İçeriğe atla

Arab kadınının yağmur suyu testisine keçe dikmesi ve Arab'ın son derecede olan i'tikādından dolayı ona mühür vaz' etmesi

17. bölüm / 54 · 3880 kelime · ~20 dk okuma

2760. Adam dedi ki: Evet testinin başını bağla; âgâh ol ki, bu hediye bizim için fâidelidir.

Zevc, zevcesine dedi ki: "Aman gözünü aç, bu hediye bizim için fâidelidir; testinin ağzını iyice bağla!

2761. Şah bu hediye ile orucunu açmak için, sen bu testiye keçe dik!

2762. Zîra böylesi bütün âfakta yoktur; rahîkın ve mâye-i ezvākın gayri değildir.

"Rahîk" sâf su ve hâlis şarâb ma'nâlarına gelir. Ya'nî "Bu suyun misli dünyanın hiçbir tarafında yoktur; öyle bir hâlis sudur ki, bütün zevklerin esâsını teşkil eder."

2763. Zîrâ ki, onlar acı ve tuzlu sudan daimâ pür-illettirler ve yarım kördürler.

Bu beyt-i şerîfde "hediye götürülecek şâh"dan murâd, mürşid-i kâmil ve onun tevâbiidir. "Su"dan murâd dahi ulemâ-i zâhirin ilmidir; ve "erkek" dahi ulemâ-i zâhirin timsâlidir; zîrâ ilm-i zâhir ulemâsı kendi ilimlerini pek yüksek görüp ehl-i hakikatin ilmini acı ve tuzlu [su] gibi ve onları da fesâd-ı i'tikād ile ma'lûl görürler ve onları ilm-i hakîkîyi rü'yetten kör zannederler.

2764. Bir kuş ki, onun meskeni tuzlu su ola; onun berrâk suyunun yerini o, ne bilir?

"Kuş"dan murâd rûhdur. Ya'nî bir rûh ki, tuzlu su gibi olan havâss-i hamsenin verdiği ilmi mesken ittihâz etmiş ola; o rûh, ehl-i hakikatin berrâk su gibi olan ulûm-ı ledünniyyesinin mahallini ne bilir? Ya'nî öyle bir rûh vâridât-ı kevniyye ile meşgüldür, vâridât-ı ilâhiyyenin ne demek olduğunu bilmez.

2765. Ey kimse ki, senin yerin tuzlu su pınarındadır; sen Şatt'ı ve Ceyhun'u ve Fırat'ı ne bilirsin?

Ey ilm-i zâhirî sâhibi olan kimse, sen henüz tuzlu su pınarı olan havâss-i zâhiren ile mukayyedsin ve makāmın âlem-i sûrettir. Sen insân-ı kâmilin mukîm bulunduğu mak'ad-i sıdkda, Şattu'l-arab ve Ceyhun ve Fırat şehirlerinin tatlı suları gibi dâimü'l-cereyân olan ulûm-ı ledünniyyeyi ne bilirsin?

2766. Ey bu fânî ribattan kurtulmamış olan kimse, sen mahvi ve sekri ve inbisâtı ne bilirsin?

Ey bu fânî olan âlem-i sûret misafirhanesinden yakasını kurtaramamış olan kimse, sen ehl-i hakîkatin bahs ettikleri "mahv" ve "sekir" ve "inbisât" hallerinin zevkıni ne bilirsin? "Mahv" abdin, aklından gâib olması haysiyetiyle, kendisinden evsâf-ı âdetin kalkması ve ondan şarâbdan sarhoş olan gibi, aklın medhali olmayan efâl ve akvâl hâsıl olmasıdır. "Sekr" kavî bir vârid sebebiyle kendinden gâib olmaktır ki, bu hâl, tarab ve iltizâz verir; ve bu hâl, "gaybet" hâlinden akvâdır. “İnbisât” rahmet ve ünse işareti mûcib olan bir vârid-i ilâhîdir ve inkıbâzın zıddıdır. Bu îzâhât, Hz. Şeyh-i Ekber'in beyânât-ı aliyyelerinden nakl edilmiştir ve ulemâ-i zâhire bu ezvâkdan bî-haberdirler.

2767. Ve eğer bilir isen, senin naklin babadan ve ceddendir; senin indinde bu isimler ebced gibidir.

Ey ilm-i zâhirî sâhibi; sen ehl-i hakikatin bu ıstılâhâtını bilsen bile şundan bundan işitmek veyâ bir kitabda okumak sûretiyle bilir ve nakl edersin.

2768. Ebced ve hevvez gerçi çocuklara zahir ve aşikardır; ma'na ise çok uzaktır.

Ya'nî ebced ve hevvezin lafızlarını çocuklar pek iyi bilirler ve dâimâ okurlar; fakat ma'nâlarından aslâ haberleri yoktur ve ma'nâsı, onların zevkınden pek uzaktır. Zîrâ bu ebcedin her bir kelimesi, lisân-ı Arab'da, bir ma'nâya delâlet eder ve bunlara şöyle ma'nâlar verilir: "Ebced" ابى آدم عن الطاعة جد " "Adem tâattan ibâ edip şecereye takarrübe mücidd oldu." "Hevvez" تحرك الى التوبة Rücû'a hareket etti" "Hutti" حط و سقط عنه الذنب "Ondan günâhı sukūt etti" "Kelemen" تلقى الكلام من ربه Rabbinden kelâm telakkî etti." "Safas" سعى فصار مقبولا “Çalıştı, makbûl oldu." "Karaşet" کسبت نفس آدم درجة عالية و فضائل سامية Adem'in nefsi yüksek derece ve âlî faziletler kazandı." "Sehaz" انعم الله عليه "Allah Teâlâ ona in'âm etti." "Daziglen" خلص من الغل والغش "Gill ü gışdan kurtuldu."

İşte çocuklar böylece bu elfâzı okuyup ma'nâlarının zevkıne vakıf olmadıkları gibi, ehl-i zâhir dahi ıstılâhât-ı evliyâyı böylece işitip telaffuz ederler; fakat zevklerinden ve ma'nâlarından pek uzaktırlar.

2769. İmdi o Arab erkeği testiyi kaldırdı, sefere gitti; gece gündüz onu taşıdı.

2770. Dehrin afetlerinden testi üzerine titreyici oldu; o testiyi sahradan şehre [2730] kadar taşıdı.

Bu beyt-i şerîfde akıl ve nefsin sülüküne ve Hakk'a teveccühüne işaret buyrulur.

2771. Kadın seccadesini açmış, niyaz cinsinden "Ya Rab, selâmet ver!" demeyi namazda vird etmiş idi.

2772. (Derdi) ki: Bizim suyumuzu alçaklardan hifz et; yâ Rabb, o gevheri o deryaya ulaştır!

2773. Vâkia zevcim müteyakkızdır ve zû-fünûndur; fakat gevherin binlerce düşmanı vardır.

2774. Hoş, gevher ne ola, âb-ı kevserdir; gevherin aslı olan şey bundan bir katredir.

Bu suya gevher demek ne demek? O âb-ı kevserdir. Gevherin aslı olan şey bu suyun katresidir. Bu beyt-i şerîfde sâlikin ilim ve ameline ziyâde kıymet verdiğine ve ona i'timâd ettiğine işâret buyrulur. Zîrâ sâlik, bidâyet-i sülûkünde nüfüz-ı nazara mâlik değildir. Beyt-i Sâib: "Kimsenin kendi tâatının hayrına i'timâdı yoktur; o bî-basardır ki, değneğe dayanır."

2775. Kadının dualarından ve onun niyazından ve erkeğin gamından ve onun ağır yüklülüğünden;

2776. Hırsızlardan ve taş zararından tevakkufsuz dârü'l-hilafeye kadar götürdü.

Bir taraftan kadının duâları ve Hakk'a olan münâcâtı ve erkeğin testiye zarar isâbeti ihtimali gamı ve hâmil olduğu testi ve suyun ağırlığı, rahmet-i ilâhiyyenin tecellîsine sebeb olduğu ve esnâ-yı râhda hırsızların tecavüzüne ma'rûz kalmaksızın ve testi bir taşa çarpıp kırılmaksızın bilâ-tevakkuf halîfenin bulunduğu şehre kadar o testiyi götürdü. "Hırsızlar”dan murâd, sudûra vesvese ilkā eden gülâne tabîattır ve "taş"tan murâd dahi, rehzen-i tarîk olan insan şeytanlarıdır.

2777. İn'amlardan dolu bir dergah gördü; ehl-i hâcet tuzaklar döşemişler.

Erkek hediyesiyle beraber dârü'l-hilâfeye vusûlünde in'âm ve ihsânlardan dolu bir dergâh gördü ki, ehl-i hâcetten her birisi ihsânları avlamak için birer tuzak kurmuş, ya'nî bir vesile ihzâr etmiş idi.

2778. Her dem, her tarafta bir sahib-i hâcet, o kapıdan atâ ve bir hil'at bulmuş.

2779. Kâfir ve mü'min ve güzel ve çirkin için, güneş ve yağmur gibi idi; cennet gibi değil.

Dergâhdan çıkan ihsân, güneş ve yağmur gibi kâfir ve mü'min ve güzel ve çirkin olanların üzerine müsâvâten müstevlî olurdu. O dergâhın ihsânı, cennetin in'âmı gibi, yalnız mü'minlere münhasır değil idi. Ya'nî onun tecellîsi "rahmet-i rahmâniyye" idi ki, rahmet-i âmme-yi sıfâtiyyedir; ve kâfir ve mü'minin kâffesi ve hatta İblîs bu rahmet ile merhûmdur; fakat cennetteki tecellî "rahmet-i rahîmiyye"dir ki, bu rahmet rahmet-i hâssa-i sıfatiyyedir. Ba'zı nüshalarda bu beyt-i şerîfin ikinci mısra'1 همچو خورشید و مطر بل چون بهشت vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "O dergâhın ihsânı, güneş ve yağmur gibi idi ve belki herkes istediğine nâil olmakta, cennete müşâbih idi" demek olur.

Hind nüshalarında ise bu mısra', büsbütün başka olarak کستریده حضرتی همچون بهشت suretinde vâki'dir. "O dergâhda cennet gibi bir hazret müretteb idi" demek olur ki, ikinci ma'nâya muvâfik olur.

2780. Bir kavmi nazarda müzeyyen, diğer kavmi de ayakta muntazır gördü.

Erkek Arab, halîfenin huzûruna gittiği vakit, iki tâife gördü. Birisi halîfenin nazarında müzeyyen ve mükemmel olmuş, biri de emre müheyyâ bir halde ayakta bulunmuştur. Müzeyyen olanlar, mürşid-i kâmil olan halîfenin terbiye ve irşadıyla vâsıl-ı Hak olanlardır; ayakta olanlar ise henüz sülûkünü itmâm etmemiş bulunanlardır.

2781. Süleyman'dan karıncaya kadar, hâs ve âm, cihân gibi nefh-i sûrdan diri olmuştur.

Ya'nî cihân, İsrafil (a.s.)ın nefh-i sûrundan nasıl diri olursa, kutb-ı âlem olan halîfenin nefh-i sûrundan dahi, Süleyman'dan karıncaya varıncaya kadar; ya'nî yukarı sınıftan, aşağı sınıfa varıncaya kadar bütün havâss ve avâm diri olmuş idi. Nitekim Mesnevî-i Şerîf'in aşağılarda gelecek olan bir beytinde هین که اسرافیل و قتند اوليا ya'nî "Âgâh ol ki evliyâ vaktin İsrafil'idirler" buyrulur. Zîrâ ma'mûriyyet-i âlem halîfe-i Hakk'ın vücûdu iledir; ve kutb-ı âlem olmaksızın vücûd-ı âlem, rûhsuz bir cesed hükmündedir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de bu ma'nâyı îzâh buyurmuşlardır. Ve Tedbîrât-ı İlâhiyye nâmındaki eser-i âlîlerinin dîbâcesinde de واباح له التصرف في الاكوان ya'nî "Ekvânda tasarrufu ona mübah kıldı" buyururlar. Ve bir fıkrada da و سوى قبضته الاخذ بين من آمن به و كفره واشهده على تلك القبضة ya'nî "Îmân eden ile küfür eden kimse arasında ahzı, onun kabzasında müsâvî kıldı ve bu kabza üzerinde ızhâr eyledi" buyururlar. Halîfe-i Hak, yeryüzünde hazîne-i ilâhiyyenin emîni olduğundan ism-i Zâhir ve Bâtın'ın tecelliyâtı, cemî-i zerrât-ı âleme halîfenin kabzasından vâki' olur ve o kabzadan tevzî' olunur. Ve îmân ve küfür, tecelliyât-ı esmâiyyeden ibaret olup bu her iki şe'nin iktizââtı, onların mezâhiri olan mü'minler ile kâfirlere, ya'nî şerîf ve vazî' olanlara tevzî' olunur.

2782. Ehl-i sûret, cevherler içinde örülmüş; ehl-i ma'na da ma'na bahrini bulmuştur.

Ehl-i sûret olan ulemâ-i zâhire ve mütekellimîn, suver-i âlemi "cevher" ve "araz" kısımlarına taksîm etmişlerdir; ve cevher "sûret" ve "araz" ise "ma'nâ" dan ibaret bulunmuştur. Ve ehl-i ma'nâ ise, âlemin hey'et-i mecmû-asını arazdan ibaret görüp ma'nâ denizine dalmışlardır. Meselâ mütekellimîn, "Cisim cevherdir" derler ve cismi, "Kendisinde tûl ve arz ve umk olan şey" diye ta'rîf ederler. Halbuki tûl ve arz ve umk ise arazdır; zîrâ bunlar, bir cis-me mukārin olmaksızın görünmezler. Ve bu arazlar cismin hudûd-ı zâtiyye-sidir; binâenaleyh birtakım arazlar toplanıp cismi vücûda getirmişlerdir. Böy-le olunca cisim hakikatte cevher değildir; belki a'râzın hey'et-i mecmûasıdır. Fakat ulemâ-i zâhire ve mütekellimîn sûrette ve cevherlerde müstağrak ol-duklarından bu hakikati idrak edememişlerdir; bu hakikatı ancak ehl-i ma'nâ görürler.

2783. Ne acibdir ki, himmetsiz olan kimse himmetli olmuş; ve ne acibdir ki, himmetli olan kimse de ni'met bulmuştur.

Taaccüb olunacak şeydir ki, Hakk'a teveccüh hususunda, himmet sahibi olmayan kimseye, halîfe-i Hak huzûrunda himmet gelmiş ve Hakk'a teveccüh etmiştir; ve himmeti âlî olan kimseye de Hakk'a vusûl ni'meti hâsıl olmuştur.

در بیان آنکه چنانکه گدا عاشق کرمست عاشق كريم كرم كريم هم عاشق گداست . اگر گدا را صبر بیش بود کریم بر در او آید. و کریم را صبر بیش بود . گدا بر در او آید اما صبر گدا کمال گداست و صبر كريم نقصان اوست

Onun beyânındadır ki, fakîr nasıl keremin âşıkı kerîmin âşıkı ise, kerîm keremi dahi fakîrin âşıkıdır. Eğer fakîrin sabrı ziyâde olursa kerîm onun kapısına gelir; ve kerîmin sabrı ziyâde olursa fakîr onun kapısına gelir; lâkin fakîrin sabrı fakîrin kemâlidir; ve kerîmin sabrı onun noksânıdır

2784. Nidâ geldi ki: Ey talib gel! Cûd, dilenci gibi, dilencilere muhtaçdır.

Mürşid-i kâmilin ihsân ve irşâdı, bir dilenci gibi, nâkıslara muhtâçdır; ve irşâd için nâkısları arar.

2785. Sâf ayna isteyen gözler gibi, cûd fakîrleri ve zayıfları ister.

Ma'lûm olsun ki, âlemin sıfât ve [esmâ-i] Hakk'a mazhariyyeti iki vecih iledir: Birisi odur ki, âsâr-ı esmâ mazhar üzerine müretteb olur; nitekim abd merzûk ve Allah Teâlâ Rezzâk'tır; ve merzûkıyyet, rezzâkıyyetin eseri olup abd üzerinde mütehakkık olmuştur; binâenaleyh râzıkıyyet de zahir olmuştur. Eğer merzûk olmasa idi Hak Teâlâ Rezzâk olmazdı. Ve kezâ abd, âbid olunca, Hak Teâlâ da Ma'bûd olmuş olur. İşte esmâ-i ilâhiyye hepsi böyledir. Ve mazhariyyetin dîğer vechi de budur ki, Hak o sıfatla mevsûf ve o isim ile müsemmâ olur. Nitekim bir şahıs, diğer bir şahsa, bir şey hibe etse, o şahıs Hakk'ın Vâhib olması gibi vâhib olur. Ve mezâhirde zuhûr eden bu sıfât-ı ilâhiyye, mezâhirde zâhir olan sıfât-ı Hak'dır ve mazharın sıfatı değildir; ve o ancak te'sîr sebebiyle mazharın sıfâtıdır. Ve Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz işâret buyururlar ki, sıfat-ı cûd ihsân etmek için fakîr ister ki, o muhsenün-ileyh olsun. Eğer bu olmasa, Hak Muhsin ve Cevâd olmaz idi. Güzelin ma'şûk olmak için âşık istemesi de böyledir. Ve işte Hakk'ın cûdu zâhir olmak için şer'-i şerîfinde, sâili suâlinden zecr etmek memnû' oldu. (Bu bahis, Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullâh (kuddise sırruhuma) şerhlerinden tercüme edilmiştir.)

2786. Güzellerin yüzü aynadan yakışıklı olur; ihsanın yüzü de fakîrden zahir olur.

2787. Binâenaleyh bu sebebden Hak والضحى [Ve'd-duhâ]da, ey Muhammed (s.a.v.) sâil üzerine ses vurma buyurdu.

Bu beyt-i şerif وَ َأمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ (Duhâ, 93/10) ya'nî "Ey Habibim, dilenciyi kovma!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve sâilin zecr olunmamasının hikmeti yukarıda îzâh olundu.

2788. Mâdemki sâil cûdun âyînesidir, sakın ki o nefes âyînenin yüzüne ziyân olur.

Ya'nî sâili kovman, ihsân âyînesinin sathını nefesle bulandırmak ve içine aks edecek sûrete mâni' olmak kabílindendir.

2789. O birisi, cûş-ı fakîri zahire getirir; ve bu birisi sâillere ziyadelik bahş eder.

O birisi, ya'nî fakîrin kereme âşık olması, fakîrde cûş ve hareket ızhâr ederek onu kerîmin kapısına götürür; ve kerîmin fakîre âşık olması da fakîrlere ziyâdelik ve ihsân bahş eder.

2790. Böyle olunca, fakîrler cûd-ı Hakk'ın aynasıdırlar ve o kimseler ki, [2750] Hak iledirler, cûd-ı mutlakdırlar.

Ya'nî وَ اللهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءِ ( Muhammed, 47/38) ya'nî “Allah Teâlâ ganîdir ve sizler muhtaçsınız" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, a'yân-ı mümkinâtın hepsi fukarâ sınıfına dâhil olup Hakk'ın ihsânına muhtâçdırlar; ve enbiyâ ve evliyâ ise, kendilerinden fânî olup Hakk'ın sıfatıyla kāim bulunduklarından, onların cûd ve ihsânı dahi, Hakk-ı mutlakın cûd ve ihsânı olmuş olur. Ve Hafız Şîrâzî hazretleri dahi bu ma'nâyı şu beyitte şöyle buyururlar: “Ma'şûk-i hakîkînin sâyesi âşık üzerine düştü ise ne oldu? Biz vücûdda O'na muhtaç idik; O da zuhûrda bize müştâk idi."

2791. Ve o kimse ki, bu ikiden gayridir, o bir ölüdür. O, bu kapı üzerinde değildir, bir perdenin nakşıdır.

Ya'nî Allah'a muhtaç olmayan veyâ Allah'da fânî olmayan kimse, bir ölüdür. O, bu Hak kapısında değildir; belki bir perde mesâbesinde olan halkın kapısındadır ve bu perdenin nakşıdır. zîrâ efrâd-ı mahlûkāttan her birisinin sûreti, bu âlemde bir ma'nâdan dolayı nakş olunmuştur; ve onun ma'nâsı mazhar olduğu isimdir; ve o nakış, kendi ma'nâsının perdesi ve hicabıdır. Binâenaleyh mahlûk kapısına ilticâ edenler, o perdenin nakşı olur. O kimsenin arasını farktır ki, Hakk'a muhtaç ve Hakk'ın teşnesidir; ve o kimsenin arasını farktır ki, Hudâ cânibinden fakîrdir ve O'nun gayrinin teşnesidir

Bu bahiste, Hakk'a muhtaç olan ve Hakk'ın teşnesi ve âşıkı olan kimse ile, Hak cânibinden, kendisine hidâyet nâmına bir şey verilmemiş ve fakîr bırakılmış ve Hakk'ın mâsivâsına teşne ve âşık olmuş olan kimse arasındaki fark beyân olunur.

2792. O fakîrin nakşıdır, ehl-i cân değildir; köpek nakşına kemik atma!

Kendisine Allah Teâlâ cânibinden hidâyet verilmemiş olan kimse dahi muhtâç ve fakîrdir; velâkin fakîrin nakşı ve heykelidir, cân sâhibi değildir. Hiç sen, köpek nakşını ve heykelini görsen, onun önüne kemik atar mısın? Ya'nî insân-ı kâmiliin huzûruna, Hakk'a vusûl kasdıyla değil, belki dünyâ ve âhiretin hırs-ı ni'meti emeliyle giden bir derviş, ehl-i cân olmadığı için, insân-ı kâmil ona gıdâ-yı ma'nevî olan feyz-i ilâhiyi lâyık görmez. Zîrâ dünyânın huzûz ve şehevâtı insanı cehenneme ve âhiretin huzûz ve şehevâtı cennete götürür; cennet-i zâta götürmez.

2793. O, lokma fakrını tutar, fakr-ı hakkı değil; ölü nakşın önüne sen tabak koyma!

Öyle bir dervîş, bir kâmilin dergâhına gelirse, dünyâda ve cennette yemek ve içmek için ve nefsinin hazzı için gelir; ve feyz-i zâta muhtâç olduğu için gelmez. Binâenaleyh o kimse, bir ölü cesed hükmündedir. Sen, ölmüş bir cesedin önüne gıdâ-yı ma'nevî tabağı koyma!

2794. Ekmek fakîri toprağa mensub balık olur, balık şeklidir; lakin denizden ürkücüdür.

Gıdâ-yı sûrî arkasında koşan fakîr, kara balığı gibidir. Vâkıâ şeklen balığa benzer ammâ, denize tahammülü yoktur, kaçar. Ya'nî sûret fakîri ile ma'nâ fakîri muhtaçlık nokta-i nazarından birbirine benzerler; velâkin ehl-i sûret ma'nâdan ürkerler ve bu sebeble iki fakîr birbirinden ayrılır.

2795. O ev kuşudur; sîmurg-ı hava değildir; o gıda yer, Hak'dan yemez.

O ekmek fakîri, cisim evinde mahbûs olan bir kuştur; gâyet geniş olan havâ-yı hakikatin zümrüd-i ankāsı değildir. Öyle bir fakîr gıdâ-yı sûrî yer, içer. ابیت عند ربی یطعمنی و یسقینی ya'ni "Ben Rabb'imin indinde beytûtet ederim; bana yedirir ve içirir" hadîs-i şerîfinde işaret buyrulduğu üzere, Allah Teâlâ'dan yiyip, içmez.

2796. O atâ için Hakk'ın âşıkıdır; onun cânı, hüsn-i cemâlin âşıkı değildir.

Bu beyt-i şerîfde iki sınıfa işâret buyrulur: Birisi insân-ı kâmilin huzûruna gıdâ-yı sûrîden intifa' için gidenlerdir; ve diğeri de ni'am-ı sûriyye-i uhreviyyeye tama' edenlerdir. Bunların her ikisi de Zât-ı Hakk'ın âşıkı değil, belki kendi nefislerinin âşıkıdırlar. Hüsün ve cemâl-i mutlakın âşıkı olanlar, bu iki tama'dan varestediler. Nitekim الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا و هما حرامان على اهل الله ya'ni "Dünyâ, ehl-i âhirete harâmdır ve âhiret de, ehl-i dünyaya harâmdır ve onların ikisi de ehlullâha harâmdır" buyrulur.

2797. Eğer o, aşk-ı zâtı tevehhüm ederse, esma' ve sıfat vehmi, zât olmaz.

Birisi çıkıp derse ki "Yukarıda zikr olunan her iki sınıf, mezâhirde zâhir olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin âşıkıdırlar; ve sıfât mevsûfun ve isim müsemmânın aynıdır." Biz cevab veririz ki: Sıfat ve esmânın âşıkı, zâtın âşıkı gibi değildirler; zîrâ zât mertebesinde, sıfat, na't ve isim mahv ve müstehlektir; ve sıfât ve esmâ ancak, tenezzül-i zâtî neticesinde vâki' olan taayyünât mer- tebesinde mevzû'-i bahs olur; ve bu mertebe-i taayyünât ise mevhûm ve i'tibârî olan merâtibdir. Ve biz sıfât ve esmâya bu âlemin vücudundan intikāl ederiz; âlem ise vücûd-ı hakîkî sâhibi değildir, onun varlığı mevhûmdur; binâenaleyh esmâ ve sıfât vehmi, zât değildir. Çünkü sıfât ve esmâ taakkul olunur, zât ise, senin taakkul ve tevehhüm ettiğin şeyden münezzehtir. Hz. Pîr, bu beyt-i şerîf ile âtîdeki beyitlerde kemâl-i tenzihi beyân buyururlar.

2798. Vehim mahluktur ve mevlûd gelmiştir; Hak doğurmamıştır, O doğrulmamıştır.

Ey sâlik, senin taakkul ve tevehhüm ettiğin şey mahlûktur ve senden doğmuştur. Halbuki zât-ı Hakk'ın kendisi doğmamıştır ve bir şeyi de doğurmamıştır. Eğer biri çıkıp derse ki: "Bu gördüğümüz suver-i eşyâ nereden çıktı?" Cevâben deriz ki: Bu eşyâ ve mahlûkāt, zât-ı Hakk'ın, kendi zâtı ile, kendi zâtına, yine kendi zâtında vâki' olan bir tecellîsidir. Ya'nî zâtın kendi vücûdunda merâtib-i muhtelifeye vâki' olan tenezzülü ve her bir mertebe-i tenezzülünde o mertebeye mahsûs olan sıfât ve esmâ ile zuhûrudur; ve bu merâtib, hakikatleri i'tibariyle birbirinin aynı iseler de, taayyünleri i'tibariyle birbirinin gayridirler; ve bu merâtib ve onların sıfât ve esmâsı ve gayriyyetleri hep hayâldir ve mevhûmdur; ve hakikat-ı vücûd ancak zât-ı Hakk'ındır. Binâenaleyh her kim bu merâtibin âsârına taaşşuk eder ve bu aşkı zâta olan aşkı zannederse, hatâ eder; zîrâ sıfât ve esmâ mevhûm olan bu merâtibden doğmuştur ve onların âsârı ise, kezâlik mevhûmdur; ve vehim ise mahlûktur ve hâdistir. Binâenaleyh hakikat-ı vücûd ne doğurmuştur ve ne de bir yerden doğmuştur. Zîrâ hakikat-ı vücûda menşe' tasavvuru; evvelce yok idi, sonradan var oldu demek, ma'nâsınadır; bu ise varlık olmaz, onun zıddı olan yokluk olur. Halbuki hadd-i zâtında yoktan hiçbir şey çıkmaz, her şey vardan vâr olur ve var olan şeyler de izâfî ve mecâzî ve hayâlî ve mevhûm olan vücûdlardır; başka türlü olmak ihtimali yoktur.

2799. Kendi tasvîrinin ve vehminin âşıkı, ne vakit zü'l-minenin âşıklarından olur?

Vücûd-ı hakîkî merâtibinin sıfatı ve esmâsı âsârına âşık olan kimse, eğer kendisi, bilcümle sıfât ve esmânın müstehlek olduğu zât-ı ahadiyyeye âşık ol- muş zannederse, o kimse kendi tasvîr ve vehmine âşık olmuş olur. Kendi tasvirine ve vehmine âşık olan bir kimse, ihsânlar sahibinin âşıklarından olur mu?

2800. O vehmin âşıkı eğer sadık olursa, onun o mecâzı, hakikat çekici olur.

[2760] Bir sâlik, aşk-ı zât hayâli ile vücûd-ı hakîkî merâtibinin âsârına ve vücûd-ı izâfî ve mecâzîye âşık olursa onun o mecâzı, o sâliki vücûd-ı hakîkî cânibine cezb edici olur. Sâlikin bidâyet-i sülükünde Hakk'a vusûlüne delîl, onun hayâlidir; onun için sâliklerden birçokları tecellî-i sıfatîyi, tecellî-i zâtî zannedip aldanırlar. Bu vartalardan murur için behemehâl bir mürşid-i kâmil lâzımdır.

2801. Bu sözün beyânı şerh ister; fakat eski fehimlerden korkarım.

Hz. Pîr efendimiz buyururlar ki: Vücûd-ı hakîkînin vahdeti ve merâtibe tenezzülü ve esmâ ve sıfât sözünün lâyıkıyla ızhâr ve beyânı, şerhe ve tafsilâta muhtaçdır; fakat ulemâ-i zâhirenin, mütekellimînin efkârıyla meşbû' olan eski fehimlerinden korkarım; ve ukul-i zaîfe erbâbının birtakım dekāyıkı ihâta edemiyerek, ta'til-i şerîat vâdîsine sapmalarından havf ederim.

2802. Kısa nazarın eski anlayışları, fikirlere yüz kötü hayal getirir.

Meselâ zâtı ve Hâlık'ı mahlûktan tenzih edeyim derken, nazarının kısalığı kendisini zât-ı vacibi tahdîde düşürür ve onun kısa nazarı bu tahdîdi göremez; ve kezâ yukarıda 2782 numaralı beyitte îzâh olduğu üzere cismi, cevher addeder ve arazlar ile ta'rîf eder; ve arazlar cismin hadd-ı zâtīsi olduğunun ve binâenaleyh cisim, a'râzın hey'et-i mecmuası olduğunun farkına varamaz; fakat bu eski anlayış içinde mahsûr kalır. Eğer ben ona vahdet-i vücûdu ve merâtibi îzâh edersem, bana, sen Hâlık'ı mahlûk ve kadîmi hâdis yaptın diye i'tirâz eder ve bu gibi birçok kötü ve nâ-sezâ hayalleri fikrine getirir.

2803. Doğru işitmeğe herkes kādir değildir; her bir kuşcağızın lokması incir değildir.

2804. Hususiyle ölmüş ve çürümüş bir kuş; bir hayal dolu gözsüz bir kör.

"Kuş"tan murâd, rûhdur; ya'nî husûsiyle bir rûh ki, ulûm-ı zâhiriyye ile veyâ sıfât-ı nefsâniyye ile ölmüş ve çürümüş ve kuvve-i vâhimenin te'sîriyle hayali bâtıl ile dolmuş ve binâenaleyh ulûm-ı evliyâyı göremiyecek derecede basîretsiz ve kör kalmış olursa, artık ona hakāyık ve maârif-i ilâhiyyeyi işittirmek ve göstermek kābil olmaz.

2805. Balığın nakşına deniz ne ve kara ne? Hindûnun rengine sabun ne ve zâc ne?

Balık resmini ve heykelini ister denize bırak, ister karaya bırak; ne denizden hayât bulur, ne de karadan mevt ârız olur; ona ikisi de müsâvîdir. Kezâ kara renkli olan Hindûyu ha sabun ile yıkamışsın, ha vücuduna zâc yağı sürmüşsün, ikisi de birdir; sabun beyazlatmaz, zâc da karartmaz. Bunun gibi, ulûm-ı ledünniyyeye veyâ îmâna ehliyyet-i asliyyesi olmayan kimselere ne kadar telkîn olunsa fäide vermez; onlar insan resmine veyâ heykeline benzerler.

2806. Süreti kâğıt üzerine gamlı nakş edersen, o gam ve şâdîden sebat tutmaz.

Eğer bir kâğıt üzerine gamlı bir insan sûreti tersîm etsen, o sûretin gamdan ve onun zıddı olan şâdîden haberi yoktur. Onun gamlı sûreti mecâzîdir, hakîkî değildir.

2807. Onun sûreti gamlıdır ve o ondan fâriğdir; onun sûreti handandır ve o, ondan nişansızdır.

Kendi tasvîr ve vehmine âşık olanlar ile zât-ı Hakk'a âşık olanların ikisi de sûrette âşık görünürler ve âh, of ederler; fakat ikisi kâğıt üzerine yapılan gamlı resme benzer; aşk-ı hakîkîden bî-haberdir ve onun aşkı mecâzîdir.

2808. Ve bu gam ve şâdî ki, gönülde bir hazdır, o şâdî ve gamın önünde nakşın gayri değildir.

Sûret âşıklarının gamı ve meserreti, ma'şûklarının firâkı ve visâli ile gönülde hâsıl olan bir haz ve hâlettir; fakat zâta âşık olanların gam ve şâdîsinin önünde nakıştan başka bir şey değildir. Zîrâ avâmın gam ve şâdîsi havf ve recâdır; ve havf ve recâ ise hubb-i nefisten zuhûr eder; nefis ise vücûd-ı vehmîden ibârettir. Binâenaleyh bunlar vehmin âşıkıdırlar; fakat kâmile tecellî-i cemâlîden üns ve bu tecellînin istitârından ibaret olan tecellî-i celâlîden de heybet ârız olur. Binâenaleyh hakîkî olan gam ve şâdî bunlardır.

2809. Nakşın gamlı sûreti bizim içindir; ta ki doğru yol bizim hâtırımıza gele.

İnsan nakşı gibi olan ehl-i sûretin gamlı sûretini görmek, bizim gibi zümre-i mürşidân içindir; ve bizim işimize yarar. Çünkü bu sûret, bizim gibi mürşidlere ma'şûk ve matlûbdur; firâkı ve bir doğru yol olan ma'şûkun tarîk-ı vuslatında sebâtı ihtâr eder.

2810. Nakşın handân olan sûreti senin içindir; tâ ki o sûretten ma'na dürüst ola.

Yine o ehl-i sûretin gülen ve beşûş olan hey'eti, ey sâlik senin içindir; çünkü sen o sûret-i handânı gördüğü vakit, onun matlûbunu ve ma'şûkunu elde edip keyiflenmiş olduğunu anlarsın; ve senin matlûbun ve ma'şûkun ise, Hak olup, O'na vuslat için bezl-i himmet lüzûmunu idrâk edersin. Binâenaleyh o sûret-i handân senin ma'nânı dürüst kılar. Nitekim Cenâb-ı Şâh-ı Nakşbend buyururlar ki: Sülüküm esnasında, oyun oynayan iki kumarbaza rast geldim; birisi yutulduğu halde refîkına der idi ki: "Ey arkadaş, bu uğurda başımı bile fedâdan çekinmem." Bunu işitince Hakk'a vusûl için olan himmetimde bir kat daha reh-i şiddet peydâ oldu."

2811. Bu hamamlarda olan nakışlar, câmekânın haricinden, elbiseler gibidir.

Bu beyt-i şerîfde, zamân-ı Hz. Pîr'deki hamamların tertibât-ı dâhiliyyele-rine taalluk eden bir misâl olduğu anlaşılır; fakat ne Ankaravîde ve ne de Hind şerhlerinde "Câme-ken" hakkında vâzıh bir ma'nâ görülemedi. Hind şerhlerinden bir dereceye kadar anlaşılan ma'nâ şudur: O vakitte hamamlarda, soyunanlar elbiselerini asmak için camlı dolaplar varmış; ve bu câmekân- ların iç tarafı duvar olup, oralara asılmış elbise nakışları yaparlarmış. Zamânımızdaki hamamlarda böyle şeyler görmediğimiz için, bu misâli anlamak bize müşkil gelir. Beyt-i şerîfde hamamlarda olan bu resimlerin câmekânın hâricinden bakıldığı vakit, asılmış elbiseler gibi göründükleri beyân buyrulur ki, vech-i teşbîh âtîdeki beyitte îzâh olunur.

2812. Sen hâricte oldukça elbiseler görürsün ve bu kadar. Ey hem-nefes, elbiseyi çıkar, içeriye gel!

Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki olan arkadaş, henüz riyâzet ve mücâhede hamamının içine girmeyenler, âşık-ı vehm ile, âşık-ı Hakk'ı tefrîk edemezler. Onların görüşü, hamam câmekânının hâricinden bakıp da içindeki elbise resimlerini, hakîkî elbise görmelerine benzer. Nefsin enâniyeti libâsını soyun da, riyâzet ve mücâhede hamamının içine gir, o vakit nakış ile libâs ve âşık-ı vehim ile âşık-ı Hakk'ı fark edesin.

2813. Zîrâ elbise ile o tarafa yol yoktur; ten cândan, elbise de tenden âgâh değildir.

Taayyün-i unsurî ile âlem-i hakikat tarafına yol yoktur, zîrâ ten cânın libâsı gibidir; binâenaleyh elbise tenden nasıl haberdâr değilse, ten de candan öylece bî-haberdir.