Mürîdin cevâb söylemesi ve o ta'n edici kadını küfürden ve beyhûde söylemekten mürîdin men' etmesi
8. bölüm / 31 · 6082 kelime · ~31 dk okuma
2086. Delikanlı ona bağırdı. Dedi ki: "Yeter! Aydınlık günde ases nereden geldi?"
"Gündüz"den murâd, Ebu'l-Hasan-ı Harakanî hazretlerinin nûr-ı velâyetidir. "Ases", gece kol gezen zabıta me'mûru demektir. Bundan murâd, ehl-i nefis olan avâmmı tabîat karanlığı içinde menhiyyât-ı şer'iyye icrâsından men'eden ulemâ-i zâhiredir. Ya'nî, kadının bu ta'n ve i'tirâzlarını dinleyen o yoldan gelen mürîd bağırdı ve dedi ki: "Artık sus! Yaptığın edebsizlik yeter! Ebu'l-Hasan hazretlerinin nûr-ı velâyeti âfâkı tutmuş ve hakîkat tâliblerinin nazarında âlem-i tabîatin karanlığı gitmiş ve gündüz olmuştur. Binâenaleyh gece zâbıtası olan ulemâ-i zâhirenin bu nûr-ı velâyet önünde ne işi vardır?"
Ma'lûm olsun ki, Nefahâtü'l-Üns'de beyân buyurulduğu üzere Ebu'l-Hasan-ı Harakānî (k.s.) hazretlerinin adı Alî b. Ca'fer'dir. Kendisi zamânın ferîdi ve gavsı ve ehl-i hakîkatin mahall-i teveccühü idi. Pek yüksek sözleri vardır ki, bunları Nefahâtü'l-Üns'de Mevlânâ Câmî ve Tezkiretü'l-Evliyâ'da Ferîdüddin-i Attâr hazretleri beyân buyurmuşlardır. Menâkıb-ı sâiresi bu kitâblardadır. Sözlerinden birisi budur ki:
"Gönüllerin ziyâde aydını kendisinde halk olmayan ve amellerin efdali onda mahlûk fikri bulunmayandır."
Ya'nî bir kalbde Hak fikrinden başka bir şey bulunmaz ve mahlûk ile münasebet düşüncesinden ârî olursa, o kalb ziyâde nûrlu bir kalb olur; ve bir kimse yaptığı işlerde ve ibadetlerde mahlûk olan cenneti ve cehennemi ve Hak'la kul arasında vâsıta olan melekleri ve peygamberleri vesâir insanları düşünmezse ve hepsini Hakk'ın gayrı görmezse, o ameller efdal olur, demektir. Nitekim Sultân Mahmûd-ı Gaznevî o hazreti bir gün huzûruna da'vet için adamlarından birisini göndermiş ve eğer gelmezse: أطيعوا الله وأطيعوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ (Nisâ, 4/59) ya'nî “Allâh'a itâat ediniz ve Resûl'e ve sizden emr sahibi olan kimseye itâat ediniz!” âyet-i kerîmesini oku!” diye tenbîh etmiş. O zât Ebu'l-Hasan hazretlerinin huzûruna gidip bu âyeti okumuş. Hz. Ebu'l-Hasan tebessüm edip buyurmuş ki: "Atîullâh"da [:Allah'a itaat ediniz!] o kadar müstağrakım ki, "atîu'r-Resûl"de [:Resûl'e itâat ediniz!] hacâletlerim vardır. Bak, ulü'l-emre ne kalır?" Bu kelâmın inceliğinden gäfil ve zevkinden câhil olan ulemâ-i zâhire bu sözlere tûfân-ı i'tirâzı yağdırırlar. Nitekim ulemâ-i zâhireden birisi olup tarîkat-i Nakşbendiyye'ye intisâb ve ulemâ-i zâhirenin ilm-i kelâma müstenid olan sözlerini "ilm-i hakîkattir" diye tâlib-i hakikat olanlara yutturmaya çalışan Ahmed-i Serhindî nâmındaki bir zât, matbû' Mektûbâtının 105. sahîfesinde münderic 152. mektûbunda şu fıkralar ile i'tiraz etmişlerdir: "Hz. Şeyh, itaat-i Hak Sübhânehû'yu Resûl-i Hakk'a itaatin gayrında bildi. Bu söz istikāmetten dûrdur. Meşâyih-i müstakîmü'l-ahvâl bu kısım sözlerden tenezzüh gösterirler." Bu Ahmed-i Serhindî'ye, tâbi'leri "İmâm-ı Rabbânî” ve “Müceddid-i elf-i sânî" derler ve tarîkat-i Nakşbendiyye'de "pîr-i sânî" telakkî ederler. Halbuki bu zât Mektûbâtında kendi pîri Muhammed Bahâeddîn Şah-ı Nakşbend ve Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî hazarâtını techîle kadar cür'et etmiştir ve Hz. Mevlânâ'ya da "tarîkat çocuğu" demiştir; ve Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî efendimize birçok ta'nlarda ve iftirâlarda bulunmuştur. Velhâsıl ehl-i hakîkatin nüktelerinden ve zevklerinden gäfil olan bu âlim-i zâhirînin ehl-i hakîkatten kimlere ne sebeble ta'n ettiği ve o ta'nların vârid olmadığını gösterir bir risâle yazdım. Bi-hikmetillâhi Teâlâ aslâ fikr ü hayalimden geçmediği hâlde bir zât tarafından tebyîz olunarak Konya Asâr-ı Atîka Müzesi Kütüphanesi'ne teclîd edilerek konuldu.
Ebu'l-Hasan hazretlerine ta'n edenlerin terzîline dâir olan âtîdeki ebyât Hz. Pîr'in kerâmât-i aliyyelerindendir. Zîrâ Hz. Pîr efendimiz kendilerinden bir asır sonra gelmiş olan Şah-ı Nakşbend hazretlerinin tarîk-ı âlîsini 4. cildin 3060 numaralı beytinde şöyle ihbâr ve medh buyururlar: Ya'ni "Cevv-i felekde nakış bağlayıcılardır; benim için ve senin için iş yapıcılardır."
Ve kezâ kendilerinden iki yüz küsûr sene sonra gelmiş olan İbrâhîm-i Gülşenî ve onların halîfeleri olan Dede Ömer Rûşenî hazretlerinin zuhûrlarını ve medhlerini Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyitlerde göstermişlerdir: [Ya'nî "Gördüm bir gülşenin güzel yüzünü; o parlak doğanı ve gözü, o cânın secdegâhını ve kıblesini, o emîn cânın işretini."] Bu bahiste Ebu'l-Hasan hazretlerine ta'n edeceklerin de zuhûruna işâret edip, onları tezyîf buyurmuşlardır. Binâenaleyh Ebu'l-Hasan hazretlerine ta'n edenler zem ve hicivden bu beyitlerde hisselerine düşeni alsınlar. Cenâb-ı Ebu'l-Hasan'ın bir kıssası da 4. cildde 1797 ve 1844 ve 1918 numaralı beyitlerden i'tibâren mezkûrdür.
2087. Nûr-ı merdân, şarkı ve garbı tuttu. Gönüller taaccübden dolayı secde ettiler.
Hak erlerinin nûru şarkı ve garbı kapladı. Ulvî olan âlimler insân-ı kâmilin bâtınındaki envâr-ı ilâhiyyeden taaccüb edip secde ve serfürû ettiler. Nitekim Ebu'l-Hasan-i Şâzilî hazretlerinin üstâdı Ebu'l-Abbâs (k.s.) hazretleri şöyle buyururlar: "Eğer velînin nûru keşf olunsa, elbette o nûra ibâdet olunurdu. Zîrâ velînin vasıfları Allâh Teâlâ'nın vasıflarındandır ve onun nuûtu Allâh'ın nuûtundandır."
2088. Hakk'ın güneşi Hamel'den zahir oldu. Güneş hacelden çarşaf altına gitti.
"Hamel", on iki burçtan birinin ismidir. Güneş ilkbaharda bu Hamel burcunda olup âlem tarâvet bulur. Ve "hacel", utanmaktan dolayı kendinden geçmek ma'nâsınadır (Sarrâh). Ya'nî, Hakk'ın ma'nevî güneşi olan insân-ı kâmil kemâl burcundan yükseldi. Maddî olan güneş onun nûrunun şiddet ve azametinden utandı da bulut çarşafına büründü. "Maddî güneş"ten murâd, ilm-i zâhirde ve ulûm-i akliyyede yektâ ve mümtâz olan âlimdir. Zîrâ hiçbir âlim-i zâhirî bir insân-ı kâmilin nûr-ı ma'rifetine mukābele edip onu ilzâm edemez. Bilakis kendisi utanmış ve küçülmüştür. Nitekim Necmeddîn-i Kübrâ hazretleriyle Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kıssaları 5. cildin 4139 numaralı beytinin îzâhında ve muhakkıkînden Şems-i Sivâsî hazretleriyle ulemâ-i
2089. "Senin gibi bir İblîs'in türrehâtı beni ne vakit bu evin toprağından döndürür?"
"Ey ta'n edici! Senin gibi bir İblis'in böyle saçma sapan sözleri, Ebu'l-Hasan hazretleri gibi bir hakîkat güneşinin evinin toprağından beni soğutup döndürebilir mi?"
2090. "Ben bulut gibi bir rüzgâr ile gelmedim; tâ ki, bir toz sebebiyle bu cenâb-[2072] dan geri döneyim!"
"Cenâb", evin etrâfi ve cânib ve nâhiye ma'nâlarınadır. Ya'nî, “Ben buraya rüzgârın sürükleyip getirdiği bir bulut gibi gelmedim ki, senin toz ve toprak mesâbesinde olan sözlerin ve i'tirâzların sebebiyle bu evin etrafından geri döneyim!" Menküldür ki: Şeyh Nizâmeddîn hazretleri mürîdleriyle beraber bulunduğu bir yerde şiddetli rüzgâr esti. Bundan mürîdler kaçtılar. Yalnız bir mürid sâbit kaldı. Ondan niçin kaçmadığını sordular. Cevâben dedi ki: "Ben hevâ-yı nefsânî ile gelmedim ki, niye havadan kaçayım!"
2091. Buzağı o nûr sebebiyle keremin kıblesi oldu. Kıble o nûrsuz küfür ve put oldu.
Ey ta'n edici! Buzağı mesâbesinde tuttuğun Ebu'l-Hasan hazretlerinin sûret-i cismâniyyesi, o nûr-ı ilâhî sebebiyle Hakk'ın kereminin kıblesi oldu. Nitekim kıble ittihâz olunan taştan ve topraktan ma'mûl Ka'be'nin sûreti mazhar-ı ism-i zât-ı ilâhî olmasından dolayı kıble oldu. Eğer Ka'be'de o nûr olmasa ona teveccüh edip tavaf etmek küfür olur. Zîrâ o nûrsuz Ka'be'nin sûreti puttan ibâret kalır. Cism-i insân dahi böyledir. Mazhar-ı ism-i zât-ı ilâhî olup, cem'iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olursa, kerem-i ilâhînin kıblesi olur ve ona teveccüh edenler kerem-i ilâhîye mazhar olur.
2092. Hevadan gelen ibâhat dalâlettir. Huda'dan gelen ibâhat kemâldir.
Hevâ-yı nefsânîden gelen ibâhat ve şer'-i ilâhîye muhalefet dalâlet ve azgınlık olur. Fakat bu ibâhat ve şer'e muhalefet Hak tarafından vâki' olan emir üzerine olursa ayn-ı kemâl olur. Nitekim Muhammed Bahâeddîn Şâh-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri bir gece mürîdleriyle beraber otururken "Bu gece hırsızlık edeceğiz" buyurdular ve müridleriyle beraber çıktılar. Hz. Şâh gece karanlığında bir evin duvarını deldirip içeriye girdiler. Odada birçok kumaşlar mevcûd imiş. Hepsini taşıttılar ve gelip oturdular. Eşyânın taşıtılmasını müteâkıb bir sürü eşkiyâ gelip evi bastılar. Kumaşların aşırıldığını görüp: "Vah, vah! Geç kaldık. Bizden evvelki hırsızlar kumaşları çalmışlar!" diyerek geri döndüler. Ertesi gün Hz. Şâh evin sahibine haber gönderip kumaşları kendisine iâde buyurur. Gerçi zâhir-i şer'de hırsızlık memnû' ve harâmdır. Fakat insân-ı kâmil, zımnında bir hikmet-i ilâhî olan bu gibi memnûât-ı şer'iyyeyi emr-i ilâhî ile icrâ eder. İşte ibâhatin ma'nâsı budur. Burunlarının ucunu bile görmekten âciz ve kāsır olan ulemâ-i zâhire ise, kâmillerin ahvâline vakıf olmadıklarından "Efendim, bu ne demektir? Zındıklıktır!" diye feryad ederler. Bu ibâhatin nazîri sûre-i Kehf'de beyân buyurulduğu üzere Hızır (a.s.) ile Mûsâ (a.s.) arasında vâki' oldu. Cenâb-ı Hızır zâhirde hiçbir sebeb olmaksızın bir mürâhık çocuğu öldürdü ve yetîmlerin sağlam gemisini deldi. Sâhib-i şerîat olan Mûsâ (a.s.) i'tiraz etti. Cenâb-ı Hızır cevaben: وَمَا فَعَلْتَهُ عَنْ أمرى (Kehf, 18/82) ya'nî "Kendi emrimden yapmadım" ya'nî emr-i ilâhî ile yaptım, buyurdu. İnsân-ı kâmiller dahi, Hızır (a.s.) gibi Hak'tan telakkî ettikleri emir mûcibince memnûât-ı şer'iyyeyi hikmete müsteniden icrâ ederler. Bunlara karşı ta'n ve i'tiraz edebsizliktir ve kendi haddini bilmemektir.
2093. Ölçüsüz nûr parladığı o tarafta küfür îmân oldu ve şeytan İslâm'ı buldu.
"Ölçüsüz nûr"dan murâd, Hakk'ın bilcümle esmâ ve sıfatı ile tecellîsidir. "Şeytân"dan murâd, nefistir. "İslâm", inkıyâd ve teslîmiyet demektir. Ya'nî Hakk'ın bilcümle esmâ ve sıfatı ile tecellî buyurduğu o insân-ı kâmil tarafında ulemâ-i zâhirenin küfür addettiği şeyler mahz-ı îmân oldu. Meselâ ulemâ-i zâhir vahdet-i vücûdu ve Hakk'ın cemî' eşyaya olan sereyân-ı zâtîsini kendi havsalalarına sığdıramadıklarından küfür addederler; ve eşyânın vücudunu Hakk'ın varlığı muvâcehesinde nefsü'l-emrde isbât ederler; ve Hakk'ın ihâta-i zâtiyyesini değil, ancak ihâta-i ilmiyyesini kabûl ederler. Zîrâ onlarda insân-ı kâmilin zevki ve hâli yoktur. Onlar pek gizli bir şirk içindedirler. kim hadîs-i şerifte الشرك فى امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk musaffâ bir mahal üzerinde yürüyen karıncanın yürüyüşünden pek gizlidir" buyururlar. Zîrâ bu tâife şeytan mesâbesinde olan nefislerinden ve mevhûm olan vücûdlarından kurtulamamışlardır. Halbuki insân-ı kâmilin nefis şeytânı yokluğa inkıyâd ve teslîm olmuştur.
2094. İzzetin mazharıdır ve Hak için mahbubdur. Bütün kerrûbilerden ileri geçmiştir.
"Be-Hak"taki “bâ", ta'lîl içindir. "Mahbub be-Hak", "Hak için mahbûbdur" demek olur. Kerrûbiyân, “müheyyemûn" dedikleri meleklerdir ki, onlara "melâike-i âlîn" dahi derler; ve onlar Adem'e secde eden melâike-i unsuriyyûnun hâricindedirler. Bunlar her ne kadar Adem'e secde ve serfürû ile mükellef değil iseler de cem'iyyet-i esmâiyye ve sıfatiyyeye mazhar olmadıklarından insân-ı kâmilin fevkınde değildirler. Fakat insân-ı nâkısın fevkındedirler. Bu beyt-i şerîfte insân-ı kâmilin bu mertebebsine işaret buyurulur. Ya'nî, ey ta'n eden kimse, Ebu'l-Hasan hazretleri bilcümle sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mahall-i tecellîsi olduğundan izzet-i Hakk'ın mazharıdır ve Hak için dahi mahbûbdur. Binâenaleyh ind-i ilâhîde bu cem'iyyeti hâiz olmayan melâike-i müheyyemûndan daha ileridir.
Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri bir risâlesinde ve Hüseyn-i Meymendî (میمندی) dahi Dîvân-ı Alî Şerhi'inde şöyle naklederler: "Ebu'l-Hasan-ı Harakānî (k.s.) buyurdu ki: Ben arşa suûd ettim. Bin kerre tavaf ettim; ve onun etrâfında tavaf eden bir cemâat gördüm. Onlar benim tavâfımın sür'atinden taaccüb ettiler, ben onların tavâfına taaccüb etmedim. Dedim ki: "Siz kimlersiniz ve tavâfınızda bu yavaş yürümek nedir?" Dêdiler ki: "Biz melekleriz; ve biz nûruz ve bizim tavâfımız böyledir; ve sen kimsin ve bu sür'at nedir?" Dedim ki: "Ben Ademîyim ve ben de Hakk'ın nûru ve nârı vardır ve bu sür'at nâr-ı şevkın netîcelerindendir" (Ankaravî Şerhî'nden).
2095. Adem'e secde onun sebkının beyanıdır. İçe kabuk dâimâ secde getirir.
Bu beyt-i şerîfte Adem'e secde ile mükellef olan melâike-i unsuriyyûna işâret buyurulur. Ya'nî, haddizâtında meleklerin Adem'e secde etmesi ve baş eğmesi ind-i ilâhîde Adem'in o meleklerden daha ileri olduğunu göstermek içindir. Zîrâ Âdem şecere-i kevnin meyvesidir; ve meyvenin kabuğu, içi[nin] neşv ü nemâsına hizmet eder. Bunun gibi, melâike-i unsiruyyûn her ân ve zamanda bu taayyünât ağacında insân-ı kâmil meyvesinin yetişmesine hizmet edip ona secde ederler ve baş eğerler.
2096. Ey acûz! Sen Hakk'ın şem'ine "püf" dersin. Ey ağzı kokmuş! Hem sen yanarsın, hem senin başın yanar.
Ey ta'n edici acûz! Sen Hakk'ın yaktığı bir şem' ve bir nûr üzerine i'tirâzların ile "püf" deyip söndürmek istersin. Ey kokmuş ağızlı! Hem sen yanarsın, hem senin başın yanar. Ya'nî hem bâtının ve hem de zâhirin yanar. Şerîat vesîlesiyle insân-ı kâmillere i'tirâz edenlerin bu âlem-i sûrette birçok felâkete uğradıkları ve tokat yedikleri görülmüş ve işitilmiştir. Ezcümle Fâtih Câmii'nde vaaz eden sofulardan Nûrî Efendi isminde birisi va'zı esnâsında Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddîn b. Arabî efendimize vesâir ekâbir-i evliyâya atıp tutar idi. Akıbet, dilinde seretân illeti çıkıp ağzı kapanarak terk-i hayât etti (neûzü billâh!). Fakat maatteessüf, tâbi'leri ibret alıp mütenebbih olmadılar.
2097. Köpeğin ağzından derya ne vakit pis olur? Güneş ne vakit püften mahv olmuş olur?
“Müntames”, mahv ve zâil olmak demektir. Burada güneşin nûru sönmek ve kaybolmaktan kinâyedir. Ey köpek meşrebli olan mu'teriz! Nûr-ı ma'rifet-i ilâhî deryâsı olan insân-ı kâmil senin sönük ve ma'nâsız i'tirâzlarından dolayı pis ve bâtıl olur mu? Ve hakîkat güneşi olan insân-ı kâmilin şu'le-i kemâli senin “püf" demen ile söner mi? Nitekim Kur'ân'a ve Peygamber'e i'tiraz eden münkirler hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: يريدون ليطفئوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مَتِمَّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saf, 61/8) ya'nî “Onlar Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki Allah nûrunu, münkirler kerîh görseler bile itmâm edicidir.”
2098. Eğer hükmü zâhir üzerine edersen dahi, söyle, bu rûşenlikten daha zahir nedir?
Eğer "Ben i'tirâzâtımı zâhir olan şerîat üzerine yapıyorum" dersen dahi, ey nâkısu'l-akl olan âlim-i zâhirî efendi! Hızır ve Mûsâ (a.s.) kıssasını Kur'ân'da okumadın mı? Eğer insân-ı kâmilden sâdır olan akvâl ve ef'âl ve ahvâl senin kısacık aklına ve muhâkemelerine sığmıyor ise, niçin haddini bilmezsin? O insân-ı kâmilin nûr-ı kemâlinden daha zâhir olan nedir? Kör müsün? Bu zuhûru niçin görmezsin?
2099. Bütün zahirler bu zuhurun önünde gāyet naks ve kusûr içinde olur.
Hak, insân-ı kâmilin mazharında ve taayyününde cem'iyyet-i esmâsı ile zahir olmuştur. Ey âlim-i zâhirî! Bu zuhûru nasıl inkâr edersin ki, meşhûr olan hadîs-i kudside اذا احببت عبدا كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ya'nî "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum" buyurulmuştur. Hak, bir kâmilin sem'i ve basarı gibi kuvâsında ve dili ve eli gibi a'zâsında zahir olursa sen onun sözlerini ve fiillerini ve hallerini, kendi kısa aklına göre ne hak ile muhakeme ederek "Ben zâhir-i şer'e göre hüküm ve i'tirâz ediyorum" dersin? Senin bu zâhirî hükümlerin onun önünde son derecede noksan ve kusûr olmaz mı? Ve senin ona i'tirâzın yukarıdaki hadîs-i kudsî mûcibince Hakk'a i'tirâz olmaz mı?
2100. Her kim şem'-i Huda'ya püf getirirse, şem' ne vakit söner? Onun ağzı yanar.
Her kim Hakk'ın şem'i olan insân-ı kâmilin nûruna birtakım indî i'tirâzlar ile püf diye söndürmek isterse, hiçbir vakitte o, Allâh'ın şem'i ve nûru sönmez. Belki onun ağzı yanar ve âkıbet dili tutulur ve kalbi ve rûhu kararır.
2101. Senin gibi yarasa kuşları birçok rü'yâlar görürler ki, bu cihân güneşin yetîmi kalır.
Ey ta'n edici kimse! Hakikat güneşinden gözleri kamaşan senin gibi birçok yarasa kuşları rü'yâ ve hayal görürler; ve bu rü'yâ ve hayaller ile birtakım ahmakları kandırıp bu hakîkat güneşinden uzaklaştırarak o güneşin yetîmi bırakırlar. O güneşin nûru sönmez. Fakat hem sen ve hem de kandırdığın bu ahmaklar dünyada ve âhirette perîşân olursunuz.
2102. Ruh deryalarının şedîd olan dalgaları yüz kadar vardır ki, tufân-ı Nüh oldu.
İnsân-ı kâmillerden her birinin rûhu bir deryâ gibidir. Onların şedîd olan kahır dalgaları Nûh (a.s.) tûfânının yüz misli oldu ve münkirleri hem zâhiren ve hem de bâtınen kahr etti. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'daki şu vak'a bu ma'nâyı tavzîh eder:
“Bir gün Hz. Hudavendigâr sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve maânî bahsi ile meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle harâretli ciğerinden bir âh-ı sert çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işitip "Dam üzerinde Hz. Hudavendigâr'ın illetini işitiniz!" dedi. Zât-ı hazretleri dahi sâika-i izzet-le eğilip "Bakalım illet kime vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftâr oldu ve illet-i mezkûre temâdî edip tedâvîsinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Hudavendigâr'ın infiâli hâtırına gelip, bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek, kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgül oldu. Tövbesi makrûn-ı icâbet olmakla o maraz ondan zâil oldu."
2103. Fakat Ken'ân'ın gözünde kıl bitti. Nûh'u ve gemiyi bıraktı. Dağı istedi.
Fakat münkirler böyle makhûr olanlardan ibret almadılar. Çünkü Nûh (a.s.)ın oğlu Ken'ân'ın gözünde inkâr kılı bittiği gibi, bunların gözünde de bu inkâr kılı bitti; ve Ken'ân Nûh (a.s.)ı ve gemisini terk edip dağa ilticâ ettiği gibi, bu münkir olan âlim-i zâhirî efendiler de insân-ı kâmili ve onun hifz u himâye gemisini bırakıp, kendi enâniyetleri ve varlıkları dağına ilticâ ettiler. O âlim ise "Biz de âlimiz, farkımız nedir ki ona tâbi' olalım?" dediler.
2104. O zaman bir yarım dalga dağı ve Ken'ân'ı ihanet ka'rına kadar aşağıya götürdü.
“İmtihân", ihanet ve ihtikär demektir. Ya'nî, o zaman hem Ken'ân'ı ve hem de ilticâ ettiği dağı bir yarım dalga gelip, ihanet ka'rına kadar götürdü- ğü gibi, bu münkirlerin dahi hem kendilerini ve hem de ilticâ ettikleri mevhûm enâniyetlerini ve vücûdlarını yarım dalga mesâbesinde olan insân-ı kâmilin cüz'î bir nazar-ı kahrı ve celâli ihanet ve helâk ka'rına kadar götürür. Nitekim Reşahât'taki bir vak'a bu ma'nâyı tavzîh eder: "Şâh-ı Nakşbend hazretlerinin hulefasından Alâeddîn-i Attâr (k.s.) nakleder ki: Bir gün Şeyh Abdülkebîr-i Yemenî hazretlerinin meclis-i şerîflerine dâhil oldum. Sâdât ve meşâyih ve ulemâ ve fukahâ-yı Mekke'den meclislerinde birçok kimseler var idi; ve şeyh hazretleri maarif-i ilâhiyyeden söz söyler idi. Nâgâh ehlullâha ve kelâm-ı ehlullâha münkir olan ulemâ arasında galîzu't-tab' bir fakîh i'tirâz vechi üzere şeyhin sözlerine dahl eyledi. A'yân-ı meclisten biri o fakîhe "Sus!" diye itâb etti. Fakîh dedi ki: "Eğer nâ-meşrû' ve nâ-ma'kül söylersem beni men' ediniz. Eğer sözüm meşrû' ve ma'kül ise niçin mâni' olursunuz?" Fakîh bu sözü söyleyince Abdülkebîr hazretleri bana müteveccih olup buyurdular ki: "Yâ Acem! Beni bundan kurtar!" Fakîh dedi ki: "Acabâ ben zulüm ve sitem mi ediyorum ki halâs istiyorsunuz? Bir söz söylediniz, bana şübhe ârız oldu. Cevâb isterim. Cevab vermek gerek! Bu mertebe mübâlağanın ne ma'nâsı vardır?" Hz. şeyhe gazab târî oldu. Ol fakîhe müteveccih olup buyurdular ki: "Şübhen nedir? Söyle!" Fakîh söylemek isteyince yüzü üzerine düşüp aklı başından gitti. Şeyh hazretleri dahi kalkıp halvetlerine gittiler. Meclis dağıldı. O fakîh bî-hûş yüzü üzerine düşmüş bir hâlde yatar idi. Nihayet bir kilim getirip fakîhi kilim içine koyup dışarı çıkardılar. Henüz şeyh hazretleri evlerinden dışarıya çıkmadan cân verdi." Ahmed-i Serhindî Mektûbâtı'nın 1. cildinin 100. mektûbunda bu Abdülkebîr-i Yemenî (k.s.) hazretlerine de i'tiraz eder ve hattâ tekfirine kadar cür'et eder (neûzü billâh!). Fakîr, yazdığım risâlede bundan dahi bahsettim.
2105. Ay nûr saçar ve köpek hav hav eder. Köpek ayın nûrundan ne vakit tena'um eder?
“Merta”, masdar-ı mîmîdir, “yeyip içip oynamak” ma'nâsına olan “rat” ve retû'” masdarlarındandır, “tena'um etmek ve eğlenmek” demek olur. Ya'nî, insân-ı kâmil ay gibidir. O nûr-ı ma'rifetini saçar. Köpek meşrebinde olan münkirler ise i'tiraz eder. Köpekler ayın nûrundan zevk alıp tena'um ve teferrüc edemediği gibi münkirler de insân-ı kâmilin nûr-ı ma'rifetinden zevk alamaz.
2106. Gece gidiciler ve onun sür'atli yoldaşları köpeğin sesinden ne vakit gitmeyi terk ederler?
Bu âlem-i kesâfet karanlığı içinde Hak yoluna gidiciler ve bu karanlığı nûrlandırıcı bir ay olan insân-ı kâmile koşmak ile yoldaşlık ve refakat eden hakîkat tâlibleri köpek meşrebinde olan mu'terizin sesinden dolayı Hak yoluna gitmeyi hiç terk eder mi?
2107. Cüz, küll tarafına ok gibi gidicidir. Her kokmuş ihtiyardan dolayı ne vakit durur?
Ya'nî, insân-ı kâmilin rûhu ezelden kendisine tebaiyyetleri mukarrer olan hakîkat taliblerinin rûhlarının küllüdür ve onun rûhu bu tâliblerin rûhlarının imâmıdır. Nitekim sûre-i İsra'daki âyet-i kerimede يوم ندعو كل أناس بإمامهم (İsrâ, 17/71) ya'nî "O günde biz nâsı kendilerinin imamlarına da'vet ederiz" buyurulur. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfet olan dünyâda ervâh-ı cüz'iyye kendilerinin imâmı olan ervâh-ı külliyye tarafına ok gib sür'atle gidicidirler. Her kokmuş ihtiyarın birtakım boş i'tirâzlar ve ta'nlar ile iğvâsından dolayı hiç bu gittiği yolda tevakkuf eder mi? Ve yürüyüşünde durur mu? Onun imâmı olan kâmil o rûh-ı cüz'îyi mıknatıs gibi kendisine cezb eder.
2108. Şer'in cânı ve takvânın cânı âriftir. Ma'rifet, zühd-i sâlifin mahsûlüdür.
Ey âlim-i zâhirî efendi! Sen hakîkat tâliblerini yollarından alıkoymak için şerîatten ve takvâdan bahs edersin ve onları ârif-billâh olan insân-ı kâmilin hüccetinden ve tarîkından tenfir etmeye çabalarsın; halbuki ârif-billâh şer'-i ilâhînin rûhu ve takvânın cânıdır. Zîrâ ma'rifet evvelce icra edilmiş olan zühd ve takvânın mahsûlü ve netîcesidir. Nitekim Tirmîz şehrinin şeyhülislâmı demiştir ki: "Hz Pîr'in mürşidi Seyyid Burhâneddîn kütüb-i meşâyihi ve onların makālât ve esrârını mütâlaa etmiş olduğundan hakäyıka müteallık kelâmı güzel edâ buyururlar." Birisi dedi: "Nihayet sen de mütâlaa ediyorsun, niçin öyle söz söyleyemiyorsun?" Şeyhülislâm cevâben dedi: "O mücâhede ve amel arkasındadır." O kimse dedi: "Niçin sen de o kapıyı çalmıyorsun?"
2109. Zühd ekmekte çalışmaktır. Ma'rifet o ekinin neşv ü nemasıdır.
Zühd bir tarlaya ekin ekmek husûsunda çalışmak gibidir; ve ma'rifet o evvelce ekilmiş olan tohumun bitmesi ve neşv ü nemâ bulmasıdır. Binâenaleyh evvelen zühd ve takvâ arkasında koşmak ve sonra ma'rifet-i ilâhiyyeyi elde etmek bu yolun kāidesindendir.
2110. Binâenaleyh cihad ve i'tikād cisim gibidir. Bu ekmenin cânı nebât ve hasaddır.
Ya'nî, mücâhede ve i'tikād-ı sahîh cisim gibidir; ve bu mücâhede ve i'tikād tarlaya tohum ekmeye benzer; ve bu tohumun neşv ü nemâ bulması ve sonra da onu biçmek bu ekmenin ve çalışmanın cânı ve rûhu mesâbesindedir. Hz. Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'lerinin 12. faslında zühd hakkında şöyle buyururlar: "Bir âlim yüz zâhidden iyidir, demişlerdir. Zîrâ zâhid zühdünü ilim le icrâ eder. İlimsiz zühd muhâldir. Nihayet zühd nedir? Dünyâdan i'râz etmek ve yüzünü tâata çevirmek ve âlem-i âhirete teveccüh etmektir. Bu hâlde dünyayı ve onun sebâtsızlığını ve çirkinliğini ve âhiretin letâfet ve sebâtını ve bekāsını bilmek lâzım gelir; ve "Nasıl tâat edeyim ve ne tâat kılayım?" diye tâatta ictihada vakıf olmak îcâb eder. Bunların cümlesi ilimdir. Halbuki onun maksûdu ilim değildir. Binâenaleyh ilim olmaksızın zühd muhâldir. Bu hâlde zahid hem âlimdir ve hem de zâhiddir. Yüz bin zâhidden iyi olan bu âlim, acabâ nasıl olur? Onun ma'nâsını anlamamışlardır. O başka ilimdir ki, Hak Teâlâ hazretleri evvelce o kimsenin kendisinde olan bu ilim ve zühdünden sonra ona o ilmi ihsân eder. Bu ikinci ilim o ilim ve zühdün semeresi olur. Elbette böyle âlim yüz bin zâhidden iyi olur. Bunun nazîri odur ki: Bir kimse bir ağaç diker ve bu ağaç meyve verir. Meyve veren bu ağaç elbette henüz meyve vermeyen yüz bin ağaçtan iyidir. Çünkü o ağaçların meyve vermemeleri ihtimali vardır. Çünkü yolda birçok âfetler vardır. Ve Ka'be'ye vâsıl olan bir hacı henüz beriyyede ve yolda giden yüz hacıdan iyidir. Onlarda vusûl ve adem-i vusûl endîşesi vardır. Amma bu hakîkate vâsıl olmuştur. Bir hakîkat yüz bin şekten iyidir."
2111. Emr-i ma'ruf odur ve ma'ruf dahi odur. Esrar keşf edici odur. Mekşûf dahi odur.
Ya'nî, kendi hakîkatine vâsıl olan insân-ı kâmilin kendisi Hakk'ın emr-i ma'rûfudur. Zîrâ onun akvâli ve ef'âli كنت له سمعا وبصرا ولسانا ويدا ya'nî "Onun sem'i ve basarı ve dili ve eli olurum" hadîs-i kudsîsi mûcibince Hakk'ın ondan cârî olan akvâli ve ef'âlidir. Binâenaleyh o söylediği vakit Hakk'ın esrârının kâşifi olur; ve onun sözü emr-i ma'rûf olur ve onun sûreti ve taayyünü Hakk'ın âleti olduğundan hîn-i zamânda da Hakk'ın mekşûf ve açık bir sırrı olur. Nitekim hadîs-i kudside الانسان سر من اسراری ya'nî "İnsan sırlarımdan bir sırdır" buyurulmuştur.
2112. Bugünümüzün ve yarınımızın şahıdır. Kabuk daima onun latif olan içinin bendesidir.
Ya'nî, insân-ı kâmil bugünümüzün ya'nî dünyamızın ve yarınımızın ya'nî âhiretimizin şâhıdır. Bu zâhir olan âlem-i kesîf kabuk mesâbesindedir ve insân-ı kâmilin hakîkati ise latîf olan iç gibidir; ve kabuk dâimâ için bendesi ve hizmetçisi olduğu gibi, âlem-i zâhir dahi insân-ı kâmilin latîf olan bâtınının ve hakîkatinin hâdimidir.
2113. Vaktaki şeyh "ene'l-Hak" dedi ve ileri götürdü, binâenaleyh bütün körlerin boğazını sıktı.
Vaktâki Ebu'l-Hasan hazretleri Hz. Mansûr'un "ene'l-Hak" demesi mukābilinde olan لو عرفتمونى السجدتموني ya'nî "Eğer beni bilse idiniz, bana secde ederdiniz" sözünü söyledi ve bu söz "ene'l-Hak" sözünden daha ileri gitmek idi. Zîrâ Hz. Mansûr "ene'l-Hak" demekle iktifâ etti. Kendinin secde mahalli olduğunu tasrîh ve ızhâr etmedi. Ebu'l-Hasan hazretleri bu sözüyle daha ileriye gitmiş oldu. Binâenaleyh bu sözüyle bütün kalb ve akıl gözleri kör olan ulemâ-i zâhirenin boğazını sıktı. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar:
Îzâhen tercüme: "Ya'nî Hak Teâlâ ağaçtan, Mûsâ (a.s.)a hitâben "İnnî enallah" [Muhakkak ki ben Allah'ım] (Kasas, 28/30) buyurdu ki, bu Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdür. Ulemâ-i zâhire bunu inkâr edemeyip kabûl ederler. Fakat ağaçtan efdal olan beşerden söylerse, bunu kalb ve akıl körlüğünden dolayı niçin inkâr edersin?"
Ma'lûm olsun ki, bu sözün nazîrini Hz. Pîr efendimiz dahi şu beyitlerinde söylemişlerdir: "Bu âdemin heykel-i cismi yüz örtücü ve nikābdır. Biz bütün secdelerin kıblesiyiz." Ve diğer bir beyitlerinde de: "İşaret söyleyici olan Mansûr halk tarafından darağacına geldi; halbuki benim esrârımın sertliğinden ve şiddetinden dolayı Hallâc beni darağacına çeker" buyururlar. "Esrârın şiddeti" budur ki: Hz. Mansûr "ene'l-Hak" demekle iktifa etti. Fakat mahall-i secde olduğunu i'lân etmedi. Sâniyen, Mansûr "ene" demekle bu sırrı kendisine tahsîs etti; Hz. Pîr kendi kelâmlarında bütün insân-ı kâmillere ta'mîm buyurup daha açık söyledi. Nitekim Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir müstezâd beyitlerinden ba'zıları şöyledir: "O dilber-i ayyâr her lahza şekil ile zâhir oldu; gönül kaptı ve gizlendi. Her dem başka libâslar ile zâhir oldu; ba'zan ihtiyâr ve ba'zan delikanlı oldu. Bir vakit Nûh (a.s.) oldu ve duâ ile cihânı tûfâna gark etti; kendisi gemiye bindi. Bir vakit de Halîl (a.s.) oldu ve ateş içine çıktı; ateş ondan gülistan oldu. Nihâyet Arab vâr olan şekilden zâhir oldu; cihânın dârâsı oldu. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî küfür sözünü söylememiştir ve söylemez; ona münkir olmayınız. Kâfir bu sözleri inkâr üzerinde zâhir olan kimsedir ki, cehennemliklerden oldu."
2114. Vaktaki bendenin "ene"si vücuddan yok oldu, binaenaleyh ey inkâr edici, sen düşün: Ne kaldı?
Ey kimse! Eğer ene'l-Hak ne demek olduğunu anlamak ister isen, îzâhı budur ki: Vaktâki bir kulun enesi ve benliği mevhûm olan vücudundan ve varlığından yok oldu, binâenaleyh ey inkâr edici âlim-i zâhirî efendi! Sen bir iyi düşün! O vücûdda ne kaldı? Ma'lûm olsun ki: "Ene", "ben" demek insan kendi nefsinde ve varlığında istiklâl tasavvur etmekle olur. Eğer bu istiklâl tasavvuru zevken ve hâlen insanın vehminden ve tasavvurundan kâmilen silinmiş olursa, ancak bu vücûd-i mevhûmun kayyûmu olan Hakk'ın varlığı kalır. Bu bir hâl ve zevktir ki, fikir ve ilim tarîkıyla anlaşılmaz. İnsan ilmen ve tefekküren böyle bir tasavvurda bulunsa bile, kendinin zevki ve hâli olmadığı için, onun fiili bu tasavvurunu ve tefekkürünü tekzîb eder. Nitekim 5. cildin 4141 ve 4142 numaralı beyitlerinde:
[Ya'nî "Bu ene tefekkür cihetinden ne vakit keşf olunur? Bu ene fenâdan sonra mekşûf olur. Bu akıllar kayıp addettiği Hakk'ı aramakta hulûl ve ittihâd çukuruna düşer"] buyurmuşlardı. Tercüme ve îzâhı orada vardır.
2115. Eğer senin gözün varsa aç bak! La'dan sonra nihayet başka ne kalır?
Eğer senin kalbin ve akıl gözün varsa aç bak! Bir kimse bu vücûd-i mevhûmdan yok olduktan sonra nihâyet başka ne kalır? Nitekim âyet-i kerîmede كل شيء هالك إلا وجهه (Kasas, 28/88) ya'nî "Her bir şey hâliktir ve yoktur; ancak onun ya'nî Hakk'ın vechi ve zâtı hâlik değildir, bâkîdir" buyurulur. Binâenaleyh vücûd-i mevhûmundan zevken ve hâlen kurtulmuş ve Hakk'ın kayyûmiyeti ile kâim bulunmuş olan insân-ı kâmilin sözlerine i'tirâz Hakk'a i'tirâz olur.
2116. Ey o dudak ve boğaz ve ağız kesilmiş olsun ki, âsumânın ayı tarafına "tüh!" eder.
Âlem-i ulvînin ayı olan insân-ı kâmil tarafına birtakım boş i'tirazlar ile "tüh" diyen ve tüküren bir kimsenin dudağı ve boğazı ve ağzı kesilmiş olsun!
2117. Şübhesiz onun tühü onun yüzüne geri döner. Tüh, felek tarafına bir meslek bulamaz.
Şübhesiz böyle bir ahmağın "tüh" demesi ve tükürmesi onun yüzüne geri döner ve âkıbet kendisi rezîl ve bednâm olur. Onun tükrüğü makāmı felek-i ulvî olan insân-ı kâmil tarafına bir meslek ve yol bulamaz. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (k.s.) hazretlerinin maârifine i'tiraz edenlere karşı muhakkıkîn hazarâtı öyle ma'kül ve muhik cevablar vermişlerdir ki, bu mu'teriz ahmakların tutar yeri kalmamıştır ve kıyâmete kadar ahmaklıkları sâbit olmuştur.
2118. Kıyâmete kadar Rab'den onun üzerine tüh yağar. Bû Leheb'in üzerine "Tebbet" gibi.
Ya'nî, Ebû Leheb'in rûhu üzerine Kur'ân-ı Kerîm'de okunan ثبت يَدَا أَبِي لهب (Tebbet, 111/5) ya'nî "Ebû Leheb'in elleri kırılsın ve helâk olsun!" âyet-i kerîmesinde Rabbü'l-âlemîn tarafından tüh ve terzîl sağanakları yağdığı gibi, insân-ı kâmile ta'n ve i'tirâz eden ahmak üzerine de öyle kıyâmete kadar Rabbü'l-âlemîn tarafından tüh yağar.
2119. Davul ve bayrak şehriyârın mülküdür. Köpek bir kimsedir ki, ona lüpçü ta'bîr etti.
Evliyânın çoğu fakr-ı sûrîyi ihtiyâr ettiklerinden, dünyanın debdebe ve âlâyişine mağrûr olan nefis sahibleri onlara lüpçü ve bedâva yiyici nazarıyla bakarlar. Nitekim mu'teriz olan kadın dahi Ebu'l-Hasan hazretleri hakkında öyle demiş idi. Bu beyt-i şerîf o i'tirâzın cevabıdır. Ya'nî, davul ve bayrak ve mızıka sûrî hükümdarların mülkü olup onların sıyt u şöhretini i'lân ettiği gibi Hak tarafından evliyâya ihsân olunup davul ve bayrak mesâbesinde olan kerâmât dahi onların mülküdür ve onların sıyt u şöhretini nâsa i'lân eder. Binâenaleyh onlar cemî'-i zamanda nâsın değil, Hakk'ın ni'metini yerler ve içerler. Onlara bedava yiyici ve lüpçü diyen kimse dünya cîfesine tâlib olan bir köpektir.
2120. Gökler onun ayının bendesidirler. Şark ve garb hep onun ekmek yiyici-sidirlar.
Avâlim-i ulviyye o insân-ı kâmilin ay mesâbesindeki rûhunun bendesi ve hizmetçisidir. Hakîkatte şark ve garb ahâlîsi bütün onun ni'metini yiyicidirler. Çünkü Hakk'ın onlara olan in'âmı kutb-ı zaman olan bu insân-ı kâmilin yüzündendir.
2121. Zîra ki onun tevkî'i üzerinde "lev-lâk" vardır ve cümle onun in'âmında ve tevzî'indedir.
“Tevkî'”, tezkire ve üzerinde hükümdarın işareti olan fermân ma'nâsınadır. Ya'nî, şark ve garb halkının o insân-ı kâmile bende olmasının sebebi budur ki: Ona verilmiş fermân-ı ilahi üzerinde لولاك لما خلقت الافلاك ya'ni "Ey habîbim! Sen olmasa idin yerleri ve gökleri yaratmaz idim!" yazılmıştır. Bu hadîs-i kudsî bi'l-asâle Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz hakkındadır ve bi'l-verâse insân-ı kâmillerin cümlesine râci'dir. Ve kutbu'l-aktâb olan velî bilcümle evliyânın fevkınde olup kalb-i Muhammedî üzerinedir ve o hazretin akvâli ve etvârı ve meşrebi ve ef'âli Server-i âlem Efendimiz'e tamâmiyle uygundur; ve bu kutbu'l-aktâb her asırda bir kimseden ibaret olur ve bu âlem-i sûrete maddî ve ma'nevî olan rızıklar bu kutbu'l-aktâb vâsıtasıyla tevzî' buyurulur. Onun vücûdu yeryüzünde bir hazîne-i ilâhiyyedir. Binâenaleyh cümle halk o insân-ı kâmilin in'âmı ve bu in'âmın tevzî'i içindedir.
2122. Eğer o olmasa idi, felek devri ve nûru ve melekler mekânlığı bulmazdı.
Eğer bi'l-asâle insân-ı kâmil olan Server-i âlem Efendimiz ve onun nübüvvette ve velâyette vârisleri olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtı olmasa idi, eflâk teşekkül edip her birisi kendi mihveri ve mahreki etrafında dönücü olmazdı ve fezâdaki güneşler nûru ve ziyâyı bulmaz idi ve melek mekânlığı ya'nî kuvâyı vücûd-i hakîkî masrûf olacak bir mahal ve mekân bulmazdı. Zîrâ kuvvet bir maksadın husûlü için sarf olunur. Eğer zuhûru matlûb-ı ilâhî olan insân-ı kâmil olmasa idi, bunların hiçbirisine lüzûm kalmaz idi. Çünkü âlem-i kevn bir ağaçtır ve onun meyvesi insân-ı kâmildir. Bahçıvanın ağacı dikip terbiye etmesinden maksûdu meyvenin yetişmesidir.
2123. Eğer o olmasa idi, denizler heybetini ve balığı ve şâha lâyık inciyi bulmazdı.
Eğer o insân-ı kâmil olmasa idi, o engin denizlerin yüksek dalgalarıyla heybet göstermeleri vâki' olmaz ve onlarda türlü türlü balıklar ve şâha lâyık latîf inciler zuhûra gelmez idi. Ba'zı nüshalarda "heybet ve mâhî" yerine "hey'et-i mâî” vâki'dir. “Akıcı suya mensûb olan hey'eti ve şekli bulmazdı," demek olur.
2124. Eğer olmasa idi, yeryüzü içinde defîne ve dışında yasemin bulmazdı.
Eğer insân-ı kâmil olmasa idi, yeryüzü kendisinin içinde türlü türlü ma'den hazînesini ve dışında da yâseminleri ve türlü türlü kokulu ve latîf manzaralı çiçekleri bulmazdı.
2125. Meyveler onun yağmurunun susamışıdır. Rızıklar dahi onun rızkını yiyicidirler.
"Leb-i huşk" "dudağı kuru" demek olup "susamış"tan kinâyedir. "Meyveler"den murâd, şecere-i kevnin ham meyveleri olan efrâd-ı beşerdir. “Rızıklar"dan murâd, efrâd-ı beşerin cisimlerini takviye eden hem sûrî gıdâ ve hem de rûhlarının isti'dâdına göre gerek îmândan ve gerek küfürden olan ma'nevî gıdalardır. Ya'nî, şecere-i kevnin ham meyveleri olan bütün efrâd-ı beşer sûrî ve ma'nevî olan gıdalarda kutbu'l-aktâb olan insân-ı kâmilin feyiz yağmuruna susamıştır ve onlara gelen îmândan ve küfürden sûrî ve ma'nevî olan gıdalar dahi, o kutbu'l-aktâbdan kuvvet ve neşv ü nemâ bulurlar. Zîrâ Hakk'ın bilcümle tecelliyât-ı esmâiyye ve sıfâtiyyesi kutbu'l-aktâbın eliyle tevzî' olunur. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin b. Arabî (k.s.) hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı latî- واباح له التصرف في الاكوان بما به عنها زجره وسوى في قبضته الاخذ بين من آمن به و کفره واشهده على تلك القبضة finde söyle buyururlar: Ya'nî "Kutub için Hak Teâlâ ekvânda tasarrufu mübah kıldı ki, onunla onu ondan zecr etti; ve îmân ile küfr eden kimse arasındaki ahzi onun kabzasında müsâvî kıldı. Ve bu kabza üzerinde ızhâr eyledi."
Ya'nî Hak Teâlâ kutbu'l-aktâba nizâm-ı akl üzere hazret-i şehadette tasarrufu mübah kıldı. Ve bu tasarrufu ism-i Zâhir'in ahkâmı tahtında vâki' olur ve onun bu tasarrufu tasarruf-ı Hak olduğundan ism-i Bâtın hükmüne nazaran kutub tasarruftan mezcûr ve memnû'dur. Zîrâ hakîkatte kutbun vücûdu yoktur; “lâ mevcûde illallah." Halîfe-i ilâhî olan kutub yeryüzünde hazîne-i Hakk'ın emîni olduğundan ism-i Zâhir ve Bâtı'nın tecelliyâtı cemî'-i zerrât-ı âleme kutbun kabzasından vâki' olur; ve o kabzadan tevzî' olunur. Ve îmân ve küfür tecelliyât-ı esmâiyyeden ibaret olup, bu her iki şe'nin iktizââtı onların mezâhiri olan mü'minler ile kâfirlere taksîm olunur; ve küfür ile îmânın tevzî'i ve onların mezâhirinden küfür ve îmân eserinin zuhûrunda onların ahzi ya'nî mü'mine îmânın mükâfâtını ve kâfire küfrünün mücâzâtını îsâl emri kutbun kabzasında müsâvîdir. Zîrâ mükâfât ve mücâzât bu mezâhirin ahvâlinden birer hâldir. Hâl-i îmânı hâl-i mükâfât ve hâl-i küfrü hâl-i mücâzât ta'kîb eder. Bunlar hakîkatte o mezâhirin a'yân-ı sâbitelerinin ahvâlinden birer hâl ve hâl-i evvellerini ta'kîb eden hâl-i sânîlerdir. Bu i'tibâr ile cezâ ve ikābdır; ve bir i'tibâr ile de hâldir; ve tecelliyât-ı esmâiyye hasebiyle mezâhirin tevzî'-i ahvali kutbun kabzasından müsâvâten vâki' olur. Herkes hakkını alesseviyye alır. Hiç kimseye hakkından ne fazlası ve ne de noksanı verilmez."
2126. Âgâh ol! Bu düğüm ma'kûstür. Kendinin sadaka bahş edicisine sadaka ver!
“Düğüm”den murâd, ism-i Bâtın ile ism-i Zâhir'in birleşip düğümlendiği bir mevtın olan bu âlem-i şehadettir. Ya'nî, ey tâlib-i hakîkat! Âgâh ol! Bâtın ile zâhirin düğümlendiği bir mahal olan bu âlem-i sûrette iş tersinedir. Ya'nî kutbiyette bulunan zât bilcümle tecelliyât-ı ilâhiyyenin müvezzi'i olduğu hâlde fakr-ı sûrî içinde görünür. Ey kimse! Sana gelen zenginlik o kutbun sana olan sadakasıdır. Fakat senin bundan haberin yoktur. Sen kendine sadaka verici olan bu kutba zâhirde sadaka ver ve onun rızk-ı sûrîsine muâvenet et! Ya'nî kutbun sana bâtında verdiği sadakayı sen tersine olarak zâhirde ona sa- daka ver! Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîfte bu ma'kûsiyetin delîlleri vardır. Kur'ân'daki delili إِنْ تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ (Muhammed, 47/7) ya'nî "Eğer siz Allâh'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder" ve وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadîd, 57/18) ya'nî "Allâh'a karz-ı hasen olarak ikrâz edin!" âyet-i kerîmeleridir. Ve hadîs-i şerîfte يَا ابْنَ آدَمَ مَرِضْتُ فَلَمْ تَعُدْنِي يَا ابْنَ آدَمَ اسْتَطْعَمْتُكَ فَلَمْ تُطْعِمْنِي وَاسْتَسْقَيْتُكَ فَلَمْ تَسْقِنِي ya'nî "Ey Âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyaret etmedin. Senden taâm istedim, beni it'âm etmedin ve su istedim, beni suvarmadın" buyurulmuştur. Ve hadîs-i nebevîde ابْغُونِي فِي ضُعَفَائِكُمْ فَإِنَّمَا تُرْزَقُونَ وَتُنْصَرُونَ بِضُعَفَائِكُمْ ya'nî "Beni zayıflarınızın içinde isteyin! Zîrâ siz ancak zayıflarınız sebebiyle rızıklanır ve yardım olunursunuz" buyurulur.
2127. Bütün altın ve ipek sana fakîrdendir. Ey fakîr, âgah ol! Zengine bir zekât ver!
Ey zâhirde zengin olan kimse! Sana gelen bütün altınlar ve ipekli kumaşlar bu fakr-ı sûrîyi ihtiyâr etmiş olan kutb-ı zamandan gelir. Binâenaleyh sen sûrette ve zâhirde her ne kadar zengin isen de, ma'nâda fakîrsin ve muhtâcsın. Âgâh ol, ey zengin görünen fakîr! O zâhirde fakîr görünen ma'nâ âlemindeki zengine bir zekât ver! Nefahâtü'l-Üns'te olan âtîdeki bir menkibe bu ma'nâyı tavzîh eder:
"Tâcirlerden birisi nakl eder ki: Birtakım kumaşları hayvanıma yüklemiş ve satmak için Mısır'a gitmiş idim. Kalabalığa karıştığım vakit, hayvanımı kaybettim ve hayli aradım ise de bulamadım. Ba'zı kimseler dediler ki: Şeyh Ebu'l-Abbâs-ı Demenhûrî hazretlerine git. Hayvanın bulunması için onun duâsını iste! Vaktâki o hazretin huzûruna gittim, selâm verdim, hâlimi anlattım. Hiç kulak asmadı. Fakat dedi ki: "Bize birtakım misafirler gelmiştir, şu kadar un ve bu kadar et ve diğer şeyler lâzımdır." Ben dışarıya çıktım. Kendi kendime dedim ki: "Vallâhi bir daha bu zâtın yanına gelmeyeyim. Bu dervîşler kendi ihtiyaçlarından başka bir şey bilmezler!" Böyle düşünerek biraz yürüdüm. Birisinde bir mikdâr alacağım var idi. Ansızın karşıma çıktı. Onu yakaladım ve "Sende olan alacağımı almadıkça aslâ seni salıvermem!" dedim. Bana altmış akçe verdi. Kendi kendime dedim ki: "Zararımı telâfi için şeyhin istediklerini alayım. Bu para da varsın Hak yoluna gitsin!" Velhâsıl şeyhin dediklerini satın aldım. Bir akçe arttı. Onunla da helva aldım. Hepsini bir hammâla yükleyip şeyhin zâviyesine gittim. Oraya yaklaştığım vakit hayvanımın üstündeki kumaşlar ile beraber zâviye kapısında durduğunu gör- düm. Dedim ki: "Bu hayvanı buldum, birisine tevdî' edeyim, bir daha kayıp olmasın!" Sonra fikrimi değiştirip dedim ki: "Bana hayvanımı ve kumaşlarımı selâmetle iade eden elbet onu hıfz eder." Şeyhin huzûruna girdim ve getirdiğim levâzımı söyledim. Şeyh helvayı görünce: "Bu nedir?" Dedi. "Bir akçe ziyâde gelmiş idi, onunla da helva aldım," dedim. Buyurdu ki: "Bu helva şartta dâhil değil idi. Şu hâlde ben de bir şey ziyâde edeyim. Haydi kalk, kumaşlarını pazara götür ve acele sat ve parasını da peşin olarak tamâmen al ve ba'zı tâcirlerin gelip senin pazarlığını bozacağından korkma! Zîrâ deniz benim sağ elimde ve kara sol elimdedir." Bunun üzerine hemen pazara gittim. Kumaşlarımı yüksek fiyatlar ile sattım ve bedellerini de tamâmen aldım. İşim bittikten sonra tâcirler denizden ve karadan pazara yürüyüş ettiler. Sanki hepsi bağlı iken bağları çözülmüş idi.
2128. Senin gibi bir aybın o makbûl ruha çifti, Nuh'un akdinde kâfir olan ıyal gibidir.
"Ey kadın! Senin gibi bir ayb-ı mücessemin ind-i ilâhîde rûhu makbûl olan Ebu'l-Hasan hazretleri gibi bir insân-ı kâmile çift ve eş olması, Nûh (a.s.)ın akd-i nikâhında bulunan kâfir karısına benzer." "İyal", "ayyil"in cem'idir. Bir kimsenin evlâd ve ezvâc gibi beslediği kimseler demektir. Burada "akd" karînesiyle zevce murâd buyurulmuştur.
2129. “Eğer bu hâneden senin nisbetin olmasa idi, imdi seni parça parça ederdim."
"Ey kadın! Eğer senin bu insân-ı kâmilin saâdethânesine bir nisbetin ve ittisâlin olmasa idi, o hazrete vâki' olan tecavüzât-ı lisâniyyeden dolayı imdi seni öldürür ve parça parça ederdim."
2130. "O Nûh'a senden halas verir idim. Hattâ kısasta müşerref olurdum." [2112]
"Nûh (a.s.) meşrebinde olan o insân-ı kâmili senin sûrî tecavüzlerinden halâs ederdim. Hattâ seni öldürdüğümden dolayı hakkımda şer'an kısâs hükmü icrâ edilse bile, ben bu kısâs ile müşerref olurdum."
2131. Fakat zamanın şehinşahının hanesine benden böyle küstahlık gelmez.
Fakat zamânın kutbu ve şehinşâhı olan Ebu'l-Hasan hazretlerinin hâne-i saâdetine ve zevce ittihâz buyurduğu bir kadına karşı benden böyle bir küstahlık ve edebsizlik zuhûra gelmez.
2132. Git, dua et ki, bu mevtının köpeğisin. Yoksa ben imdi yapmaya lâyık olanı yapardım.
Haydi git, duâ ve şükür et ki, sen bu hâne-i saâdetin köpeğisin. Yoksa ben imdi sana karşı yapılması lâyık olan şeyi yapardım. Ya'nî sen öldürülmeye lâyık idin, binâenaleyh seni öldürür idim. Bu beyitlerde işaret vardır ki, bir sâlik-i tarîk insân-ı kâmilin nazarına müsâdif iken vesvese-i şeytâniyye ile ekâbire i'tirâz etse, evliyâ-yı kirâm hazarâtı onu o nazarın sahibine bağışlayıp cezasında müsâmaha buyururlar.