Nahvî ile gemici mâcerâsının hikâyesi
20. bölüm / 54 · 1103 kelime · ~6 dk okuma
2876. Nahvînin biri gemiye bindi; o hod-perest gemiciye teveccüh etti.
2877. Dedi ki: Sen hiç nahiv okudun mu? Hayır! dedi. Ömrün yarısı fenâya gitti, dedi.
Nahiv hocası gemiciye: "Sen hiç nahiv okudun mu?" dedi. Gemici de: "Hayır!" diye cevâb verdi. Nahvî: “Vâh vâh ömrünün yarısı boşa gitti," dedi.
2878. Gemici hiddetten dil-şikeste oldu; fakat o anda cevabtan sâkit oldu.
Gemici nahvînin bu sözünden öfkelenerek incindi; fakat sükût etti, cevâb vermedi.
2879. Rüzgâr gemiyi bir girdaba düşürdü; gemici o nahvîye bağırıp dedi:
2880. Hiç yüzmek bilir misin söyle? Ey hoş sözlü, güzel yüzlü! Hayır! dedi.
2881. (Gemici) dedi ki: Ey nahivci ömrünün hepsi fenâdır; zîrâ ki gemi, bu girdabların garkıdır.
Gemici nahivciye cevâben dedi ki: “Mâdemki yüzmek bilmiyorsun, ömrünün hepsi gitti; zîrâ bu girdâblar gemiyi batırır."
2882. Bil ki burada nahiv değil, mahv lazımdır; eğer sen mahvî isen tehlikesiz suya sür!
"Nahiv"den murâd sûret ve "mahv"den murâd fenâ hâlidir. Ya'nî "Âlem-i hakîkate vusûl ânı olan ölüm günü, sûretin ve cismâniyetin fâidesi olmaz; hâl-i fenâ lâzımdır. Eğer sen, ilm-i kāli bırakıp hâl-i fenâ ehli olmuş isen, korkusuz ve tehlikesiz olarak deryâ-yı hakikate atıl!"
2883. Denizin suyu, ölüyü başı üzere koyar; ve eğer diri olursa, ne vakit deryadan kurtulur?
Denize düşen kimsede bir denizin, bir de düşenin hareketi vardır. İki hareket birbirine taâruz edince, deniz onu boğar. Vaktâki boğulup ölür; artık onun hareketi kalmaz ve ancak denizin hareketi kalır. Bu sûretle boğulan kimsenin hareketsiz olan cesedi, denizin sathında yüzmeğe başlar. Binâenaleyh boğulmanın sebebi, düşenin irâdesi ve hareketi olmuş olur.
2884. Sen beşer vasıflarından öldüğün vakit, esrar denizi seni başı üzerine koyar.
Yukarıdaki misâle mutâbık olarak, ey sâlik sen evsâf-ı beşeriyyeden موتوا قبل ان تموتوا ya'ni “Ölmeden evvel öl[ünüz!]” emri mûcibince ölür; ve irâdeni terk edersen, esrâr denizinin muharriki olan irâde-i ilâhiyyeye tâbi' olursun; ve esrâr denizi artık seni başı üstünde tutar.
2885. Ey kimse ki sen halâyıka eşek ta'bîr edersin, bu zaman eşek gibi buz üzerinde kalmışsın.
Bu beyt-i şerîf ilimlerine mağrûr olup halkı tahkîr ve techîl eden ulemâ-i zâhireye hitâbdır. Ya'nî "Ey nahiv ve mantık vesâire gibi ulûm-ı zâhireye mağrûr olmuş olan kimse, sen bunları bilmeyen kimseleri gördüğün vakit, onlara "eşek" ve "hayvan" gibi ta'bîrleri revâ görürsün. Halbuki bu kıyl u kāl ilmi bu âlemin sûretine taalluk eder. Bu âlem-i sûret ise, incimâd ve kesâfet âlemidir ki, her ân ve zamân fenâya ve inhilâle mahkûmdur. Binâenaleyh asıl senin kendin buz üzerinde tırmanıp ayakları kayan eşeğe benzer. İşte sen, bu âlem-i incimâd ve kesâfette tırmana tırmana kayıp düşmüş ve ileriye gidememişsin.
Ulûm-ı zâhire hakkında Cenâb-ı Pîr Fihi Mâ Fíh'lerinde şöyle buyururlar: "Sen i'tizâr edip dersin ki, ben kendimi âlî hizmetlere meşgûl ediyorum; fıkıh ve hikmet ve tıb ve mantık ve nücûm vesâire gibi ulûm tahsil ediyorum. Cevâb veririm ki, nihâyet bunların cümlesi kendin içindir; eğer fıkıh tahsilinde isen bunu, elinden ekmeğini bir kimse kapmasın ve elbiseni yırtmasın ve seni öldürmesin, tâ ki selâmetle yaşayasın diye öğreniyorsun. Ve eğer nücûm tahsil ediyor isen, ahvâl-i felek ve onun te'sîrâtı ve zemîndeki bolluk ve kesâdlık ve emn ü havf hep senin ahvâline taalluk eder ve senin içindir ilh..."
2886. Eğer sen cihanda zamanın allâmesi isen, işte bu cihanın ve zamanın fenâsını gör!
Ey ilm-i zâhirine mağrûr olup, kendisini zamânının allâmesi gören kimse! Eğer ilminde kıymet varsa, içinde yaşadığın cihânın ve geçirmekte olduğun zamânın ânen-fe-ânen fenâsını gör ve her ân-ı gayr-i münkasimde âlemin tecellî-i kahrî ile ma'dûm ve tecellî-i lutfi ile mevcûd olduğunu, kendi nefsinde zevkan müşâde et!
2887. Size mahv nahvini öğrenmemiz için, nahvî âdemini o cihetten diktik.
“Mahv” lügatte kasd, misâl, cihet, mikdâr, nev' ve isim ma'nâlarına gelir. Burada, cihet ve taraf ma'nâsı münasibdir. Ya'nî “Ey sâliklerim, bu A'râbî kıssasına nahvî hikâyesini zam ve ilave etmemizin sebebi, sizlere mahv ve fenâ ciheti öğretmemizdir. Zirâ bu cisim gemisi, vücûd-ı hakîkî-i Hak deryâ- sında yatıp mahv olmak mukarrerdir. Binâenaleyh mahv-ı ıztırârî ve tabîîden evvel, mahv-ı ihtiyârî tarafını öğrenirseniz, vücûd-ı hakîkînin herhangi bir mertebesine intikāl ederseniz râhat ve cennet içinde bulunursunuz.
2888. Ey yâr-ı şigerf, fıkhın fıkhını ve nahvin nahvini ve sarfın sarfını yok- lukta bulursun.
“Şigerf” lügatte büyük, iyi, muhteşem, kavî, kalın, heybetli ve yakışıklı ma'nâlarına gelir. “Fıkıh” mefhûm ve “nahiv” maksûd ve “sarf” tebdîl ve tağyîr ma'nâlarınadır. Ya'nî “Ey latîf olan dostum, mefhûmun mefhûmunu ve maksûdun maksûdunu ve tebdîlin tebdîlini yoklukta ve kendi enâniyeti- nin terkinde bulursun.” Zîrâ mefhûmun mefhûmu anlamanın zübdesidir; ve maksûdun maksûdu da netîcedir: Meselâ âlet, doğramacının maksûdudur; fa- kat bu maksûd, dolap vesâire yapmak maksadıyla maksûddur. Binâenaleyh masnû' olan şey, maksûdun maksûdudur; ve tahsil-i ilm-i hâl cehlin tebdîli içindir ve hâl-i cehlin tebdîli de idrâk-i hakāyık içindir. Ve idrâk-i hakāyıka îsâl edemeyen ilim ise beyhûdedir.
2889. O su testisi, bizim ilimlerimizdir; ve o halife, ilm-i Huda'nın Dicle'sidir.
Bu A'râbî kıssasında zikr ettiğimiz “su testisi”nden murâd, bizim ilimleri- mizdir. Ve “Arab”dan murâd dahi, ulûm-ı nâkısa erbâbı olan bizleriz; ve “ha- lîfe”den murâd, ilm-i ilâhînin Dicle'si mesâbesinde olan kutb-ı zamân ve in- sân-ı kâmildir.
2890. Biz dolu testilerimizi Dicleye götürürüz; eğer biz kendimizi eşek bilmez [2849] isek, biz eşekleriz.
Beyt-i şerîfdeki "eşek” ta'bîri, ahmak ma'nâsınadır. Bu hayvanın kemâl-i belâdeti hasebiyle isminin insanlara izâfesi, hamâkatın beyânı içindir. Ya'nî biz, bir şey zannettiğimiz ilimlerimiz ile dolu olan cismimizi, ilm-i Hakk'ın Dicle'si olan insân-ı kâmilin huzûruna götürürüz ve bu ilmimize mağrûr oluruz. Eğer bu hâlimizden dolayı kendi hamâkatımızı idrâk etmez isek hakîkaten ahmak oluruz, demek olur.
2891. Bârî, Arabî ondan ma'zûr idi; zîrâ Dicle'den gâfil ve çok uzak idi.
"A'râbî"den murâd, ulûm-ı zâhireden bî-behre olan âmmî ve ümmî kimselerdir. Böyle bir kimse, hiç olmazsa, kendi idrâkini bir şey bilmek ve ona kıymet vermekte ma'zûrdur; çünkü o, ulûm-ı ilâhiyyenin mevridi olan kutbun ve insân-ı kâmilin hâlinden gâfildir ve onu idrâk edebilmekten çok uzaktır.
2892. Eğer bizim gibi Dicle'den haberi ola idi, o testiyi, o menzil be-menzil götürmezdi.
Eğer âmmî ve ümmî olan kimse, ulûm-ı zâhiriyye ile muttasıf olan bizler gibi, âlemde kutb-ı zamânın vücûdundan haberdar olsa idi, bilgisine mağrûren bu vücûd testisini gurûr ve enâniyet menzillerinden nakl etmezdi. Bu hâlin nazîri Hz. Pîr efendimizin zamân-ı şerîflerinde de vâki' olmuştur. Zîrâ ulemâ-i zâhireden ba'zıları kendi ilimlerine mağrûr olup, kendi anlayışlarını ayn-ı şerîat zannederek, Cenâb-ı Pîr efendimizin semâ'larına i'tirâz etmişlerdir. Nitekim menâkıb-ı şerîfelerinde Mevlânâ Şemseddin Mardînî ve emsâli ile olan mâcerâ mezkûrdur. Ve ilm-i Hudâ Dicle'lerinden birisi de bu Mesnevî-i Şerîf'in sahibi olan Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî efendimiz hazretleri olduğu meydandadır.
2893. Belki Dicleden âgâh geldiği vakit, o testiyi bir taşın başına vururdu.
Âmmî ve ümmî olan kimse, kutb-ı zamâna mülâkî olup onun azamet-i ahvâline muttali' olduğu vakit, derhal kendi bilgilerini terk eder ve yokluk tarafına gider idi. Nitekim Ebû Hasan eş-Şâzelî (k.s.) buyururlar ki: “Kâmil o kimse değildir ki, bin avâmı tarîk-ı Hakk'a getire; belki kâmil o kimsedir ki, ulemâ-i zâhireden birisini yüz yılda tarîk-ı Hakk'a çevire."