İçeriğe atla

Pâdişâhın o defineyi bulmaktan ümidsiz olması ve onun melûl olması

4. bölüm / 31 · 1163 kelime · ~6 dk okuma

1977. Vaktaki defînenin arz ve tûlunda ta'vîk geldi, şâh o defîneden dilber ve melûl oldu.

"Arz ve tûl"dan murâd, kıyâsât-i mantıkıyyedeki mahmûl ve mevzû'lardır. "Dilber", gönlü doyucu. Ya'nî, o âlim-i zâhirînin ruk'adaki ifâdât üzerine yaptığı kıyâsât-i mantıkıyyenin tertîbi uzadı ve teahhur etti. Binâenaleyh elfâzda o medfûn olan ma'nâların istihracından bıktı ve usandı.

1978. O şah sahrâlara arşın arşın kuyu kazdı. Ruk'ayı öfkesinden onun önüne bıraktı.

O âlim-i zâhirî ma'nâ sahrâlarına arşın arşın delîl kuyularını ve kazâyâ-yı mantıkıyye çukurlarını kazdı. Hiçbir netîce çıkaramadı. O yazılı kâğıdı öfkesinden o fakîrin önüne bıraktı.

1979. Dedi: "Al bu ruk'ayı ki, onun eserleri yoktur. Sen buna daha evlâsın. Zîrâ işin yoktur!"

Dedi: "Al bu yazılı kâğıdı ki, ondan bir ma'nâ çıkmıyor. Sen bununla uğraşmaya daha lâyıksın. Zîrâ senin işin yoktur!" Dikkat buyurulsun ki, Hz. Pîr efendimiz bu genc-nâmeyi beyân buyurdukları sırada bu kıssayı da Mesnevî-i Şerîflerine, o ruk'aya numûne olarak derc buyuruyorlar. Zîrâ Hz. Pîr'in imdâd-ı rûhânîleri olmasa bu kıssanın ibâreleri zımmındaki bu ma'nâları çıkarmak müşkildir.

1980. Bu bir kimsenin işi değildir ki, onun işi vardır. Zîrâ gülü yakar ve dikenin etrafını dolaşır.

Bununla uğraşmak işi olan ve ta'lîm ve tedrîs ile meşgül bulunan kimsenin işi değildir. Zîrâ böyle bir kimse gül gibi latîf ve nâzik olan vazîfe-i ta'lîm ve tedrîsi yakıp, diken gibi olan evhâm ve hayâlâtın etrafını dolaşır.

1981. Bu mâhûlyâ ehli nâdir vâki' olur. Muntazır ki demirden ot bitsin!

“Mâhûlya” ve “mâlîhûlya”, dimâğın bozulması demektir. Ya'nî, “Halel-i dimâğ ehli nâdir zuhûr eder. Delâil-i akliyye ve nakliyyeye müstenid ilim dururken bunların haricinde ilim ve hakîkat aramak, demirden otun neşv ü nemâsını beklemektir. Bunu ancak dimâğı bozuk olanlar yapar; ve onların vücûdu da nâdirdir.

1982. Bu fen için senin gibi bir pek cân gerektir. Sen ki pek cân tutarsın, bunu ara!

Bu senin aradığın define için senin gibi bir pek canlı kimse gerektir. Mâdemki senin pek cânın vardır ve usanmak bilmezsin, git, bu defineyi aramak ile meşgül ol!

1983. Eğer bulmaz isen sana aslâ melâl olmaz; ve eğer bulur isen onu sana helâl ederim.

Bu kadar zahmet çektiğin hâlde eğer o defîneyi bulamaz isen sana aslâ usanç gelmez; ve eğer bulur isen onu sana helâl ettim. Ya'nî sana karşı musallat ve muârız olmayacağımı va'dederim.

1984. Akıl ümidsizlik yoluna ne vakit gider? Bir aşk olur ki, o tarafa baş üzerinde koşar.

Bu beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki'dir. Ya'nî, akıl aslâ ümîdsizlik yoluna gitmez. Hakîkat yolunda ise, aklın ayağı topaldır. Zîrâ akıl o yolda nefis için bir menfaat göremez. Hakikat yoluna başını ayak yapıp koşan ancak aşktır. Nitekim 5. cildin 4139 numaralı beytinde ya'ni "Eğer akıl bu bahiste yol görücü olaydı, Fahreddîn-i Râzî dînin sır bilicisi olurdu" buyurulmuş idi. Bu bahsin iyice anlaşılması için o cilddeki bu beytin ve onu ta'kîb eden beyitlerin îzâhlarını mütâlaa etmek fâideli olur.

1985. Lâübâlî aşk olur, akıl değil. Akıl onu ister ki, ondan bir faide götüre!

Hak yolunda lâübâlî olan akıl değil aşktır. Zîrâ akıl gittiği yolda kendi nefsi için bir fâide görmek ister. "Bu yaptığım hizmet ve zahmet mukābilinde acabâ ne kazanacağım?" der. Halbuki hakikat ve Hak yolu ise yokluk ve mahv olmak yoludur. Binâenaleyh onda nefis için bir fâide yoktur. Bu yokluk yolunun rehberi ancak aşktır.

1986. Türk-tâz ve cân-güzar ve bî-hayâdır. Belâ içinde değirmen altındaki taş gibidir.

"Türk-tâz", yağma için ansızın koşmak ma'nâsınadır. "Cân-güzâr", vasf-ı terkîbî olup "cân eritici" demektir; ve "cân"dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. "Haya"dan murâd, hayâ-yı şerî değil, mevhûm olan âr-ı nefsânîdir. Bunlar âşığın sıfatıdır. Ya'nî, âşık, her şeyi gözüne alıp ma'şûku üzerine saldırıcıdır ve rûh-ı hayvânîsini hiçe sayıp, aşk yolunda fedâ edicidir; ve mevhûm olan âr ve hayâ-yı nefsânîden geçmiştir. Ya'nî, ne olursam olayım diyerek ma'şûku tarafına koşar. O âşık belâ içinde değirmenin altındaki taşa benzer.

1987. Bir pek yüzlüdür ki, hiç arka tutmaz. Nasib arayıcılığı kendi kalbinde öldürdü.

Âşık ma'şûkuna karşı bir pek yüzlüdür. Ma'şûkun cefâsına karşı sığınacak bir yer aramaz. Menfaat duygusunu kalbinde öldürmüştür. Ya'nî âşık "Ben bu yola gidiyorum fakat bana ne fäidesi vardır?" demez. Hakk'ın emrine ittibâ'ı cennete ve makāma tama'ından ve cehennem korkusundan değildir.

1988. Temiz bezl eder. Ücret isteyici olmaz. Öyleki Hû'dan pâk tutar.

"Bâzed", "bâhten" masdarının muzâri'idir. Ve "bâhten", oynamak ve vermek ve bezl etmek ma'nâlarına gelir (Şemsü'l-Lügāt). Ya'nî, âşık Hak yolunda bezl-i vücûd eder. Fakat onun bu bezl-i vücûd etmesi arzû-yı nefsâniyyesinden pâktir ve temizdir. Zîrâ bu bezline ve fedakârlığına mukābil ücret isteyici olmaz. Nitekim pâk olan cânını hüviyyet-i ilâhiyyeden bedava [:bâd-ı hevâ] ve sebebsiz bulmuştur. Yine öylece taleb-i Hak yolunda o bedava bulduğu cânı ücretsiz fedâ eder.

1989. Hak ona varlığı illetsiz verir. Fetâ da illetsiz geri tevdî eder.

"Feta", civânmerd ma'nâsınadır, murâd "âşık"tır. Ya'nî, âşığın iradesiz ve aşk ile olan fedakârlığına mukābil Hak Teâlâ ona sebebsiz bir varlık ihsân eder ve o civânmerd ve fütüvvet sahibi olan âşık o varlığı hiçbir sebeb olmaksızın tekrar vücûd-i hakîkî sahibi olan Hakk'a tevdî' eder.

1990. Zîrâ fütüvvet illetsiz vermektir. Pâkbazlık her milletin haricidir. [1972]

Zîrâ "fütüvvet"in ma'nâsı, mukābilinde hiçbir şey beklemeksizin vermektir. Böyle temiz oyunculuk ve fedakârlık akıl sahibleri olan her milletin ve her tâifenin hâricidir.

1991. Zîrâ ki millet fazl yahud halas diler. Pâkbâzlar has kurbanlardır.

Zîrâ her tâife yaptığı hizmet mukābilinde Hak'tan ya fazl ve inâyete mazhar olmak veyâhud azâbdan kurtulmak ister. Bu temiz fedakâr olan âşıklar ise, ma'şûkları olan Hakk'ın husûsî kurbanlarıdır. Onlar mevhûm olan varlıklarını Hak'dan hiçbir şey beklemeksizin fedâ etmişlerdir.

1992. Huda'yı bir imtihan etmezler. Faide ve zarar kapısını çalmazlar.

O âşıklar Hakk'ı imtihan etmezler. Ya'nî, "Biz bu kadar hizmet ettik ve emr-i ilâhîye itâat ettik ve nehyinden ictinâb ettik. Bakalım bize Hak ne ih-sânlar yapacaktır?" demezler ve menfaat ve zarar kapısını çalmazlar.

Pâdişâh o fakîre, "Al, biz bunun hayâlinden kalktık!" diye, o genc-nâmeyi geri vermesi

1993. Vaktaki pür-âşûb olan defîne ruk'asını şah o mekrûba müsellem tuttu.

"Âşûb", fitne ve kavga. "Mekrûb", kederlenmiş ve gamlanmış demektir. Ya'nî, vaktāki o fitne dolu olan rukye pusulasını şâh o gamlı ve kederli olan fakîre teslîm etti.

1994. O hasımlardan ve nîşten emîn oldu. Gitti ve kendi sevdasına sarıldı.

“Îmin”, “âmîn" kelimesinin imâle olunmuşudur, “emîn" demektir. “Nîş”, lügatte "ucu sivri şey ve iğne" demektir. Burada düşmanların tasallut ve ta-arruzundan kinâyedir. Ya'nî, o fakîr hâkim-i şer' olan âlim-i zâhirînin müsâ-adesi üzerine bu husûsta kendisini ta'kîb ve tarassud eden düşmanlardan ve onların tasallut ve taarruzları iğnesinden emîn oldu ve gitti ve hakîkat defî-nesini bulmaktan ibaret olan kendi sevdâsına ve arzûsuna sarıldı.

1995. O derd düşünücü olan aşkı yâr etti. Köpek kendi yarasını kendi yalar.

"Aşkın derd düşünücü olması," aşkın musallat olduğu kimsenin her ân ateş içinde yanıp tutuşmasından kinâyedir. Ya'nî, o Hak âşığı olan fakîr, in-sanı ateşi ile yakıp kavuran aşkı kendine yâr ve dost yaptı; ve bu husûsta hiç kimseden yardım istemedi. Zîrâ meşhûr darb-ı meseldir ki "köpek kendi ya-

3910. Böyle olunca dünyanın gayri ne olur? Ahiret ki, seni buradan koparır ve sana rehber olur. [3886]

Ya'nî, böyle olunca, dünyanın gayri olan şey nedir? Onun zıddı ve mukābili olan âhirettir ki, bu âhiret ilmi rüsûh buldukça, senin kalbini fânî bir serâbdan ibaret olan bu dünyâdan koparır ve soğutur ve sana hayât-ı bakıyen için rehber ve kılavuz olur.