İçeriğe atla

A'râbîye ikrâm ve onun hediyesini kabûl için, halîfenin bekçilerinin ve nakîblerinin ileriye gelmesi

18. bölüm / 54 · 2972 kelime · ~15 dk okuma

2814. O a'rabî, uzak sahradan vaktâki dârü'l-hilâfe kapısına erişti.

2815. İmdi nakîbler onun önüne geldiler; onun ceybine çok lutuf gül suyunu döktüler.

A'râbînin ihtiyacını söz söylemeksizin o nakîbler anladılar; onların işi, talebden evvel ihsân ve atâ idi.

2816. Onun hâceti, söz söylemeksizin onların fehmi oldu. Onların işi talebden evvel atâ idi.

A'râbînin ihtiyacını söz söylemeksizin o nakîbler anladılar; onların işi, talebden evvel ihsân ve atâ idi.

2817. Böyle olunca, ona dediler: Ey Arab'ın vechi neredensin; yoldan ve zahmetten nasılsın?

Bir insân bir kimsenin yüzünü gördüğü vakit, onun kim olduğunu tanıyabilir. Binâenaleyh tanımak hususunda vücûd-ı insânînin zübdesi, vecihdir. Bu ma'nâya binaen يا وجه العرب "Ya veche'l-Arab" ey Arabın zübdesi, demek olur. Halife nakîbleri "Ey Arabın zübdesi, nerelisin, ya'nî nefsin hangi mertebededir; ve esnâ-yı sülükde çektiğin riyâzet ve mücâhededen ne haldesin?" diye sordular.

2818. (Arab) dedi: Eğer bana vecih verir iseniz, ben vechim; beni arkanıza koyduğunuz vakit, ben bî-vücûhum.

Eğer bana yüz verir ve beni ta'zîz ederseniz, ben zübde ve şerîf olurum; ve eğer bana iltifat etmezseniz, benim vücûh-ı şeref ve izzetten hiçbir vechim olmaz.

2819. Ey kimseler ki, sizin yüzünüzde büyüklük alâmeti vardır; sizin fikriniz Ca'ferî altından daha hoştur.

Ey halîfe-i Hakk'ın nakîbleri, sizin yüzlerinizde ma'nevî büyüklük alâmeti görüyorum; sizin yüzlerinizdeki nûr-ı ilâhî parlaklığı, hulefâ-yı Abbasiyye vüzerâsından Ca'fer Bermekî'nin darb ettirdiği hâlis altının parlaklığından da- ha latîf ve daha hoştur. Târihte mastûrdur ki, Ca'fer Bermekî'nin vezâretinden evvel, bakır ile karışık sikke darb ederlermiş. Kimyâger olan Ca'fer Bermekî, vezîr olunca sikkelerin hâlis altından darbını emr etmiş. Nitekim Enverî'nin kasîdelerinde mezkûrdur. Bu ma'nâya binâen hâlis altın denecek yerde, "Ca'ferî altın" ta'bîri kullanılmağa başlanmıştır.

2820. Ey kimseler, sizin bir dîdârınız dîdârlardır. Ey kimseler, sizin dîdârınız [2779] za altınlar saçılsın!

Ya'nî sizi bir kere görüş, birçok görüşlere mukābildir ve sizin bir kere görülmenize altınlar fedâ olsun. Ya'nî "Ben sizin huzûrunuza menfaat-i dünyeviyye istihsâli kasdıyla geldim; fakat vaktāki sizi gördüm ve sizin nazarınızdan hâlim başkalaştı ve bende nef-i ma'nevî kasdı hâsıl oldu. Binâenaleyh sizin bu bir nazarınıza menfaat-i dünyeviyye fedâ olsun" demek olur.

2821. Ey kimseler, hepiniz Allah'ın nûruyla nazar eder olup, şahın kapısında atâ için gelmiştir.

Bu beyt-i şerif اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'ni "Mü'minin firâsetinden sakınınız, zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Bu hadis-i şerîfde "firâset-i şer'iyye'ye işaret buyrulmuştur; ve firâset iki nevi' olup, birisi "firâset-i hikemiyye", diğeri "firâset-i şer'iyye"dir. Firâset-i hikemiyye, şekil ve şemâilden şahsın ahvâlini keşiftir; ve firâset-i şer'iyye ise şahsın bâtınından ahvâline ıttıla'dır. Ya'nî "Sizin hepiniz, ahvâl-i bâtıneye nazar eder bir hâlde olup, kutb-ı zamân olan şâhın kapısına isti'tâf için gelenlere bahşiş ve atâ ibzāli kasdıyla o kapıda durmuşsunuz" demek olur. Bu beyt-i şerîfde keza ان لله ثلاثمأة قلوبهم كقلب آدم ya'ni "Allah Teâlâ'nın üç yüz kimsesi vardır ki, kalbleri kalb-i Adem gibidir" hadis-i şerîfinde beyân buyrulan nukabâ-i ilâhiyyeye işâret olunur. Bu zevât "ebrâr" ve "ahyâr" tâifesinden daha ileridir. İçlerinden birisi fevt olursa yerine ibâdullâhdan bir münasibini getirirler. Bunların vazîfeleri muhtâç olan ibâdın umûrunu tesviye etmektir; cümlesi kutb-ı zamânın emri altındadır.

2822. Tâ ki o nazar kimyalarını, beşer şahıslarının başı üzerine vurasınız.

Şâhın kapısında durmanızın sebebi, kimyâ mesâbesinde olan nazarlarınızı, ahkâm-ı tabîat altında bakır gibi nâkıs bir ma'den hâlinde kalan, eşhâs-ı beşerin başı üzerine atf edip, onları altın yapmak kasdıdır. Hafız Şîrâzî dahi bu ma'nâda buyururlar: "O kimseler ki, toprağı nazarlarıyla kimyâ ederler; olabilir mi ki, bize de göz ucu ile baksınlar."

2823. Ben garîbim, sahradan geldim, sultanın lutfu ümidi üzerine geldim.

Ben garībim, esfel-i sâfilîn-i tabîat sahrâsından geldim; ve bu kapıya gelişim sultân-ı vakt olan kutbun ve halîfe-i Hakk'ın lutfuna nâiliyyet ümîdi iledir.

2824. Onun lutfunun kokusu sahraları tuttu; kumun zerreleri de cânları tuttu.

Kutb-ı zamânın feyzinin kokusu bütün çöllere yayıldı; kumların zerrâtı bile hayât-ı ma'neviyye bulup cânlara karıştı ve te'sîr etti. Bu duygu üzerine nâil-i feyz olmak için, ben de bu kapıya geldim.

2825. Buraya kadar dînâr için geldim, vaktaki eriştim, dîdârın sarhoşu oldum.

Buraya kadar, para ve maîşet gibi menfaat-i dünyeviyye kasdıyla geldim; vaktāki huzûra eriştim; cemâl-i ma'nevînin sarhoşu oldum ve artık gönülde menfaat-i dünyeviyye alâkası kalmadı.

2826. Bir şahıs ekmek için, ekmekçi tarafına koştu; ekmekçinin hüsnünü gördüğü vakit cân verdi. Bir kimsenin, bir maksad ile bir yere gidip, orada bu maksadından başka bir netîce hâsıl olduğunu beyân için getirilmiş olan bir misâldir ki, bu misâl Arabın hâlini tasvîr eder.

2827. Birisi teferrüc için gülistana gitti; onun teferrücü, bahçıvanın cemâli oldu.

Bu da, dîğer bir misâldir.

2828. A'râbî gibi ki, kuyudan su çekti; Yûsuf'un yüzünden âb-ı hayatı tattı.

Ma'lumdur ki Yûsuf (a.s.) birâderleri tarafından sâika-i hased ile kuyuya atıldı ve oraya bir kervân kondu. Kervan efrâdından bir Arab su çekmek için kovasını kuyuya salıverdi. Yûsuf (a.s.) kovaya sarılıp yukarıya çıktı. Su çeken Arab cenab-ı Yusuf'u يا بشري هذا غلام ya'ni “Müjde yâhû! İşte bir köle!" diye bağırdı. Nitekim kıssası sûre-i Yûsuf'da beyân buyrulur. Su çekmek maksadıyla gelen Arab, başka bir netîce elde etmiş olduğundan, bu da huzûr-ı halîfeye gelen A'râbînin hâlini tasvîren diğer bir misal olarak zikr olunmuştur.

2829. Mûsâ gitti ki, ele bir ateş getire; bir ateş gördü ki, o ateşten kurtuldu.

Ma'lumdur ki Mûsâ (a.s.) Medyen tarafına gittiği vakit Şuayb (a.s.)ın kerîmesini tezevvüc etmiş idi. Vâlidesini ve kardeşini görmek için, Şuayb (a.s.)dan izin alıp harem-i âlîsiyle beraber yola çıktı. Esnâ-yı seferde yolu gâib edip Vâdî-i Eymen tarafına düştüler. Gece karanlık olmakla beraber, hava da pek soğuk idi. O esnâda harem-i muhteremleri de vaz'-ı haml ediyordu. Biraz ateş yakmak îcâb etti. Cenâb-ı Mûsâ her ne kadar çakmak ile ateş yakmak teşebbüsünde bulundu ise de, bir türlü ateş tutturamadı. Bu sırada uzaktan bir ateş gördü; o ateşten tarafa gittiği vakit, beyaz ateşle muhît yeşil bir ağaç gördü ki, o ateşin aslâ yeşil ağaca zararı yok idi. Ve o havâlide ferd-i vâhid de mevcûd değil idi. Mûsâ (a.s.) bu hâlle tahayyürde iken, ağaçtan إنى أنا الله (Tâhâ, 20/14) [Muhakkak ki ben, Allah'ım] hitâbı geldi. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fass-1 Mûsevî nihâyetinde buyururlar ki: “Ateş cenâb-ı Mûsâ'nın muhtâç olduğu bir şey bulunduğu için, Allah Te- âlâ hazretleri ona matlûbunda tecellî etti ve bu tecellîyi de, O'na teveccüh etmesi ve O'ndan i'râz etmemesi için yaptı. Zîrâ cenâb-ı Mûsâ'ya o sırada matlûbu olan ateş sûretinden gayri bir sûrette tecellî ede idi, Mûsâ (a.s.) himmetini ateş aramak gibi bir matlûb-ı hâs üzerine cem' ettiği için, matlûbunun gayri olan sûretteki tecellîye iltifat etmez idi ve der idi ki: "Bana şimdi ateşin lüzûmu vardır; hele ben ihtiyacım olan ateşi tedârik edeyim; sonra şu hâl-i acîbin tahkîkıne mübâşeret edeyim." Binâenaleyh o Hak'dan yüz çevirmiş olur idi; ve o Hak'dan yüz çevirince, Hak dahi ondan yüz çevirir idi. Bundan anlaşılır ki, Hak Teâlâ lutf edeceği bir kuluna matlûbu sûretinde tecellî buyurur." İşte beyt-i şerîfde bu vak'aya ve hakîkate işaret buyrulur.

2830. Îsâ düşmanlardan kurtulmak için sıçradı; o sıçramak, dördüncü asumâna götürdü.

Ya'nî Îsâ (a.s.)a kasd eden düşmanların teşebbüsleri başka bir netîce verdi. Nitekim bu vak'a sûre-i Nisâ'nın nihâyetlerinde beyân buyrulmuştur; bu da diğer bir misâldir.

2831. Âdem'in tuzağı buğday başağı olmuş; nihayet onun vücudu, insanların başağı olmuş.

Ya'nî Adem, şecere-i menhiyyeye bir niyyetle kasd etti; fakat onun zımnında başka netîce hâsıl oldu. Bu da diğer bir misâldir.

2832. Doğan kuşu gıda için tuzak tarafına gelir; şahın bileğini ve ikbal ve fer bulur.

Ma'lumdur ki doğan kuşunu tutup terbiye ederler ve avlarda, kuşları tutmak için istihdâm ederler; ve bunları avcılar bileklerinin üstünde tutarlar; ve böyle terbiyeli doğan kuşları, ekseriyâ ava giden pâdişâhların kolları üzerinde ikbâl ve fer içinde yaşarlar. Ya'nî doğan kuşu gıdâ bulmak kasdıyla gelir tuzağa tutulur; ve netîcede şâhın kolu üzerinde devlet içinde yaşar. Bu da dîğer bir misâldir.

2833. Çocuk kuş ümîdi üzere ve babasının lutfu ile kesb-i hüner için mektebe gitti.

Çocuğu mektebde tahsile teşvik için babası, lutuf ve ikramlar va'd eder ve sana güzel kuşlar alacağım, mektebe git oku, der.

2834. O birisi mektebden sonra sadra mensub olmuş, aylık vermiş ve bir bedir olmuş.

Çocuk, babasının va'd ettiği kuşa nâil olup oynamak için mektebe gider ve bu maksad ile tahsîle sa'y eder. Çocuklardan birisi nihâyet idâre-i hükûmette sadra geçer ve reîs olur; ve evvelen tahsîl için aylık verir; sonra da ayın bedir hâlindeki parlaklığı gibi, ilim ve mansıb i'tibariyle akrân ve emsâli arasında parlak olur.

2835. Kîn için, Ahmed'in kam'ı, din inadı için Abbâs harbe gelmiş.

Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz'in amcaları olan Hz. Abbâs (r.a.) zamân-ı câhiliyyette intikām almak ve (S.a.v.) Efendimiz'i kahr etmek için kîn ve taassub-ı dîn sâikasıyla Bedir muhârebesinde hâzır olmuş idi. O harb neticesinde mağlûb ve esîr oldu; ve o esnâda da İslâmiyyeti kabûl etti.

2836. Hilafette o ve onun evladı, kıyamete kadar dîne zahîr ve muîn oldu.

Hz. Abbas (r.a.) islâm olduktan sonra, kendisi dîne zahîr olduğu gibi Ibn Abbâs hazretleri de tevcîh-i risâlet-penâhî ile Kur'ân-ı Kerîm hakkında sultânü'l-müfessirîn oldu; ve onun evlâdı Bağdad'da nâil-i hilâfet olup, dîn-i Îslâm'a hizmet ettiler. Bu beyt-i şerîfde "kıyâmete kadar" ta'bîri hakkında Ankaravî hazretleri "Onun neslinden olanlar hilâfet-i ma'neviyye mazharı olup dîn-i mübîne, kıyâmete kadar zahîr ve muîn olsa aceb değildir" buyururlar. Hind şârihleri bu husûsta bir şey yazmamışlardır.

2837. Ben bu kapıya, bir şey isteyici olarak geldim; dehlîze geldiğim vakit sadr oldum.

Huzûr-ı halîfeye yağmur suyu getiren Arab der ki: "Ben bu halîfenin kapısına, emr-i maîşetime medâr olmak için bir şey istemek üzere geldim; âlî bir mertebe-i ma'neviyyeye nâil oldum."

2838. Ekmek için hediye olarak su getirdim; ekmek kokusu, beni cennetlerin sadrına götürdü.

2839. Ekmek âdemîyi cennetten dışarıya sürdü; ekmek beni cennetliklere karıştırdı.

Esfel-i sâfilîn-i tabîat içinde kayd-ı gıdâ, insanları ezvâk-ı rûhâniyye cennetinden hârice çıkardı; halbuki yine o ekmek ve gıda kaydı, beni cennete mensûb olan rûhânîler arasına karıştırdı.

2840. Melek gibi sudan ve ekmekten kurtuldum; bu kapıda felek gibi garaz-[2799] sız oldum.

Melekler gibi rûhânî olup yemek ve içmek kaydından kurtuldum; artık ben, bu halîfe-i Hakk'ın kapısında, felekler gibi asla bir garaz-ı nefsânî olmaksızın devr ediyorum.

2841. Cihanda âşıkların cisminden gayri ve canından gayri garazsız devr olmaz.

Cihânda hiçbir kimsenin devri ve hareketi garazsız ve maksadsız değildir. Ya dünyevî veyâ uhrevî bir garaz ile vâki' olur; fakat âşıklarda ne dünyevî ve ne de uhrevî bin emel kalmamış olduğu için, onların devir ve hareketleri, bir garaz ve maksada müstenid değildir.

Onun beyânındadır ki, dünyânın âşıkı, üzerine güneşin ziyâsı aksetmiş olan duvarın âşıkı gibidir; ve o, bu ziyâ ve parlaklık duvardan olmayıp, dördüncü felekteki güneş cirminden olduğunu anlamak için cehd ve sa'y etmedi; şübhesiz gönlünü kâmilen duvara verdi; ve vaktâki güneşin ziyâsı güneşe ulaştı, o mahrûm kaldı. "Onların arası ile iştihâ ettikleri şeyin arasına hâil olundu." "Zinâ ettiğin vakit hürre ile et ve çaldığın vakitte dahi büyük inci çal" Arab darb-ı meselidir

Hz. Pîr 2797 numaralı beyitte "Esmâ ve sıfât vehmine âşık olan kimse, âşık-ı zât değildir" buyurmuşlar idi. Bu ma'nâyı, bu bahiste te'yîd ve îzâh buyururlar. Ma'lûm olsun ki, dünyâ dediğimiz bu mevtın-ı kesîf-i keserât, vücûd-ı hakîkînin merâtibe tenezzülâtından bir mertebedir. Zât-ı mutlak mertebesinde müstağrak ve muzmahil olan esmâ ve sıfât, o Zât-ı mutlakın her bir mertebeye tenezzülünde, bu mertebenin isti'dâdına göre zâhir olurlar ve her mertebe yekdiğerinin gayridir. Nitekim âlem-i melekiyyet, âlem-i insâniyyetin aynı değildir ve her birerleri başka başkadır. Ve bu merâtib i'tibârî oldukları için, aslâ sâbit değildir; cümlesi bozulup kendi asılları olan zâta rücû' ederler. Nitekim âyet-i kerîmede كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) ya'nî "O'nun zâtı müstesnâ olmak üzere her bir şey hâliktir; hüküm O'nundur ve O'na rücû' olunur" buyrulur. Mâdemki dünyâ dahi, merâtib-i ilâhiyyeden bir mertebe olup mevhûm ve hâliktir ve aslına rücû' edecektir; binâenaleyh dünyâya âşık olan kimse, üze- Onun beyânındadır ki, dünyanın âşıkı, üzerine güneşin ziyâsı aksetmiş olan duvarın âşıkı gibidir; ve o, bu ziyâ ve parlaklık duvardan olmayıp, dördüncü felekteki güneş cirminden olduğunu anlamak için cehd ve sa'y etmedi; şübhesiz gönlünü kâmilen duvara verdi; ve vaktāki güneşin ziyâsı güneşe ulaştı, o mahrûm kaldı. "Onların arası ile iştihâ ettikleri şeyin arasına hâil olundu." "Zinâ ettiğin vakit hürre ile et ve çaldığın vakitte dahi büyük inci çal" Arab darb-ı meselidir

Hz. Pîr 2797 numaralı beyitte "Esmâ ve sıfât vehmine âşık olan kimse, âşık-ı zât değildir" buyurmuşlar idi. Bu ma'nâyı, bu bahiste te'yîd ve îzâh buyururlar. Ma'lûm olsun ki, dünyâ dediğimiz bu mevtın-ı kesîf-i keserât, vücûd-ı hakîkînin merâtibe tenezzülâtından bir mertebedir. Zât-ı mutlak mertebesinde müstağrak ve muzmahil olan esmâ ve sıfât, o Zât-ı mutlakın her rine güneş ziyası aks etmiş olan duvarın âşıkı gibi olur. Vaktâki o âşık olduğu sûret-i mevhûme zâil olur, artık âşıkın aşkının taalluk edeceği mahal kalmaz. Binâenaleyh iştihâ ettiği şey ile âşık arasında Hak hâil olur. Böyle olunca, eğer âşık olacak isen zılâl-ı esmâ ve sıfâta değil, zâta âşık ol! Nitekim bu ma'nâda Arabların kullandığı bir darb-ı mesel hâtıra gelir ki, şöyle söylerler : "Eğer zinâ edersen hürre ile et ve eğer çalar isen, büyük inciyi çal!" Ya'nî bir şeyin iyisini ve a'lâsını intihâb et, demektir. Bunun Türkçe'de mukābili olan "Eğer asılır isen, frenk sicimine asıl" darb-ı meselidir.

2842. Küllün âşıkları cüz'ün âşıkları değildir; cüz'ün müştâkı olan kimse, küllden kaldı.

“Küll”den murâd, mutlak ve “cüz”den murâd mukayyeddir. Zîrâ cemî-i merâtibde esmâ ve sıfât hasebiyle takayyüd ve taayyün eden vücûd-ı mutlak-tır. Ve “cüz”den murâd, bir şeyin küllünü terkîb eden eczâ değildir; belki vücûd-ı mutlakın her mertebesinde, esmâ ve sıfatın âsârının taalluk ettiği mezâhirdir.

2843. Vaktaki bir cüz' bir cüz'e âşık olur, onun ma'şûku çabuk kendi küllüne gider.

Ya'nî mezâhirden birisi diğer bir mazhara âşık olursa, o âşıkın ma'şûku olan sûret derhal fenâ-pezîr olup kendi küllü tarafına avdet eder. Meselâ birisi bir güzel kadına âşık olur; mürûr-ı eyyâm ile onun güzelliği kalmaz, ihtiyarlar. Ondaki hüsün, hüsn-i mutlaktan bir pertev olmakla, kendi küllü tarafına rücû' eder.

2844. O bir gayrin kulunun maskarası oldu; o gark oldu, elini bir zayıfa vurdu.

Cüz'in âşıkı olan ve merâtib-i vücûdda zâhir olan esmâ ve sıfatın âsârına gönül bağlayan kimse, Zât-ı Hakk'ın kulu değil, zâtın kulunun kulu ve maskarası ve mağlûbu oldu. O kimse filhakîka aşk deryâsına gark olmuştur; fakat kurtulmak için elini, bir zayıf olan şeye atıp çabalar durur. Zîrâ eşyâ, esmâ ve sıfatın hicâbı ve esmâ ve sıfât dahi zâtın hicabıdır; şu halde eşyâ, zâ- tın hicabının hicabı olur; ve eşyâda bir şeye âşık olan kimse ise, bir gayrin kulunun maskarası ve mağlûbu olmuş olur.

2845. Hâkim değildir, ta ki ona tîmâr etsin; ya kendi efendisinin kârını veya kendi kârını yapsın.

Cüz'e âşık olan kimsenin, o âşık olduğu şey hâkim ve tasarruf sahibi değildir ki, o aşk hastasını tedâvî edip çâresini bulsun; veyâhut efendinin murâdına muvâfık bir işi yapsın veyâ kendi arzûsuna mutâbık bir iş yapabilsin. Zîrâ bilcümle eşyâ yed-i kudret-i Hak'da zebûn ve mağlûbdur. Onlardan zâhir olan ef'âlin cümlesi, Hakk'ın tasarrufu iledir.

2846. "Hürre ile zinâ et!" bunun için mesel oldu; "Büyük inciyi çal!" bu sebeb ile müntekıl oldu.

Arabların اذا زنيت فازن بالحرة الخ darb-ı meseli bunun için, ya'nî yapacağın işin en iyisini yap diye seni îkāz için nakl edildi. Mesnevî-i Şerif de, haklarında şer'an memnû' olan zinâ ve sirkatin darb-ı mesel olarak îrâdına, ba'zı kimseler tarafından i'tirâz edilmiş ise de, bunların üslûb-ı Kur'ân-ı Kerîm'den gâfil oldukları anlaşılır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerim'de ان الله لا يستحيى أن يضرب مثلاً ما بعوضة (Bakara, 2/26) ya'nî "Allah Teâlâ sivrisineği darb-ı mesel olarak îrâd etmekten istihyâ muâmelesi yapmaz" buyrulur. Çünkü darb-ı meselden murâd olunan ma'nâ, ancak ukūl-i beşeri doğru ve meşrû' yollara sevktir. Binâenaleyh zâhiri ne olursa olsun, ona iltifật olunmaz; ancak maksûd olan doğru ve meşrû' ma'nâya bakılır. Bu ma'nâ âtîde Mesnevî-i Şerîf de gelecektir.

2847. Kul, efendisinin tarafına gitti, o mahzûn kaldı. Gülün kokusu gül tarafına gitti, ona diken kaldı.

Cüz', kül tarafına gitti, o cüz'e âşık olan kimse, onun firâkından dolayı mahzûn kaldı demek olur.

2848. O kendi matlûbundan uzak, sa'yi zâyi', zahmeti bâtıl, ayağı mecrûh kalmıştır.

2849. Bir gölge tutan avcı gibi ki, gölge ne vakit ona bir sermaye olur?

Mahlûkāttan bir şeye âşık olan kimse, havada uçan kuşun, yere düşen gölgesini tutan avcıya benzer. O gölge, o avcıya sermâye olur mu.

2850. Adam bir kuşun gölgesini sıkı tutmuş; kuş ise ağacın dalı üzerinde hayrân olmuştur.

Ahmak adam, ağaç üstünde duran bir kuşun yerdeki gölgesini sıkı sıkı tutmuş; kuş dahi o adamın hareketine hayretle baka kalmıştır. İşte esmâ ve sıfatın zılli olan bir mahlûku sıkı sıkı tutan ve ona âşık olan kimsenin hâli de buna benzer.

2851. Şöyle ki, bu dimağı ezilmiş acaba kime gülüyor? Acib batıl, acıb çürümüş sebeb!

Ya'nî gölgesi tutulan kuş, o ahmak adam hakkında hayretle der ki: Bu beyinsizin sıkı sıkı tuttuğu nedir ki sevinip gülüyor? Ne acîb bâtıl hareket ve sevinerek gülmesi için dahi ne acîb çürük bir sebeb! Bu âlemin suver-i hayâliyesine âşık olanların ve onları elde etmekle mesrûr ve elden çıkarmakla mağmûm olanların hâli de böyledir.

2852. Ve eğer sen, cüz' külle muttasıldır dersen; diken ye, diken makrûn-ı güldür.

Vahdet-i vücûd hakāyıkının zevkıne varmayanlardan birisi çıkıp: “Bu merâtib, Zât-ı Hakk'ın merâtibi ve onlardaki âsâr ve merâtib de, Hakk'ın sıfat ve esmâsının âsârı değil midir; binâenaleyh cüz'e muhabbet külle muhabbeti iktizâ etmez mi?" Diyecek olursa, ona cevâben deriz ki: Mâdemki öyledir, git diken ye! Zîrâ diken güle mukārindir ve çünkü gül ağacının zuhûru güldendir ve onun dikenleri de kezâlik güldendir. Gülün mertebesi başka, dikenin mertebesi başkadır.

2853. Cüz' bu yüzden külle muttasıl değildir; ve yoksa muhakkak ba's-i rusül bâtıl olurdu.

Evet cüz' külle bir yüzden muttasıldır; fakat bir yüzden de muttasıl değildir. Ya'nî âlem taayyün cihetinden Hakk'ın gayridir ve hakîkati cihetinden Hakk'ın "ayn"ıdır. Vahdet-i vücûda i'tirâz edenler veyâhut bu mes'elede büsbütün gulüvve düşüp şerîatı ta'til fikrine gidenler bu ayniyyet ve gayriyyet mes'elesini lâyıkıyla idrak edememek vartasına düşmüşlerdir. Binâenaleyh bu ayniyyet ve gayriyyet mes'elesini lâyıkıyla idrak etmemiş olanların vahdet-i vücûddan bahs etmeleri câiz değildir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fass-ı Süleymânî'de şöyle buyururlar: انما الكون خيال و هو حق في الحقيقة والذي يفهم هذا حاز اسرار الطريق "Kevn ancak hayâldir ve o hakîkatte Hak'dır; ve bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkı hâiz olur."

İmdi taayyün cihetiyle âlem-i kevn ve şehadet Hakk'ın gayri olduğu için, peygamberler vâsıtasıyla şerîat gönderilmiştir; ve eğer her cihetten Hak eşyânın aynı ola idi, şerîata ve peygamberler irsâline ne lüzûm kalırdı?

2854. Mâdemki peygamberler ulaştırmak içindirler, imdi bir ten oldukları vakit, neyi ulaştırırlar?

2855. Ey gulâm, bu sözün nihayeti yoktur. Gün vakitsiz oldu, hikâyeyi tamâm et!

Vahdet-i vücûd ve ayniyyet ve gayriyyet mes'elesinin nihâyeti yoktur; geç kaldık, hikâyeyi bitirelim.