Terehhüb hakkında kuşun avcı ile münâzarası ve Mustafâ (a.s.v.)ın "İslâm'da ruhbâniyet yoktur!" diye ümmetini nehyettiği bir terhîb hakkındadır
5. bölüm / 40 · 7620 kelime · ~39 dk okuma
482. Kuş ona dedi: "Efendi, halvette durma! Dîn-i Ahmed için terehhüb iyi değildir!"
Kuş avcıya dedi: "Efendi, böyle halvette ve tenha bir mahalde durma! Zîrâ dîn-i Ahmed (a.s.v.) da Îsevîler'in mesleği olan terehhüb iyi bir şey değildir!
فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ (Zâriyât, 51/50) ya'ni “Allâh'a kaçınız" âyet-i kerîmesi mûcibince onların hîlelerinden ve fitnelerinden Hak Teâlâ'ya kaç ve yalvar da kurtul!
"Terehhüb", lügatte, korkmak ve uzak olmak ve zâhidlik göstermek ve ibâdet etmek ma'nâlarınadır. "Rehbâniyet", Îsâ (a.s.)ın dînine mensûb olan âbid ve zâhidlerin mesleğidir ve V. cildin 574 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte de bu hadîs-i şerîf mezkûrdür; ve onu müteâkıb olan ebyât-ı şerîfede dahi ruhbâniyet hakkında îzâhât geçmiştir. Fihi Mâ Fih'in 21. faslında da Hz. Pîr Efendimiz şöyle buyururlar: "Peygamber (a.s.) “Lâ rehbâniyyete fi'l-İslâm" ["İslâm'da ruhbâniyet yoktur!"] buyurdu. Ruhbânlar için tarîk-ı halvet ve dağlarda sâkin olmak ve kadın almamak ve dünyayı terk eylemek vardır. Hak Teâlâ (azze ve celle) ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi. O da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa'y etmek ve kendini mühez-zeb kılmak için kadın almaktır. وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظيم (Kalem, 68/4) [ya'ni "Muhakkak ki sen büyük bir ahlâk üzeresin!"] âyet-i kerîmesinde herkesin cevirine katlanmak ve muhâle tahammül etmek husûslarına işâret buyurulur."
483. "O Resûl terehhübden nehyetmiştir. Ey fuzûl! Niçin bir bid'ati tuttun?"
"Bid'at", yeni bir âdet ve yol çıkarmak; "fuzûl" fâidesi olmayan ma'nâsız şeyler ile meşgül olan kimse demektir. Ya'ni, "O Resûl (a.s.) dîn-i Muhammedî sâliklerini Îsevîler'in mesleği olan terehhübden nehy ve men' etmiştir. Ey fâidesiz şeyle meşgül olan kimse! Niçin dînde yeni bir âdet ve yol tuttun?"
484. Cum'a ve namazda cemaat, emr-i ma'ruf ve münkerden ihtiraz şarttır.
Ya'ni, cum'a günlerinde cemâatle cum'a namazı şarttır. Nitekim Abdülkadir-i Geylânî (k.s.) hazretleri Gunyetü't-Tâlibîn ismindeki eser-i şerîfinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'den şu hadîsi Hz. Câbir'den nakleder ki, tercümesi şudur: "Allâh Teâlâ hazretleri cum'a namazını benim şu senemde ve şu şehrimde ve şu makāmımda sizin üzerinize ilâ-yevmi'l-kıyâm farz kılmıştır; ve bir kimse cum'a namâzına yol bulup da benim hayatımda veyâ benden sonra cuhûden (جحودا) veya istihfafen terk ederse ve halbuki onun da çevreden veyâ adâlet eden imâmı olursa, Allâh Teâlâ hazretleri ol kimsenin perâkendesini ve perîşânını cem'etmesin ve onu umûr ve husûsta mübarek kılmasın! Sizler âgâh ve mütenebbih olunuz ki, tâ ki, tövbe edinceye kadar o kimsenin abdesti ve namâzı ve haccı ve zekâtı makbûl değildir ve onun için bereket dahi yoktur; ve eğer tövbe ederse Allâhu Teâlâ onun tövbesini kabûl eder."
Ve beş vakit namazın cemâatle edâsı sünnet-i müekkede olduğu için terki câiz değildir, cemâat şarttır; ve nâsa Hakk'ın emrettiği ile emretmek ve nehyettiği şeyden çekinmek şarttır. Bu şartlar ancak insanların arasına karışmak ile olur. Halvette mümkin değildir.
485. Sabır altında kötü huyluların zahmetini çekmek, bulut gibi halaika menfaat vermek şarttır.
Ya'ni, insanlar arasına karışıp, kötü huylu olan kimseler tarafından kendisine isabet eden zahmet ve meşakkate sabredip şikâyet etmemek ve bulut yağmuruyla halka nasıl fâide verirse, onun gibi, halka elinden gelen menfaati vermek şarttır.
486. "Ey baba! Nâsın hayırlısı nâsa nef' etmektir. Eğer bir taş değil isen, niçin kerpiçin harîfisin?"
"Harîf", iş ve san'at arkadaşı ve musâhib; "meder", tuğla ve moloz demektir. Beyt-i şerifte خير الناس من ينفع الناس ya'ni "Nâsın hayırlısı nâsa menfaat veren kimsedir" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ya'ni, "Ey zühd-i huşk içinde ihtiyarlamış olan kimse! Nâsın hayırlısı, hadîs-i şerîf mûcibince, nâsa ilim ve ma'rifet ve nasîhat ile ve diğer sûrette yardımlar ile menfaat veren kimsedir. Ve bu da halka karışmak ile olur; dağ ve taş arasında, tenha bir mahalde oturmak ile değil. Eğer sen bir taş değil isen, niçin kerpiçin ve molozun musâhibisin?"
487. Ümmet-i merhûme ortasında ol! Ahmed'in sünnetini bırakma, mahkûm ol!
Ya'ni, "Ümmet-i merhûme olan ümmet-i Muhammed (a.s.) arasında yaşa! Cem'iyet arasına karışmak Ahmed (a.s.)ın âdet-i seniyyesidir. Kendi arzûnun mahkûmu değil, bu sünnet-i seniyyenin mahkûmu ol!" Bu beyt-i şerîfte امتي هذه امة مرحومة ليس عليها عذاب في الآخرة انما عذابها في الدنيا الفتن والزلازل والقتل والبلا ya'ni "Benim bu ümmetim ümmet-i merhûmedir. Onlara âhirette azab yoktur. Onların azabı ancak fitneler ve zelzeleler ve katl ve belâ olarak dünyâdadır" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur.
488. Onun cevabında avcı dedi: "Ey ayyâr! Bunu ki, dedin, mutlak değildir. Akıl tut!"
"Ayyâr", aslında çok dönüp dolaşan kimseye derler. Sonra her harâmîye ve hırsıza ıtlak olundu (Ahterî). Burada zarûret-i şiir için teşdîdsiz "ayâr" okunur. Fârisî'de, "hîlekâr ve ve zekî ve âlim" ma'nâlarına da kullanılır. Ankaravî nüshasında "ey ayâr" hitâb sûretindedir. Ba'zı nüshalarda sayyâdın sıfatı olarak "sayyâd-ı ayâr" sûretindedir. Ya'ni avcı, kuşun sözlerine cevâben dedi ki: "Ey çok dolaşan kuş! Bu senin söylediğin sözler mutlak olarak kabûl olunamaz. Onlar ba'zı şartlar ile mukayyeddir. Binâenaleyh aklını bu husûsta lâyıkı ile kullan!" "Kuş"tan murâd, mürşid arayarak kapı kapı dolaşan sâliktir.
489. Yalnızlık kötü dostlardan iyidir. İyi, kötü ile oturur ise kötü olur.
Ya'ni, "Sen, nâsa karış ve halvetten vazgeç, diyorsun, amma senin bu sözün makām-ı kemâle gelmemiş olanlar için doğru değildir. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyyesi diri, fakat takvâya riâyet azminde olan kimselerin tabîatleri kötü arkadaşların kötülüklerini sünger gibi çeker ve onların sohbetlerinden çabuk müteessir olur." Nitekim hadîs-i şerîfte `مثل الجليس السوء كنافخ الكير اما ان يحرق ثيابك واما ان تجد منه رائحة خبيثة` ya'ni "Kötü arkadaşın meseli, demircilerin körüğünü üfleyen gibidir; ya senin elbiseni yakar veyâhud sen ondan fenâ koku bulursun" buyurulur. Binâenaleyh salâh-ı hâl kaydında olan bir kimse için yalnızlık kötü dostlardan iyidir."
490. Dedi: "Her kimin aklına rüsûh olmaya, akılın önünde o taş ve tuğla gibidir."
Ya'ni, avcı sözüne ilâveten tekrâr dedi: "Aklında metânet ve sebât olmayan ve şunun bunun fikriyle hareket eden kimse, aklı metîn olan kâmilin indinde taş ve tuğla gibidir. Zîrâ taş ve tuğla şunun bunun irâde ve arzûlarıyla oraya buraya atılırlar."
491. Eşek gibidir o kimse ki, onun arzusu ekmektir. Onun sohbeti ruhbâniyetin aynıdır.
"Ümniyet", meyelân, arzû ve maksûd demektir. Ya'ni, arzûsu ekmek ve menâfi'-i cismâniyye tarafına olan kimse eşek gibidir. Meselâ eşek bir hizmet ile yola sürülürken, ona yem gösterildiği vakit derhal yolundan kalır ve o tarafa meyleder. Binâenaleyh böyle bir kimsenin sohbetinde bulunmak ve onunla arkadaş olmak, hakîkî bir dosttan uzak ve yalnız kalmak demek olduğundan ruhbâniyetin ve halvetin aynı olur. Ba'zı nüshalarda `آنکه نانش امنیتست` yerine `آنکه بی اهلیتست` vâki'dir, "O kimse ki, ehliyetsizdir" demek olur.
492. Onun aklı eşek gibi, yem tarafına olur. Ondan geç, bî-haber kalmayasın!
Onun aklı metânetsiz ve zayıf olduğundan eşek gibi, yem tarafına ya'ni menâfi'-i cismâniyye ve dünyeviyye tarafına olur. Binâenaleyh böyle metâ- netsiz akıllı olan kimsenin sohbetinden ve arkadaşlığından geç ki, hakāyık-ı ilâhiyyeden habersiz kalmayasın!
493. Zîrâ ki Hakk'ın gayrı hep parça parça olur; her bir gelici bir helâkten sonra o gelici olur.
"Rufât", parça parça olmak (Sarrâh); "hayn", helâk olmak ma'nâsınadır (Kāmûs). "Her bir gelici"den murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye âsârı olan mezâhirdir. Ya'ni zât-ı latîf-i Hakk'ın gayrı olan bu suver-i kesîfemiz ve şehâdiyyemiz hep parça parça olarak dağılır. Onun sıfatlarının ve isimlerinin âsârı ve meclâsı olarak gelen her bir sûret, tecellî-i kahrî ile helâk olduktan sonra, tecellî-i lutfi ile mevcûd olup gelir. Sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin tecellîsinde aslâ ta'til yoktur. Binâenaleyh her bir gelen sûret helâk olduktan sonra onun misli gelir. Nitekim sûre-i Bakara'da مَا نَنسخ مِنْ آيَة أو ننسها نأت بخير منها أو مثلها (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bir âyeti bozar isek veyâhud unutturúr isek, ondan hayırlısını yahud mislini getiririz" buyurulur. Şurrâh-ı kirâm hazarâtının kaffesi "hîn" kelimesini, "müddet ve vakt-i mübhem" ma'nâsına almak sûretiyle ikinci mısrâ'a ma'nâ vermişlerdir. Ya'ni "Her bir gelici, bir mübhem vakit sonra gelicidir" demek olur. Fakat birinci mısrâ'daki "rufât" ve âtîdeki beyitte gelen "hâlik" lafızları karînesiyle, "hayn" kelimesinin hâ'nın fethi ile "helâk" ma'nâsına olması fakîre daha zevkli göründü.
494. Her ne ki, o vechin gayrıdır, hâliktir. Mülk ve mâlik, o bir malikin aksidir.
"Vech", zât ve hakîkat ma'nâsınadır; ve eşyânın vücûd-i kesîfi, zât-ı latîfin gayrıdır. Binâenaleyh Zât-ı Hakk'ın gayrı olan her şey helâk olucudur. Eğer bu eşyâ-yı kesîfede mülkiyet ve mâlikiyet görünüyor ise, bu sıfatlar hakîkatte Hakk'ın sıfatları olup, bu sıfatlar o kesîf sûretlere aksetmiş ve o sûretler bu sıfatların meclâsı olmuştur. Binâenaleyh mâlikiyet ve mülkiyet sıfatlarını hâiz olan o kesîf sûretler bozulduktan ve helâk olduktan sonra, Zât-ı latîf-i Hak bâkî kalır; ve o sıfatlar dahi yukarıki beyitte îzah olunduğu üzere başka mezâhire akseder. Binâenaleyh suver-i taayyünâtın biri gelir, helâk olur ve sonra diğeri gelir. netsiz akıllı olan kimsenin sohbetinden ve arkadaşlığından geç ki, hakāyık-ı ilâhiyyeden habersiz kalmayasın!
495. Ey oğul! Gerçi, gölge dalın aksidir; gölgeden hiç meyve yiyemezsin.
Gölge her ne kadar ağaç dalının aksi ise de, sen hiç gölgeden meyve yiyebilir misin? Zîrâ gölge hayâldir ve hayâlden intifa' etmek mümkin değildir. Çünkü o gölge hayâli, güneşin ziyasıyla muhtelif vaz'iyet alır ve nihâyet, ziyâ amûden geldiği vakit o gölgeler ağaçta mahvolup zâil olur. Bunun gibi, bu âlem-i kesâfette zâhir olan sûretler sıfât ve esmâ-i ilâhiyye dallarından akseden gölgelerdir. Tecellî-i zâtî güneşinin ziyâsı onların başlarına amûden vâki' olduğu vakit ma'dûm ve zâil olurlar; ve onlardan intifa' kasdı hayâlden intifa' kasdına müsâvî olur. Ba'zı nüshalarda şah (شاخ) yerine "şahs" vâki' olmuştur.
496. Agah ol! Gölgeden dalı taleb et! Müsebbibe git, sebebden hazer et!
Binâenaleyh ey sâlik! Bu vücûdât-ı izâfiyye gölgelerine bak da, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye dallarını taleb et! Gölgelerin vücûduna sebeb olan esmâ ve sıfâttan dahi müsebbib-i hakîkîye git ve sebeblere yapışmaktan çekin! Bu beyitte dahi ba'zı nüshalarda “şâh" (شاخ) yerine "şahs" vâki'dir.
497. Cismânî olan dostun yüzü ölümedir. Onun sohbeti uğursuzdur, terk etmek gerektir.
Cismânî ve gölge mesâbesinde olan dostun yüzü ölüme ve helâke ve zevâle doğrudur. Ona sarılmak, hayâle sarılmak olur. Binâenaleyh onun huzûru ve sohbeti fâidesiz ve uğursuzdur. Zîrâ seni hakîkatten gaflete düşürür. Onu terk etmek gerektir.
498. Onun hükmü dahi onun kıtl hükmü olur. Ona "ölü" ta'bîr et! Çünkü ölü arayıcı olur.
"Kıtl", "misil" demektir (Ahteri). Ya'ni, cismânî olan yârin sohbetini arayan ve isteyen kimsenin hükmü dahi, o yâr-i cismânî hükmünün misli olur. Ya'ni yâr-i cismânînin yüzü ölüme doğru olduğu gibi, onun musahibinin yüzü dahi kezâlik ölüme doğru olur. Binâenaleyh sen o kimseye "ölü" ta'bîr et! Zîrâ o kimse yüzü ölüme doğru olan kimseyi arayıcı ve isteyici olur. Hind nüshalarında "kıtl-i o buved" yerine "kıble-i o buved" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ: “Cismânî yâri arayan kimsenin hükmü dahi, o cismânî kimsenin kıb-lesi ya'ni mahall-i teveccühü olan ölüme olur" demektir.
499. Her kim bu kavim ile olursa, râhibdir; zîrâ tuğla ve taş ona sahibdir.
Her kim yüzü ölüme doğru olan bu kavim ile musahib olursa, o kimse insanlar arasından çekilip, dağ ve taş arasında yaşayan rahibdir. Zîrâ ona tuğla ve taş mesâbesinde olan yâr-i cismânî musahibdir.
500. Halbuki, tuğla ve taş kimsenin yolunu vurmadı; bu tuğlalardan yüz bin-[489] lerce âfet erişir.
Halbuki bir kimse cismânî olan insanlardan dağlara ve taşlara kaçıp yaşasa, oradaki taşlar ve molozlar Hak yolunu vuracak kudreti hâiz olmazlar. Fakat bu tuğla ve moloz mesâbesinde olan cismânî kimselerden, Hak yolunun yolcularına birçok âfetler ve belâlar gelir.
501. Kuş ona dedi: "Binaenaleyh cihad o vakit olur ki, böyle yol vurucu yol ortasında ola!"
Kuş râhiplik taslayan o hîlekâr avcıdan bu sözleri dinleyip cevâben ona dedi ki: "Mücâhede böyle yalnızlığın verdiği emniyet içinde olmaz. Cihâd yol ortasında yol vurucu bir düşman olduğu vakit mu'teber olur."
502. "Arslan adam, hifz ve yardım ve cenk için emîn olmayan yola gelir."
Ya'ni, "Şecî' adam, yolcuları muhafaza etmek ve onların selâmetine yardım ve cenk etmek için eşkiyâ tarafından taarruz olunması muhtemel olan ve emîn olmayan yola gelir."
503. "Mertlik damarı o vakit zahir olur ki, sefer edici düşmanların hem-rehi olur."
"Mertlik damarı ve şecâat sıfatı bir adamda, yolcular düşmanların yoldaşı olduğu vakit belli olur. Zîrâ yolculara karışmış olan şakîler onları yolda sıkıştırıp soymaya teşebbüs ettikleri vakit o şecî' adam şakîlere karşı mertliğini gösterip onlar ile çarpışır."
504. Vaktaki o Resûl kılıç peygamberi olmuştur, onun ümmeti saf yırtıcıdırlar ve erdirler.
Bu beyt-i şerifte يَا أَيُّهَا النبي جَاهِدُ الْكُفَّارَ (Tevbe, 9/73) ya'ni "Ey resûlüm! küffâra cihâd et!" âyet-i kerimesiyle انا نبي السيف ya'ni Ben kılıç peygamberiyim" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem hazretlerinin kılıç ile me'mûr olması küffârın tecavüzlerine ve azgınlıklarına karşı mü'minlerin nefislerini müdafaa ve bâtılı ibtâl ve Hakk'ı tesbît içindir. Zîrâ dîn-i İslâm, kılıç ile değil, evvelen nasâyih ve tebliğ-i hakāyık-ı ma'kūle ile başlamıştır. Vaktāki küffâr kendilerine tebliğ olunan bu hakāyık-ı ma'kūleyi ibtâl edecek söz bulamadılar, öfkelenip delice kılıca sarıldılar. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem hazretleri dahi bu deli alaylarının ellerinden silahlarını almak için onlara mukābeleye me'mûr oldu. Nitekim bu hakikat Kur'ân-ı Kerîm'de açık bir sûrette sûre-i Enfal'de böyle beyân buyurulur: وَأَعْدُوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قوة ومن رباط الخيل ترهبون به عدو الله وعدوكم (Enfal, 8/60) ya'ni "O küffâr için gücünüz yettiği kadar kuvvet cinsinden olan şeyi ve harb atlarını hazırlayınız ki, onunla Allah'ın ve sizin düşmanlarınızı korkutursunuz" وَإِن جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا (Enfâl, 8/61) ya'ni "Eğer onlar sulha meylederlerse, sen dahi onlara karşı sulha meylet!" Binâenaleyh elyevm hıristiyan papazlarının, “İslâm dîni kılıç ile intişâr etmiştir!" diye vâki' olan iddiaları bu beyânât-ı kur'âniyyeye karşı büyük bir iftirâdır. İmdi, Resûl-i Ekrem nebiyy-i seyf olunca, onun ümmeti dahi düşmanların safını yırtıcı olan erler olur.
505. Bizim dînimizde maslahat cenk ve heybettir. Dîn-i İsa'da maslahat mağara ve dağdır.
"Maslahat", bir husûsun icrâsı için iyi ve münasib olan yol ma'nâsında müsta'meldir. "Şükûh", heybet demektir. Ya'ni, bizim dîn-i Muhammedîmizde icrâsı münasib ve iyi olan yol, halk ile ihtilât edip, zâhirde hakkı ibtâle çalışan insan şeytanlarıyla ve bâtında nefis ve şeytan düşmanlarıyla cenk etmek ve onlara heybet ilkā etmektir. Ve Îsâ (a.s.)ın dîninde icrâsı iyi ve münâsib olan şey dahi, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara ilticâ ve oralarda ibâdetle meşgül olmaktır. Zîrâ ümmet-i Muhammed ile ümmet-i Îsâ'nın isti'dâdları budur. Çünkü her bir peygambere ilm-i risâletten ümmetinin isti'dâdından ne ziyâde ve ne de noksân verilmiştir. Zîrâ eğer noksân verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer ziyâde verilse tâkatleri haricinde teklif yapılmış olur.
Ma'lûm olsun ki, Muhammed (a.s.v.)ın bi'setinden sonra arz üzerinde bulunan beşerin kâffesi ümmet-i Muhammed isti'dâdındadır. Nitekim sûre-i Sebe'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةَ للنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا (Sebe, 34/28) ya'ni "Ey resûlüm! Biz seni ancak bütün nâsa müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh elyevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledikleri şerîat-i îseviyye yoktur. Çünkü onlar artık şerîat-i îseviyye ahkâmına ittibâ' isti'dâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur'ân'ı inkâr ederler ise de farkına varmaksızın fiilen onun ahkâmına riayet ederler. Bu hâlin delîl-i zâhirîsi çoktur. Birkaçını saymak münasib olur.
1-Şerîat-i îseviyyede bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lâzımdır. Şerîat-i muhammediyyede, sûre-i Bakara'da فَمَنْ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عليه بمثل ما اعتدى عليكم (Bakara, 2/194) ya'ni “Kim ki, size tecavüz ederse, size tecavüz ettiği misliyle ona tecavüz edin!" buyurulmuş olduğundan kısâs ve mukābele-i bi'l-misl vardır. Ehl-i garbın hiçbirisi yediği tokat mukābilinde diğer yanağını çevirmek isti'dâdında değildir, derhal mukābele eder; ve hattâ ağır bir söz mukābilinde düello teklif eder.
2-Şerîat-i îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle ve mütevâzıâne getirmek lazımdır. Halbuki hükümdârlarına karşı tevâzu' şöyle dursun, o ehl-i garb onların amellerine tahammül edemediler de, tâc ve tahtlarını alt üst ettiler. Haksızlığa ve tahakküm-i nefsânîye karşı kıyâm, şerîat-i muhammediyye iktizâsındandır. Zîrâ hadîs-i şerîfte "Sizden biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men' etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!" buyurulmuştur.
3-Ehl-i garb birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup dühûle izin isterler ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur'ân-ı Kerim'in şu يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) ya'ni "Ey mü'minler, ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe kendi evlerinizin gayrı olan evlere girmeyiniz!" âyet-i kerîmenin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ isti'dâdları budur, başka türlü yapamazlar. etmek ve onlara heybet ilkā etmektir. Ve Îsâ (a.s.)ın dîninde icrâsı iyi ve münâsib olan şey dahi, halktan kaçıp mağaralara ve dağlara ilticâ ve oralarda ibâdetle meşgül olmaktır. Zîrâ ümmet-i Muhammed ile ümmet-i Îsâ'nın isti'dâdları budur. Çünkü her bir peygambere ilm-i risâletten ümmetinin isti'dâdından ne ziyâde ve ne de noksân verilmiştir. Zîrâ eğer noksân verilse hakkı verilmemiş olur ve eğer ziyâde verilse tâkatleri haricinde teklif yapılmış olur.
Ma'lûm olsun ki, Muhammed (a.s.v.)ın bi'setinden sonra arz üzerinde bulunan beşerin kâffesi ümmet-i Muhammed isti'dâdındadır. Nitekim sûre-i Sebe'de وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا (Sebe, 34/28) ya'ni "Ey resûlüm! Biz seni ancak bütün nâsa müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik" buyurulur. Binâenaleyh elyevm ehl-i garbın ahkâmına tevessül ettiklerini iddiâ eyledikleri şerîat-i îseviyye yoktur. Çünkü onlar artık şerîat-i îseviyye ahkâmına ittibâ' isti'dâdında değildirler. Her ne kadar onlar kavlen Kur'ân'ı inkâr ederler ise de farkına varmaksızın fiilen onun ahkâmına riayet ederler. Bu hâlin delîl-i zâhirîsi çoktur. Birkaçını saymak münasib olur.
1-Şerîat-i îseviyyede bir kimse bir tokat yese diğer yanağını çevirmek lâzımdır. Şerîat-i muhammediyyede, sûre-i Bakara'da فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ (Bakara, 2/194) ya'ni “Kim ki, size tecavüz ederse, size tecavüz ettiği misliyle ona tecavüz edin!" buyurulmuş olduğundan kısâs ve mukābele-i bi'l-misl vardır. Ehl-i garbın hiçbirisi yediği tokat mukābilinde diğer yanağını çevirmek isti'dâdında değildir, derhâl mukābele eder; ve hattâ ağır bir söz mukābilinde düello teklif eder.
2-Şerîat-i îseviyyede hükümdâra vergisini kendi eliyle ve mütevâzıâne getirmek lazımdır. Halbuki hükümdârlarına karşı tevâzu' şöyle dursun, o ehl-i garb onların amellerine tahammül edemediler de, tâc ve tahtlarını alt üst ettiler. Haksızlığa ve tahakküm-i nefsânîye karşı kıyâm, şerîat-i muhammediyye iktizâsındandır. Zîrâ hadîs-i şerîfte "Sizden biriniz bir münker görürse eli ile ve muktedir değil ise dili ile men' etsin; ve eğer buna da muktedir değil ise kalbiyle buğuz etsin!" buyurulmuştur.
3-Ehl-i garb birisinin odasına gireceği vakit kapıyı vurup dühûle izin isterler ve onlar kavlen inkâr ettikleri Kur'ân-ı Kerîm'in şu يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا (Nûr, 24/27) ya'ni "Ey mü'minler, ehlinden izin almadıkça ve selâm vermedikçe kendi evlerinizin gayrı olan evlere girmeyiniz!" âyet-i kerîmenin hükmüne riâyet ederler. Zîrâ isti'dâdları budur, başka türlü yapamazlar. Taaddüd-i zevcâtı münkir oldukları hâlde müteaddid metreslere arz-ı ihtiyâc etmeleri ve kadına ve ıtriyâta meyilleri dahi ümmet-i Muhammed isti'dâdında olduklarının delîlidir.
506. Dedi ki: "Evet, şerr u şûr üzerine kuvvet ile vurmak için yârlik ve kuvvet olur."
Avcı kuşa cevâben dedi: "Evet, halk arasına karışıp dost kazanmak ve tarafdâr peydâ etmek, ehl-i dalâlete karşı mukābele etmek için muâvenet ve kuvvet ihzâr etmek demek olur."
507. "Bir kuvvet olmadığı vakit perhîz iyidir. Lâ-yutak'ın firârında kolay sıçra!"
"Böyle muâvenet edecek bir kuvvet olmadığı vakit, halk ile ihtilâttan sakınmak iyidir. Binâenaleyh tâkat getirilemeyen belâdan kaçmak hususunda kolayca hareket et!" Nitekim الفرار مما لا يطاق من سنة المرسلين ya'ni "Takat getirilemeyen şeyden kaçmak peygamberlerin sünnetidir" buyurulmuştur. Resûl-i Ekrem Efendimiz müşrikler tarafından gösterilen şiddet üzerine Mekke-i Mükerreme'den Medîne-i Münevvere'ye hicret buyurdular ve Mûsâ (a.s.) kavmini alarak Fir'avn tazyîkātından Tîh Sahrâsı'na hicret buyurdu. Yûnus ve Sâlih (a.s.) ile diğer peygamberlerin bu sûretle hareketleri vardır.
508. Dedi: "İşe gönül doğruluğu gerektir. Yoksa dostlar dosta eksik gelmez."
"Yâr"dan murâd, mürşid ve insân-ı kâmildir. "Kuş"tan murâd, tâlib-i Hak olan kimsedir. "Avcı"dan murâd, dahi riyâkâr zâhiddir. Ya'ni, "Tâlib-i Hak olan kimse riyâkâr olan zâhide dedi: "Yâr-i sâdık ve mürşid-i muvâfik bulmak için gönül doğruluğu lâzımdır. Sen kötü zannı kaldırıp bir mürîd-i sâdık olur isen, sana mürşid eksik olmaz; ve mürşid-i kâmil sendeki sıdk-ı bâtını görünce gelip seni bulur. Binâenaleyh aradığın yâr-i sâdıkı bulmuş olursun."
509. "Yâr ol, tâ ki, adedsiz yâr göresin! Zîrâ ki dostlarsız, yardımsız kalırsın!"
"Binâenaleyh sen gönül sıdkı ile yâr ol, tâ ki, sayısız insân-ı kâmili göresin! Zîrâ Hakk'ın mülkünde mürşid-i kâmilin adedi mahdûd değildir. Sen gönlünü doğrultamadığın için böyle yârsiz, yardımsız bir hâlde yalnız başına kalırsın.
Menkıbe: "Bir gün Ebû Saîd Ebu'l-Hayr ve Ebu'l-Kasım-ı Gürgânî (k.s.) Tûs şehrinde bir sadr üzerinde oturmuş idiler. Orada bulunan bir dervîşin hâtırından: "Acabâ, bugün yeryüzünde Hak Teâlâ'nın bunlardan daha büyük kulları var mıdır?" fikri geçti. Ebû Saîd hazretleri o dervîşe bakıp: "Her gün Ebû Saîd ve Ebu'l-Kasım gibi yetmiş bin kimse gelip geçmeyen bir mülk, küçük ve dar bir mülk olur" buyurdu." (Nefahâtü'l-Üns).
510. Şeytan kurttur ve sen Yûsuf gibisin. Ey safî! Ya'kūb'un eteğini bırakma!
Ey zâhid! Şeytan kurttur. Her ân senin bâtınını ve ruhunu boğup helâk etmek ister ve sen de Yûsuf (a.s.) gibisin. Ey safvet-i kalb sahibi olan sâlik! Ya'kub (a.s.) mesâbesinde olan insân-ı kâmilin eteğini bırakma! Nitekim hadîs-i şerîfte: ان الشيطان ذئب الانسان كذئب الغنم يأخذ الشاة القاصية والدانية فاياكم والشعاب و عليكم بالجماعة والعامة والمسجد ya'ni "Muhakkak şeytan, uzak ve yakın koyunu kapan koyun kurdu gibi, insanın kurdudur. Dağılmaktan sakınınız ve cemâati ve âmmeyi ve mescidi üzerinize lâzım biliniz!" buyurulur.
511. Kurt ekseriyâ o vakit tutucu olur ki, bir yıllık koyun sürüden yalnız kendi başına gider.
"Şîşek", bir yıllık koyun demektir. Bundan murâd, henüz mertebe-i şerîatte bulunup, bir mürşid-i kâmilin eteğine sarılmayarak, mertebe-i tarîkata girmemiş olan kimsedir. Ya'ni, şeytan ekseriyâ şerîat mertebesinde bulunan kimselere musallat olur ve onları nefislerinin hevâsına tâbi' kılıp, bu şerîat mertebesinden ayırmaya çabalar. Ehl-i tarîk ise mürşidleri olan insân-ı kâmilin himâyesi altında olduğundan, şeytanın onlara tecavüzü ekseriyâ semeresiz kalır. Nitekim ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem hazretlerinin etrafında müctemi' bulunurlar ve ayrılmazlar idi.
512. O kimse ki, cemâat ile sünneti terketti, böyle yırtıcı mahallinde kendi kanını içmedi mi?
Ya'ni Resûl-i Ekrem'in âdet-i seniyyeleri ashâb-ı kirâm ile toplanıp sohbet etmek ve onları ihtiyâcât-ı dîniyye ve muâmelât-ı dünyeviyyelerinde irşad buyurmak idi. Binâenaleyh bir kimse cem'iyyet-i beşeriyye ile ihtilât sünnetini ve âdetini terkeder ve yalnız başına bir köşeye çekilir ise, yırtıcı şeytanın ve nefsin hüküm sürdüğü bu dünyâda kendini helâk-i ma'nevîye ve hattâ helâk-i mâddîye ma'rûz bırakır.
513. Sünnet yoldur, cemaat yoldaş gibidir. Yolsuz ve yârsiz mazîka düşersin.
"Mazîk", "dar yer" demektir. Peygamberin sünnet-i seniyyesi Hakk'a giden bir yoldur ve mü'minlerin cem'iyyeti dahi yoldaş gibidir. Eğer o yola gitmez ve mü'min yoldaşları terkeder isen dar bir yere ve çıkmaz sokağa düşersin.
514. Sünnet yolu cemaat ile iyi olur. At atlar ile muhakkak daha iyi koşar.
Peygamber'in Hakk'a îsâl eden yolu mü'minler cem'iyyeti ile beraber olursa daha iyi olur. Zîrâ yoldaki akabelerden ve geçitlerden birbirlerini îkāz ederler ve yürüyüşte birbirlerini teşvik ederler. Nitekim muhakkaktır ki, atlar atlar ile beraber daha hızlı ve daha iyi koşarlar.
515. Fakat her gümrahı hemrah bilme! Uyumuş olan gāfilleri âgâh bilme!
Fakat her yolunu şaşırmış olan kimseyi yoldaş bilme ve hakîkatten gāfil olan kimseleri âgâh ve uyanık bilme! Bu beyt-i şerîflerde "yoldaşlar"dan murâd, bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında bulunan sâlikler cemâatidir. Onlar mürşidlerinin gösterdiği doğru yolda yürürler. Yoksa "cemâat"ten murâd, ne yaptıklarını bilmeyen ve dîn nâmına türlü türlü hezeyânlarda bulunan avâmm-ı halk ve hakāyık ve maârif-i evliyâyı inkâr edip kendilerini halka kâmil ve allâme gösteren câhiller değildir.
516. Bir yoldaş iste ki, ondan yardım bulasın! Hem-dil ve hem-derd ve tâlib-i Ahad olsun!
Ya'ni, sana Hak yolunda yardım edecek bir yoldaş ara ki, o yoldaşın kalbi ve virdi ve emeli Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerine vuslattan ibaret olup bu hususlarda seninle beraber olsun! Bu hâl ancak bir mürşid-i kâmilin ve onun mukarrebi olan zâtın hâli olur. Azîz Nesefî hazretleri bir risâlesinde sohbet-i ârif hakkında şöyle buyururlar: "Ey dervîş! Çok kimse vardır ki, ârife erişir ve onun o âriften hiçbir fâidesi olmaz. Bu ise iki hâlden hâlî değildir: Ya isti'dâdı yoktur veyâhud maksûdu müttahid değildir. İsti'dâdı olmayan kimse ehl-i sohbetten değildir; ve isti'dâdı olup da maksûdu müttahid olmayan hemsohbet olamaz. Çünkü hemsohbet hem-maksûddur. İki ya ziyâde kimse beraber oldukları ve onların maksûdu da bir olduğu vakit hem-sohbet olurlar; ve eğer onların maksûdu bir değilse hem-sohbet olmazlar."
517. Aklın düşmanı olan bir yoldaş değil!.. Senin elbiseni götürmek için bir fırsat arar.
Arayacağın yoldaş öyle bir yoldaş olmasın ki, o kimse aklın düşmanı ve nefis ve şeytanın dostudur. Senin îmân libâsını soymak için bir fırsat arar ve seni mâddî ve ma'nevî zararlara düşürür. Bu gibi kimseler meşâyıh libâsın-da, zâhidlerin revişini gösteren yol vurucu eşkıyâ zümresindendir.
518. Bir ukbe bulmak için seninle beraber gider ki, orada seni yağma edebilsin!
"Ukbe", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "uçan kuşun yüksekliği ile alçaklığı arasındaki mesâfe" ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte zâhidin semâ-yı rûhu ile arz-ı cismi arasındaki seyrinin mesafesinden kinâye vardır. "Nehbe", gäret ve yağma demektir. Ya'ni, mürşid-i müzevvir bir müddet senin mizâcına göre şerîat dâiresinde beraber gider ve senin rûhâniyetin ile cismâniyetin arasındaki seyrini tarassud eder. Uçuşunda cismâniyete karîb bir mesafe gördüğü vakit, seni büsbütün cismâniyet ve nefsâniyete düşürüp orada seni mâddî ve ma'nevî olarak yağma eder. "Akabe", dağ üzerindeki yol ve dağın tepesi ma'nâsına olup, beyt-i şerîfte zarûret-i vezn için kāf'ın sükûnu ile "akbe-i" olmak dahi câizdir. Fakat bahis kuş ve avcı kıssası olduğundan evvelki ma'nâ münasib görüldü. Ya'ni, sana Hak yolunda yardım edecek bir yoldaş ara ki, o yoldaşın kal-bi ve virdi ve emeli Ahad olan Hak Teâlâ hazretlerine vuslattan ibâret olup bu hususlarda seninle beraber olsun! Bu hâl ancak bir mürşid-i kâmilin ve onun mukarrebi olan zâtın hâli olur. Azîz Nesefî hazretleri bir risâlesinde soh-bet-i ârif hakkında şöyle buyururlar: "Ey dervîş! Çok kimse vardır ki, ârife erişir ve onun o âriften hiçbir fâide-si olmaz. Bu ise iki hâlden hâlî değildir: Ya isti'dâdı yoktur veyâhud maksû-du müttahid değildir. İsti'dâdı olmayan kimse ehl-i sohbetten değildir; ve is-ti'dâdı olup da maksûdu müttahid olmayan hemsohbet olamaz. Çünkü hem-sohbet hem-maksûddur. İki ya [daha] ziyâde kimse beraber oldukları ve on-ların maksûdu da bir olduğu vakit hem-sohbet olurlar; ve eğer onların mak-sûdu bir değilse hem-sohbet olmazlar."
519. Kendi fâidesi için seninle dolaşır. Sakın onun şerbetinden içme ki, o zehirdir!
Binâenaleyh şeyh-i müzevvir ancak kendi fâidesi için senin mizâcına ve talebine uyar ve fırsat buldukça yanlış fikirler ile seni zehirler. Sakın onun şerbet-i fikrinden içme ki, o zehr-i ma'nevîdir!
520. Yahud, bir deve-gönüllü olur; korku gördüğü vakit sana rücû' için ders [505] söyler.
"Eştür-dil", kin tutan adam, nâmerd ve korkak kimse (Burhân). Ya'ni, ey sâlik! Senin Hak yolunda yoldaş ittihâz etmek istediğin kimse, yâhud bir şeyh-i müzevvir olmaz da zâhirde müttakî bir dervîş görünen ve bâtınında korkak olan bir kimse olur; ve ulûm ve maârif-i enbiyâ ve evliyânın dekāyıkını idrâk edemediği için onları muhâlif-i şerîat adderek korkar ve inkâr eder; ve sana da, "Bu maârifin sıhhatine i'tikāddan rücû' et!" diye ders verir. Nitekim vahdet-i vücûd mes'elesi bilcümle evliyâ-i kümmelînin mu'tekadı olduğu hâlde, ehl-i tarîk geçinen korkak bir tâife bu mes'eleyi reddedip, "vahdet-i şühûd" nâmıyla bir silsile-i safsata vücûda getirmişlerdir ki, akl-ı selîm bu türrehât ve mugāletâtı kabûl edemez. Esâsen vahdet-i vücûd mes'elesini Kur'ân-ı Kerîm ve ahâdîs-i nebeviyyeye müsteniden gäyet ma'kül bir sûrette Cenâb-1 Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî efendimiz Fusûsu'l-Hikem'lerinde ve Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu Mesnevî-i Şerîf'in muhtelif mahallerinde beyân buyurdukları hâlde bu korkak ve nâmerd tâife onları dahi kabûl etmeyip, bu zevât-ı saâdet-simâtı birer "müctehid-i muhtî" telakkî ederler. Ezcümle bu mes'ele I. cildin 610 numarasına müsâdif olan ما عدمهاییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما [ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] ve II. cildin 2932 numarasına müsâdif olan آنکه گوید جمله حقند احمقیست. وانکه گوید جمله باطل او شقیست [ya'ni "O kimse ki, 'Hep Hak'tırlar' derse, bir ahmaktır; ve o kimse ki, 'Hep bâtıl' derse, o da şakîdir"] beyitlerinde de îzâh olunmuştur.
521. Bir deve-gönüllü yârî korkucu eder. Böyle yoldaşı velî değil, düşman bil!
Böyle bir deve-gönüllü ve korkak kimse kendi refîkını da tarîk-ı ma'rifette korkak yapar. Hak yolunda böyle yoldaşı velî değil, maârif ve hakâyık-ı ilâhiyye yolunu vurucu bir düşman bil!
522. O yol vurucu, yâri yoldan götürür. Kadın altına düşen kimse erkek olmaz.
Bu korkak kimse kadın mesâbesindedir. Kendi yoldaşını dahi doğru yoldan geri çevirir. Binâenaleyh böyle kadın gibi olan korkak bir kimseyi mürşid ittihâz edip onun taht-ı tasarruf ve idaresi altında kalan kimse erkek değildir. Burada ikinci bir vecih üzerine de bir ma'nâ vârid olur. O da budur ki: Korkak kimsenin bu korkusu kendi nefsine olan muhabbetinden mütevelliddir; ve nefis kadın mesâbesindedir. Binâenaleyh kadın mesâbesinde olan nefsinin tahrîfi ile ulûm-i enbiyâ ve evliyâyı inkâr ve maânî-yi Kur'ân ve ahâdîsi te'vîl eden bir kimse bir merd-i Hudâ ve bir mürşid-i kâmil değildir. Nitekim bu gibi kimseler hakkında I. cildin 1098 numarasına müsâdif olan کرده تأویل حرف بکر را خویش را تأویل کن نه ذکر را [ya'ni “Bikr olan kelimeyi te'vîl etmişsin; sen Kur'ân'ı değil kendini te'vîl et!”] ve 1099 numarasına müsâdif olan بر هوا تأویل قرآن میکنی. پست و کر شد از تو معنی سنی [ya'ni “Kur'ân'ı hevâ üzerine te'vîl ediyorsun; yüksek olan ma'nâ senden dolayı alçak ve eğri oldu”] beyitleri geçti.
523. Yol cân oyunculuğudur. Her bir guyşede her bir şişe canlının def'inde bir âfet vardır.
"Gıyşe", müteaddid ma'nâsı vardır, burada "orman" ma'nâsınadır. “Şîşecân", şişe gibi çabuk müteessir olup kırılan cân demektir. Nâzik ve nâmerd kimseden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda "gıyşe-i" yerine "bîşe-i" vâki'dir ki, bu da "orman" demektir; ve ba'zı nüshalarda dahi "ıyşe-i" vâki'dir ki, “dirilik ve yaşayış" ma'nâsınadır. Her üç kelimenin ma'nâsı da münasibdir. Ya'ni, Hak yolu cân oyunculuğu ve fedâ-yı nefsten ibârettir. O yolda tesadüf edilecek olan her bir geçide ve ormanda her bir nâzik ve nâmerd kimsenin def'i hususunda bir âfet vardır. Ya'ni korkak ve kadın tabîatli olan kimseler geçip gidemesinler diye Hak yolunda nefsin her bir mertebesinde imtihânât-ı ilâhiyye vardır ki, bu imtihânlar türlü türlü âfetler içinde vâki' olur. Meselâ sâlik nefs-i emmâreden levvâmeye terakkî ettiği vakit türlü türlü imtihânlara Böyle bir deve-gönüllü ve korkak kimse kendi refîkını da tarîk-ı ma'rifette korkak yapar. Hak yolunda böyle yoldaşı velî değil, maârif ve hakâyık-ı ilâhiyye yolunu vurucu bir düşman bil!
524. Dîn yolu o cihetten şerr u şûr doludur. Zîrâ her muhannes gevherin yolu değildir.
"Şerr u şûr"dan murâd, hayâlât ve inkâr-ı fâsidedir. "Muhannes", kadın tabîatli ve korkak kimse. "Dîn"den murâd, dînin iç yüzü, sırr-ı vahdet ve mertebe-i yakîndir. Ya'ni, sırr-ı vahdete ve mertebe-i yakîne giden yol her kadın gibi korkak mizâclı olan kimsenin yolu olmadığı için, bu gibi kimseleri korkutup geri çevirecek hayâlât ve inkâr şerr u şûrlarıyla doludur. Nitekim V. cildin 2655 numaralı beytinde: Ya'ni "Ehl-i yakînin yol vurucusu olan bu hayâlden dolayı, ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu" buyurulmuş idi.
Fakîr bunlardan birisine "Vahdet-i vücûd yoktur, diyorsun, ya kesret-i vücûd mu vardır?" diye sordum. "Evet, kesret-i vücûd vardır" dedi. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu korkak ve vehhâm tâife hakkında II. cildin 3627, 3628 ve 3629 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: Ya'ni, "Eğer bir şaşıya "Ay birdir!" der isen, sana der ki: "Bu ikidir. Birliğinde bir şek vardır!" Ve eğer bir kimse onunla istihzâ edip güler de, "İkidir!", derse, doğru addeder. Bu hâl kötü huyluların lâyığıdır. Yalan yalanlar üzerine toplanır. Kötü olan şeyler kötülere fürûğ vurdu ve parlak göründü."
III. cildin 1253 numaralı beytinde dahi vahdet-i vücûda irşâden şöyle buyururlar: Tercümesi, "Ve eğer nazarı, Hakk'ın nûr-ı vücuduna tutarsan, ikilikten ve müntehî olan cismin adedlerinden ve sayılarından kurtulursun." ma'rûz kalır. Eğer bu imtihânlara tahammül ederse nefs-i mülhimeye terakkî eder ve orada da imtihânlara ma'rûz kalır. Eğer mukavemet edemezse yine nefs-i emmâreye sukūt eder.
525. Yolda bu korku nefislerin imtihânıdır. Kepeğin temyîzine elek gibidir.
Ma'lûm olsun ki, dîn yolunda cismen ve fikren mücâhede imtihânları vardır ki, bunlar insanın nefsine taalluk eder. Cismen mücâhede boş söz söylemekten sükût, açlık, uykusuzluk, uzlet ve Hak tarafından gelen musîbetlere sabretmek gibi husûsâttır. Nitekim sûre-i Bakara'da olan âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: `وَلَنَبْلُوَنَّكُم بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ` (Bakara, 2/155) ya'ni “Biz sizi korkudan, açlıktan ve emvâl ve nefis ve semerâttan noksan cinsinden bir şey ile imtihân ederiz ve sabredenlere müjde ver!” Fikren mücâhedeye gelince, bu da insân-ı kâmilin telkîn edeceği i'tikâdâtı kabûl ve akâid-i mevrûseyi terktir. Bu mücâhede evvelkinden daha müşküldir. Zîrâ akâid-i mevrûse taklîdî ve mürşidin telkîn ettiği i'tikâd ise tahkîkîdir. Taklîdden geçmedikçe tahkîka vusûl mümkün değildir. Bu ma'nâda Hz. Mısrî-i Niyâzî şöyle buyurur. Beyt:
Pîrinle olan ahdi güt, nen var ise ko git; Bildiklerini terk et, irfâna erdim dersen.
Menkıbe: Pîrân-ı Nakşiyye'den Mevlânâ Sa'deddîn-i Kâşgarî hazretlerine intisâb eden ulemâ-i zâhirden Alâeddîn Âbîzî kendi lisânıyla diyor ki: İntisâbım gününde Sa'deddîn hazretleri bana nefy ü isbât tarîkını ta'lîm buyurdular. O isbâtta dediler ki: Her ne kadar ulemâ-i zâhir te'vîl ederler ise de `إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطٌ` (Fussilet, 41/54) [ya'ni “Allâh her şeyi kuşatıcıdır”] âyet-i kerîmesinin şehâdeti mûcibince Hak Teâlâ hazretlerinin bizzât cemî'-i eşyâyı muhît idiğine i'tikâd etmek lâzımdır.” Mevlânâ hazretlerinin bu sözünden gâyet korktum. Korktuğumu firâset ile anladılar. Buyurdular ki: “Ehl-i zâhir demişlerdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ cemî'-i eşyâyı ilmi ile muhîttir. `وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا` (Talâk, 65/12) [ya'ni “Muhakkak ki Allâh Teâlâ her şeyi ilmi ile kuşatmıştır”] âyet-i kerîmesi buna delîldir. Hiç olmazsa buna i'tikâd etmek lâzımdır. Zîrâ bu mertebeye i'tikâd lâzımdır.” Bu sözden gönlüm hoş oldu. Diğer bir günde Mevlânâ hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine vardım. Buyurdular ki: “Mevlânâ Alâeddîn, fâide yoktur; ihâta ve maiyyet, zâtî idiğine i'tikâd lâzımdır. Ehl-i tahkîkın mu'tekadı budur.”
İmdi, isti'dâdı olmayan kimseler mürşid-i kâmilin bu gibi telkînâtına tahammül edemeyip, korkar ve kaçarlar.
İşte bu gibi cismânî ve i'tikâdî olan imtihânlar, undaki kepeği elemek için kullanılan bir elek mesâbesindedir.
526. Yol ne ola? Ayakların izi dolu ola! Yâr kim ola? Re'ylerin merdiveni ola!
Ya'ni, Hak yolu odur ki, o yolda yürümüş ve ayak izi bırakmış olanlar çok olur. Bu yol ehl-i tahkîk olan peygamberlerin ve velîlerin yürüyüp iz bıraktıkları yoldur ki, onların cümlesi bu yoldan Hakk'a vâsıl olmuşlardır. Her kim onların gittikleri yolun gayrı olan ehl-i taklîd yollarına giderse, o yolda kalır ve onun ayak izleri munkatı' olur. Zîrâ ehl-i taklîd olan ulemâ-i zâhir yolda nefis ve şeytan kurtlarına mağlûb olup içlerinde fenâ-fillâh ve bekā-billâh mertebelerine vâsıl olan bir kimse bulunmaz. Onlara bu mertebelerden bahis olunduğu vakit, inkâr bile ederler. Binâenaleyh yol, ancak evliyânın gittiği yoldur. Ve yâr-i sâdık kimdir, bilir misin? Re'ylerin ve fikirlerin merdiveni olup, senin aklını ve re'yini kuvvetlendiren ve terakkî ettiren kimsedir; ve akıl ve re'yi terakkî ettiren ve fikri yükselten yâr ise, ehl-i tahkîk olan ulemâ-i bâtındır. Ulemâ-i zâhir senin aklını ve re'yini kendisi gibi yarı yolda bırakır ve seni mahdûdiyyet-i fikriyye çukuruna düşürür; ve bu fikrin adına da "ehl-i sünnet ve'l-cemâat" fikridir, diye ad koyar.
527. Tutayım ki, o kurt sana ihtiyattan dolayı gelmez; cem'iyetsiz o neşâtı bulamazsın.
Ey âlim-i zâhirî ve ey mukallid efendi! Farz edeyim ki, o nefis ve şeytan kurtları halktan kaçıp son derece şerîat dâiresinde ihtiyât ettiğinden dolayı sana gelmiyor ve sana zarar vermiyor, fakat ehl-i dîn olan kardeşlerinin cem'iyeti olmaksızın matlûb olan neşât ve sürûr-ı rûhânîyi kalbinde bulamazsın. Belki uzlette ve halvette kalbinde bir sıkıntı ve kabz duyarsın.
528. O kimse ki, bir yolda o hoş gider, onun seyri refîkler ile yüz kat olur.
Bu beyt-i şerîfte evvelki hâlden terakkîye işaret buyurulur. Ya'ni, yukarıdan beri üç hâl beyân buyurulmuş idi: Birisi, halk ile ihtilât edip ehl-i taklîd yolunda yürümek; diğeri, halk ile ihtilâtı kesip halvette, şerîat dâiresinde ihtiyât etmek ve diğeri dahi bu beyt-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere halvette zevk-i rûhânî bulmaktır. Ya'ni, halvette ve uzlette zevk-i rûhânî bulan kimse, bu taklîd yolundan geçip ehl-i tahkîkden olan refikler ile beraber yü- rürse, onun Hakk'a doğru olan bu yürüyüşü yüz kat olur ve âlî merâtibe vâ-sıl olur.
529. Ey fakîr! Eşek, galîzlik ile yârândan neşâta gelir, kuvvet kabul edici olur.
Ey zâhid-i fakîr! Eşeğin tabîatinde kabalık ve kalınlık olduğu hâlde, yolda kendi gibi eşekler ile beraber yürüdüğü vakit şevk ve neşâta gelir ve yol yürümek husûsunda kuvvetlenir.
530. Her bir eşek ki, kervândan yalnız gider, onun üzerine yol zahmetinden [514] yüz kat olur.
Kervândan ayrı ve yalnız yol giden eşek üzerine o yolun zahmeti çöker ve o yol ona yüz misli uzun gelir
531. Yalnız o sahraya gitmek için ne kadar ziyade övendire ve ne kadar ziyade sopa yer.
“Sîh”, şiş demektir. Burada hayvanı yürütmek için kullanılan ucu sivri değnekdir ki, ona “övendire” derler. Ya'ni, yalnız başına ve o arkadaşlarından ayrı olarak sahrâ yoluna sevkedilen eşek yolda ağır yürümeye başladığı vakit ne kadar ziyâde övendire ve sopa yer.
532. O eşek sana der ki: "Hoş, dinle! Eğer eşek değil isen böyle yalnız gitme!
Ey sâlik! O eşek sana lisân-ı hâl ile der ki: İyi dinle! Eğer eşek gibi ahmak değil isen böyle Hak yoluna yalnız gitme! Bu beyt-i şerîflerde Hak yoluna bir mürşid-i kâmil terbiyesine girmeksizin giden sâliklere nasîhat vardır. Zîrâ mürşidsiz Hak yoluna giden ve müridler cem'iyetinden kaçıp kendi fikriyle birtakım mücâhedât ve riyâzâta teşebbüs eden kimseler bu yolda birçok darbeler ve tehlikelere ma'rûz kalırlar. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî bu ma'nâya işâreten şöyle buyurur. Beyt: Ehlini bul ol illerin, sarpın geçersin bellerin; Yırtar yalnız gideni, kurd u pelenk arslan kamu. rürse, onun Hakk'a doğru olan bu yürüyüşü yüz kat olur ve âlî merâtibe vâsıl olur.
533. O kimse ki, rasadda yalnız hoş gider, refîkler ile şübhesiz daha hoş gider.
"Rasad", burada geniş yol ma'nâsına olan "mirsâd" makāmında müsta'meldir. Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: "Ben evliyânın âsârını mütâlaa ve onlarda gördüğüm nasâyih ile amel ediyorum ve güzel güzel de gidiyorum!" Cevâb budur ki: "Refikler ile beraber olursan daha hoş gidersin ve daha çabuk ve zahmetsiz matlûbuna vâsıl olursun."
534. Her bir peygamber bu doğru olan yolda mu'cize gösterdi ve yoldaşlar istedi.
Nitekim her bir peygamber doğru olan bu Hak yolunda kendisine tâbi' yoldaşlar bulmak için mu'cize gösterdi ve tâbi' olanları bu yolda refîk ve ashâb ittihâz etti ve onlar dahi birbirleriyle refik ve yoldaş oldular. Nitekim Îsâ (a.s.) مَنْ أَنْصَارِي إِلَى اللَّهِ (Al-i İmrân, 3/52) ya'ni "Benim Allah'a yardımcılarım kimlerdir?" buyurdu; ve halkın içinden ba'zıları çıkıp نَحْنُ أَنْصَارُ اللَّهُ آمَنَّا بالله (Al-i İmrân, 3/52) ya'ni "Biz Allah'ın yardımcılarıyız ve Allah'a îmân ettik" dediler.
535. Eğer duvarların yârlığı olmasa, ne vakit evler ve anbarlar zahir olur?
536. Her bir duvar eğer ayrı olursa, tavan havada nasıl muallak olur.
Cem'iyetin ve toplanmanın fâidesinin misâl-i zâhirîsi budur ki: Dört duvarın bir araya toplanması sebebiyle evin ve anbarların tavanı onlara istinad eder ve binalar zâhir olur. Eğer duvarlar birleşmeyip ayrı ayrı olsa, tavan vücûda gelmez ve binâ da hâsıl olmaz. Ve hadîs-i şerîfte mü'minlerin içtimâına işareten المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا ya'ni "Mü'min mü'min için birbirini kuvvetlendiren binâ gibidir" buyurulur.
537. Eğer mürekkeb ve kalemin yardımı olmasa kâğıtların yüzü üzerine ne vakit yazı düşer?
Cem'iyetteki fâidenin bir misali de budur ki, mürekkeb ile kalem bir yerde cem' olmasa, kâğıtlara yazı yazılıp ilimlerin her türlüsü tesbît edilemez.
538. Bu bir hasırı ki, bir kimse döşer, eğer birbirine bitiştirmesen onu rüzgâr götürür.
Nitekim, hasırı teşkil eden çöplerin bir araya toplanması dahi cem'iyetteki fâidenin misâlidir. Eğer o çöpler bir yere toplanıp birbirleriyle birleşmese, hasır vücûda gelip istifade edilemez. O çöpler ayrı ayrı bir hâlde kalsa, rüzgâr onları dağıtır.
539. Vaktaki Hak her bir cinsten iki çift yarattı, binâenaleyh neticeler cem'iyetten zahir oldu.
Bu beyt-i şerîfte وَمَنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (Zâriyât, 51/49) ya'ni "Biz her bir şey cinsinden çift yarattık, umulur ki, tezekkür ve tahattur edersiniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, Hak Teâlâ eşyânın her cinsinden müessir ve müesserrün-fih ya'ni fâil ve münfail yarattı. Binâenaleyh bu fâil ile münfailin ictimâından netîceler hâsıl oldu. Meselâ cemâdda bunların ictimâ'ından bir taâmül-i kîmyevî hâsıl olur. Nebâtta ilkāh vâsıtasıyla çiçek ve meyve zuhûr eder; ve hayvanda erkek ve dişinin ictimâıyla yavru doğar.
540. İhtizâzdan dolayı o söyledi ve o söyledi. Onların bahsi bu ma'nâda uzun [524] oldu.
"İhtizâz", titremek ve kımıldamak. Ya'ni, gerek kuş mesâbesinde olan sâlikin ve gerek avcı mesâbesinde olan zâhidin kalblerinde sükûnet olmadığından, kendi fikirleri dairesinde ihtizâz ve hareket var idi. Kuş halk ile ihtilâtın fâidesinden bahsetti; ve avcı dahi halktan kaçıp uzleti ve halveti ihtiyâr etmenin lüzûmunu söyledi; ve da'vâlarını isbât için birbirlerine delîller getirdiler. Velhâsıl onların bu ma'nâlardaki bahisleri uzadı durdu.
541. Mesnevî'yi çabuk ve dilhah et! Mâcerâyı müčez ve kısa et!
"Çabuk", serîu'l-hareket az zamanda çok mesafe kat' eden; "dilhah", gö-nül dileği; "mûcez", muhtasar söz demektir. Hz. Pîr Efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: Onların uzayan bahislerini beyândan vazgeç! Mesnevîyi tesrî' et ve gönlün dileği vechiyle yap! Kuşun ve avcının aralarında cereyân eden bahsi kısa kes ve muhtasar söyle ki, okuyanlar usanmasınlar!
542. Ondan sonra ona dedi ki: "Buğday kimindir?" Dedi: "Vasîsiz yetîmden emânettir."
Ondan sonra kuş buğdayı görüp avcıya, "Buğday kimindir?" diye sordu. Avcı dahi cevâben dedi ki: "O buğday vasîsiz yetîmden emânettir."
543. "Benim indimde emânet olan yetîmlerin malıdır. Zîrâ ki bizi mü'temen zannederler."
"Kuş"tan murâd, hazz-ı nefsine meclûb olan sâlik ve "avcı"dan murâd, kendi menfaati için şunu bunu avlayıp başına toplamak isteyen müddeî-i müzevvirdir. "Mü'temen", kendisine emniyet olunan kimse. Müddeî-i müzevvır harîs-i haz olan sâliki avlamak için kendisini, halkın emîni bildirmek üzere yetîmin vasîsi göstermiştir.
544. Dedi: "Ben muztarrım ve mecrûh-ı hâlim. Murdar şimdi bana helâldir."
Kuş, hazz-ı nefsânîsine kavuşmak için bir delîl-i şer'î getirip dedi ki: "Ben açlıktan ıztırâr içindeyim. Mecrûh-hâlim, ya'ni hasta bir hâldeyim. Binâenaleyh ölü ve domuz eti yemek harâm olduğu hâlde Hak Teâlâ sûre-i Bakara'da فمن اضطر غير باغ وَلَا عَادِ فَلَا إِثْم عليهِ (Bakara, 2/173) ya'ni “Bir kimse bu harâmları zarûretle yemeye mecbur olsa ve zarûret mikdârını tecavüz etmeyerek yese, onun üzerine günâh yoktur" buyurduğu cihetle, şu anda murdâr ve harâm olan yetîmin malı bana helâl olur." Zîrâ zarûret memnû' olan şeyleri şer'an mubâh kılar.
545. "Agâh ol, ey emîn ve sofu ve muhterem! Bir izin ile o buğdaydan yerim!"
"Çabuk", serîu'l-hareket az zamanda çok mesafe kat' eden; "dilhah", gö-nül dileği; "mûcez", muhtasar söz demektir. Hz. Pîr Efendimiz zât-ı şerîflerine hitâben buyururlar ki: Onların uzayan bahislerini beyândan vazgeç! Mesnevîyi tesrî' et ve gönlün dileği vechiyle yap! Kuşun ve avcının aralarında cereyân eden bahsi kısa kes ve muhtasar söyle ki, okuyanlar usanmasınlar!
546. Dedi: "Zaruretin müftüsü de sensin. Eğer zarûretsiz yer isen mücrim olursun."
Avcı, ya'ni zâhid dedi: "Ey kuş! Vücudunda bu zarûreti hisseden sensin. Binâenaleyh kendi duyguna göre fetvâyı veren de sensin. Ben senin hâlini bilemem ki, senin için fetvâ vereyim. Eğer nefsinde böyle bir ihtiyaç ve zarûret hissetmediğin hâlde hırs-ı nefsânî sâikasıyla mâl-1 yetîmi yer isen, Hak indinde mücrim ve günâhkâr olursun. Eğer böyle bir zarûret hissedersen senin için yemeye ruhsat vardır."
547. "Ve eğer zarûret var ise dahi perhîz iyidir, ve eğer yer isen, bâri onun zamân (=zımân)ını ver!"
"Ve eğer nefsinde böyle bir zarûret hissedip de azîmet yolunu ihtiyâr ederek perhîz edersen daha iyi olur; ve eğer ruhsat yolunu ihtiyâr edip yer isen, bâri o mâl-1 yetîmden yediğin mikdârın bedelini tazmîn et! Zîrâ iztırâr gayrın hakkını ibtâl etmez."
548. Sonra kuş o zaman kendine daldı. Onun tevseni yuları çekmekten başını aldı.
"Tevsen", harûn ve serkeş at demektir. Ya'ni, kuş avcının bu sözlerini dinledikten sonra kendi kendine tefekküre daldı ve onun serkeş at mesâbesinde olan nefsi kendi hazzına ve şehvetine karşı yuları çekmekten başını aldı. Ya'ni hazzına saldırdı ve serkeşlenip yuları çekilmez bir hâle geldi.
549. Vaktāki buğdayı yedi, tuzakta kaldı. Ne kadar Yûsîn ve En'âm okudu...
Vaktāki o buğdayı yedi ve hazzına ve murâdına erdi, kurulmuş olan tuzağa tutuldu. O tuzaktan kurtulmak için ne kadar Yâsîn ve En'âm sûre-i şerîfelerini okudu... Halbuki, bunların aslâ fâidesi olmazdı. Zîrâ nûr-ı Kur'ân ve duâ ma'zûrlar ve mazlûmlar hakkında müessirdir. Erbâb-ı hırs ve tama'ın okuması ve duâsı hırsızların okumasına ve duâsına benzer. Zîrâ hırsız bir evi soyacağı vakit, tutulmamak için duâ etse ve okusa, aslâ te'sîri olmaz. "Fah", "tuzak" demektir, Türkçe'de tahrîf ile "fak" derler.
550. Aciz kaldıktan sonra efsûn ne ve âh ne!.. Bu kara duman ondan evvel gerektir.
"Efsûn", burada duâ okumak ve ehl-i havâssın okudukları azîmetler demektir. Ba'zı nüshalarda "efsûs" [vâki'dir ki,] bu da "eyvah!" diye teessüf etmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerifte فلم يك ينفعهم إيمانهم لما رأوا بأسنًا (Mü'min, 40/85) ya'ni "Bizim azabımızı gördükleri vakit, îmânları onlara menfaat vermez!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, tuzağa tutulup, azâba giriftâr olduktan sonra duâ okumak veyâhud "eyvah!" diye teessüf etmek ve âh u enîn eylemek ne fâide verir! Bu kara duman mesâbesinde olan evyâhın ve âh u enînin azâb gelmezden evvel insanın içinden çıkması lâzımdır.
551. O zaman ki, hırs ve heves kımıldadı, o zaman de ki: "Ey feryada erişici!"
Ya'ni, nefsin hırsı ve hevesi kımıldadığı ve harekete geldiği vakit, Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp de ki: "Ey feryâda erişici olan Rabbim! Benim imdâdıma yetiş ki, bu hırs ve heves sâikasıyla tuzağa tutulmayayım!"
552. Zîrâ o zaman Basra'nın harabından evveldir. Ola ki, Basra şikestten dahi kurtulsun!
Bu beyt-i şerîf belânın vuküundan evvel çâresine bakmak lâzım geldiğini beyân için îrâd olunan bir darb-ı mesele müsteniddir. Nitekim vukūundan sonra bir belânın def'ine teşebbüs olunduğu vakit, "Ba'de harabi'l-Basra" ya'ni "Basra şehrinin harâbından sonra" derler. Bu darb-ı mesel târîhî bir vak'adan neş'et etmiştir. Vaktiyle düşman Basra şehrine tecavüz etmiş. Bu tecavüzü Bağdâd halîfesine haber vermişler. Halîfe bu habere kulak asmamış. Düşman Basra şehrini harâb ettikten sonra asker göndermiş. Basra ahâlîsi, "Düşman şehri harâb ettikten sonra askerin ne fâidesi olur?" demişler. Bura- duâ ma'zûrlar ve mazlûmlar hakkında müessirdir. Erbâb-ı hırs ve tama'ın okuması ve duâsı hırsızların okumasına ve duâsına benzer. Zîrâ hırsız bir evi soyacağı vakit, tutulmamak için duâ etse ve okusa, aslâ te'sîri olmaz. "Fah", "tuzak" demektir, Türkçe'de tahrîf ile "fak" derler.
553. "Ey benim ağlayıcım! Ey benim evladı ölmüş olan ağlayıcım! Basra'nın ve Musul'un hedminden evvel benim için ağla!"
"Sâkil", evlâdı ölüp yalnız kalan kadın. "Basra", ma'lûm olan bir şehrin adıdır. Lügat ma'nâsı "yumuşak, küfeki taşı" demektir. Burada murâd mü'minin rakîk ve yumuşak olan kalbidir. "Mûsıl”, dahi kezâlik ma'lum bir şehrin adı olup lügat ma'nâsı "îsâl edici ve ulaştırıcı" demektir. Bundan murâd dahi sâlikin Hak yolunda matıyyesi olan nefse işaret buyurulur. Bu beyt-i şerîf sâlikin rühunun lisânından olmak münasibdir. Ya'ni, sâlikin rûhu hitâb edip der ki: "Ey benim ağlayıcım ve ey benim ölmüş olan evlâdı üzerine feryâd edicim olan kimse! Hırs ve heves ve şeytan düşmanlarının senin îmân ve ihlâs ile yumuşak olan kalbini ve Hak yolunun matıyyesi olan nefs-i mutî'ini yıkıp harâb etmezden evvel benim için ağla!"
554. Benim ölümümden evvel benim üzerime nevha et ve başına toprak saç! Ölümümden sonra nevha etme ve sabret!
"İtefir", başa toprak saçmak ma'nâsına olan "i'tifar" masdarından emr-i hâzırdır. Ya'ni, hırs ve heves ve şeytan galebesiyle vâki' olacak olan benim ma'nevî ölümümden evvel nevha ve feryâd et ve Hakk'a yalvar ve başına toprak saç! Benim helâk-i ma'nevîmden sonra feryâd etme ve bu kazâ-yı ilâhîye sabret!
555. "Benim helâkimden evvel firâk içinde benim için ağla! Firak tûfânından sonra ağlamayı bırak!"
"Sübûr", helâk; “neva", birkaç ma'nâsı vardır. Burada "bu'd ve firâk" demektir; ve ba'zı nüshalarda "tevâ" yazılmıştır ki, “harâblık" ma'nâsınadır. "Halli", "terk et!" ma'nâsında emirdir. Ya'ni, Hak'tan bu'd ve firâkı vâki' olan helâk-i ma'nevîmden evvel benim için ağla! Bu'd ve firâk tûfânı vâki' olduktan sonra ağlamayı bırak! Bu üç beyt-i Arabî insân-ı kâmil tarafından kendisine müntesib olan sâlike hitâb olmak da câizdir. Ya'ni ben hayât-ı sûrîde iken benden istifade et; mevt-i sûrîm ile firâk hâsıl olduktan sonra benim kadrimi bilip ağlamak fâide vermez, demek olur. Fakat evvelki tevcîh daha münasib görünür.
556. O zaman ki, şeytan yol vurucu oldu, o zaman Yâsîn okumak gerektir.
Ey sâlik! Şeytan yolunu vurucu olduğu vakit Yâsîn-i şerîf sûresini okumak ve Hakk'a sığınmak lâzımdır. Şeytan ordusuyla beraber kalbinin şehrini zabt ettikten sonra Yâsîn-i şerîf okumanın fâidesi yoktur.
557. Ondan evvel ki, kervân vurulmuş ola, o zaman sopanı vur, ey bekçi!..
"Kervân"dan murâd, Hak yoluna müteveccih olan kuvâ-yı rûhâniyyedir. Ya'ni, ey sâlikin akıl bekçisi! Kuvâ-yı rûhâniyye kervânı şeytan ve avanesi eşkıyâsının mağlûbu olmazdan evvel sopayı vurup o sâliki gaflet uykusundan uyandır!