir. Nefyi bırak, isbattan başla!
Ya'ni, nefyi mutazammın olan bir söz söylenirse, mutlak bir şeyin varlığı isbât içindir. Binâenaleyh nefyi bırak ve isbâttan söz söylemeye başla! Ya'ni eğer, bu âlem-i kesâfetin sûretleri yoktur ve mevhûmdur, diye nefy edilirse bil ki, vücûd-i hakîkî-i Hakk'ı isbât etmek içindir. Zîrâ bu vücûdât-ı izâfiyye-nin vücûd-i vâhid-i hakîkî olmaksızın kıyâmı mümkin değildir. Bilcümle su-ver-i kesîfenin ve taayyünâtın Kayyûm'u Hak'tır; ve bu mezâhir-i taayyünât-ta zât ve sıfatı ile ve esmâsı ile Zâhir olan Hak'tır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadid, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ı kendi vücudunda ve cemî'-i mevcûdâtta isbât et ve onu kendinden ayrı görme! Nitekim âyet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kâf, 50/16) ya'ni "Biz o kimseye şahda-marından daha yakınız" buyurulur ve kezâ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (Vâ-kıa, 56/85) ya'ni "Biz ona sizden daha yakınız ve fakat siz görmezsiniz" bu-yurulur. Beyt-i Hz. Mısrî-i Niyâzî: Öyle sanırdım ayrıyım; dost gayrıdır, ben gayrıyım. Benden görüp işiteni, bildim ki, o cânân imiş.
657. Haydi "Bu yoktur ve o yoktur"u bırak. O ki, O vardır, O'nu öne getir!
Ya'ni, ey fenâ mertebesinde bulunan sarhoş! Haydi, "Bu yoktur ve o yok-tur" sözünü bırak! Zîrâ bu yoktur ve o yoktur diye âlem-i keserâtı nefy et-mek vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın merâtibini nefy ve inkâr etmektir. Bu ise ma'ri-fette nâkıslıktır. Zîrâ o vücûd-i vâhid-i hakîkî her bir mertebesinde hem ay-niyet ve hem de gayriyet ile sâbittir. Binâenaleyh bu âlem-i keserâtta yalnız gayriyet cihetini nazar-ı i'tibâra alıp Hakk'ın zâtını eşyâdan nefyetmek doğ-ru değildir. Binâenaleyh o vücûd-i hakîkî ki, kendinin her bir mertebesinde sâbittir, nefy ve inkârdan geç de O'nu ileri getir ve isbât et!
658. Nefyi bırak ve ancak vara tap! Ey baba! Bunu o sarhoş Türk'ten öğren!
Ya'ni, mezâhirin ve keserâtın nefyini bırak ve onlarda zâhir ve vücûd-i hakîkî ile var olan zât-ı Hakk'ı isbât et ve ona tap ve ona müteveccih olup ibâdet et! Ey nefy içinde ihtiyârlamış olan sâlik! Bu isbât mes'elesini âtîde kıssası gelecek olan sarhoş Türk beyinden öğren! Ma'lûm olsun ki, her bir ferd-i beşer anasından doğup kendini ve muhîtini idrak etmeye başladığı vakit, evvelen bu taayyünât-ı kesîreyi görür; ve onların tasarrufat ve teessürât-ı muhtelifesi altında kalıp bâtın-ı ahvâlden bî-haber bulunur; ve bir kimsenin kendi üzerinde müessir ve mutasarrıf bildiği her şey onun ilâhıdır. Zîrâ “ilâh” ism-i cins olup, hak olsun ve bâtıl olsun her bir mutasarrıfa ve müessire ıtlak olunur. Nitekim sûre-i Câsiye'de أفرأيت من اتخذ إلهه هواه (Casiye, 45/23) Ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz eyleyen kimseyi gördün mü?" buyurulur. Bunun için kelime-i şehadet nefy ve isbâttan mürekkeb olan “Lâ ilâhe illallah" sûretinde vâki'dir. “Lâ ilâhe" ile yalancı ma'bûdlar ve mutasarrıflar nefy olunur ve sonra ma'bûd-ı hakîkî olan "Allâh" isbât olunur. Zîrâ bu ism-i celîl ancak ma'bûd-ı hakîkîye ıtlâk olunur. Ve "ilâh" ve "Allâh" kelimeleri hakkında şârih-i Mesnevî İsmâîl Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki Fâtiha-i Şerîfe tefsîrinde tafsîlât-ı müfide vardır.
Mahmûr olan Türk beyinin sabâh vakti şarabında çalgıcı istemesidir; ve "Allâh Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarâb vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit pâk olurlar ilh..." hadîsinin tefsîridir. "Her kim mücerred ise o meyden içmek için; Mey esrâr küpünde ondan dolayı kaynar." ibâdet et! Ey nefy içinde ihtiyârlamış olan sâlik! Bu isbât mes'elesini âtîde kıssası gelecek olan sarhoş Türk beyinden öğren! Ma'lûm olsun ki, her bir ferd-i beşer anasından doğup kendini ve muhîtini idrak etmeye başladığı vakit, evvelen bu taayyünât-ı kesîreyi görür; ve onların tasarrufat ve teessürât-ı muhtelifesi altında kalıp bâtın-ı ahvâlden bî-haber bulunur; ve bir kimsenin kendi üzerinde müessir ve mutasarrıf bildiği her şey onun ilâhıdır. Zîrâ “ilâh” ism-i cins olup, hak olsun ve bâtıl olsun her bir mutasarrıfa ve müessire ıtlak olunur. Nitekim sûre-i Câsiye'de أفرأيت من اتخذ إلهه هواه (Câsiye, 45/23) Ya'ni "Hevâsını ilâh ittihâz eyleyen kimseyi gördün mü?" buyurulur. Bunun için kelime-i şehadet nefy ve isbâttan mürekkeb olan “Lâ ilâhe illallah" sûretinde vâki'dir. “Lâ ilâhe" ile yalancı ma'bûdlar ve mutasarrıflar nefy olunur ve sonra ma'bûd-ı hakîkî olan "Allâh" isbât olunur. Zîrâ bu ism-i celîl ancak ma'bûd-ı hakîkîye ıtlâk olunur. Ve "ilâh" ve "Allâh" kelimeleri hakkında şârih-i Mesnevî İsmâîl Rusûhî Ankaravî (k.s.) hazretlerinin Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki Fâtiha-i Şerîfe tefsîrinde tafsîlât-ı müfide vardır.
Mahmûr olan Türk beyinin sabâh vakti şarabında çalgıcı istemesidir; ve "Allâh Teâlâ'nın evliyâsı için hazırladığı bir şarâb vardır ki, içtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit pâk olurlar ilh..." hadîsinin tefsîridir. "Her kim mücerred ise o meyden içmek için; Mey esrâr küpünde ondan dolayı kaynar." Allâh Teâlâ buyurur: "Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki, onun mizâcı kâfûrdur" (İnsân, 76/5). "Bu mey ki, sen içiyorsun, harâmdır; biz helâlin gayrını içmiyoruz. Çalış, tâ yoktan var olasın ve Hudâ'nın şarabından sarhoş olasın!"
"Mahmûr", sarhoş olan ve sarhoşluk sebebiyle sersem olan kimse ma'nâlarınadır. "Sabûh", sabah vakti içilen şarâb demektir. "Emîr-i Türk"ten murâd, mutavassıt olan sâliktir. Zîrâ Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Semâ'da mutavassıtlara fâide vardır. Zîrâ Hak mestliği onlara semâ'dan ve mutribdan zuhûr eder. Müntehîler ise semâ'sız Hakk'ın mestidirler." Ve semâ' hakkındaki îzâhât IV. cildin 728 numaralı beytinden i'tibâren münderiçtir. Bu sürh-ı şerîfte işaret buyurulan hadis-i şerîfin tamâmı şudur: ان لله تعالى شرابا اعده لاوليائه اذا شربوا سكروا واذا سكروا طابوا واذا طابوا طاشوا واذا طاشوا طاروا واذا طاروا طربوا واذا قاموا هاموا واذا شخصوا جروا واذا ذابوا خلصوا واذا بلغوا وصلوا واذا وصلوا بقوا واذا بقوا صاروا ملوكا في مقعد صدق عند مليك مقتدر واذا وجدوا هذا يقولون قولا لا يفهمه الا السكارى Ya'ni "Allah'ın bir şarabı vardır ki, onu evliyâsı için hazırlamıştır. İçtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit tayyib ve pâk olurlar; ve pâk oldukları vakit hafif olurlar; ve hafif oldukları vakit rûhen uçarlar; ve uçtukları vakit neşât ederler; ve rûh âleminde käim oldukları vakit hayrân olurlar. Beşeriyet karartısı kalktığı vakit esrâr-ı ilâhîyi cerr ederler ve beşeriyetleri eridiği ve fanî oldukları vakit hâlis olurlar. Kendi hüviyetlerine eriştikleri vakit maksadlarına vâsıl olurlar; ve vâsıl oldukları vakit vücûd-i Hakkānî ile bâkî olurlar; ve bâkî oldukları vakit Melîk-i Muktedir indinde mak'ad-i sıdkda mülük olurlar; ve sırr-ı vahdeti buldukları vakit dahi bu sözü söylerler ki, onu ancak Hak sarhoşları anlar."
"Mey der hum-ı esrâr ilh..." bu beyt-i şerîfte mezkûr olan "mey" hadîs-i şerîfte sıfatı beyân buyurulan meydir. Ya'ni, o şarâb-ı ma'nevî, sıfât-ı nefsâniyyeden soyunmuş olan sâliklerin içmesi için esrâr-ı ilâhiyye küpü içinde kaynar durur. Ve bu şarâb-ı ma'nevî hakkında Hak Teâlâ sûre-i Dehr (İnsan)'da . إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ ... الخ )İnsan, 76/5) [ya'ni “Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki...ilh."] buyurur. Ayet-i kerîmede mezkûr olan "kâfür" hakkında müfessirlerin muhtelif mütâlaâtı vardır. İbrâhîm-i Şuttâr (k.s.) Ayîne-i Hakāyık-nümâ ismindeki kitâbında buyurur ki: "Ehl-i hakîkat mertebe-i ahadiyyeye "ayn-ı kâfûr" ta'bîriyle de işaret ederler. Zîrâ bu mertebe esmâ ve sıfât ve ef'âl renklerinden ârîdir ve hiçbir renk ile renklenmiş değildir." (Cevâ- Allâh Teâlâ buyurur: "Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki, onun mizâcı kâfûrdur" (İnsân, 76/5). "Bu mey ki, sen içiyorsun, harâmdır; biz helâlin gayrını içmiyoruz. Çalış, tâ yoktan var olasın ve Hudâ'nın şarabından sarhoş olasın!"
"Mahmûr", sarhoş olan ve sarhoşluk sebebiyle sersem olan kimse ma'nâlarına-dır. "Sabûh", sabah vakti içilen şarâb demektir. "Emîr-i Türk"ten murâd, mutavassıt olan sâliktir. Zîrâ Şeyh-i Ekber (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Semâ'da mutavassıtlara fâide vardır. Zîrâ Hak mestliği onlara semâ'dan ve mutribdan zuhûr eder. Müntehîler ise semâ'sız Hakk'ın mestidirler." Ve semâ' hakkındaki îzâhât IV. cildin 728 numaralı beytinden i'tibâren münderiçtir. Bu sürh-ı şerîfte işaret buyurulan hadis-i şerîfin tamâmı şudur: ان لله تعالى شرابا اعده لاوليائه اذا شربوا سكروا واذا سكروا طابوا واذا طابوا طاشوا واذا طاشوا طاروا واذا طاروا طربوا واذا قاموا هاموا واذا شخصوا جروا واذا ذابوا خلصوا واذا بلغوا وصلوا واذا وصلوا بقوا واذا بقوا Ya'ni صاروا ملوكا في مقعد صدق عند مليك مقتدر واذا وجدوا هذا يقولون قولا لا يفهمه الا السكارى "Allah'ın bir şarabı vardır ki, onu evliyâsı için hazırlamıştır. İçtikleri vakit sarhoş olurlar ve sarhoş oldukları vakit tayyib ve pâk olurlar; ve pâk oldukları vakit hafif olurlar; ve hafif oldukları vakit rûhen uçarlar; ve uçtukları vakit neşât ederler; ve rûh âleminde kāim oldukları vakit hayrân olurlar. Beşeriyet karartısı kalktığı vakit esrâr-ı ilâhîyi cerr ederler ve beşeriyetleri eridiği ve fânî oldukları vakit hâlis olurlar. Kendi hüviyetlerine eriştikleri vakit maksadlarına vâsıl olurlar; ve vâsıl oldukları vakit vücûd-i Hakkānî ile bâkî olurlar; ve bâkî oldukları vakit Melîk-i Muktedir indinde mak'ad-i sıdkda mülûk olurlar; ve sırr-ı vahdeti buldukları vakit dahi bu sözü söylerler ki, onu ancak Hak sarhoşları anlar."
"Mey der hum-ı esrâr ilh..." bu beyt-i şerîfte mezkûr olan "mey" hadîs-i şerîfte sıfatı beyân buyurulan meydir. Ya'ni, o şarâb-ı ma'nevî, sıfât-ı nefsâniyyeden soyunmuş olan sâliklerin içmesi için esrâr-ı ilâhiyye küpü içinde kaynar durur. Ve bu şarâb-ı ma'nevî hakkında Hak Teâlâ sûre-i Dehr (İnsân)'da . إِنَّ الْأَبْرَارَ يَشْرَبُونَ ... الخ (İnsân, 76/5) [ya'ni “Muhakkak ebrâr bir kadehten içerler ki...ilh."] buyurur. Âyet-i kerîmede mezkûr olan "kâfür" hakkında müfessirlerin muhtelif mütâlaâtı vardır. İbrâhîm-i Şuttâr (k.s.) Âyîne-i Hakāyık-nümâ ismindeki kitâbında buyurur ki: "Ehl-i hakîkat mertebe-i ahadiyyeye "ayn-ı kâfûr" ta'bîriyle de işaret ederler. Zîrâ bu mertebe esmâ ve sıfât ve ef'âl renklerinden ârîdir ve hiçbir renk ile renklenmiş değildir." (Cevâ- hir-i Gaybî). Bu ma'nâya göre âyet-i kerîmede beyân buyurulan şarâb-ı ma'nevî, zât-ı mutlakın tecelliyâtıyla memzûc ve karışmış olan bir kadehten içilir. “În mey ki tu mî-horî... ilh." Ya'ni, ey nefsânî ve cismânî olan kimse! Bu senin içtiğin ispirtolu şarâb vesâir içki şer'an harâmdır. Tecelliyât-ı Hakk'ın meclâsı olan aklı berbat edip, insanı hayvandan daha aşağı bir derekeye düşürür. Bizim içtiğimiz ma'nevî şarâb ise, aklı ve kalbi cilâlandırır ve insanı melekiyet mertebesine ve ondan daha yukarıya terakkî ettirir. Çalış ki, yok hükmünde olan bu vücûd-i izâfî âleminden yükselip vücûd-i Hakkānî ile var olasın ve Hakk'ın bu şarâb-ı ma'nevîsinden sarhoş olasın!
659. Bir acemi Türk seher vaktinde uyandı ve şarabın sersemliğinden dolayı mutrib isteyici oldu.
"A'cemî", lügatte sözü lâyıkıyla becerip söyleyemeyen ve işte mâhir olmayan mübtedî kimse demektir. "Mutrıb", saz çalan ve gazel ve şarkı gibi âsâr-ı mûsîkiyyeyi tegannî eden kimsedir. Ya'ni, bir sâlik-i mutavassit seher vakti uyandı ve zikr-i ilâhîden dolayı kendisine ârız olan sarhoşluktan ve bî-hûşluktan dolayı, güzel ses ile kasîde okuyucu bir mutrib istedi.
660. Cân mutrıbı sarhoşların mûnisi olur, mezesi ve gıdâsı ve kuvveti o olur. [644]
“Nukl”, içki içenlerin yedikleri meze; “kūt”, gıdâ demektir. Ma'lûm olsun ki, “mutrıb”, “ıtrâb"dan ism-i fâildir. Aslı "tarab"dır ve "tarab", ekseriyâ sevinçten ve sürûrdan insana ârız olan bir hafifliktir. Binâenaleyh "mutrıb”, lügatte "insana hafiflik verici" demek olur. Bu ma'nâ-yı umûmîye göre "mutrıb", biri rûhânî ve diğeri cismânî olmak üzere iki nevi'dir. “Mutrıb-ı rûhânî” insân-ı kâmildir ki, hakāyık ve maârife dâir olan sözleriyle insanın ruhuna nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti ve ağırlığı def' eder; ve cismânî olan mutrib dahi sâzendeler ve hânendelerdir. Bunlar da ba'zı ahvâl sebebiyle nefse ârız olan sıkleti tahfîf ve def'-i gam eder. Nefsânî ve cismânî olan kimselerin cân kulakları mutrib-ı rûhânîye karşı kapalıdır, ancak, mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır; ve bu cismânî olan mutrıbın nağmelerinden nefisteki sıklet kalkar; ve hâsıl olan hiffet sebebiyle nefsin sıkletleri harekete gelir. Meselâ, fuhşa mütemâyil olan nefis fuhuş ister ve içkiye mütemâyil olan nefis içki ister ve oyun ve lehviyâta mütemâyil olanlar dahi bunları isterler. Binâenaleyh böyle kimseler hakkında mutrıb muzırdır. Fakat sıfât-ı nefsâniyye ile mücâhede içinde bulunan sâliklerin cân kulakları mutrıb-ı rûhânîye ve cisim kulakları da mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır. Binâenaleyh "mutrib-ı rûhânî" bunların rûhuna, nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözleriyle def' eder ve onlar kendilerinde hiffet bulurlar. Eğer bu esnâda mutrıb-ı cismânî dahi tegannîye başlarsa onların bu hiffeti tezâyüd edip kendilerinde vecd hâli zuhûr eder; ve cisimlerinde, dönmek vesâir sûrette hareket etmek gibi i'tidâl hâricinde vaz'iyetler vücûda gelir. Binâenaleyh mutrıb-ı cismânî bunlar için muzır değildir. Kendi hâline basîret üzere vakıf olan her bir kimse, bu husûsta kendisinin müftüsüdür, hâriçten fetvâ istemeye hâcet yoktur. Bu îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîfte "can mutrıbı"ndan murâd, hem mürşid-i kâmil ve hem de mutrıb-ı cismânî olmak câizdir. Ya'ni, rûhu itrâb edici olan kimse ma'nevî sarhoşların mûnisi olur. O mutrıb o sarhoşların mezesi ve gıdâsı ve kütü olur.
661. Mutrıb onları sarhoşluk tarafına çekti. Sarhoşluğu tekrar mutrıbın deminden tattı.
Birinci mısra'daki "mutrıb”, mutrıb-ı rûhânî ve ikinci mısra'daki "mutrıb", mutrıb-ı cismânîdir. "Dem", nefes ma'nâsına olup, burada mutrıb-ı cismânînin nağmeleri murâd buyurulur. Ya'ni, mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmilin beyân buyurduğu hakāyık ve maârif-i rabbânîyi o sâlikler cân kulağı ile dinlediler; ve o mutrıb onları ma'nevî sarhoşluk tarafına çekti. Bu sâlikler tekrâr mutrib-ı cismânînin latîf demini ve nağmelerini dinlediler, bu ma'nevî sarhoşlukları arttı. Binâenaleyh bu mutrib-ı cismânî bunlar hakkında muzır olmadı. Belki sarhoşluk üzerine sarhoşluk getirdi.
662. O, şarab-ı Hakk'ı o mutrib sebebiyle götürür; ve bu, cisim şarabını bu mutribdan otlar.
"Çerîden", otlamak demektir. Burada "içmek"ten kinâyedir. Bu kelimenin isti'mâli, cismânî olan kimselerin hayvaniyetlerine işarettir. Ya'ni, o rûhânî olan sâlik Hakk'ın şarâb-ı ma'nevîsini o rûhânî mutrıb sebebiyle getirdi ve istihsâl etti ve içti. Fakat mutrıb-ı rûhânîden nasîbi olmayan cismânî kimse, nefis içki ister ve oyun ve lehviyâta mütemâyil olanlar dahi bunları isterler. Binâenaleyh böyle kimseler hakkında mutrıb muzırdır. Fakat sıfât-ı nefsâniyye ile mücâhede içinde bulunan sâliklerin cân kulakları mutrıb-ı rûhânîye ve cisim kulakları da mutrıb-ı cismânîye karşı açıktır. Binâenaleyh "mutrib-ı rûhânî" bunların rûhuna, nefsâniyet sıfatlarının galebesinden hâsıl olan sıkleti, hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeye dâir olan sözleriyle def' eder ve onlar kendilerinde hiffet bulurlar. Eğer bu esnâda mutrıb-ı cismânî dahi tegannîye başlarsa onların bu hiffeti tezâyüd edip kendilerinde vecd hâli zuhûr eder; ve cisimlerinde, dönmek vesâir sûrette hareket etmek gibi i'tidâl hâricinde vaz'iyetler vücûda gelir. Binâenaleyh mutrıb-ı cismânî bunlar için muzır değildir. Kendi hâline basîret üzere vakıf olan her bir kimse, bu husûsta kendisinin müftüsüdür, hâriçten fetvâ istemeye hâcet yoktur. Bu îzâhâta nazaran bu beyt-i şerîfte "can mutrıbı"ndan murâd, hem mürşid-i kâmil ve hem de mutrıb-ı cismânî olmak câizdir. Ya'ni, rûhu itrâb edici olan kimse ma'nevî sarhoşların mûnisi olur. O mutrıb o sarhoşların mezesi ve gıdâsı ve kütü olur.
663. Her ikisi sözde bir nâm tutar ise de, fakat bu Hasan'dan o Hasan'a kadar fark vardır.
"Hasen", lügatte güzel ve hoş ve iyi ma'nâsınadır. "Şettâ", ayrı ve dağınık ve müteferrik demektir. Ya'ni, mutrıb ve sarhoşluk ve raks sözde ve lafızda birer isimdir ve isimler sûrette birbirinin aynıdır. Fakat ma'nâlarına nazaran birisi rûhun ve insanlığın zevki ve güzelliği ve diğeri nefsin neş'esi ve hayvanlığın zevkidir. Binâenaleyh aralarındaki fark, rûh ile nefis ve insanlık ile hayvanlık arasındaki fark nisbetindedir; ve bu "güzel"den o "güzel"e kadar çok fark vardır. Bu beyt-i şerîfte IV. cildde "Hasan” adlı iki vezîrin ahlâkı arasındaki farka da işaret buyurulmuş olur ki, mezkûr cildin 1239 ve 1240 numaralı beytlerinde şairin lisânından şöyle buyurulmuş idi: Tercüme: "O Hasan adlı ki, onun bir kaleminden cevher huylu yüz vezîr ve sahib gelir. Bu böyledir ki, bu Hasan'ın çirkin sakalından ey cân, yüz ip bükmek mümkindir."
664. Arada lafza mensub bir iştibâh vardır. Fakat âsumândan rîsmâna kadar nerede!..
Ya'ni, isimlerin sûrette lafızda beraber olması ma'nâları hakkında da şübhe îrâs eder. Meselâ, ârifler insân-ı kâmile "mutrıb" ve aşk-ı ilâhîye "şarâb" derler. Cismânîler "mutrıb" ve "şarâb" sözlerini işittikleri vakit kendilerince ma'lûm olan mutrıbı ve şarabı anlarlar. Fakat bunların arasındaki fark gök ma'nâsındaki "âsumân" ile ip ma'nâsına gelen "rîsmân" arasındaki fark nisbetindedir. O nerede, bu nerede!
665. Lafzın iştiraki dâimâ yol vurucudur. Kâfirin ve mü'minin iştiraki cisim- dedir.
Lafzın iştiraki ve sûrette bir olması dâimâ idrâk yolunu vurucudur. Sûrette müşterek olanların ma'nâda müşterek olmaları lâzım gelmez. Meselâ, mü'min ve kâfir cisimleri i'tibariyle sûrette müşterektirler; fakat ma'nâları birbirinin zıddı olan inkâr ve îmândan ibarettir. Nitekim sûrete i'tibâr olmadığı sûre-i Münafikūn'da şöyle beyan buyurulur: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ (Münafikun, 63/4) Ya'ni "Ey Resûlüm! Sen o münafık- ları gördüğün vakit onların cisimlerinin tenâsübü ve intizâmı seni i'câb eder ve hayrete düşürür; ve fasâhat ile söz söyledikleri vakit onların sözlerini dinlersin. Halbuki onlar duvara dayanmış odunlara benzerler; içleri koftur."
666. Cisimler ağızları bağlanmış testiler gibidir; tâ ki, her testide ne olur, ona bak!
667. O cisim testisi âb-ı hayat doludur; bu cismin testisi ölüm zehrinden doludur.
O ârif-i kâmilin cisim testisi âb-ı hayât olan ulûm-i ledünniyye ve ma'ârif-i rabbâniyye ile doludur; ve bu gāfil ve cismânî olan kimsenin cisminin testisi dahi ölüm zehri olan cehl ve sıfât-ı hayvâniyye ile doludur.
668. Eğer mazrûfa nazar tutarsan şahsın; ve eğer onun zarfına bakarsan yolu şaşırmışsın!
Eğer sen insanların mazrûfu olan ma'nâlarına bakar ve i'tibâr edersen ma'nâ âleminin şâhısın; ve eğer onların zarfı olan cisimlerine bakar ve giyimlerine ve kuşamlarına ve süslerine ve zâhirî intizâmlarına bakıp aldanır isen şaşkınsın!
669. Lafzı bu cisme müşabih bil! Onun ma'nâsı içeride cân gibidir.
670. Cismin gözü dâimâ cismi görücü olur. Cânın gözü fen dolu olan cânı görücü olur.
671. Binâenaleyh Mesnevî lafızlarının nakşından sürete mensub olan dâlldir ve ma'nâya mensub olan hâdîdir.
Ya'ni, Mesnevî-i Şerîfte "mey" ve "mutrıb" ve "dilber" ve "ma'şûk" gibi lafızlar vardır. Eğer bir sûrete mensûb ve cismânî olan kimse bu “mey"i üzüm suyundan yapılan şaraba ve "mutrıb"ı da şurada burada gazel okuyan ve çalgı çalan hânende ve sâzendeye ve "dilber" ve "ma'şûk"u da güzel kadınlara hamleder ve bu kelimelerin ma'nâlarını zâhire mahsûr kılarsa dâll ve şaşkın olur. Ve eğer bunların ma'nâlarına intikāl edip, meyi aşk-ı ilâhî şarâbı ve mutrıbı da rûhu tatrîb eden insân-ı kâmil ve dilber ve ma'şûku da mahbûb-ı hakîkî olan Hak anlarsa hâdî olur ve doğru yolu bulucu olur. Zîrâ bunlar sûfiyyûnun ıstılâhlarıdır; ve bu ıstılâhlar ahvâl-i bâtıneyi akla takrîb için ahvâl-i zâhireye teşbîh edilmek sûretiyle vaz' edilmiştir. Nitekim Fîhi Mâ Fih'in 23. faslının bir fıkrasında cenâb-ı Pîr efendimiz şöyle buyururlar:
"Sana harâm olan şarâbdan veya afyondan veyâ esbâbdan bir sebebden zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının kâffesinden râzı olmuyor musun? Onları afv etmiyor musun? Ellerini ve ayaklarını öpmüyor musun? Kâfir ile mü'min bu sâatte senin nazarında şey'-i vâhid oluyor. İşte Şeyh Salahaddîn'de bu zevkin aslı ve bu zevkin harrı vardır. Hâl böyle iken, maâzallâh onun böyle bir kimseye nasıl buğzu ve garazı olur?"
672. Kur'ân'da buyurdu ki: "Bu Kur'ân gönülden ba'zısına hâdî ve ba'zısına mudilldir.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Bakara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyurulur: يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً وما يصل به إِلَّا الْفَاسِقِينَ (Bakara, 2/26) Ya'ni “Bu Kur'ân sebebiyle çok kimse dalâlete düşer ve çok kimse de hidâyet bulur; ve onun sebebiyle dalâlete düşenler ancak fâsıklardır." Ya'ni Hak Teâlâ buyurdu ki: Bu Kur'ân kalb cihetinden ba'zı kimselerin hidâyetine sebeb olur ve ba'zı kimselerin dahi dalâletine sebeb olur. Nitekim I. cildin 1099 numaralı beytinde bu ma'nâya dâir şöyle buyurulmuş idi:
Tercüme: "Sen Kur'ân'ı hevâ-yı nefsânî üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden alçak ve eğri oldu."
673. "Allah, Allah!" Mâdemki arif "mey" dedi, arifin indinde ma'dûm olan ne vakit şey olur.
"Allah, Allah!", zinhâr, zinhâr! Ya'ni "sakın ha, sakın ha!" demek olur. Ya'ni sakın ha! Mâdemki, ârif-billâh olan kimse mey ve şarâbdan bahsetti, bil ki, böyle bir şey ma'nâda mevcuddur. Zîrâ ârifin indinde mâddî ve sûrî olan şarâb yoktur ve mevhûmdur; ve ârif böyle yok olan bir şeye vücûd verip ondan bahsetmez ve ona bir şey demez. Binâenaleyh o ârif "şarâb" dediği vakit sen bu şarabı üzüm suyundan yapılmış olan şarâb anlama!
674. Vaktaki senin anlayışın şeytanın maddesi olur, ne vakit senin için Rahmân meyinin vehmi olur?
Ey cismânî ve mâddî olan kimse! Vaktāki senin bu mey ve şarâb lafzından anlayışın, şeytanın içkisi olan sûrî şarâb olur, artık Rahmân'ın şarabı olan aşk-ı ilâhi şarabı senin vehmine gelmez. "Bâde-i şeytân"dan murâd, eğer efkâr-ı fâside olursa ma'na böyle olur. Senin anlayışın şeytanın sana içirdiği efkâr-ı fâsideye müstenid olur ve sen bu fasid fikirler şarabından sarhoş olursan, Rahmân'ın şarabı olan aşk şarabı ve evliyâ-yı Hakk'ın zevki senin fehmine değil, vehmine bile gelmez.
675. Bu ikisi; mutrıb şarab ile ortaktırlar. Bu ona ve o buna; acele getir!
Ya'ni, cismânî olan mutrib sûrî olan şarâb ile ortak ve müşterektir. Zîrâ sûrî şarabı içenler neş'e-i cismâniyye ve nefsâniyyelerinin tezyîdi için karşılarında hânende ve sâzende isterler. Binâenaleyh mutrıb içkiye ve içki de mutrıba acele arz-ı ihtiyac eder. Bunun gibi, mutrıb-ı rûhânî olan insân-ı kâmilin vücudu ile şarâb-ı aşk-ı ilâhî ortak ve müşterektirler. Bunlar birbirlerinin lâzım ve melzûmu kabîlindendir.
676. Pür-humarlar mutrıbın deminden otlarlar. Mutrıblar onları meyhane tarafına götürürler.
"Humâr", sarhoşluktan sonra başta kalan sersemlik ve bî-hûşluk demektir. Ya'ni, sarhoşlar mutrıbın sözünden ve nağmesinden müstefid olurlar. Eğer mutrıb sûrî ve cismânî ise sûrî içkiden sarhoş olanları sûrî meyhâne tarafına götürür; ve eğer rûhânî ise ma'nevî sarhoşları hakîkat meyhanesine götürür.
677. O mutrib meydanın başı ve bu onun sonudur. Gönül onun çevgânında top gibi olmuştur.
"Dil şüde", ba'zı nüshalarda böyle ayrı olarak yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ tercümede olan vecih ile olur; ve ba'zı nüshalarda dahi bitişik olarak "dil-şüde" yazılmıştır. Bu sûrette vafs-ı terkîbî olup, âşık ve sarhoş ma'nâsına gelir ve mısrâ'ın ma'nâsı "Sarhoş, top gibi, mutrıbın çevgânındadır" demek olur. Ya'ni, o mutrıb, sarhoşluk âleminin ve meydanının başıdır; ve bu meyhâne ise o meydanın sonudur. Binâenaleyh mutrıb gönlü veyâ sarhoşu cirit oyunundaki top gibi deminin ve nağmelerinin çevgânıyla o meydanda çeler durur.
678. O şey ki, başta vardır, kulak oraya gider. Eğer başta safrâ varsa, o şey sev-dâ olur.
Bu beyt-i şerîfte sanâyi’-i bedîiyyeden “irsâl-i mesel” san’atı vardır. O da budur ki: Mutrıbı dinleyenlerin bünye-i rûhu bünye-i cisme mukâbil tutul-muştur. Tabâbet-i atîkaya vâkıf olanların indinde ma’lûmdur ki, gıdânın bi-rinci hazmı ağızda dişler vâsıtasıyla olur. Sonra gıdâ mi’deye gider. Mi’denin harâreti ile pişer, keylûs hâline gelir. Buna ikinci hazım derler. Bu keylûsun posaları mi’deden bağırsaklara iner ve incelerini de damarlar cezb eder ve da-marlara gidenler dahi tekrâr pişer. Ona “keymûs” derler. Bu, üçüncü hazım-dır. Burada suyun fazlası böbreklerden süzülüp mesâneye gider ve idrâr olur. Bu fazla sular gittikten sonra o bakıyye-i gıdâ tekrâr pişer. İhtilât-ı erbaa pey-dâ olur. Biraz çiğ olarak kalana “balgam” ve onun altında kalana “kan” ve onun altında olana “safrâ” derler. Bu pişmelerden sonra biraz daha ihtirâka sâlim olarak kalan maddeye “sevdâ” derler. Eğer “safrâ”nın ihtirâkı ziyâde olursa “sevdâ” hıltına inkılâb eder; ve galebe-i safrâ yüzünden sevdânın te-zâyüdü dimağa bî-hûşluk verir. Bünye-i cismde bu hâl vâkı’ olduğu gibi bün- ye-i rûhta dahi bunun nazîri vâki' olur. Birinci vech budur ki, eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına muâdil olan keserât ve mâsivâ muhabbeti varsa mutrıbın nağmelerinden bu safrâ ve hubb-i mâsivâ alevlenip sevdâya, ya'ni zulümât-ı tabîiyyeye inkılâb eder. İkinci vech budur ki, "safrâ"dan murâd, muhabbet-i Hak ve "sevda"dan murâd, keserât-ı eşyânın ve mâsivâ-yı Hakk'ın kararması ve fenâsıdır. Ya'ni eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına mümâsil olan muhabbet-i Hak varsa mütrıbın nağmelerinden bu muhabbet büsbütün parlayıp o sarhoşun nazarından zulümât-ı tabîiyye fânî ve nâ-bûd olur; ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: Beyt: "O rûhtan hâsıl olan safrâ, gerçi başın sevdâsını artırır, fakat yed-i beyzâyı böyle sevdâdan bulurlar." Velhâsıl, rûhun idrâkâtında her ne varsa, rûhun kulağı kendi idrâkâtı tarafına gider. Nitekim bünye-i cismde safrâ gālib olursa o safrâ sevda olur.
679. Ondan sonra bu ikisi bî-hûşluğa giderler. Vâlid ve mevlûd orada bir olurlar.
Bu beyt-i şerîfte mutrıb-ı rûhânî olan mürşid-i kâmil ile mest-i Hak olan mürîdin hâline işaret buyurulur. Ya'ni, sarhoş ile mutrıb meydanın nihâyeti olan meyhaneye gittikten sonra her ikisi de bî-hûş olurlar; ve her ikisi de ma'nen ittihad edip, o fenâ-fillâh meyhanesinde "vâlid" ya'ni mutrib ve "mevlûd" ya'ni sarhoş bir olurlar; ve âlem-i keserâtın iktizâsı olan senlik ve benlik aradan kalkar. Nitekim sûrî meyden bile hâsıl olan bî-hûşluğun netîcesi yukarıda 671 numaralı beyitte îzâh edilmiştir.
680. Vaktaki şâdî ve gam sulh ettiler, bizim Türk'ümüz mutrıbları uyandırdı.
[664] "Türk"den murâd, husûsan Çelebi Hüsâmeddîn (k.s.) efendimiz olmak ve umûmen her [bir] mürid olmak ve "mutrıblar”dan murâd dahi husûsen, cenâb-ı Pîr efendimizin zât-ı şerîfleri ve umûmen her bir insân-ı kâmil olmak münasib görünür. "Mutrıb"ın cem' olarak zikri insân-ı kâmillerin âtîde ma'nâlarda ittihâdına işarettir. Ya'ni, vaktāki mest-i Hak olan tâlib ve ye-i rûhta dahi bunun nazîri vâki' olur. Birinci vech budur ki, eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına muâdil olan keserât ve mâsivâ muhabbeti varsa mutrıbın nağmelerinden bu safrâ ve hubb-i mâsivâ alevlenip sevdâya, ya'ni zulümât-ı tabîiyyeye inkılâb eder. İkinci vech budur ki, "safrâ"dan murâd, muhabbet-i Hak ve "sevda"dan murâd, keserât-ı eşyânın ve mâsivâ-yı Hakk'ın kararması ve fenâsıdır. Ya'ni eğer rûhun idrâkâtında bünyenin safrâsına mümâsil olan muhabbet-i Hak varsa mütrıbın nağmelerinden bu muhabbet büsbütün parlayıp o sarhoşun nazarından zulümât-ı tabîiyye fânî ve nâ-bûd olur; ve Hz. Pîr efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: Beyt: "O rûhtan hâsıl olan safrâ, gerçi başın sevdâsını artırır, fakat yed-i beyzâyı böyle sevdâdan bulurlar." Velhâsıl, rûhun idrâkâtında her ne varsa, rûhun kulağı kendi idrâkâtı tarafına gider. Nitekim bünye-i cismde safrâ gālib olursa o safrâ sevda olur.
681. Mutrib hab-nak bir beyte başladı. Dedi ki: "Ey görmediğim kimse, bana bir kadeh sun!"
Mutrib-1 rûhânî olan insân-ı kâmil bu âlem-i keserâta karşı uyku getirici olan bir beyti okumaya başladı da, dedi ki: "Ey his gözüyle görmediğim zât-ı mutlak! Bana bir tecellî-i zâtî şarabının kadehini sun!"
682. "Sen benim vechimsin. Eğer ben onu görmezsem aceb değildir. Yakınlığın gāyesi hicab-ı iştibahtır."
"Sen benim vechim ve hakîkatim ve hüviyetimsin. Eğer ben kendi vechimi ve hakîkatimi bu kadar yakınlık ile beraber göremezsem taaccüb olunmaz. Zî-râ yakınlığın gāyesi ve nihâyeti iştibâh ve iltibâsı mûcib olan hicâb ve perde-dir." Zîrâ pek yakın olan şey şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gözden gizli kalır. Zât-ı Ecell ü A'la hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ونحن أقرب اليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'ni "Biz insana şahdamarından daha yakınız;" وهو معكم اينما كنتم (Hadîd, 57/4) ya'ni "O sizinle beraberdir, nerede olsanız" buyurduğu hâlde bu şiddet-i kurb adem-i rü'yete sebeb olur. Meselâ, bir kitâb göze pek yakın tutul-sa bu yakınlık rü'yete mâni' olur. Yazıları asla görünmez ve okunamaz; ve ke-zâ güneşin ziyâsı pek ziyâde münteşir ve göze nüfüz ettiği hâlde insan naza-rının evvelâ bu ziyâya ve sonra da eşyaya vâki' olduğunu fark edemez. Zîrâ ziyâ şiddet-i kurb ve zuhûrundan dolayı gizlenmiştir. Beyt-i Hz. Hüdâyî (k.s.): Zuhûru perde olmuştur zuhûra Gözü olan delîl ister mi nûra?
683. "Sen benim aklımsın. Girift olan iltibasın çokluğundan dolayı, eğer ben Sen'i görmezsem acib değildir."
"Müştebek", pencere kafesi ve balık ağı gibi örülmüş ve birbirine karışmış ve girift olmuş olan; "iltibâs", örtülü ve belirsiz olmak ve ihtilât edip karışık olmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey vücûd-ı hakîkî! Mâdemki, benim hakîkatim ve hüviyetim Sen'sin ve benim taayyünüm Sen'in vücûdun ile zâhirdir, şübhesiz ki, benim aklım dahi Sen olursun. Fakat havâss-i hamse-i zâhire ile idrâk olunan mahsûsâta müstenid fikirler ile havâss-i hamse-i bâtine ile idrâk olunan ma'kūlâta müstenid fikirlerin birbirine karışıp girift bir hâle gelmiş olmasından dolayı aklımda mütecellî olanın Sen olduğunu göremezsem acîb değildir."
684. Sen şahdamardan daha yakın geldin. Ne kadar "Ya" diyeyim? “Ya" uzak içindir.
"Sen, Kâf sûre-i şerîfesinde buyurduğun وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) ya'ni “Muhakkak biz insanı yarattık, onun nefsinin vesvese ettiği şeyi de biliriz; ve biz ona şahdamarından daha yakınız" âyet-i kerîmesi mûcibince bana şahdamarımdan daha yakın geldin. Ben ne kadar "yâ İlâhî!” ve “yâ Rab!" diye "ya" edât-ı nidâsını kullanıp dururum? Halbuki bu "yâ” edât-ı nidâsı çok kerre uzak olan bir kimse için kullanılır." Binâenaleyh Sen benim hakîkatim ve aklım olduğun ve bana şâhdamarımdan daha yakın olduğun hâlde uzakta imişsin gibi "yâ" diye hitâb etmem ne içindir?
685. "Belki ıssız sahrada nidâ etmem ile, benim ile beraber olan kimseyi beni gayrete getiren kimselerden saklamak için onları şaşırtırım."
"Kıfâr", ıssız sahrâ demektir ki, burada murâd, âlem-i keserât ve taayyünâttır. "Benimle beraber olan kimse" ta'bîrinden murâd, vücûd-i hakîkî-i Hak'tır. "Gayrete getiren, kıskandıran kimseler"den murâd, mü'minlerin avâmmı olan ulemâ-i zâhiredir ki, onlar bu âlem-i keserâtta ihâta-i zâtiyyeyi kabûl etmeyip, ancak ihâta-i ilmiyyeyi isbât ederler. Binâenaleyh eşyayı Hakk'ın zâtından uzak ve kendilerini ayrı bilirler. Hadis-i şerifde الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk musaffâ bir mahaldeki karıncanın yürümesinden daha gizlidir" buyurulduğundan bu tâife şirk-i ahfâ sâhibleridir ve bu husûsta ehl-i hakîkatin muârızlarıdır. Binâenaleyh bunların rûh ve akıl gözlerinin eşyâda Hakk'ı müşâhede edebilmek kuvveti olmadığından kâmiller ve muhakkıklar sâika-i gayretle bunların yanında kendi müşâhedelerine aid olan sözleri söylemekden tevakkî ederler; ve kendi mahbub ve ma'şûkları olan Hakk'ı bunların kör gözlerinden bile saklarlar. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı: hüviyetim Sen'sin ve benim taayyünüm Sen'in vücûdun ile zâhirdir, şübhesiz ki, benim aklım dahi Sen olursun. Fakat havâss-i hamse-i zâhire ile idrâk olunan mahsûsâta müstenid fikirler ile havâss-i hamse-i bâtine ile idrâk olunan ma'kūlâta müstenid fikirlerin birbirine karışıp girift bir hâle gelmiş olmasından dolayı aklımda mütecellî olanın Sen olduğunu göremezsem acîb değildir."