İçeriğe atla

Arab'ın hediyeyi, ya'nî testiyi, halîfenin gulâmlarına tevdî etmesi

19. bölüm / 54 · 1077 kelime · ~6 dk okuma

2856. O su testisini ileri tuttu; o hazret de hizmet tohumunu ekti.

2857. Dedi ki: Bu hediyeyi o sultana götürünüz; şahın saili için hacet cinsinden satın alınız.

Ya'nî hediyem mukābilinde benim ihtiyacımı satın alınız.

2858. Tatlisu ve yeni ve yeşil testidir; çukurda toplanmış yağmur suyundandır.

Ya'nî sâlik, mürşid-i kâmil kapısına, vücûd-ı unsurî testisindeki ilim ve idrâkini mühim ve kıymetli bir şey zannederek takdîm ve medh ü senâ etti.

2859. Ondan nakîblere gülme geldi; fakat onu cân gibi kabûl ettiler.

O dergâhda sâlikin getirdiği akıl ve ilm-i cüz'înin fevkınde pek çok ilim ve irfan ve idrâk olduğundan; onun getirdiği şeyi, büyük bir şey zannetmesine nakîbler güldüler; fakat onu mahcûb etmiyerek kabûl de ettiler.

2860. Zîrâ haberli olan güzel şâhın lutfu, bütün erkâna eser etmiş idi.

[2819] تَخَلَّقُوا بِأَخْلَاقِ اللَّهِ [Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanınız!] hadîs-i şerîfi mûcibince, ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk etmiş olan halîfe-i Hakk'ın ahlâk-ı latîfi, bütün erkânına ve tevâbiine de te'sîr etmiş idi.

2861. Şahların huyu tebeada yer eder; yeşil felek toprağı yeşil yapar.

2862. Şahı bir havuz gibi, tevabii de lüleler gibi bil; su lüleden bardaklara câridir.

"Lüle" su olukları ma'nâsına geldiği gibi, musluk ma'nâsına da gelir. "Gûl" su hazînesi ve bardak ma'nâsınadır. Ya'nî şâh, şadırvanın havuzu gibi ve kurenâsı da musluklar gibidir. Ve şâhın ahlâkı kurenâsına sirâyet eder ve kurenâsından da efrâd-ı ahâlîye te'sîr eder.

2863. Mâdemki cümlesinin suyu temiz bir havuzdandır; her birisi latîf zevkli bir su verir.

2864. Ve eğer o havuzdaki su acı ve pis ise, her bir lüle ancak onu zâhire getirir.

2865. Zîra ki o lüle havuza muttasıldır; bu havuz kelimesinin ma'nâsına havz et!

Ya'nî biz her lüle havuza muttasıldır diyoruz; fakat sen bu "havuz" kelimesinin ma'nâsına iyice dal ve ne demek istediğimizi teemmül et! Zîrâ bu misâl muhtelif derecelerde, muhtelif ma'nâları hâizdir. Evvelen "tevhîd-i zât" ve "tevhîd-i esmâ ve sıfât" ve "tevhîd-i ef'âl"e işarettir. Sâniyen, "havuz" ta'bîri ile atâyâ-yı ilâhiyyenin mevridi olmak i'tibariyle, kalb-i âlem olan "kutb-1 zamân"a ve lüleler ile "imâmân"a ve "evtâd"a ve "abdal-ı seb'a"ya ve "kırklar"a ve "üç yüzler"; ve bardaklar ile efrâd-ı âleme işâret buyrulur. Sâlisen, hükümet-i sûriyyede havuz ile "hükümdâr"a ve lüleler ile "vüzerâ”sına ve bardaklar ile efrâd-ı tebeaya işâret olunur. Râbian, havuz ile cism-i beşerin kalbine ve lüleler ile havâss-i hamsesine ve bardaklar ile a'zâ-yı zâhirîsine işâret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerifde القلب ملك اذا صلح الملك صلحت جنوده و اذا فسد الملك فسدت جنوده ya'ni "Kalb pâdişâhtır, pâdişâh sâlih olduğu vakit, onun cünûdu da sâlih olur ve fâsid olduğu vakit, onun cünûdu da fâsid olur" buyrulur. Birinci mısra'daki "havuz" noktasız "hâ"ile, ikinci mısra'daki "havuz" kelimeleri, noktalı "hâ" iledir.

2866. Bî-vatan olan can şahının lutfu, tenin küllüne nasıl eser etmiştir?

Bu beyit "havuz" ma'nâsına dalmak için Cenâb-ı Pîr tarafından îrâd buyrulan bir meseldir. Lâ-mekân ve bî-vatan olan can şâhenşâhının letâfeti ve sıfâtı tenin hey'et-i mecmûasına nasıl te'sîr eder? Zîrâ ten cemâddır; ona taalluk eden can ise bir ma'nâdır; ve ma'nâ taalluk ettiği sûretin ne dâhilinde ve ne de hâricindedir; binâenaleyh lâ-mekândır ve bî-vatandır. Ve tenin hey'et-i mecmûasında his ve hareket ve idrak gibi latîf olan sıfatları ızhâr eder.

2867. Nisbetleri güzel olan hoş tabîatlı aklın letafeti bütün teni nasıl edebe getirir?

Akıl, rûh-i insânînin sıfatı olduğundan, aslı ve tabîatı latîftir. Binâenaleyh ona mensûb olan şuûnât dahi latîftir. Aklın aslının ve şuûnâtının letâfeti, cesed-i insânînin zâhirine te'sîr edip, onu kavâid-i insâniyye dâiresine getirir. Bu beyit dahi bir misâldir. Akıl havuza ve aklın zuhûr-ı nisebine delâlet eden a'zâlar lülelere teşbîh buyrulmuştur.

2868. Sükûnsuz, kararsız olan aşk, bütün teni nasıl cünûna getirir?

İnsana ârız olan aşk, ya aşk-ı hakîkî-i Hak'dır veyâ aşk-ı mecâzî-i mahlûktur. Her hangisi olursa olsun aşk oynak, kararsız ve sükûnsuz bir hâldir. İnsana ârız olduğu vakit, cesedi ve a'zâ-yı insânîyi deli gibi harekete sevk eder ve gayr-i ma'kül ve mantıkî sözler söyletir. Nitekim Fütûhât-ı Mekkiyye'de mezkûrdur ki, Süleymân (a.s.) zamânında, mescid-i Süleymânî'nin kubbesinde olan kırlangıcın birisi dişisine: "Emr et, şu kubbeyi Süleymân'ın başına yıkayım!" der. Lisân-ı hayvânâta vâkıf olan Hz. Süleymân bu sözü işitince kırlangıcı huzûruna celb edip ve "Söylediğin söz nedir?" diye sorar. Hayvan cevâben der ki: "Yâ nebiyyallâh, o dişi kuşun âşıkıyım ve benim sözüm lisân-ı aşktır; beni ma'zûr gör!" Ve Cenâb-ı Süleymân, bu sözlerden tebessüm buyurur. Bu gibi akvâl ve efâlin nazîri, uşşâk-ı insâniyye arasında pek çoktur.

2869. Deniz suyunun letafeti ki, kevser gibidir, onun taşının kırıntısı hep inci ve gevherdir.

Deniz suyunun letâfeti parlaklıkta âb-ı kevsere benzer; onun taşının kırıntısı, ya'nî emlâhının tekâsüfü hep inci ve mercan gibi gevherlerdir. Bu beyt-i şerîfde يخرج منهمَا اللُّؤْلُؤُ وَ الْمَرْجَانَ (Rahmân, 55/22) ya'nî “O iki denizden inci ve mercân çıkar" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu beyt-i şerîfde denizin muhtelif gevherlerin menba'ı olduğuna işâret buyrulur. Bunların istihsâli erbâb-ı fennin keşfine muallaktır. Hulâsa-i ma'nâ, bir şeyin aslı temiz ve latîf olursa, onun hâsılâtı da temiz ve latîf olur, demektir.

2870. Her hüner ki, usta onunla ma'ruf oldu, şakirdlerin canı da onunla mev- [2829] suf oldu.

Bir ustanın hüneri ve ma'rifeti ne ise, ona hizmet eden çıraklar da o hüneri ve ma'rifeti öğrenirler. İnsân-ı kâmilin yegâne hüneri ise tarîk-ı Hak'da mahv ve fenâ olduğu için ona hizmet eden sâlikler de bunu öğrenirler ve kendilerini enâniyet ve varlık cehenneminden tahlîs ederler.

2871. Usûle mensub olan muallim önünde de, o husûllü zeyrek olan şakird usûl okudu.

"Usûl-i fıkıh" ilmini bilen muallimin huzûrunda da, tahsili müsmir ve zeyrek ve serîu'l-intikāl olan şâkird, mesâil-i fıkhiyyeyi edille-i şer'iyyeden istihrâc ve istinbât ilmi olmak i'tibariyle çetin olan bu ilm-i usûlü okur ve bu ilmi öğrenir.

2872. Fakih olan muallimin önünde de o fıkıh okuyucu, beyanda usûl değil, fı- kih okudu.

Yalnız mesâil-i fikhiyyeyi bilen muallimin huzûrunda şâkird, ilm-i usûlü değil, beyân ve îzâh hususunda sâdece fıkıh okur.

2873. Nahvî olan muallimin önünde de şakirdin canı, ondan nahvî olur.

2874. Keza bir üstâd ki, o tarîkın mahvıdır, şakirdin canı ondan şahın mah- vıdır.

Tarîk-ı Hak'da mahv ve fânî olan bir üstâda hizmet eden şâkirdin canı da o üstâddan, kendi varlığını ve enâniyyetini, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın huzûrunda mahv etmeyi öğrenir.

2875. Bütün bu enva'-ı ilimden ölüm günü, yolun azığı ve düzeni ilm-i fakrdır.

Ya'nî bu saydığımız ilimlerden hiçbirisi, ölüm günü insana fâide etmez; zîrâ hepsi ilm-i kāldir, ilm-i hâl değildir; ilm-i hâl ancak fakr u fenâdır ve mevhûm olan enâniyyeti terktir. Ve tarîk-ı âhiretin zâd u zahîresi de ancak bu ilm-i fakrdır. Eğer ilm-i şerîatı, tarîk-ı Hak'da fanî olmak ve kendi varlığını terk etmeğe âlet olmak için okursa, fâide verir; ve eğer, bana âlim desinler ve herkes beni parmakla göstersinler ve bana hürmet edip mansıb-ı âlî versinler kasdıyla okursa, râh-ı âhirette başına belâ olur vesselâm.