Sıddîk (r.a.)ın Bilâl (r.a.)ın vakıasına ve mihnetlenmesine ve cühûdların onun üzerine olan zulmüne geri dönmesi ve onun "Ahad, Ahad!" demesi ve cühûdların kîninin ziyâde olması ve o kazıyyeyi Mustafâ (a.s.v.)ın huzurunda hikâye etmesi ve onu cühûdlardan satın alınması hakkındaki meşveret
20. bölüm / 53 · 2281 kelime · ~12 dk okuma
969. Ondan sonra Sıddik, Mustafa'nın huzûrunda o vefâlı Bilal'in halini söyledi.
Ya'ni, Sıddîk (r.a.) müşriklerin Hz. Bilâl'e eziyet ve zulüm ettikleri mahalle geri döndü ve Hz. Bilâl'in o kadar ezâ ve cefâya rağmen yine "Ahad, Ahad!" dediğini ve cühûdların Hz. Bilâl'e karşı kinlerinin ve düşmanlıklarının şiddetlendiğini gördü; ve bu gördüğü hâli Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûrunda hikâye etti; ve Hz. Bilal'in cühûdlardan satın alınması hakkında istişâre ettiler. Bu vak'anın tafsîli *Tefsîr-i Begavî*de ve *Sîret-i Halebî*de münderiçtir.
Ya'ni, Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk Cenâb-ı Bilâl'in hâlini tekrar gördükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz'in huzûruna geldi ve aşkında vefâlı olan Hz. Bilâl'in hâlini söyledi.
970. Dedi ki: "O felek ölçücü, mübarek olan kalbi çevik şimdi senin aşkında ve tuzağındadır."
"Felek-peyma", vasf-ı terkîbîdir, "felek ölçücü" ma'nâsınadır. Bundan murâd mi'râc-1 nebevîde Server-i âlem Efendimiz ile beraber bulunmasıdır. Nitekim yukarıda 967 numaralı beyitte geçti. Ba'zı nüshalarda "bâl" yerine "fâl" yazılmıştır. "Meymûn-fâl", tâli'i mübarek olan demektir. Ya'ni, “Yâ Resûlallâh! Zât-ı şerîfinle mi'râcda beraber olan ve kalb-i mübâreği aşkta çevik bulunan Hz. Bilâl şimdi senin aşkına ve aşkının tuzağına mübtelâdır."
971. Sultanın doğanıdır, o baykuşlardan zahmettedir; o azîm hazîne pislik içine medfûn olmuştur.
Bilâl-i Habeşî hazretleri sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın mukarrebidir ve bir şâhın kolunda beslediği bir doğan kuşu gibidir. O baykuş gibi olan müşriklerden işkence içindedir. O Hz. Bilâl bir azîm nûr ve cevher-i îmân hazînesidir. Pislik yığını mesâbesinde olan müşrikler arasında gömülmüş kalmıştır. Zîrâ Hak Teâlâ müşrikler hakkında إنما المشركون نجس (Tevbe, 9/28) ya'ni "Müşrikler ancak necestir ya'ni pisliğin aynıdır" buyurmuştur. "Cuğd", baykuş demektir.
972. Baykuşlar doğana zulmediyorlar. Onun kanadını bir günahı olmaksızın yoluyorlar.
973. Onun kabahati budur ki, ancak doğandır. İmdi, Yûsuf'un kabahati güzellikten başka nedir?
Hz. Bilal'in kabahati ancak şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın doğan kuşu olması ve ona yakın bulunmasıdır ve bâtınındaki güzelliktir. Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşleri indindeki kabâhati ancak onun güzelliği olmuştur.
974. Baykuşun zâd u budu vîrâne olur. Ondan dolayı doğan üzerine onların cühûd öfkesi olur.
"Zâd u bûd", yer ve yurt ve esbâb-ı maîşet demektir (Bahâr-ı Acem ve Burhân). Ya'ni, baykuşların yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti vîrâne ve harâb yerler olur. Doğan kuşunun yeri ve yurdu ve esbâb-ı maîşeti ise pâdişâhın köşkü ve sarayı ve bileğidir. Binâenaleyh süflî olan baykuşlar ulvî olan doğanı bu ulviyetinden dolayı çekemezler. Onun hakkında çıfıtlara mahsûs olan şiddetli bir öfke beslerler.
975. Derler ki: "Niçin o diyardan yahud o şehriyârin köşkünden ve bileğinden yad getiriyorsun?"
MESNEVİ-İ ŞERİF ŞERHİ / XI. CİLT • MESNEVÎ-6 • Baykuş mesâbesinde olan münkirler mü'mine derler ki: "Niçin sen bize Hak'tan ve hakîkatten bahsediyorsun? Ve şehriyâr-i hakîkî olan Hakk'a ezeldeki yakınlıktan dem vuruyorsun? Biz böyle şeyler düşünmek istemeyiz. Bu dünyâda yeyip içmek ve zevk etmek dururken niçin Hak ve âhiret hayâlleriyle içimizin râhatını selb edip kendimizi bu dünyanın her türlü zevklerinden mahrûm edelim?"
976. Baykuşların mahallesinde fuzûlluk ediyorsun, fitne ve teşvîş bırakıyorsun!"
"Biz bu dünyâ harâbesinin baykuşlarıyız. Sen bizim mahallemizde fuzûlluk ve boş sözler ile gevezelik ediyorsun. Bizim hayât-ı dünyeviyyemize fitne ve teşvîş bırakıyorsun ve râhatımızı kaçırıyorsun. Binâen[aleyh] sen bu halkın düşmanısın!"
977. "Bizim meskenimiz ki, esîrin reşki oldu, harabe ve hakîr ad ta'bîr ediyorsun!"
"Bizim meskenimiz olan bu dünyayı âlem-i esîr kıskanır. Zîrâ âlem-i esîr sûretsiz bir seyyâle-i latîfeden ibârettir. Keserâttan ve güzel güzel eşkâl ve sûretlerden bomboştur. Bu dünyâ ise güzel bağların, bostanların ve latîf kadınların ve türlü türlü tatlı yemeklerin ve içkilerin sûretleriyle doludur. Dünyânın bu kadar güzelliği ve ma'mûrluğu var iken sen bizi soğutmak için ona harâbedir, vîrânedir, diye türlü türlü hakîr adlar verip duruyorsun."
978. "Sahtekârlık getirdin ki, tā bizim baykuşlarımız seni şah ve reîs yapsınlar!"
"Şeyd", sahtekârlık, riyâkârlık (Burhân). Ya'ni, "Bu ifadelerin ile bize sahtekârlık ve riyâkârlık getirdin. Sen bu sahtekârlığı bizim gönlümüzü dünyâdan ve lezâiz-i dünyeviyyeden geçirip bizim başımızda şâh ve reîs olmak için yapıyorsun. Yoksa bu senin dediğin şeylerin hiçbirisinin aslı yoktur ve ancak hurâfâttan ibârettir."
979. "Onlarda sevdâî olan vehmi peyda ediyorsun! Bu firdevsin adını vîrân ediyorsun!"
"Tenîden", birkaç ma'nâya gelir, burada "peydâ etmek" demektir. "Sevdâ", burada "hayâl-i fâsid" ma'nâsınadır. "Sevdâî", "hayâl-i fâside mensûb" demek olur. "Firdevs", meyveli bostan demektir. Ya'ni, "Sen bu dünyâ halkında hayâl-i fâside mensûb olan vehim peydâ ediyorsun. Bu meyveli ve latîf olan dünyâ bostanının adını değiştirip, vîrâne ve harâbe diyorsun ve bu halkın keyfini bozmaya ve kaçırmaya çabalıyorsun!"
980. "Ey sıfatları fenâ olan! Senin başına o kadar vururuz ki, sahtekârlığı ve saçmaları terkedersin!"
"Türrehât", lügatte "büyük caddeden ayrılan ince yol" demektir. İstiâre tarîkıyla "boş ve saçma sözler"e ıtlâk olunur; şathiyyât-ı meşâyihe da derler. Ya'ni, "Ey mü'minlik da'vâsında bulunan fenâ sıfatlı kimse! Sana o kadar işkence ederiz ki, nihâyet bu sahtekârlıktan ve hurâfâttan vazgeçersin!"
981. "Maşrık önünde onu çarmıh ediyorlar, cismi çıplak olarak ona diken dalı vuruyorlar."
Ya'ni, Hz. Sıddîk, Resûl-i Ekrem'e yukarıdaki sözleri söyledikten sonra buyurdu ki: "Yâ Resûlallah! Hz. Bilâl'i o müşrikler güneş karşısında arka üstü yatırıp, çarmıha geriyorlar. Cismi çıplak olduğu hâlde ona diken dalı ile vuruyorlar."
982. "Onun cisminden yüz yerde kan fışkırıyor. O "Ahad!" diyor ve baş koyuyor."
"Diken dalı vurdukça Hz. Bilal'in cisminden yüz yerden kan fışkırıyor. Fakat o hazret bu şiddetli işkenceye ve azâba tahammül edip, "Ahad!" diye bağırıyor ve kazâ-yı ilâhîye baş koyuyor."
983. "Dîni gizli tut! Laîn cühûdlardan başı ört!" diye nasihatler verdim."
984. "Aşıktır; ona kıyamet gelmiştir. Hattâ tövbe kapısı onun üzerine bağlanmıştır."
"Hz. Bilal Hakk'ın ve Resûlü'nün âşığıdır. موتوا قبل ان تموتوا [ya'ni "Ölmeden evvel ölünüz!"] emri mûcibince ölmeden evvel ölmüş ve onun kıyâmeti kopmuştur; ve hattâ onun üzerine kıyâmette kapanması mev'ûd olan tövbe kapısı kapanmıştır."
985. Aşıklık ve tövbe yahud sabır imkânı... Ey cân! Bu çok galîz ve muhal olur.
Bir taraftan âşıklık, bir taraftan da âşıklığın ahvâlini ızhâr etmekten tövbe etmek yahud kendini zabtedip âşıklığın şûrîdeliğini meydâna çıkarmamak için sabr etmek imkânı bir yerde cem' olmaz. Bu ahvâlin cem'i pek galîz bir muhâl olur.
986. Tövbe kurtcağız ve aşk ejderha gibidir. Tövbe halkın vasfı ve o Hudâ'nın vasfıdır.
"Kirm", böcek nev'inden olan küçük kurt demektir ki, ipek kurdu ve ağaç kurdu ve yemiş kurdu gibi envâ'ı vardır. Ma'lûm olsun ki, "tövbe [:tevbe]"nin iki ma'nası vardır: Birisi ma'nâ-yı lügavî, diğeri ma'nâ-yı şer'îdir. Ma'nâ-yı lügavî alelıtlâk "rücû'" etmektir. Ma'nâ-yı şer'îsi "ma'siyetten tâate rücû"dur. Bu beyt-i şerîfteki tövbe, tövbe-i şer'îdir; ve tövbe-i şer'î ise ancak mahlûkun vasfı olur. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri ma'siyetten tâate rücû'dan münezzehtir. Fakat ma'nâ-yı lügavî i'tibariyle tövbe Hakk'ın dahi vasfı olur. Nitekim âyet-i kerîmede ثم تاب عليهم ليتوبوا (Tevbe, 9/118) ya'ni "Hak Teâlâ onların ma'siyetten tâate rücû' etmeleri için onlara döndü" buyurulur. Ve "et-Tevvâb" Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ-i şerîfesindendir. Bu husûstaki tedkîkât Fütûhât-ı Mekkiyye'nin 64. Bâb'ında Hz. Şeyh-i [Ekber] tarafından beyân buyurulmuştur. Burada zikri uzun olur. Binâenaleyh Hakk'ın onlara dönmesi ve rücû'u onları bu'dden kurba çekmek için olur; ve Hakk'ın tövbesiyle kulun tövbesi bu zikrolunan ma'nâda aslâ müşterek değildir. Lâkin aşk ve muhabbete gelince: Bu vasıf evvelen Hak Teâlâ'nındır. Çünkü âyet-i kerîmede يحبهم ويحبونه (Mâide, 5/54) ya'ni "Allah onları sever ve onlar da Allah'ı sever" buyurulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ evvelen zât-ı şerîfini muhabbetle tavsîf buyurdu. Sonra da bu vasfı kullarına verdi. Böyle olunca aşk ve muhabbetin ma'nâsı Hak ile halk arasında müşterek bir vasıf olur. Bu vasıf töv- be vasfına benzemez. Beyt-i şerîfte bu inceliklere işâret buyurulur. Ya'ni, kulun vasfı olan ma'siyetten tâate rücû' bir kurt mesâbesindedir. Aşk ise bu kurda nazaran ejderhâ gibidir. Aşk galebe ettiği vakit abdin evsâfi fânî olur ve onda vasf-ı Hudâ zâhir olur.
987. Aşk bî-niyâz olan Hudâ'nın evsafındandır. Âşıklık onun gayrı üzerine mecâz olur.
Aşk niyâzsız ve ihtiyâçtan müstağnî olan Hakk'ın vasıflarındandır. Nitekim hadîs-i kudside كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeye muhabbet ettim. Halkı beni bilsinler diye yarattım" buyurulur. Binâenaleyh Hakk'ın muhabbeti ve aşkı ancak kendi zâtına ve cemâline olur; ve kulun Hakk'a olan aşkı dahi ma'nâda aşk-ı Hak ile müşterek olup, aşk-ı hakîkî olur. Fakat kulun Hakk'ın gayrı i'tibâr olunan bu vücûd-i mecâzî ve izâfî âleminde suver-i mevhûmeye olan aşkı ise "aşk-ı mecâzî" olur.
988. Zîrâ ki, o güzellik boyalı altın gelmiştir; onun zahiri nûr, bâtını duman gelmiştir.
Zîrâ ki, bu vücûd-i izâfî âlemindeki suver-i mevhûmenin güzelliği yaldızlı ve boyalı altın mesâbesindedir. Dışı nûrlu ve parlak ve içi duman gibi kapkaradır. Meselâ gäyet güzel bir kadının cisminin iç yüzüne bakılırsa bir gübre yığınıdır; fakat dışı Hakk'ın hüsn-i mutlakından mün'akis bir parlaklıktır. Ba'zı nüshalarda "hüsn" yerine "bakır" ma'nâsında olan "miss" yazılmıştır. Bu sûrette ma'nâ “Zîrâ ki, o bakır mesâbesinde olan cisim yaldızlı altın mesâbesindedir" demek olur.
989. Vaktâki nûr gider ve duman zâhir olur, o zaman mecâzî olan aşk donar.
Ya'ni, vaktâki o nûr-ı mün'akis ihtiyarlık ve hastalık veyâhud mevt-i tabîî ile gider, onun duman gibi kapkara olan iç yüzü meydâna çıkar ve o pertevin âşıkları artık o cismin yüzüne bile bakmaz bir hâle gelirler ve o aşk-ı mecâzî de donar ve bâtıl olur.
990. O güzellik kendi aslı tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây ve kötü kalır.
Böyle bir zamanda o cisimdeki güzellik kendi aslı olan hüsn-i mutlak tarafına gider. Cisim kokmuş ve rüsvây bir hâle gelir. Yanından geçenler fenâ kokusundan burunlarını tıkayıp geçerler.
991. Ayın nûru yine ayın tarafına dönücü olur. Ayın aksi kara duvardan geri gider.
Nitekim ayın aksi kara duvara vurduğu vakit duvar aydınlık olur. Fakat ay gurûb edince nûru dahi berâberce gurûb edip kara duvardan geri gider ve duvar yine kapkara kalır.
992. Binâenaleyh su ve çamur nigarsız kalır. O aysız duvar dev gibi kalır.
"Nigâr"dan murâd, hüsn ü cemâl ve nûr u kemâldir. "Su ve çamur"dan murâd, cisimdir. Ya'ni, Hakk'ın hüsn-i mutlakının pertevi çekilince topraktan mahlûk olan cesed hüsn ü cemâlsiz kalır. Nitekim ayın nûrundan hâlî kalan duvar dev gibi korkunç ve kapkara bir hâlde kalır.
993. Kalpın ki, altın onun yüzünden sıçradı, o altın kendi ma'denine gitti oturdu.
Ya'ni, üzerine altın yaldız sürülerek kalp bir altın hâline getirilen paranın üzerindeki bu altın yaldız sıçrayıp ve silinip kendi cinsi olan altın ma'denine gitti, karıştı.
994. Binaenaleyh rüsvây olan bakır duman gibi kalır. Onun âşığı ondan pek kara yüzlü kalır.
Ya'ni, i'tibârsız ve zelîl olan bakır o altın yaldızın gitmesiyle duman gibi kapkara kalır; ve o kalp altının âşığı olan kimse de me'yûs ve inkisâr-ı hayâle uğramış bir hâlde kalır.
995. Görücülerin aşkı altın ma'denine olur. Şübhesiz, her gün daha ziyade olur.
"Görücüler"den maksad, basar-ı basîreti açık olan âriflerdir. "Altın ma'de-ni"nden murâd, cemâl-i mutlak-ı Hak'tır. Ya'ni, âriflerin aşkı Hakk'ın cemâl-i mutlakına olur; ve şübhesiz onların aşkı her ân ziyâdeleşir. Zîrâ Hakk'ın hüsn ü cemâli zâtîdir, vücûdât-ı izâfiyyedeki hüsn ü cemâl gibi ârizî değildir.
996. Zîrâ ki, ma'denin altınlıkta şerîki olmaz. Merhaba, ey altının cânı! Senin hakkında şek yoktur.
Ya'ni, altın ma'deninin ve menba'ının altınlığına ortak olmadığı gibi hüsn-i mutlak-ı Hakk'ın güzelliğine ortak yoktur. Merhabâ, ey bu vücû-dât-ı izâfiyye âleminde görünen güzelliklerin rûhu olan hüsn-i mutlak-ı aşk! Senin altınlığında ve güzelliğinde asla şübhe yoktur; ve kalplık ve iğ-retilik aslâ fikre vârid olmaz.
997. Her kim bir kalpı ma'denin şerîki ederse altın lâ-mekân olan ma'dene kadar geri gider.
Ya'ni, her kim bir kalp altın mesâbesinde olan mahlûkun güzelliğini altın ma'deni ve menba'ı olan hüsn-i mutlaka ortak yaparsa, o mahlûka mün'akis olan hüsn-i mutlakın pertevi mekândan münezzeh olan o hüsn-i mutlak ta-rafına geri gider.
998. Âşık ve ma'şûk çırpınmaktan ölmüş, girdabdan su gitmiş balık kalmıştır.
"Girdâb", denizde ve nehirde suların dolap gibi dönüp dolaştığı mahal de-mektir. Şemsü'l-Lügať ta "girdâb", "su dalgası" ma'nâsına gösterilmiştir. Ya'ni, o mahlûk olan âşık, ma'şûkundaki o ârizî güzelliğin kalmadığı ve ma'şûk dahi kendisinin nâz ve edâsına sebeb olan o güzelliğin ihtiyarlık ve hastalık sebebiyle kendisinden gittiğini görünce ıztırâbdan ve çırpınmaktan ölmüş bir hâle gelirler. Bunların hâli su dalgası giderek karada susuz kalmış olan balığa benzer.
999. Aşk-ı rabbânî kemâlin güneşidir. Emr onun nûrudur. Halaik gölgeler gibidir.
"Aşk-ı rabbânî"den murad, كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف [ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmekliğim için yarattım"] hadîs-i kudsî[sin]de beyân buyurulan hubb-ı ilâhîdir; ve bu aşk-ı rabbânî ve hubb-i ilâhî kemâlin güneşidir. Çünkü bu hubb-ı ilâhî sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin kemâllerini ızhâr etmiştir. "Emr"den murâd, Hakk'ın "Kün!" emridir; ve bu "Kün!" emri o aşk-ı rabbânînin nûrudur. Zîrâ esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin sûretlerini ilm-i ilâhîde ızhâr etti. Halâik ise bu ilm-i ilâhîde zuhûr eden a'yân-ı sâbitenin gölgeleridir. Bu beyt-i şerîf yukarıda 987 numarada geçen عشق زاوصاف خدای بی نیاز [ya'ni "Aşk bî-niyâz olan Hudâ'nın evsâfındandır"] beytine merbûttur.
1000. Vaktaki Mustafa bu kıssadan hoş açıldı, rağbeti ziyade oldu da ona [984] söyledi.
Vaktâki Mustafa (a.s.v.) Efendimiz bu Bilâl kıssasından hoşhâl oldu ve kalb-i şerîfleri açıldı; Resûl-i Ekrem hazretleri'nin bu kıssayı etrafıyla dinlemeye rağbeti ziyâde oldu. Sıddîk (r.a.) hazretleri dahi o Nebiyy-i zîşâna söyledi.
1001. Vaktaki Mustafa gibi bir dinleyici buldu, onun her kılının ucu ayrı bir dil oldu.
Hz. Sıddîk (r.a.) Server-i enbiyâ Mustafa (a.s.) Efendimiz gibi bir dinleyici buldu; bu kıssayı anlatmak husûsunda her kılının ucu bir dil olup söyledikçe söyledi ve dilediği vecihle tafsîl etti.
1002. Mustafa ona dedi ki: "Şimdi çare nedir?" Dedi: "Bu bende, muhakkak ona müşteridir."
Resûl-i Ekrem hazretleri kıssayı tafsîlen dinledikten sonra Sıddîk hazretlerine buyurdu ki: "Şimdi çâre nedir? Bu kâfirin elinden Bilâl'i ne vecihle kurtaralım?" Cenâb-ı Sıddîk cevâben dedi ki: "Bu Hakk'ın kulu, muhakkak ona müşteridir, ya'ni elbette ve elbette ben onu satın alacağım!"
1003. Her bahayı ki söyler, onu satın alırım. Ziyâna ve hayf-i zahire bakmam!"
"Hayf", cevir ve zulüm. Ya'ni, Hz. Sıddîk buyurdu ki: "Yâ Resûlallâh! Ben onu muhakkak satın alacağım ve bahâsı için o kâfir her ne mikdâr söylerse vereceğim. Bu husûsta asla zâhirî olan ziyâna ve o yahûdînin zulmüne ve cevrine bakmayacağım!"
1004. Zîra o yeryüzünde Allah'ın esîri gelmiştir. Allah düşmanının öfkesinin suhresi olmuştur."
"Suhre", maskaralığa almak demektir. Türkçe'de "sarakaya almak ve eğlencesi olmak" demek olur. Ya'ni, "O Hz. Bilâl yeryüzünde para ile alınıp satılan bir kul ve Allâh'ın bir esîri olarak gelmiştir. Allâh'ın düşmanı olan yahûdînin öfkesinin maskarası ve eğlencesi olmuştur."