O fakîrin kıssasının tamamlığı ve o define yerinin nişânı
2. bölüm / 31 · 750 kelime · ~4 dk okuma
1957. O ruk'ada bu yazılmış idi ki: "Şehrin haricinde defnolunmuş bir hazîneyi bil!"
"Şehir"den murâd âlem-i keserât ve "şehir hârici"nden murâd halvet ve vahdet âlemi ve "defnolunan hazîne"den murâd tâlibin kendi hakikatidir. Ya'nî, o define-nâme olan pusulada bu yazılmış idi ki: "Alem-i keserâtın hârici olan âlem-i halvet ve vahdette medfûn olan bir hakîkat-i insâniyye hazînesi olduğunu bil!"
1958. "O filan kubbe ki, onda meşhed vardır; onun arkası şehre ve yüzü Farkad'edir."
"Kubbe"den murâd, insân-ı kâmilin dergâhı. "Meşhed", şehîdlerin medfeni ma'nâsına olup, bundan murad موتوا قبل ان تموتوا [ya'nî "Ölmeden önce ölünüz!"] sırrına mazhar olan sâliklerin o dergâhta bulunmasıdır. “Ferkad", kutb-ı şimâlîye yakın iki yıldızdan her birinin ismidir ki, ikisine birden "Ferkadân" derler. Bundan murâd, kutb-ı zamanın birisi sağında ve diğeri solunda olan "imâmân"a işaret buyurulur. Sağda olanın nazarı âlem-i melekûtadır. Ona "Abdü'r-Rab" derler. Solunda olanın nazarı âlem-i mülkedir. Ona "Abdü'l-Melik" derler. "Ferkad" ile âlem-i melekûta nâzır olan "imâm"a işaret buyurulur. Zîrâ fakîrin nazarı âlem-i keserâttan ve âlem-i mülkten âlem-i melekûtadır. Ba'zı nüshalarda "ferfed" vâki'dir, "sahra" ma'nâsınadır. Bundan murâd, ma'nâ sahrâsıdır. Yine âlem-i melekût demek olur. Ba'zı nüshalarda "merkad" vâki'dir. Bundan murâd dahi, yine rûhâniyet âlemi demek olur.
1959. Arkayı ona et, sen yüzü kıbleye getir! Ondan sonra yaydan bir ok geçir!
"Arkayı kıbleye çevirmek"ten murâd, kâmilin dergâhının sûret ve rüsûmuna iltifat etmemekten kinâye olur. "Kıble"den murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim Sipehsâlar hazretleri kendi Menâkıb'ında şu vâk'ayı nakleder:
"Menküldür ki, bir gün ashâb, Sultânü'l-Ulemâ hazretlerini müstağrak buldular. Namaz vakti erişti. Mürîdândan ba'zıları cenâb-ı Sultânü'l-Ulemâ'ya namaz vakti geldiğini âvâz ile i'lâm eylediler. Mevlânâ hiçbir şey demeyip o mürîdlere iltifat etmedi. Onlar kalkıp namaza meşgül oldular. İki mürîd şeyhe muvâfakat etti. O mürîdlerden birisinin ismi Hâcegî idi. Namazda sır gözü ile ona ayân gösterdiler ki, namazda olan cümle ashâbın arkaları imâm ile beraber kıbleye gelmiş idi. Ve şeyhe muvâfakat etmiş olan iki mürîdin yüzleri kıbleye müteveccih idi. Zira şeyh موتوا قبل ان تموتوا [ya'nî "Ölmeden önce ölünüz!"] hükmünce "mâ [:biz]" ve "men [:ben]"den geçip ve kendi kendinden fenâ bulup nûr-ı Hak'ta müstehlek oldu; ve artık o nûr-ı Hak olmuştur. Ve her kim ki arkasını nûr-ı Hakk'a dönüp, yüzünü duvara çevirse, muhakkak sûrette arkasını kıbleye döndürmüş olur."
Ya'nî, "Ey tâlib-i hakîkat! Kâmilin dergâhının sûretine ve oradaki rüsûma iltifat etme ve arkanı çevir! Kıble mesâbesinde olan insân-ı kâmile yüzünü döndür. Ondan sonra akıl yayından bir fikir okunu geçir!"
1960. Ey siâd! Vaktaki oku yaydan bırakasın, onun düştüğü o mevzii kaz! [1942]
"Siâd" kelimesini Ankaravî hazretleri "Sînin kesriyle müfâale bâbının ikinci masdarı olup, müsaade olunmuş ma'nâsına olmak evlâdır" buyurur. Ve Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî "Seâd, sînin fethi ile se-a-de, yes-'a-dü bâbından masdar olup burada mes'ûd ma'nâsınadır" demiştir. Ve İmdâdullâh hazretlerinin şerhinde ise "Velî Muhammed belki bunu bir kitâb-da görmüştür; fakat lügat kitablarının tetebbu'undan ma'lûm olmuştur ki, se-a-de, yes-'a-dü'nün masdarı sa'd ve suûd ve saâdet'tir, seâd değildir. Belki bu lafız "saâdet" masdarının muhaffefidir. Ve saâdet şekāvetin zıddıdır. Bu sûrette ma'nâ "ey mes'ûd!" demek olur. Fakîrin mütâlaasına göre "Suâd" es-mâ-i eşhâstan olduğuna göre saâdet masdarından sıfat olmak dahi münasib-dir. Bu sûrette ma'nâ "ey saâdetli!" demek olur. Ya'nî, "Ey hâtifin işaretine mazhar olmuş olan saâdetli! Vaktaki fikir okunu akıl yayından bırakasın, o fikir okunun düştüğü ma'nâ sâhasını kaz ve tedkîk ve teemmül et ve amel etmeye sa'y eyle!" demek olur.
1961. Binâenaleyh o delikanlı katı yayı getirdi. Oku sahn-ı fezâya o uçurdu.
"Fezâ", geniş zemîn ve sâha demektir. Bundan murâd, geniş olan ma'nâ sahasıdır. Ya'nî, kuvvetli olan aklının yayından fikir okunu ma'nâ fezâsına attı.
1962. Sevine sevine çabuk kazma ve bel getirdi. Okunun düştüğü o mevzi'i kazdı.
"Bel ve kazma"dan murâd, fikrin sevk ettiği amel ve mücâhededir. Ya'nî, o fakîr acele kendi fikri dâiresinde amel ve mücâhede etti. "Zû", "zûd" keli-mesinin muhaffefidir.
1963. Hem o ve hem bel ve kazma kör oldu. Halbuki bu gizli hazîneden eser görmedi.
"Künd-şuden", kör ve muattal olmak, ya'nî düşünüp amel ve mücâhede etmekten dolayı hem kendisi âciz kaldı ve hem de sa'yine atâlet geldi. Hal-buki bu gizli hazîneden eser göremedi. Zîrâ tâlib-i hakîkatin kendi fikriyle amel ve mücâhedesi ya haddinden fazla veyâhud nâkıs olur. Onu i'tidâli mürşid-i kâmilin tertîbi ile mümkin olur.
1964. Her gün böylece ok atardı. Fakat hazînenin mahallini anlayamadı.
Her gün böyle fikir okunu atar idi ve amel ve mücâhede eder idi. Fakat definenin mahallini anlayamaz idi.
1965. Vaktaki o bunu devâm üzere san'at yaptı, şehre ve avâmma fısıltı düştü.
"Fücfücî", sessiz konuşmak ve fısıltı, demektir. Ya'nî, şehir halkına ve avâm arasına "Bu adam define bulmak üzere her gün çalışıp duruyor" diye fısıltı düştü ve "Acabâ, aradığı nedir?" diye merak ettiler.