İçeriğe atla

O vâkıanın tedbîri hakkında o üç şehzadenin bahsetmesi

5. bölüm / 31 · 5854 kelime · ~30 dk okuma

3911. Her üç fitnelenmiş, her üçünün bir marazı ve bir derdi ve hüznü olan birbirlerine teveccüh ettiler.

Çin şâhının kızının sûretini görüp fitneye düşmüş ve bir maraza ve bir derde ve bir hüzne mübtelâ olan üç şehzâde,

3912. Her üçü bir fikirde ve bir sevdâda nedîm, her üçü bir marazdan ve bir illetten ma'lûl idi.

"Nedîm", refîk ve musahib ve arkadaş, demektir.

3913. Susmak vaktinde her üçünün hatırası bir, sözde dahi her üçünün hücceti bir idi.

rasını kendi yalar." Bu darb-ı meselin îrâdı ile fakîr tahkîr edilmiş olmaz. Burada nazar ma'nâyadır, sûrete değildir. Hakāret ehl-i sûretin nazarına göredir. Ehl-i ma'nâya göre hakāret yoktur. Nitekim hadis-i şerifte طوبى لمن كان عيشه كعيش الكلاب yanî "Ne mutlu o kimseye ki, yaşayışı köpeğin yaşayışı gibidir!" buyurulmuştur ki, köpekteki on tabîata ve ma'nâya işâret buyurulur: 1-Malı yoktur. 2-Halâyık arasında kadir ve i'tibârı yoktur. 3-Yeryüzünün her tarafı kendisine döşektir. 4-Vaktinin çoğu açlık ile geçer. 5-Eğer efendisi dövse darılıp kapısını terk etmez. 6-Düşmana hücum eder, dosta taarruz etmez. 7-Gece ve gündüz efendisinin kapısını muhafaza eder, hiç uyumaz. 8-Amelinin çoğu sükûttur. 9-Efendisi az olsun çok olsun her ne verirse râzı olur. 10-Öldüğü vakit mîrâs bırakmaz. Hak Teâlâ sâliklerinin ahlâkı ise Hakk'a karşı böyle olmak lazımdır.

1996. Aşkın kendi sarılışında yari yoktur. Köyünde bir deyyar onun mahremi değildir.

"Deyyâr", ev sahibi ve evde bulunan kimse demektir. Burada cisim "ev"e ve cismin sûrî ve manevî kuvvetleri "deyyâr"a teşbîh buyurulmuştur. "Köy"den murâd, dünyâdır. Ya'nî, aşk bir kimseye sarılıp musallat olunca, onun cisminin evinde ona refakat edecek sûrî ve ma'nevî kuvâsından hiçbirisi yoktur. Aşkın muvâcehesinde hepsi kaçarlar. Binâenaleyh bu dünyâ köyünde o aşkın mahremi bulunmaz ve ehl-i akl olan kimselerin cümlesi de âşığa yabancı kalır.

1997. Aşıktan daha dîwane bir kimse yoktur. Akıl onun sevdasından kör ve sağırdır.

Âşığın cisminin evinde en müessir olan kuvvet akıldır. Akıl ise âşığın sevdâsından kör ve sağırdır ve onun zevkinden bî-haberdir. Binâenaleyh âşığın aklı muattal olduğundan âlemde ondan daha deli bir kimse yoktur. Hattâ akıl erbâbı âşığın ahvâline ve etvârına bakıp ona deli derler ve tımârhâneye bile koyarlar. Nitekim uşşâk-ı ilâhîden Ebû Bekr-i Şiblî hazretlerini yirmi iki kerre tımârhâneye götürdüklerini Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'de beyân buyururlar.

1998. Zîra ki bu avâmmın deliliği değildir. Tıb için bu ahkâmın irşadı yoktur.

Ya'nî, gerçi âşık olan kimse delidir, fakat ondaki delilik avâmma dimâğ bozukluğundan hâsıl olan delilik gibi değildir. Zîrâ avâmmın bu nevi' delîli- ğini tedâvî için tıb kitâblarında usûl-i tedâvî vardır. Fakat aşk delîliğinin hü- kümlerini ibtâl için tıb kitablarında irşâd ve tedâvî usûlü yoktur.

1999. Eğer bir tabîbe bu türlü delilikten erişse, tıb kitabını kan ile yıkar.

Eğer bu dimâğ bozukluğundan hâsıl olan deliliğin tedavîsi ile meşgül bu- lunan bir doktor bu aşk deliliğine tutulsa, okuduğu tıb kitabını gözlerinden döktüğü kanlı yaşlar ile yıkar ve tedavîsi ile meşgüliyeti bırakıp aşkın hük- müne tâbi' olur.

2000. Bütün akılların tıbbı onun menküşudur. Bütün dilberlerin yüzü onun [1982] nikabıdır.

"Menkūş", nakş olunmuş demektir. Ba'zı nüshalarda "menfûş” vâki'dir, "atılmış pamuk" demektir. Beyt-i şerîfteki "o" zamîrleri Hakk'a râci' oldu- ğuna ve menküş nüshasına göre ma'nâ şöyle olur. "Bütün akılların yaptık- ları tecrübeler üzerine yazılmış olan tıb kitabları, o akıl vâsıtasıyla Hakk'ın nakş ettiği süretlerdir; ve bütün sûrî dilberlerin ve ma'şûkların güzel yüzleri Hakk'ın cemâlinin nikabı ve perdesidir." "Menfûş", nüshasına ve "o" zamîr- lerinin aşka râci' olduğuna göre ma'nâ şöyle olur: "Bütün akılların îcâd etti- ği usûl-i tıb o aşkın atılmış pamuğu gibi darmadağın bir hâldedir ve bütün sû- rî dilberlerin güzel yüzleri aşkın zâtının nikābıdır." Zîrâ aşkın zâtı âlem-i his- de görünmez. Ancak aşkın muharriki ve onun nikabı mesâbesinde olan dil- berlerin güzel yüzleri görünür.

2001. Ey aşk mezhebli! Yüzünü kendi yüzüne getir! Ey meftûn! Sana ken- dinden başka akraba yoktur.

Ey aşk mezhebli olan Hak yolunun sâliki! Zâhir yüzünü kendi bâtın yü- züne çevir! Zîrâ ey meftûn! Ayn-ı aşk olan Hakk'ın hüviyeti senin bâtınına sârîdir. Binâenaleyh sana kendinden gayrı yakın ve akraba yoktur. Senin derdinin devâsı yine sendedir. Senin haricindekilerin hepsi sana yabancıdır. Nitekim 2. cildin 1756 numaralı beytinde şöyle buyurulmuş idi: ملت عشق از همه ملت جداست عاشقانرا مذهب و ملت خداست [Ya'ni "Aşkın milleti bütün dinlerden ayrıdır; âşıkların mezhebi ve milleti Huda'dır"] Ve Mısrî-i Niyâzî hazretleri bu ma'nâda şöyle buyururlar: Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş, Burhân arardım aslıma, aslım bana burhân imiş.

2002. Kıbleyi gönülden düzdü. Duâya geldi. İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır.

İmdi, bu ma'nâya vakıf olan fakîr kıbleyi kendi tarafına yaptı ve zâhir yüzünü kendi bâtını yüzüne çevirdi ve Hakk'a duâya ve niyâza başladı. Zîrâ Ve'n-Necm sûre-i şerifesinde لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39) ya'nî “İnsan için ancak sa'y eylediği şey vardır". Ma'lûm olsun ki, sa'y ve amel iki nevi'dir. Birisi sa'y-i zâhirî ve diğeri sa'y-i bâtınîdir. Bâtının sa'yi ve ameli başka, zâhirin sa'yi ve ameli başkadır. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 17. faslında bu ma'nâyı şöyle îzâh buyururlar: "Emîr Pervâne bana "Asıl olan ameldir" dedi. Ona cevâben dedim ki: Amel ve tâlib-i amel nerdedir ki onlara amel göstereyim? Sen hâlâ kelâmın tâlibisin. "Bir şey dinleyeyim" diye kulak tutmuşsun. Eğer söylemesem melûl olursun. Tâlib-i amel ol ki, ameli sana göstereyim. Biz âlemde ameli göstermek için adam arıyoruz. Amelin müşterisini bulmuyoruz; kelâmın müşterisini buluyoruz, onun için kelâm ile meşgülüz. Sen mâdemki âmil değilsin, ameli ne bilirsin? Ameli amel ile bilmek ve ilmi ilim ile ve sûreti sûret ile ve ma'nâyı ma'nâ ile anlamak mümkindir. Mâdemki bu yolun yolcusu yoktur, bizim yolda ve amelde olduğumuzu nasıl bilecekler? Nihâyet bu amel, namaz ve oruç değildir. Ve bunlar amelin sûretidir. Amel-i ma'nevî bâtındadır. Nihayet devr-i Âdem'den tâ devr-i Mustafa (s.a.v.)e kadar namaz ve oruç bu sûrette değil idi. Halbuki amel mevcûd idi. Binâenaleyh bu sûret, amel değildir. Amel insanda bir ma'nâdır. Nitekim "Onda amel etti" dersin. Halbuki orada amelin sûreti yoktur. Onda ancak bir ma'nâ vardır. Ve kezâ "O adam filân şehirde âmildir" derler. Sûrette bir şey görmezler. Ona taalluku olan a'mâl vâsıtasıyla "âmil" derler. Binâenaleyh bu amel, halkın anladıkları şeyden başkadır. Onlar ameli o zâhirden ibârettir zannederler. Eğer münafık bu amelin sûretini îfâ ederse, ona aslâ fâidesi olmaz. Çünkü onda ma'nâ ve sıdk ve îmân yoktur."

2003. Ondan evvel ki, bir cevab işitmiş idi. Senelerce duâya sarılmış idi.

Ya'nî, hâtiften kendisine define-nâmenin ihbarından evvel o fakîr amel-i bâtınî içinde idi ve onun amel-i bâtınîsi kemâl-i sıdk ve ihlâs ile senelerce Hakk'a duâya ve niyâza sarılmış olmak idi.

2004. O icâbetsiz duâya teveccüh etti. Keremden gizli lebbeyk işitir idi.

"Tenîden", burada "teveccüh etmek" ma'nâsınadır. Ya'nî, bu fakîr evvelce zahmetsiz rızık duâsına senelerce teveccüh ve devam etmiş ve fakat bu duânın kabûlüne işaret olmak üzere hâtiften bir sada işitmemiş idi. Bununla beraber duâdan dahi bıkmamış idi. Çünkü kerem-i ilâhîden gizli lebbeyk sadâsını işitirdi ve gizli lebbeyk sadâsını işitmek duâya devamını mûcib olurdu. Nitekim bu ma'nâ 3. cildin 199 numarasında گفت آن الله تو لبيك ماست. و آن نیاز و درد و سوزت بيك ماست [ya'ni Dedi: O senin 'Allah!'ın bizim 'lebbeyk!'imizdir; ve o senin niyâzın ve derdin ve harâretin bizim peykimizdir"] buyurulmuştur.

2005. Vaktaki o alîl Hallâk-ı Celil'in cuduna i'timadından dolayı defsiz raks ederdi.

Vaktâki ma'nen alîl olan o fakîr, Celîl ve Azîm olan Hallâk'ın cûduna ve keremine i'timâdından dolayı böyle duâ ve niyâz ile raks ve semâ' ederdi.

2006. Onun tarafında ne hâtif ve ne de peyk var idi. Onun ümidinin kulağı lebbeykten dolu idi.

"Peyk", haber getirip götüren kimseye derler. Ya'nî, o fakîr tarafında, bu duâları esnasında ne hâtif tarafından bir sadâ ve ne de diğer bir sûretle haber getiren var idi. Onun ümîdinin kulağı Hakk'ın lebbeykinden, ya'nî "Ey kulum, senin duânı kabûl ettim!" hitâbından dolu idi.

3937. Bisat yüzü üzerinde oyun senindir. Kendini tab'a ve neşâta getir!

“Bisât”, döşeme, demektir, fakat satranç oyunu tahtasına da “bisât” derler. Ya'nî, ey insan! Satranç tahtası mesâbesinde olan bu yeryüzünde oyun senindir. Zîrâ sen sûret-i insâniyyeyi hâiz olduğun için bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilahiyyenin mazharı olmaya müstaidsin; ve senin bu vücûd-i izâfinde mütecellî olan Hak'tır. Bunu bil de kendini tab'-ı aslîne ve neşât ve şen ve şâd olmaya getir!

2007. Onun ümîdi dilsiz olarak "Gel!" derdi. O da'vet onun gönlünden melali süpürdü.

O fakîrin ümîdi dilsiz, ya'nî harfsiz ve sadâsız olarak "Gel, duâna devâm et!" derdi. Bu gizli da'vet onun gönlünden melâli ve usanmaklığı süpürüp götürür idi. Bu beyt-i şerîflerde kulun duâya devâmdan bıkmaması, Hak tarafından o duânın kabûlüne alâmet olduğuna işâret buyurulur.

2008. Damı öğrenmiş olan o güvercini sen çağırma! Onu sür! Zîrâ kanadı dikilmiştir.

Nitekim bir evin damını öğrenmiş ve gıdâsını orada bulmaya alışmış olan güvercini çağırmaya hâcet yoktur. Sen istersen onu oradan kov. Fakat o yine alıştığı dama gelir. Zîrâ i'tiyâd ve gıda bulmak keyfiyeti onun kanadını o dama dikmiştir, oradan ayrılmaz. Binâenaleyh o fakîrin güvercin mesâbesinde olan rûhu da Hak kapısına öylece bağlı olduğu için duâsında musırr idi.

2009. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsâmeddîn! Onu sür ki, senin kulağından onun cânı bitmiştir.

Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn! Bu ma'nâyı tecrübe etmek istersen, senin mülākātından ve meclis sohbetinden rûhu tenevvür edip neşv ü nemâ bulan kimseyi huzûrundan kov!

2010. Eğer sürer isen onun cânının kuşu güzâf cihetinden yine senin damının [1992] etrafına tavaf getirir.

"Güzâf" yahud "gizâf", Arabîsi "cezâf"tır, burada "ölçüsüz ve hesabsız" demektir. Ya'nî, eğer öyle bir kimseyi kovar isen, onun ruhunun kuşu bu kovulmadan hâsıl olması lâzım gelen infiâl duygusunu hesab etmeksizin yine senin ikämetgâhını tavâf eder. Böyle bir mürîd-i sâdık mürşid-i kâmil tarafından imtihân için kapıdan kovulsa bacadan düşer.

2011. Onun yemi ve nuklü hep senin damın üzerindedir. Evc üzerinde kanat çarparak senin tuzağının mestidir.

"Çîne", kuş yemi; "nukl", meze ve gıdâ. Ya'nî, o kimsenin ruhunun yemi ve gıdâsı hep senin huzûr-ı irfanındadır. O rûh güvercini yukarıda kanat çarparak senin ma'rifet-i ilâhiyye tuzağının sarhoşudur.

2012. Ey fetih ve fütûh! Eğer rûh senin şükrünün edasında bir dem hayırsızca münkir olursa...

Ey vâridât-ı ilâhiyye fethinin ve fütûhunun müsebbibi olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Eğer senin müridlerinin rûhu senden bulduğu feyz ve fütûh-ı ilâhîye karşı sana şükr etmeyi bir dem gizlice münkir olur ve bu feyzi kendi isti'dâdından bilip senin huzûrunu terk ederse..

2013. Onun kînesi mükerrer olan aşk zabıtası, onun sînesine ateş leğenini koyar.

Onun kalbinde sana karşı aşk şıhnesi ve polisi vardır ki, onun kînesi ve intikāmı tekrar edicidir. Böyle bir kimsenin sînesine o aşk polisi intikām almak için aşk ateşi leğenini koyar. Senden kaçtığı hâlde içerisi yanar tutuşur.

2014. Der ki: "Ay tarafına gel, tozdan geç! Seni aşk şâhı çağırdı. Pek çabuk geri dön!"

O aşk polisi der ki: "Ay gibi yüzlü olan Hüsâmeddîn hazretleri tarafına gel! Keserât tozundan geç! Seni aşk şâhı olan Hz. Hüsâmeddîn çağırdı. Pek çabuk geri dön!"

2015. "Ben bu damın ve güvercin yuvasının etrafında, güvercin gibi sarhoşça kanat çarparım."

"Dam"dan murâd, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin ikâmetgahları; ve "güvercin yuvası"ndan murâd, onların huzûr-ı irşadlarıdır. Bu beyt-i şerîfte Hz. Pîr efendimiz kendileri cenâb-ı Hüsâmeddîn'in âşığı ve onların dahi ma'şûku olduğuna işâret buyururlar. Sebebi budur ki: Bir insân-ı kâmil mertebe-i kemâle îsâl ettiği bir mürîdini kendisinin kemâlâtına ayna mesâbesinde görür. Binâenaleyh ondaki kemâlât kendisinin kemâlâtı olup ona âşık olur ve onu kendisine ma'şûk ittihâz eder. Binâenaleyh onun medhi kendisinin medhi ve ona olan aşkı da kendisine aşkı olur. Maahâzâ gerek mürşidin ve gerek mürşidin mürîdine aks eden kemâlâtı ise, hakîkatte kemâlât-ı ilâhiyyenin âşığı olmak demektir. Nitekim Hz. Pîr efendimiz bir beyt-i şerîflerinde bu ma'nâya işaret buyururlar.

Nâs indinde sabit oldu ki, muhakkak âşığım. Şu kadar var ki, aşkımın kime olduğunu bilmediler.

Sipehsâlâr hazretleri Menâkıbında şöyle buyururlar: "Hz. Hudavendigâr ekser-i eyyâmda Çelebi'nin evine giderdi. Bir kış gecesi vakitsiz Çelebi'nin hânesine gitti. Kapı kapalı. Ashâbı cümleten uyumuş ve pek çok da kar yağmakta idi. Hz. Hudavendigâr avdet buyurmayıp, ashâba zahmet olmasın diye kapıyı da çalmadılar. Gündüze kadar ayak üzerinde durdular. Mübârek başlarına karlar yağdı. Gündüz olunca kapıcı kapıyı açıp Hz. Hudâvendigâr'ın durduğunu ve mübarek başlarına karlar yağdığını görerek içeriye koştu ve Çelebi'ye haber verdi. Hz. Çelebi dışarıya çıkıp Hudâvendigâr hazretlerinin ayağına kapanarak ağlayarak özür diledi. Hz. Hudâvendigâr nevâzişler buyurup onları alınlarından öptü. Ve hakîkatte bu ma'nâ ta'lîmdir. Mürîdâna buyurdular ki: Şeyh müridlerinden müstağnî olmakla beraber onlara bu siyâk üzere izzet ve hürmet eder. Mürîd için şeyn hakkında bi-tarîk-ı evlâdır."

2016. Ben aşk Cebrâîl'iyim ve Sidre'm sensin! Ben hastayım Meryem'in İsa'sı sensin!

Ben aşk Cebrâîliyim ve Sidrem sensin. Cebrâîl (a.s.)ın makāmı Sidretü'l-müntehâ olduğu gibi, benim aşkımın dönüp dolaşıp geldiği yer dahi senin bâtınının aynasıdır; ve ben aşk-ı ilâhî hastasıyım. Hakk'ın benim bâtınıma aks eden kemâlât-ı sıfatiyye ve esmâiyyesi benim bâtınımdan senin bâtınına ma'kûs olduğu ve o kemâlât-ı Hakk'ı sende müşâhede ettiğim için sen Îsâ b. Meryem (a.s.)ın hastalara şifa-bahş olduğu gibi bana şifa-bahş olur ve bu müşâhedât ile maraz-ı aşkımı teskîn edersin.

2017. Gevher yağdırıcı olan deryaya kaynayış ver! Bugün bu hastayı hoş sor!

Benim rûhum ve bâtınım cevher-i esrâr ve maânîyi yağdırıcı olan bir deryâdır. Sen parlak isti'dâdın ile bu deryâya kaynayış ver! Bugün bu ben aşk-ı ilâhî hastasının hâlini latîf bir sûrette sor!

2018. Vaktaki sen onun lâyığı oldun, derya onun lâyığıdır. Gerçi bu dem onun nöbet buhrânıdır.

"Buhrân", hastanın mizâcı tebeddül etmektir. Bu beyit yukarıki beytin sebebi olmak üzere beyân buyurulur. Ya'nî, sen bu aşk-ı ilâhî hastasının hâlini sordun, binâenaleyh sen o hastanın lâyığı oldun. Bahr ve deryâ-yı ma'rifet-i ilâhî dahi o hastanın lâyığıdır. Gerçi bu dem o hasta-i aşkın mizâcının tebeddülü nöbeti olup esrâr ve hikemiyyât-ı ilâhiyyeyi bu buhrân içinde ızhâr eder ise de, sen isti'dâd-ı kâmilin ile o deryâya kaynayış verdin ve o denizden maârif ve esrâr-ı ilâhiyye incilerini cezb ettin.

2019. Bu muhakkak o naledir ki, o aşikâr etti. O şey ki gizlidir, yâ Rab, amân ver!

"Zînhâr" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "hifz ve amân" demektir. Ya'nî, işte bizim bu beyânâtımız Hüsameddîn Çelebi hazretlerinin bizim bâtınımızdan cezb edip dışarıya çıkardığı nâledir. Bu esrâr içinde gizli kalması lâzım gelen şeyi yâ Rab sen sakla!

2020. Biz ney gibi söyleyici iki ağız tutarız. Bir ağız onun dudağında gizlidir.

Bizim ney gibi söyleyici olan iki ağzımız vardır. Bir ağız o neyzenin dudaklarında gizlidir. Ya'nî bizim iki ağzımız vardır, birisi Hakk'a müteveccih olan bâtınımızın ve rûhumuzun ağzıdır ve diğeri de halka müteveccih olan cismimizin ağzıdır. Hakk'a müteveccih olan ağzımıza Hak ne söylerse onu cismânî olan ağzımız halka tebliğ eder.

2021. Bir ağız sizin tarafınıza nalan olmuştur. Havaya bir hây u hûy bırakmıştır.

Ey halk! Cismimize taalluk eden bir ağzımız sizin tarafınıza nâlân olmuştur. Havaya bir kelâm ve gürültü bırakmıştır. Bu beyt-i şerîfte hikmet-i tabîiyyede beyân olunduğu üzere sadânın temevvüc-i havâ vâsıtasıyla his kulaklarına vâsıl olduğuna işâret buyurulur.

2022. Fakat her kimin minzarı varsa bilir ki, bu tarafın figānı dahi o taraftandır.

"Minzar", burada ism-i âlet olup "nazar edecek âlet" demektir, "göz" ma'nâsınadır. "Ser", burada "taraf" ma'nâsınadır. Ya'nî, her kimde ibret alacak göz varsa, bilir ki, bu cisim tarafının ağzından çıkan sözler ve ma'nâlar o gizli olan rûh tarafının ağzındandır.

2023. Bu neyin demdemesi onun demdemelerindendir. Ruhun hây u huyu onun heyhayındandır.

"Demdeme", burada âvâz ve sadâ demektir. "Hây u hûy” ve “heyhây" düğünlerdeki halkın gürültü ve patırtısı demek olup, burada rûhun ve Hakk'ın rûha olan kelâmından kinâyedir; ve "ney" ile Hz. Mevlânâ efendimiz zât-ı şerîflerine işaret buyururlar. Nitekim Mesnevî-i Şerîfin ibtidâsında dahi بشنو این نی چون شکایت میکند ya'nî "Bu neyi dinle; nasıl şikâyet ediyor?"[ buyurulmuş idi. Ya'nî bu ney makāmında olan cismimin sadâsı rûhumun demdemesinden ve sadâlarındandır. Ve rûhun hây u hûyu dahi Hak Teâlâ hazretlerinin heyhâyındandır. Ya'nî Hakk'ın sıfat-ı Kelâm'ıyla tecellîsindendir.

2024. Eğer neye onun dudağı ile semer olmaya idi, ney cihânı şekerden doldurmaz idi.

"Semer", gece ve gece sohbeti ve ayın aydınlığı düşmeyen yer ve dehr ve zaman (Kāmûs). Burada "gece sohbeti" ma'nâsınadır. Ve "gece"den murâd, ikilik ve kesâfet âleminin zulmetidir. Ya'nî, eğer ney mesâbesinde olan insân-ı kâmile Zât-ı Hak ile bu âlem-i kesâfet gecesinde sohbet ve semer olmasa idi, o "ney" ve o insân-ı kâmil bu keserât âlemini maârif ve hikmet-i ilâhiyye şekerinden doldurmazdı. Ondan sudûr eden bu esrâr ve maârif-i ilâhiyyeye bakılırsa, anlaşılır ki, insân-ı kâmilin bâtınının Hak'la mükâlemesi vardır.

2025. Kimin ile yattın ve ne yandan kalktın ki, böyle derya gibi pür-cûşsun!

Bu beyt-i şerîf yukarıki 2018 numaralı beyitte zât-ı şerîflerinin buhrânından bahis buyurduklarına göre, Hz. Pîr'in kendi zât-ı şerîflerine hitâb olması mümkindir. Ve Sipehsâlâr hazretleri Menâkıb'ında: "Hz. Hudavendigâr takrîr-i hakāyıka meşgül oldukları her bir vakitte Çelebi'ye inâyet-i rûhâniyâttan öyle inâyet hâsıl olurdu ki, külliyyen kendisini kaybedip hayli müddet zevkinden ve o hâlin letâfetinden medhûş kalır idi. Kendine geldiği vakit, başını secdeye koyup gözlerinden eşk-i tûfân-engîz döker ve o hazretin zât-ı pâkine âferîn-hân olurdu" denilmesine nazaran Çelebi Hüsâmeddîn hazretleri hakkında da olmak câizdir.

2026. Yahud "Ebîtü inde Rabbi" mi okudun, ateş deryasının içine sürdün?

Yahud ابیت عند ربی یطعمني ويسقيني ya'nî "Ben Rabbim indinde beytûtet ederim, bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfini fiilen mi okudun ki, böyle kendini ateş deryâsı olan zât-ı Hakk'ın aşkı içine sürdün?

2027. "Yâ nâru kûnî bâriden" na'rası, ey muktedâ, senin cânının ismeti oldu.

Ya'nî, ey halkın muktedâsı ve ma'rifet-i ilâhiyyede imâmı olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Böyle korkusuzca şiddetli ateşe saldırmak mümkin değil idi. İbrâhîm (a.s.) için Nemrûd'un ateşi hakkında varid olan يَأْنَارُ كُوني بردًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ (Enbiya, 21/69) ya'nî "Ey ateş! İbrâhîm üzerine selâmet ile soğuk ol!" na'ra-i ilâhîsi senin hakkında da vâki' olduğu cihetle, senin rûh-ı kâ- milinin ismetine ve hıfzına sebeb oldu; bu âteş-i aşk çok kimseleri yakıp mahv etmiş ve onlar mahvdan sahv hâline gelememişlerdir.

2028. Ey Hakk'ın ve gönlün ziyası olan Hüsameddin! Ne vakit güneşi çamur ile sıvamak mümkin olur?

Ey Hakk'ın ve gönlün ziyâsı olan Hüsâmeddîn Çelebi! Hasûd münkirler senin nûr-ı irfânını çekemeyip, aleyhinde bulunurlar. Sen bir ma'rifet-i ilâhiyye güneşisin. Onların bu taarruzları ve hasedleri çamur mesâbesindedir. Hiç güneşi çamur ile sıvayıp örtmek kābil olur mu?

2029. Bu çamur parçaları kasd ettiler ki, senin güneşini örtsünler.

Bu cişmânî ve çamur parçaları olan hasedçiler senin güneş gibi parlak olan kemâlâtını boş ta'rîzleriyle ve dedikodular ile örtmeye kasd ettiler. Hiç güneş çamur ile örtülür mü?

2030. Dağın içinde la'ller senin dellâlindir. Bağlar handeden senin mâlâmâ-[2012] lındır.

"Dağ"dan murâd, Hz. Pîr'in aşk-i ilâhîde dağ gibi sâbit olan vücûd-i saâdetleridir. "La'ller"den murâd, maârif ve hikemiyyât-ı ilâhiyye cevherleridir. "Bağlar"dan murâd, Hz. Pîr'e mensûb olan sâliklerin kalbleridir. Ya'nî, senin hasedçilerin olan münkirler ne kadar dedikodu yaparlarsa yapsınlar aşk-ı ilâhîde dağ gibi sâbit ve râsih olan vücûdunun içindeki maârif ve hikemiyyât-ı ilâhiyye cevherleri senin isti'dâd-ı zâtının ve himmetinin yüksekliğine delâlet edicidir. Zîrâ hadis-i şerifte ان الله يلقن الحكمة على لسان الواعظين بقدر همم المستمعين ya'ni "Muhakkak Allâh Teâlâ vâizlerin lisânı üzere hikmeti dinleyicilerin himmetleri mikdârı telkîn eder" buyurulmuştur. Ve bize müntesib olan ehl-i Hakk'ın bâğ gibi olan kalbleri senin cezb ettiğin ilim ve irfânın handesinden ve zevkinden dolmuş olduğundan senin kıymetini takdîr ederler.

2031. Senin erliğine mahrem bir Rüstem nerede? Tâ ki, yüz harmandan bir arpa kadar söyleyeyim!

Ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin Hak yolundaki erliğine mahrem ve vakıf olan Rüstem pehlivân gibi bir erkek nerededir ki, sana söylediğim yüz harmanlık esrâr-ı ilâhiyyeden bir arpa kadarını da ona söyleyeyim. Yâhud senin yüz harmanlık evsâf-ı kemâliyyenden ona bir arpa kadarını söyleye idim! Halbuki öyle bir Rüstem pehlivân göremiyorum ki, söyleyeyim. Maahâzâ ism-i Zâhir'in hükmü ism-i Bâtın'ın tavrını ızhâr etmek ister.

2032. Vaktaki isterim ki senin sırrından bir ah edeyim! Alî gibi başımı kuyuya sarkıtayım!

Binâenaleyh vaktâki senin sırrından ve bâtınından bir ah etmek isterim, İmâm-ı Alî hazretleri gibi başımı bir kuyuya sarkıtıp ve o âh-ı zâhirîyi eder ve o sırrı lisân-ı zâhir ile söylerim. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz şâh-ı velâyet İmâm-ı Alî hazretlerine hüviyyet-i ilâhiyyeden bir sır söyledi ve kimseye söylememesini tenbîh buyurdu. Halbuki âlem-i vücûdda bâtının zuhûra meyli sünnet-i ilâhiyyeden olduğundan Hz. İmâm bu sırrı bâtınında habsedemeyip gitti, bir boş kuyuya söyledi. Kuyudan bir kamış çıktı. Çobanın birisi o kamışı kesip bir düdük yaptı ve çalmaya başladı. Resûl-i Ekrem hazretleri o düdüğün sesinde ve nağmelerinde Hz. İmâm'a söylediği sırrın mündemiç olduğunu anladılar. Ve Hz. Alî'ye: "Yâ Alî! Sana söylediğim sırrı fâş ettiğini bu düdük bana haber veriyor," buyurdular. Gerçi zâhir-bîn olan münkirler "Böyle şey olmaz, bu bir hurâfedir!" derler. Onlar ma'zûrdurlar. Zîrâ zâhir-bînler cemâd hükmündedirler. Onlar his kulaklarıyla işittiklerine inanırlar. Rûh ve ma'nâ âleminden bî-haberdirler. Nitekim Hz. Pîr Efendimiz 3. cildin 1018 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: از جمادی عالم جانها رويد غلغل اجزای عالم بشنوید [ya'ni] "Cemâdlıktan canlar âlemine gidiniz! Eczâ-yı âlemin gulgulęsini işitiniz!"

2033. Mâdemki ihvânın kinli kalbi vardır, Yûsuf'uma kuyu dibi daha evlâdır!

Ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin sırrından kuyuya âh etmemin sebebi vardır. Zîrâ ihvân-ı tarîkat henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulmamışlardır. Onların kalbleri hasedli ve kinlidir. Binâenaleyh benim Yûsuf-ı rûhuma cismimim ka'rında kalmak daha evlâdır. "Yûsuf"tan murâd Hz. Hüsâmeddîn efendimiz olduğuna göre, ma'nâ şöyle olur: Ey Hüsâmeddîn! Sen Yûsuf (a.s.) meşrebindesin. Kardeşleri Ya'kūb (a.s.)ın Yûsuf (a.s.)a karşı olan muhabbetine ha- sed edip, onu kuyuya attıkları gibi, senin dahi bu hasûdlara karşı setr-i hafâ kuyusu içinde kalman evlâdır, demek olur.

2034. Sarhoş oldum, kendimi kavgaya vururum. Kuyu ne olur? Çadırı sahra-ya kurdum.

Fakat ey Hüsâmeddîn! Benim Yûsuf-ı rûhuma kuyu dibi evlâ ise de ben aşk-ı ilâhî şarabının sarhoşu oldum. Kendimi kavga ve gürültü arasına ata-bilirim. Kuyu ne demektir ve niçin Yûsuf-ı rûhumu veyâhud sen Yûsuf'u ci-sim kuyusu içinde hapsedeyim? Bilakis çadırımı keserât sâhasına kurarım ve orada serbestçe esrar-ı ilahiyyeden bahs edebilirim ve senin medhini açıkça söylerim. İsteyen gelsin, benim ile muâraza etsin, kavgaya hazırım.

2035. Benim elime ateşîn olan şarabı koy! Ondan sonra sarhoşça olan kerr ü feri gör!

"Kerr ü fer", harbde muhâriblerin ileri geri hareketleri ma'nâsınadır. Sen benim elime âteşîn olan aşk şarabını koy! Ondan sonra benden sarhoşça olan ileri geri hareketleri gör!

2036. O defînesiz olan olan fakîre "Muntazır ol!" de! Biz imdi asîre garkız.

"Asîr", sıkmak ma'nâsına olan "asr" masdarından "ma'sûr" ya'nî sıkılmış demektir. Üzümden sıkılan şıra ve şarâb ma'nâsınadır. Burada asîr-i ilâhîden kinâyedir. Ya'nî, biz define arayan fakîrin kıssasını bırakıp başka sözlere baş-ladık. Sen o defînesiz olan fakîre "Bekle!" de! Zîrâ biz şimdi asîr-i ilâhînin müstağrakıyız ve bizden zuhûr eden bu asîr-î ilâhi netîcesidir.

2037. Ey fakîr bu demde Huda'dan penah iste! Ben gark olmuştan bârlık is-teme!

Ey hakîkat definesini bulmak isteyen fakîr! İmdi Hak'tan penâh iste ve Hakk'a ilticâ et! Bu asîr-i ilâhînin müstağrakı olan benim benliğimden yardım isteme!

2038. Zîrâ bana o üstâdlık pervası yoktur. Kendimden ve kendi sakalımdan yâd yoktur.

Zîrâ bana bu ân içinde o üstâdlık ve mürşidlik pervâsı ve kaydı yoktur. Kendimden ve kendi sakalımdan ya'nî kendi varlığımdan ve enâniyetimden haberim yoktur. Nerede kaldı ki sana üstâdlık ve mürşidlik edeyim!

2039. Bıyığının ve yüz suyunun yadı, kıl teli sığmayan bir şaraba ne vakit sığar?

“Bıyık”tan murâd, tekebbür ve gurûr ve “yüz suyu”ndan murâd, yüz aklığı, nâm, nâmûs. Ya'nî, üstâdlığın îcâbı olan tekebbür ve gurûrun ve nâm ve nâmûsun tahatturu, bir kıl teli bile sığmayan aşk şarabına sığar mı? Bu beyt-i şerifte لى مع الله وقت لا يسعنى فيه ملك مقرب ولانبى مرسل ya'ni Benim Allah ile bir vaktim vardır ki, oraya melek-i mukarreb ve nebiyy-i mürsel sığmaz" hadîs-i şerîfindeki hâl-i velâyete işaret buyurulur. Bu hâl, velâyet-i hâssa-i peygamberîden nasîbedâr olan ahassu'l-havâs zübdesinin süzülmüş hâlidir. Nebînin velâyeti kendi nübüvvetinden efdal olmasının sebebi de budur.

2040. Ey sâkî! Bir ağır kadeh ver! Efendiyi sakalından ve bıyığından kurtar! [2022]

“Ratl” ve “rıtl”, şarab kadehi ve batman ma'nâlarınadır. Ey sâkî-i bâkî! Bize muârız olan âlim-i zâhirî efendiye aşkının şarabı dolu ağır ve okkalı bir kadeh ver de, onu üstâdlık kibir ve gurûrundan ve nâm ve nâmûs da'vâsından kurtar!

2041. Onun nahveti bizim üzerimize bir yol vurur. Fakat sakalını da bizim reşkimizden koparır.

“Nahvet”, hodbînlik, taazzum ve iftihâr etmek ma'nâlarınadır. Ya'nî, o âlim-i zâhirînin hodbînliği ve taazzumu ve iftihârı ve dedikoduları bize mensûb olan sâliklerin yolunu vurur. Fakat kendinde olmayan bizdeki ahvâl-i şerîfeyi görüp hasedinden kendi sakalını yolar. Bu beyt-i şerîfte zamân-ı Hz. Pîr'de semâ'ı ve esnâ-yı semâ'da ney ve rebâb ve kudûm çalınmasını şer'e mugāyir görüp dedikodu yapan âlim-i zâhirîlere işaret buyurulur. Ve her bir zamanda ulemâ-i zâhirenin ehl-i hakîkate karşı olan revişleri budur. Ve semâ' hakkındaki beyânât-ı aliyye 4. cildin 733 numaralı beytinden i'tibâren mezkûrdür.

2042. O mâttır ve o mattır ve o mattır. Zîrâ biz onun tezvîrâtını biliyoruz.

“Mât”, mağlûb ma'nâsınadır. Üç def'a "mâttır” buyurulması mu'teriz olan âlim efendinin şerîat ve tarîkat ve hakîkat nokta-i nazarlarından mağlûb ve mülzem olmasına işarettir. "Tezvîr", kizb ve hîle etmek demektir. Ya'nî, bize muârız olan o âlim-i zâhir şerîat ve tarîkat ve hakîkat ilimlerine göre mât ve mağlûbdur. Zîrâ biz onun tezvîrât-ı vehmiyyesini biliyoruz. Burada havâss-ı evliyâdan Sünbül Sinân hazretlerinin bir menkıbesinin zikri bu beyt-i şerîfin ma'nâsını daha ziyâde îzâh eder:

"Bir gün ulemâ ve ahâlîden mürekkeb bir cemâat Fâtih Sultan Mehmed Câmii'ne toplanmışlar ve Sünbül Efendi'yi de da'vet etmişler idi. Sarıgürz İstanbul kādısı ve sâir ulemâ orada hâzır idiler. Sünbül Efendi geldi. Mihraba geçip oturdu. İki tarafına bakıp:

— Ne güzel cemaatiniz var, sebebi nedir? dediler.

Sarıgürz Efendi kaba tabîatli bir adam idi. Dedi ki:

— Senin dervîşlerin tevhîd ederken semâ' ediyorlar. Bunun aslı ve delîli nedir? Beyân et!

Sünbül Efendi:

— Bir kimsenin ihtiyârı elinde olmasa ona şer'an ne hükm olunur?"

Sarıgürz Efendi:

— Bunlar meslübü'l-ihtiyâr mıdırlar?

Sünbül Efendi:

— İhtiyârsız hareket edenleri de vardır.

Sarıgürz Efendi:

— Akılları başlarında durur mu yoksa mecbûr mu olurlar?

Sünbül Efendi: Hayır akılları kâmildir.

Sarıgürz Efendi:

— Acîb şey! Hem ihtiyârsız ve mecbûr olsunlar ve hem de akılları başlarında dursun, bu nasıl sözdür?

Sünbül Efendi:

— Seni hiç sıtma ve hummâ tuttu mu? Sarıgürz Efendi: - Evet. Sünbül Efendi: "Ya niçin titreyip hareket ederdin? Aklın başında yok mu idi? Bî-ihtiyârlık aklın zevâlini îcâb etmez. Sen evvelden dahi hamâkat üzere idin, bilir misin? Filân medresede benim hücremin kapısı önünden geçmeye çekinir idin. Ben yine o Sünbül Sinân'ım. Hem de maa-ziyâde" deyip ilzâm eder. Sonra dönüp muârız olan ulemâdan Bekâ Efendi'ye: "Sen Mustafa Paşa vezîr-i a'zam iken medresemizde müderris idin. Paşa cum'a gecelerinde dervîşlerin sohbetine hâzır olur idi. Sen dahi hâzır olur idin. Sen de o sûfilere muvâfakat ederek semâ' ederdin. O vakit bu mes'eleyi bilmez mi idin? Yoksa bilip paşaya hoş gelsin diye mi semâ' ederdin?" buyurdu ve cümlesini mağlûb ve ilzâm etti.

2043. O şey ki yüz yıldan sonra ondan gelir, pîr muayyen olarak mû-be-mû bilir.

Ya'nî, yüz yıldan sonra gelecek ve vâki' olacak şeyi insân-ı kâmil olan pîr muayyen ve âşikâr olarak inceden inceye görür ve bilir. Binâenaleyh o âlim-i zâhirînin tezvîrâtını görmez ve bilmez mi? 4. cildin 1795 ve 1796 numaralarına müsâdif olan şu beyitlerde de aynı ma'nâ buyurulmuş idi:

[Ya'ni] "Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ u pûduna kadar giderler. Belki senin doğmandan senelerce evvel seni senin hâllerin ile görmüş olurlar."

2044. Merd-i âmm aynada ne görür ki, pîr ham kerpiçte görmesin!

Ya'nî, avâmm-ı halk aynaya mün'akis olan sûretleri nasıl ki his gözüyle görürler ise, ham kerpiç mesâbesinde olan cismânî kimselerin bâtınlarını ve sözlerini dahi kâmiller öylece sır gözüyle âşikâr olarak görürler.

2045. O şeyi ki kaba sakallı kendi evinde görmedi, o köseye bir bir zahirdir.

“Lihyânî”, kaba sakallı demektir ki, gafil ve ahmaktan kinâyedir. “Köse”, sakalsız ve sakalı az çıkan adam. Bundan murâd, âkıl ve zekî kimsedir. Ya'nî, gāfilin kendi evinde ve bâtınında olup görmediği şeyi, ârif-billâh olan ehl-i keşfe bir bir zâhir olur. Zîrâ insân-ı kâmil Hakk'ın keşfi ile, musâhibi olan kimsenin ayn-ı sâbitesini görür. Bu keşif bittabi' gāfilde olmadığı için kendi bâtınındaki ahvâli bilemez. Ancak âlem-i efâlde kendisinden sudûr ettikçe bilir.

2046. Bir deryaya git ki, balığın oğlusun. Çöp gibi niçin sakala düşmüşsün?

Hakîkat deryâsına git ki, o deryânın sûret balığı “ebu'l-beşer” olan Hz. Adem'dir ve ma'nâ balığı da “ebu'l-ervâh” olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'dir. Binâenaleyh sen cismen Hz. Adem'den ve rûhen Hâtem-i enbiyâ'dan doğdun. Niçin çöp gibi sakala düştün? Ya'nî sakalına bıyığına çekidüzen vermeye ve halka kendini müşekkel ve süslü gösterip hürmetlerini celb etmeye düştün ve bu illete mübtelâ oldun?

2047. Çöp değilsin; senden uzaktır. Gevherin reşkisin. Derya dalgası ortasında daha evlâsın.

Bu âlem-i sûrete insan sûretinde geldiğin için, hayır, kıymetsiz olan bir çöp değilsin ve çöp olmak senden uzaktır. Rûh-ı insânîne nazaran bu âlem-i sûretin elmasları ve cevherleri seni kıskanırlar. Binâenaleyh deryâ-yı hakîkatin dalgası arasında olman daha evlâdır. Tercüme “der meyân-ı mevc-i bahr” ibâresinin terkîb-i izâfi olmasına göredir. “Deryânın dalgası”ndan murâd, vücûd-i hakîkî deryâsından insân-ı kâmilin kalbine vârid olan füyûzât dalgalarıdır. Ba'zı nüshalarda “mevc" ile "bahr" arasında vâv-ı âtıfe vardır. Bu sûrette tercüme "deryâ ve dalga arasında daha evlâsın" demek olur. Bu da yine aynı ma'nâya gelir.

2048. Derya birdir ve çift ve zevc değildir. Onun gevheri ve balığı dalganın gayrı değildir.

Ya'nî, vücûd-i hakîkî deryâsı birdir. Varlıkta eşi ve zevci ya'nî misli ve nazîri yoktur. Onun gevheri ve balığı olan vücûd-ı izâfiyye ancak onun dalgasından ibarettir. Nazar-ı hakîkatle bakılırsa, deryâ dalgaların aynıdır. Fakat taayyün i'tibariyle bakılırsa, dalga deryânın aynı değildir. Ve bu gayriyet gayriyyet-i i'tibâriyyedir. Zîrâ gayriyyet-i hakîkiyye olsa varlıkta Hakk'ın şerîki olmak lâzım gelir.

2049. Ey muhal ve ey muhal! Onun işrâki o deryadan ve onun pâk olan dalgasından uzaktır.

“İşrak”, şerîk ve ortak yapmak. “Derya”dan murâd, Zât-ı Hak, “dalga”dan murât, sıfât ve esmânın mezâhiri olan mükevvenât. Ya'nî, vücûd-i hakîkî deryâsına ve onun dalgası olan mükevvenâta diğer bir varlığın ortak ve şerîk yapılması muhâldir, muhâl! Zîrâ bu görünen suver-i eşyâ, mezâhir-i sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir; ve bu şuûnât kendi zâtlarında hakîkatte varlık kokusunu koklamamışlardır. Bu şuûnâtın kendilerinde zahir olan varlık ancak Hakk'ın vücûdu ve varlığıdır. Ma'lûm olsun ki, bu bahis vahdet-i vücûd bahsidir. Bu âlem-i keserâtın vücûdunu her vech ile Hakk'ın varlığının gayrı gören ulemâ-i zâhire, eşyâda Hakk'ın sereyân-ı zâtîsini nefy edip, Hak için ihâta-i ilmiyye isbât ederler ve bittabi' bilcümle muhakkıkların mu'tekadı olan vahdet-i vücûddan ürkerler; ve vahdet-i vücûd hakkındaki âyât-i kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfeyi de te'vîl ederler; ve husûsuyla bu gāmız ve nâzik mes'eleyi Kur'ân ve hadîsten getirdiği delîller ile emr-i peygamberîye tebean açık bir sûrette isbât eden Muhyiddîn İbn Arabî (k.s.) hazreterine ta'n etmek cür'etinde bulunurlar. Bunlar biri iki gören şaşı hükmündedirler.

2050. Deryada şirk ve dolaşık yoktur. Fakat şaşıya ne söyleleyim? Hiç, [2032] hiç!

Vücûd-i hakîkî deryâsında aslâ o deryânın ortağı yoktur ve onun birliğinde şek ve şübhe dolaşıklığı da yoktur. Fakat bu halk nefsü'l-emrde bir olan deryâyı kesîr ve çok görürler ve bu keserâtı, vücûdda ve varlıkta taaddüd-i hakîkî zanneder. Binâenaleyh böyle biri iki gören şaşılara bu vahdet-i vücûda dâir ne söyleyeyim? Hiç, hiç!

2051. Ey putperest! Mâdemki şaşıların çiftiyiz, müşrikçe dem vurmak lazım gelir.

“Şemen”, putperest demektir. Burada tenzîh-i vehmî sâikasıyla keserât-ı eşyayı vücûd-i müstakil sahibi zanneden kimseler murâd buyurulur. Ya'nî, ey bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine sarılıp muhabbet eden kimse! Mâdemki biz biri iki gören şaşıların arkadaşıyız ve onlar ile sohbet etmek mecbûriyetindeyiz, binâenaleyh onların meclislerinde müşrikçe konuşmak lazımdır. Zîrâ böyle bir kimsenin basar-ı basîreti şaşıdır ve ma'lûldür. Bu ma'lûl göz ile iki gördüğü şeyin birliğini isbât etmeye çalışmak boştur.

2052. O birlik ki, o vasf ve hâl tarafındandır, meydân-ı makāle ikilikten gayrı gelmez.

Ya'nî, o birlik ve vahdet vasfa ve hâle taalluk eder. Vasıf ve hâle taalluk eden şeyi anlamak îcâb ettiği vakit, söz söylemek lazım gelir. Söz meydânına ancak ikilik hâli gelebilir. Ya'nî vahdet-i vücûd mes'elesi gāyet gāmız ve nâzik bir mes'eledir. Bunu îzâh etmek için söz söylemek lâzım ve söz için dahi söz söyleyen ve sözü dinleyen iki kimsenin vücûdu iktizâ eder. Binâenaleyh söz söylemek için birliği kaldırıp ikiliğe teveccüh etmek îcâb eder. Onun için Şeyhülislâm Abdullâh-ı Ensârî (k.s.) Menâzilü's-Sâirîn'de şöyle buyururlar: ما وحد الواحد من واحد اذ كل من وحده جاحد Îzâhan hülâsa-i ma'nâ: "Hakk'ın vahdâniyetini tevhîd eden bir kimse ancak o tevhîdi münkir olarak tevhîd etti. Zîrâ tevhîd lügatte müteaddid şeyleri bir yapmaktan ibarettir. Binâenaleyh tevhîdde birleyen kulun ve birlenen Hakk'ın ve bir de kelime-i tevhîd lafzının vücûdları lâzımdır. Bunlar ise isbât-ı keserâttır. Halbuki tevhîd edenin maksadı keserâtı nefy edip Hakk'ı birlemek idi. Böyle iken yaptığı şey isbât-ı vahdete mugāyir bir hâl oldu."

2053. Ya şaşı gibi bu ikiliği dinle yahud ağzını dik ve hoş sâkit ol!

“Nûş”, dinlemek ma'nâsına “niyûşîden” masdarının emr-i hâzırı olan “niyûş” kelimesinin muhaffefidir. “Nûş kün”, “gûş kün", ya'nî "dinle!" ma'nâ- sınadır. Ya basar-ı basîreti şaşı olan bu halkın ikilik üzerine binâ ettikleri bu tevhîd bahsini şaşı gibi dinle ve sabredip i'tirâz etme, yâhud onların bu kıyl ü kāllerine karışma da, ağzını kapa! Onların meclislerinde sükût-i tâm üzere otur!

2054. Yahud nöbet ile ba'zan sükût ve ba'zan kelâm. Şaşılar gibi davul çal vesselâm!

Yahud nöbetle ba'zan îcâb-ı hâle göre tevhîd hakkında söz söyle ve ba'zan da sus, kelâm davulunu şaşılar gibi çal vesselâm! Bu beyitlerin bu cildin 681 numarasından 685 numarasına kadar olan beyitlere de irtibâtı vardır. Onların da mütâlaası fâideli olur. Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî (k.s.) buyurur ki: "Alimin üç nevi' ilmi vardır: Birisi ilm-i zâhirdir. Alim onu ehl-i zâhire bezl eder. Diğeri ilm-i bâtındır. Ehlinden başkasına ızhâr etmez. Üçüncü ilim, âlim ile Allah beyninde bir sırdır. Bu da âlimin hakîkat-i îmânıdır. Bunu ne ehl-i zâhire ne de ehl-i bâtına ızhâr eder."

2055. Vaktaki bir mahrem göresin, cânın sırrını söyle! Gül görürsen bülbül gibi na'ra vur!

Bu beyt-i şerîfte لا تعطوا الحكمة لغير اهلها فتظلموها ولا تمنعوا عن اهلها فتظلموها ya'nî "Hikmeti ehlinin gayrına vermeyiniz, zulüm edersiniz. Ve onu, onun ehlinden dahi men' etmeyiniz, yine zulüm edersiniz" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ya'nî, cânın sırrı olan vahdet-i Hakk'ı kabûle müsâid bir mahrem gördüğün vakit bu sırrı söyle! Zîrâ bu sırrın ehli gül gibidir. Ey ârif-i Hakkānî! Böyle bir gül görürsen, bülbüller gibi na'ra vur ve bu sırr-ı cânı onlara söyle!

2056. Vaktaki mekr ve mecâz dolu olan tulumu görsen, dudağı bağla ve kendini küp yap!

Ya'nî, Hakk'ın varlığı ile bu vücûd-i mecâzî sâhibi olan keserâtı her vechile ayrı gören kimsenin cismi mekr-i ilâhîden ve vücûd-i mecâzîden dolu olan tuluma benzer. Böyle bir tulumu gördüğün vakit, sakın esrâr-ı vahdeti söyleme! Zîrâ bu tulumun içi evhâm ile dolu olduğu için, ilhâm-ı ilâhîyi ka- bûle müsâid değildir. Zîrâ dolu olan tuluma başka bir şey konamaz. Ma'lûm olsun ki, ulemâ-i zâhir bu vücûdât-ı izâfiyyeyi her vech ile Zât-ı Hakk'ın gay-rı görürler ve kul ile Hak arasında hâlıkıyet ve mahlûkıyet nisbetlerinden [başka] hiçbir nisbet ve taalluk kabûl etmezler. Bu nisbet çömlekçi ile çöm-lek arasındaki nisbete benzer. Böyle bir gayriyyet-i hakîkiyye kul ile Hak ara-sında vâki' değildir. Böyle bir gayriyete kāil olan ulemâ-i zâhir ve ilm-i ke-lâm ulemâsı muvahhidlerin ıstılâhından gāfildirler. Onlar kulun ve Hakk'ın bir olmasından korkarlar. Bilmezler ki, her iki cihetin sübûtüyle beraber hiç-bir vakit Hak kul ve kul da Hak olmaz.

2057. Suyun düşmanıdır, onun önünde kımıldama! Yoksa onun cehil taşı kü-pü kırar.

Ya'nî, o mekr ve mecâz dolu olan tulum, âb-ı hayât olan tevhîd-i ilâhînin ve ma'rifet-i rabbânînin düşmanıdır. Onun önünde hareket etme ve söz söy-leme! Yoksa onun sâika-i cehâletiyle attığı i'tirâz taşı senin cisminin küpünü kırar ve kendi evhâm ve hayâlindeki şerîate göre fetvâ verip küfrüne hükm eder. Nitekim Hallâc-ı Mansûr ile sâir muhakkıklar hakkında böyle yaptılar.

2058. Câhilin siyasetlerine sabr et! "Akl-ı min ledün" ile müdârâ et!

"Siyaset", idâre etmek ve kabâhatlileri te'dîb etmek ma'nâsınadır. “Müdâ-râ", gazabını hazm edip zâhirde hüsn-i muâmele etmek demektir. Ya'nî, ey muhakkık olan kimse! Kādı ve müftü gibi esrâr-ı dînden bî-haber olan câhi-lin siyasetlerine sabr et ve onun câhilâne olan hükümlerine i'tirâz etme! Al-lâh Teâlâ indinden olan akıl ile o câhile hoş müdârâ et!

2059. Nâ-ehillere sabretmek ehiller için cilâdır. Her nerede bir gönül varsa sabr-ı sâfî eder.

Câhil ve nâ-ehil olan kimselerin münasebetsiz olan sözlerine ve muâme-lelerine sabretmek, ehl-i hakîkat olanlara cilâdır ve sebeb-i terakkîdir. Zîrâ sabretmek her nerede bir müstaid kalb varsa o kalbi Hakk'ın mâsivâsından soğutup sâfi eder.

2060. Nemrûd'un ateşi İbrâhîm'e ciladır. Aynanın safveti geldi.

Görmez misin, Nemrûd'un ateşi İbrâhîm (a.s.)a cilâ vermektedir ve onun hâl ve terakkîsinde kalbinin aynasının safveti geldi.

2061. Nûhilerin cevr-i küfrü ve Nuh'un sabrı, Nuh'un âyîne-i ruhunun saykalı oldu.

Nûh (a.s.)ın kavminin küfür ve inkârlarının cevri ve Nûh (a.s.)ın onların cevir cefâlarına karşı sabr etmesi, Hz. Nuh'un âyîne-i ruhunun saykalı ve cilâsı oldu. Nitekim İbrâhîm ve Nûh (a.s.)ın ve diğer peygamberlerin münkirlerden çektikleri cefâlar ile onların sabırları tefsîr kitablarında tafsîl olunmuştur. Ezcümle, Server-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz'i müşrikler yaraladıkları hâlde o hazret sabredip اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون ya'ni "Yâ Rab, kavmime hidâyet [et], zîrâ bilmiyorlar ve bu edebsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar" buyurur idi.