İçeriğe atla

O hazînenin fâş olması ve pâdişâhın kulağına erişmesi

3. bölüm / 31 · 550 kelime · ~3 dk okuma

1966. Sonra bundan sultana haber ettiler, öbür gürüh ki pusuda idiler.

"Sultân"dan murâd, burada şeyhülislâm ve müftî gibi ulemâ-i zâhireden birisidir. Zîrâ bu gibi ulemâ ekseriyâ ehl-i hakîkate muârız olup musallat olmuşlardır. Ezcümle Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin vak'ası bunun en büyük şâhididir. "Pusuda olan öbür gürûh"tan murâd, âlim-i zâhirîye tâbi' olan talebe-i ulûmdur.

1967. Zîrdest o sözü arz ettiler. Dediler ki: "Bir filân genc-nâme bulmuştur."

"Zîrdest", tebea ve reâyâ demektir. Ya'nî, âlim-i zâhirînin tâbi'leri bulunan talebe "Filân genc-nâme buldu, ya'nî ilm-i hakîkati arıyor" diye o âlime arz ettiler.

1968. Vaktaki o şahıs işitti ki, şâha erişti, teslîm ve rızâdan gayrı çare görmedi.

"Şâh" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "ulûm-i akliyyede reîs ve mümtâz olan" ma'nâsına olmak münasibdir. Ya'nî, o ruk'ayı bulan fakîr, kendi hâlinin memleketinde hüküm sahibi olan âlim-i mümtâza haber verildiğini işitti; ve belki de bu fakîr onun talebesinden birisi idi. Artık saklamaya hâcet görmedi ve teslîm ve rızâdan başka bir çâre bulamadı.

1969. O Kubad'dan işkence görmeden evvel o şahıs ruk'ayı şahın huzuruna koydu.

"Kubâd", Nûşîrvân'nın babasının ismidir. Fakat sonradan, "büyük ve ulu" ma'nâsında kullanılmıştır. Ya'nî, avâmm-ı nâsın üzerinde büyüklüğü ve nüfûzu olan âlim-i zâhirînin fetvâ-yı şer'î ile vâki' olacak ta'zîbinden kurtulmak için o ruk'ayı onun önüne koydu ve onun hükmü altına bıraktı.

1970. Dedi: "Bu ruk'ayı bulalıdan beri genc değil ve hadsiz renc görmüşüm-[1952] dür."

Dedi: "Ben bu ruk'ayı bulduğum zamandan beri defineyi bulamadım ve esrâr-ı hakîkati bunun münderecâtından anlayamadım. Bilakis hadsiz ve hesâbsız zahmet ve mücâhede ve amel gördüm."

1971. "Muhakkak defîneden bir habbe aşikâr olmadı. Fakat ben yılan gibi birçok kıvrıldım."

"Muhakkak sûrette defineden ben bir habbeye bile nâil olamadım ve esrâr-ı hakikatten bir zerre bile anlayamadım. Fakat sa'y ve amel ve mücâhede zahmetleri yüzünden yılan gibi kıvrım kıvrım bir hâle geldim."

1972. "Bir ay müddet böyle telh-kâmım ki, bunun ziyanı ve fâidesi benim üzerime haramdır."

"Telh-kâm", dimâğı acı olmak ma'nâsına olup, burada murâdsızlıktan ve me'yûs olmaktan kinâyedir. Ya'nî, "Bir ay müddet ben bu ruk'anın ma'nâsını keşf için uğraştım ve anlayabildiğim derecede amel ve mücâhedeler ettim. Netîcede murâdsız kaldım. Hazîneyi bulamadım ki, ziyâ'ından ziyân veyâhud husûlünden fâide göreyim. Bana bunların ikisi de harâmdır."

1973. Ola ki senin bahtın bu kândan perdeyi koparsın, ey cengin muzafferi ve kapı açıcı şâh!

"Ey ulûm-i akliyyede mümtâz olan şâh! Ola ki senin bahtın ve ilmin bu kân ve ma'den üzerindeki perdeyi ve örtüyü koparsın, ey münâzara ve mücâdele-i ilmiyyenin muzafferi ve ey ilmin kapılarını açıcı ve düğümlerini çözücü olan şâh!"

1974. Padişah altı ay ve ziyâde ok atardı ve kuyu kazar idi.

O âlim-i zâhirî dahi altı ay ve daha ziyâde o ruk'a münderecâtını okurdu ve fikir okunu atardı ve bu fikirlerin netâyicini tedkîk ederdi.

1975. Her nerede bir yayı katı çalak var idiyse, ok verdi, attı. Her tarafta genc aradı.

Her nerede mantığı kuvvetli ve akıl yayı sert, çâlâk ve zekî kimseler var idiyse, onlara da kendi fikirlerinin okunu verdi. Onlar da fikirlerinin okunu attılar. Ma'nâ sâhasının her tarafında o hakîkat hazînesini aradı.

1976. Teşvîş ve gam ve tâmâtın gayri olmadı. Ankā gibi adı zahir ve zâtı yok.

“Tâmât", ıstılâhât-ı sûfiyyede avâmı teshîr etmek için kemâlât ızhâr etmek ve kendisini göstermek ma'nâsınadır. Ya'nî esrâr-ı ilâhiyyeye dâir olan bu ruk'adan bu âlem-i zâhirîye dahi teşvîş-i i'tikād ve gam ve tâmâtdan başka bir şey hâsıl olmadı. Velhâsıl o dahi bu ruk'anın mefhûmunu anlayamadı.