İçeriğe atla

O bekçinin hikâyesidir ki, hırsızlar tâcirlerin eşyasını külliyyen götürünceye kadar sükût etti; ondan sonra hay-huy ve bekçilik etti.

6. bölüm / 40 · 865 kelime · ~5 dk okuma

558. Bir bekçi uyudu ve hırsız eşyayı götürdü. Yükleri her bir toprağın altına tıktı.

helâk-i ma'nevîmden evvel benim için ağla! Bu'd ve firâk tûfânı vâki' olduktan sonra ağlamayı bırak! Bu üç beyt-i Arabî insân-ı kâmil tarafından kendisine müntesib olan sâlike hitâb olmak da câizdir. Ya'ni ben hayât-ı sûrîde iken benden istifade et; mevt-i sûrîm ile firâk hâsıl olduktan sonra benim kadrimi bilip ağlamak fâide vermez, demek olur. Fakat evvelki tevcîh daha münasib görünür.

559. Gündüz oldu, o kervân uyandı. Yükleri ve gümüşleri ve develeri gitmiş gördü.

Sabah oldu, o kervân halkı uykularından uyandılar. Yüklerin ve gümüş paraların ve develerin gitmiş olduğunu gördüler.

560. Binâenaleyh ona dediler: “Ey bekçi, söyle ki, ne oldu? Bu eşyâ ve bu esbâb nerede?”

Bu hâl üzerine kervân halkı bekçiye hitâben dediler: “Ey bekçi! Bu kervân halkının eşyâsı ve esbâb-ı nakl olan bu develer ne oldu? Söyle bakalım, bunlar nerede?”

561. Dedi: Hırsızlar nikâb içinde geldiler. Yükleri acele önümden götürdüler.

Bekçi onlara cevâben dedi: “Hırsızlar yüzleri nikâblı ve maskeli olduğu hâlde geldiler ve eşyâyı gözümün önünde acele alıp götürdüler.”

562. Cemâat ona dediler ki: “Ey kum tepesi gibi, sen ne yapıyor idin? Ey baştan arta kalan, sen kimsin?”

“Tell”, tepe; “kavm”, insan cemâati; “mürde-rîg”, ölünün başından arta kalan eşyâ. Kervân ahâlisi bekçiye dediler ki: “Ey kum tepesi gibi câmid olan kimse! Hırsızlar eşyâyı götürürken sen ne yapıyor idin? Ey ölünün başından arta kalan kıymetsiz eşyâ gibi olan kimse! Bu kervân arasında nesin, kimsin ve vazîfen nedir?

563. Dedi: “Ben bir kimse idim? Onlar silâhlı ve şecâatli ve heybetli tâife idiler.”

Bekçi cevâben kervân ehline dedi: "Ben yalnız başıma idim. Hırsızlar ise silâhlı ve çok ve heybetli ve şekil ve heybetleri korkunç ve kalabalık adamlar idi; mukavemet edemedim."

564. Dedi: "Eğer cenge ümîdin nâkıs ise: "Ey kerîmler, sıçrayın!" diye bir na'ra vur."

Kervân halkı bekçiye cevâben dedi: "Eğer onlara karşı cenk ve mukābele etmek ümîdi sende nâkıs oldu ise: "Ey kerîmler, kalkın, yetişin!" diye bir bağıra idin!"

565. Dedi: “O zaman: "Sus! yoksa amansız seni öldürürüz!" diye bıçak ve kılıç gösterdiler."

Bekçi onlara cevâben dedi: "Hırsızlar hücûmları vaktinde bana: "Sus! Eğer bağırır isen sana acımaksızın ve aman vermeksizin seni öldürürüz!" dediler. Ve bıçak ve kılıç gösterdiler. Ben de korkup bağıramadım."

566. “O zaman korkudan ben ağız bağladım. Bu zaman hey-hây ve feryad ü figān ederim.

"Hey-hây", cenk ve karışıklıkta edilen şamata ve gürültü. Ya'ni, "Hırsızların hücûmu vaktinde korkudan ağzımı kapadım. Şimdi bağırırım ve feryâd ü figān ederim. Zîrâ ölüm korkusu yoktur."

567. “O zaman söz söylemem için nefesim bağlandı. Bu zaman istediğin kadar hey edeyim!"

"Ki, dem-zenem" ibâresindeki "ki" ta'lîl içindir. "Hey-kerden", na'ra ve feryâd etmekten kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "hey" yerine "mey" vâki'dir. "Dem-zeden", söz söylemek demektir. Ya'ni, "Hırsızların hücumu vaktinde söz söylemem için lâzım olan nefesim bağlandı ve tutuldu. Şimdi korku gittiği için nefesim serbesttir. Binâenaleyh istediğin kadar feryâd edeyim!"

Bekçi cevâben kervân ehline dedi: "Ben yalnız başıma idim. Hırsızlar ise silâhlı ve çok ve heybetli ve şekil ve heybetleri korkunç ve kalabalık adamlar idi; mukavemet edemedim."

568. Vaktaki senin ömrünü rüsvay edici olan şeytan götürdü, Eûzü ve Fâtiha tuzsuz olur.

"Fâzıha", ism-i fâilin müennes sîgası olup "rüsvây edici" demektir. Bu kelimenin müennes olarak zikri, “dîv"den murâd, nefis olduğuna işâret buyurulur. Zîrâ nefis müennestir. "Bî-nemek", tatsız ve tuzsuz demektir. Ya'ni, vaktāki nefs-i emmâre senin ömrünü seni rüsvây etmek sûretiyle boşuna sarf ettirdi, artık, "Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" demek ve Fâtiha-i şerîfe okumak tatsız ve tuzsuz olur. Zîrâ şeytan meşrebinde olan nefs-i emmâre sana yapacağını yapmış ve senin ömrünü israf ettirmiştir. Bu hâl bekçinin kervân soyulduktan sonra feryâd etmesine benzer.

569. Gerçi şimdi nâle etmek tuzsuz olur; muhakkak gaflet ondan daha tuzsuzdur.

Gerçi iş işten geçtikten sonra nâle ve feryâd etmek tatsız ve tuzsuz bir şey olur, fakat isrâf edilerek geçirilen ömre teessüf etmeyip gaflet etmek ve قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ (Zümer, 39/53) ya'ni "Ey benim nefisleri üzerine israf eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümîdinizi kesip me'yûs olmayın!" âyet-i kerîmesine istinâden Hakk'a yalvarıp nâle etmemek ondan daha tatsız ve tuzsuz olur.

570. Böyle de olsa tuzsuz dahi nâle et! De ki: "Ey Azîz! Zelîllere nazar et!"

Böyle bir müddet ömrün israf edilmiş olsa bile, varsın tatsız ve tuzsuz olsun, yine Hakk'a münâcât edip ve yalvarıp de ki: "Ey Azîz olan Hâlik'ım! Nefs-i emmârenin yed-i kahrında zelîl olan bu kullarına rahmetinle nazar et!"

571. "Vakitli veyahud vakitsiz olsun, Kādir'sin. Ey İlâh! Bir şey senden ne vakit fevt olur!"

"Bu zelîl kulun, nefs-i emmârenin tuzağına tutulmadan evvel gaflet ettim, sana yalvarmadım. Şimdi tuzağa tutulup, iş işten geçtikten sonra yalvarıyorum. Sen beni bu tuzaktan kurtarmaya kādirsin. Zîrâ ey benim Allah'ım! Senin lütfun bir vakit ile mukayyed değildir. Vakit ile mukayyed olan biz âciz kullardır. Binâenaleyh bir vakitte bizden fevt olan şey senin ind-i ulûhiyyetinde ne vakit fevt olur!.."

572. “Lâ te’sev alâ mâ fateküm”ün şahıdır. Onun kudretinden ne vakit matlûb kaybolur?!.

Bu beyt-i şerîf lisân-ı Pîr'den irşâden vâki'dir. Ya'ni, Hak Teâlâ sûre-i Hadîd'de لَا تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ (Hadîd, 57/23) ya'ni "Fevt olan şey üzerine me'yûs olmayın ve gelen şey ile ferahlanmayın!" sözünün şâhıdır. O Hâlik-ı azîmü'ş-şânın kudretinin hazînesinden ne vakit kulların matlûbu kayıp ve fevt olur?