İçeriğe atla

Üstâdın o Türk'e merhamete gelmesi

47. bölüm / 53 · 928 kelime · ~5 dk okuma

1725. Üstâda onun üzerine merhamet geldi. Fenni ve zulmü bâkîde etti.

Üstâd terzinin Türk'e merhameti geldi. Onun dördüncü hikâyeyi talebde ısrârı üzerine acıdı. Artık atlastan parça çalmadı. Hîlesini ve zulmünü, cübbeyi tamâm biçtikten sonra bâkî kalan çaldığı parçalar hakkında yaptı ve onlara münhasır kıldı.

1726. Dedi: "Bu meftûn buna harîs oldu. Bî-haber ki, bu ne ziyan ve gabîndir!"

"Mûli", harîs demektir; "gabîn", re'yi ve fikri gevşek ve zayıf olan kimse demektir. Terzi içinden kendi kendine dedi: "Bu meftûn olan Türk, bu latîfeye ve hikâyeye harîs oldu. Haberi yoktur ki, bu hikâye dinlemede ne zarar vardır; ve kendisi gevşek ve zayıf fikirli kimsedir, ya'ni ne hasârdan ve ne de kendisinden haberi yoktur!"

1727. O, "Hudâ için bana hikâye söyle!" diye üstâda bûse saçtı.

Türk, "Allah için bana hikâye söyle!" diye üstâd terzinin yüzünü gözünü öperek yalvardı ve öpücükler saçtı.

1728. Ey efsane olmuş ve vücuddan mahv olmuş! Ne vakte kadar efsaneyi tecrübe edeceksin?

Bu beyitlerde kıssadaki işaretler tavzîh buyurulur. Ey kendisi masal olmuş ve vücûd-i izâfî âleminden anbean mahv olmuş olan kimse! Ne vakte kadar bu feleğin efsâne ve masal mesâbesinde olan ezvâkını tecrübe edeceksin? Şimdiye kadar hangi zevkin sana kaldı? Ettiğin zevklerin hepsi şu ân için masal ve hikâye oldu.

1729. Senden daha ziyade gülünç hiç yoktur. Kendinin harab mezarının kenârı üzerinde dur!

Gülünç hikâyeler istersen, senin hâlinden daha gülünç hikâye hiç yoktur. Kendi rûhunun harâb mezârı mesâbesinde olan cisminin üzerinde tevakkuf et ve ibretle ahvâl-i cismâniyyene bak! Vakit vakit ne hâle gelmektedir?

1730. Ey cehl ve şekk mezârına batmış! Feleğin latîfesini ve destanını ne kadar istersin?

Ey Hakk'a ve hakîkate karşı cehl ve şekk ve şübhe mezârına gömülmüş olan kimse! Feleğin ve bu âlem-i cismâniyyetin ezvâkını ve bu zevklere dâir olan onun hikâyelerini ne kadar ve ne vakte kadar isteyip durursun?

1731. Sen bu cihânın işvesini ne vakte kadar dinlersin? Senin kanûn üzere ne aklın, ne cânın kaldı!

"İşve", aldatma demektir. Ya'ni, sen bu cismâniyet cihânının işvesini ve aldatmasını ne vakte kadar dinleyip durursun? Hayâlâttan ibaret olan bu âlemin âlâyişine aldandın. Aklın, akla mahsûs olan känûn ve käide hâricine çıktı; ve rûhun dahi, rûh-ı insânî tavrından uzaklaştı. Binâenaleyh mer'âda otlayan hayvanlara benzedin.

1732. Gürd ü mürdün nedîmi olan bu feleğin latîfesi, senin gibi yüz binlerce kimsenin âb-ı rûyunu götürdü.

"Gürd", mübariz, dilâver, bahadır demektir; "mürd", burada mübhemâttandır. Nitekim Türkçe'de dahi "bahâdır, mahadır" ve "felek, melek" gibi terkîbler kullanılır; ve bu mübhemâta ma'nâsı olan kelimenin nazîrleri ve zıdları dâhil olur. Ya'ni, bahadırın mahadırın nedîmi ve muhâsibi olan bu feleğin zevkleri ve latîfeleri senin gibi yüz binlerce kimsenin yüzünün suyunu götürdü ve izâle etti ve onları i'tibârsız ve zelîl bir hâle getirdi. "Mürd", "emred" kelimesinin cem'i olduğu takdirde, "gürd"den murâd, "büyük ve i'tibârlı" ve "mürd"den de murâd dahi, "küçük ve i'tibârsız kimseler" olur. Ma'nâsı "büyüklerin ve küçüklerin nedîmi ve musâhibi olan bu feleğin latîfesi" demek olur.

1733. Bu âmm olan terzi, ham çocuk olan yüzlerce sâlikin libâsını yırttı ve dikti.

"Terzî-i âmm"dan murâd, felek ve cismâniyet âlemidir. "Sâlikân-ı tıfl-ı hâm"dan murâd, Hak yolunun mübtedî olan sâlikleridir. "Libâs"tan murâd, وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ (A'râf, 7/26) [ya'ni "Takvâ elbisesi, işte bu hayırlıdır"] âyet-i kerîmesi mûcibince takvâdır. Ya'ni, bu umûmî terzi mesâbesinde olan felek ve cismâniyet âlemi, mübtedî olan sâliklerin çoğunun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Zîrâ mübtedî sâlik Hak yoluna girdiği vakit takvâya meyl eder. Fakat bu felek ona ezvâk-ı cismâniyyeden bir zevk gösterir. Sâlik nefsinin hevâsına tâbi' olur ve bu takvâ libâsı yırtılır. Eğer o sâlikte fetânet ve dirâyet varsa nefsinin harâreti geçtikten sonra o zevkin altında gizli olan rezâleti ve nıkmeti görür. İstiğfâr ve rücû' edip yine takvâ libâsını giyer; ve bu sûretle felek terzisi onun libâs-ı takvâsını yırtar ve diker. Eğer umûmî ma'nâ alınırsa, "libâs"tan murâd, cisim olmak ve onun yırtılması ve dikilmesi, hastalık ve sıhhat ve gam ve şâdî gibi zıd haller olmak münasib olur. Ve "sâlegân" dahi "sad sâle"nin cem'i olmak îcâb eder. "Ham çocuk olan yüz yıllıkların libâs-ı cismini yırtar ve diker" demek olur.

1734. Onun latîfesi gerçi bağlara atâ verdi, vaktaki sonbahar geldi, atâyı havaya verdi.

Birinci "dâd", vergi ve atâ; ve ikinci "dâd", "dâden" masdarından fiil-i mâzî; "dey", sonbahar; "dâde", verilmiş ve atâ demektir. Ya'ni, o feleğin latîfesi gerçi bağlara yeşillik ve tarâvet atâsını verdi; fakat vaktâki o feleğin son- baharı geldi, o vermiş olduğu vergiyi ve atâyı havaya verdi ve mahv etti. Bu sûretle o umûmî terzi hem dikti ve hem de yırttı.

1735. Çocukların pîri, onun sa'di ve nahsi ile latîfe etmek için, sa'yden dolayı onun önünde oturmuştur.

"Pîr"den murâd, müneccim; "çocuklar"dan murâd, ehl-i dünyâ; "şiste", "oturmak" ma'nâsına olan "şisten" masdarından ism-i mef'ûl; "kedd", emek, bir şeyin husûlü için çekilen zahmet ve sa'y; "sa'd ü nahs", yıldızların uğur ve uğursuzluk hâssaları. Ya'ni, ehl-i dünyânın pîri olan müneccim efendi, ah- vâl-i dünyâyı anlamak sa'yi ve gayretinden dolayı sa'di ve nahsi ile latîfe et- mek için o feleğin önünde oturmuş, meşgûl bir hâldedir.

1736. Terzi dedi: "Ey tavaşî! Geç! Eğer başka bir latîfe edersem vay sana!"

"Tavâşî", hadım ağaları demek olup, burada Hak yolunda erkeklik göste- remeyen kimselerden kinâyedir. Ba'zı nüshalarda birinci mısra' گفت درزی ترکرا زین درگزر ya'ni "Terzi, Türk'e: Bundan geç! dedi" sûretindedir.

1737. "Binâenaleyh senin cübben dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse tekrar bunu kendisine yapar mı?"

Ya'ni, "Ey Türk! Eğer bir latîfe söyleyip kumaşından çalarsam, senin cüb- ben bedenine dar gelir. Muhakkak hiçbir kimse kendi hakkında zararlı olan bir şeyi tekrar yapar mı?" "Bâzpes", tekrar demek olup, ikinci mısrâ'a râci'dir.

1738. "Nenin gülmesidir. Eğer bir remz bilse idin, sen gülme yerine kan ağlardın!"

Ya'ni, "Burası gülme yeri midir? Eğer sen bir remz ve işâret bilse idin, başına gelen zararı anlar ve gülme yerine kan ağlardın!"