Halîfenin hediyeyi kabûl etmesi ve o hediyeden ve o testiden bî-niyâzlığın kemâli ile beraber atâ buyurması
21. bölüm / 54 · 5546 kelime · ~28 dk okuma
2894. Vaktaki halife gördü ve onun ahvalini işitti, o testiyi altından dolu ve ihsânı ziyade etti.
2895. O Arabı fakadan kurtardı; bahşişler ve has hil'atler verdi.
2896. İmdi o Kubad, o bahşiş cihânı ve adl deryası nakîblere emir buyurdu.
“Kubâd” Îrân şâhlarından Nûşirevân'nın babasının adıdır. Ve ta'zîm maksadıyla her pâdişâha itlak olunur. “Nakîb” iş başı ve maslahat-güzar demektir. Burada halîfenin emriyle işlerin tesviyesine me'mûr olanlar demek olur.
2897. Ki bu altın dolu testiyi onun eline veriniz; avdet ettiği vakit, onu Dicle tarafına götürünüz.
2898. Kara yolundan gelmiştir; halbuki seferden Dicle yolundan daha yakın olur.
Ya'nî Arab buraya gelirken karadan, bu unsuriyyet âleminden gelmiştir. Halbuki mekânı ve vatanı olan kendi hakîkatine Dicle yolundan ve tarîk-ı ma'rifetten avdet etmesi ve bu tarîkten sefer etmesi daha kestirme ve daha yakın olur. Tarík-ı ma'rifetin tarîk-ı mecâzîden daha kestirme olduğuna işâret buyrulur.
2899. Vaktaki gemiye bindi ve Dicle'yi gördü, utanmaktan secde etti ve eğildi.
Ya'nî sâlik-i tarîk-ı Hak olan Arab, insân-ı kâmile intisâb etti ve ondaki ma'rifet-i ilâhiyyeyi gördü ve kendi bilgisinin hiçliğini idrak ederek utandı ve yerlere eğildi. Nitekim Cenâb-ı Pîr, Mesnevî-i Şerîfin dîğer bir mahallinde şöyle buyururlar:
"Şeyhinle beraber olduğun vakit, sen çirkinlikten uzaksın, gece gündüz seferîsin ve bir gemi içindesin."
2900. Dedi ki: Bu Vehhab olan şahın acıb lutfu vardır; ve çok taaccüb olunacak şeydir ki, o suyu aldı.
2901. O deryâ-yı cûd öyle hakîr nakdi, benden çabuk çabuk nasıl kabûl etti?
2902. Ey oğul, bütün âlemi testi bil ki o, başa kadar ilimden güzellik olur.
Cenâb-ı Pîr, ilm-i halîfeden ilm-i ilâhîye intikāl edip buyururlar ki: Ey sâlik oğlum; âlem dediğimiz bu sûret-i eşyânın hey'et-i mecmûasını baştan başa ilm-i ilâhîden ve O'nun sıfât ve esmâsının güzelliklerinden zâhir olduğunu bil!
2903. Onun güzelliğinin Dicle'sinden bir katredir ki, o doluluktan post altına sığmaz.
Ya'nî âlem O'nun güzelliğinin Dicle'sinden bir katredir ki, o güzellik Dicle'si doluluğundan, sûret perdesi altına tamâmiyle sığmaz. Alemin sûretinde görünen cemâl ve kemâl o nehr-i letâfetin dâimü'l-cereyân olan cemâl ve kemâlinden bir katredir.
2904. Gizli hazîne idi, doluluktan çak etti; toprağı eflâkten pek ziyâde tâbân etti.
Bu beyt-i şerîfde كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'nî "Ben bir gizli hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmek için yarattım" hadîs-i kudsîsine işaret buyururlar. Hz. Şeyh-i Ekber buyururlar ki: " Bu hadis-i şerîf seneden zayıf ve keşfen sahîhdir." Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz tarafından dahi işâret buyrulması, keşfen olan sıhhatini te'yîd eder. Hind şârihlerinden Velî Muhammed Ekberâbâdî bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: "Dâvûd (a.s.) Hak Teâlâ hazretlerine olan münâcâtında arz eyledi ki: Yâ Rab, halkı niçin yarattın? Hak (Celle ve Âlâ) hazretleri buyurdu ki: Ben esmâ ve sıfât ve şuûnât-ı zâtiyyemden dolayı gizli bir hazîne idim, ma'rûf olmaya muhabbet ettim; binâenaleyh halkı bilinmem için yarattım. Zât'ın ve esmâ ve sıfatın kābiliyyetleri mezâhirde zâhir ve cilveger oldular. Burada Zât-ı Hakk'ın bir vakit mahfi ve pinhân olduğunu ve âlem ve Adem'in mevcûd olmamış bulunduğunu tevehhüm etme; asla böylesi vâki' değildir."
Fakîr bu bahsi birâz daha tavzîhan arz ederim ki, Hak Teâlâ hazretleri Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin buyurdukları gibi ezelen ve ebeden hâlıktır. Halkın ne ibtidâsı ve ne de intihâsı vardır; fakat her bir mahlûkun elbette bir ibtidâsı ve intihâsı vardır. İmdi henüz sâha-i hilkatte mevcûd olmamış olan herhangi bir mahlûkun, Hak Teâlâ "kenz-i mahfî"sidir; ve saha-i hilkat ise, ayn-ı vücûd olan fezâ-yı bî-nihâye olup, her bir ân-ı gayr-i münkasimde kâinât ve zâilâttan hâlî değildir. Binaenaleyh کنت کنزا مخفیا ibaresindeki كنت [Kün-tü] kelimesi Hakk'a nisbeten sîga-i mâzî değildir; zîrâ keyfiyyet-i hilkatin evveli ve âhiri yoktur; fakat mahlûka nisbeten sîga-i mâzîdir; çünkü mahlûkun evveli ve âhiri vardır. Şu halde beyt-i şerîfın mısrâ'-ı evvelinin ma'nâsı böyle olur: "Zât-ı Hak gizli bir hazîne idi; şuûnât-ı zâtiyyesinin doluluğundan o hazîneyi yırttı ve çatlattı." İkinci mısra'da "Toprağı, ya'nî küre-i hâki eflâkten pek ziyâde parlattı" buyrulur. Bunda da iki ma'nâya işâret buyrulur; birisi: "Küre-i arzı eflâkten daha ziyâde parlattı" demek olur ki; bu sûrette arz, eflâke tafdîl edilmiş ve onun nûru, üstünde zuhûr eden enbiyâ ve evliyânın nûr-i ma'nevîleri olmuş olur. İkinci ma'na budur ki: أَوْلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّموات والأَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاً (Enbiyâ, 21/30) Ya'nî "Münkirler nazar etmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idiler; biz onları ayırdık" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kü- ya'nî “Arz, Rabb'inin nûruyla işrâk eyledi” âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere, üstünde benî beşerin zuhûruyla pek ziyâde münevver olmasıdır.
2905. Kenz-i mahfî idi, doluluktan kaynadı; toprağı atlas giyici sultan etti.
Âlemin hey'et-i mecmuası, ism-i Zâhir'in mazharıdır ve efrâd-ı âlemden her birisi bu ismin taht-ı hîtasında bir ism-i hâssın mazharıdır. Kimisi Azîz isminin mazharı olup kuvve-i zâhire-yi kāhireyi hâiz olarak atlaslar ve mükemmel libâslar giymiş bir sultân olur; ve kimisi Müzill isminin mazharı olmakla, hor ve hakîr olup tezellül ve tese'ül eder. Ve bunların her birisi de topraktan peyda olur; ve bu mezâhirde zâhir olan âsâr ve ahkâm, kenz-i mahfiden fışkırır.
2906. Ve eğer Dicle-i Hak'dan bir cedveli göre idi, o testiyi o fenâ ederdi, fena!
Yağmur suyunu hediye götüren Arab, Hakk'ın Dicle-i ilminin bir cedvelini ve bir şu'besini görmüş olsa idi, o götürdüğü ilim testisini muhakkak sûrette mahv ve ifnâ ederdi. "Arab"dan murâd, ilm-i cüz'î-i sûrîsine mağrûr olanlar; ve "Dicle-i Hudâ'nın şâhı"ndan murâd, ulûm-ı ledünniyyenin mevridi olan insân-ı kâmildir.
2907. Onu gören kimseler dâima bî-hoddurlar; testi üzerine bî-hodça bir taş vurdular.
O ilm-i Hudâ Dicle'sinin şu'besini görenler, dâimâ kendilerinden geçtiler ve kendilerinden geçmiş bir halde, topraktan ma'mûl olan bu cisim testisi üzerine riyâzet ve mücâhede taşını vurdular. Ya'nî bir mürşid-i kâmile intisâb edip onun azamet-i hâlini görenler, kendi varlıklarını hiçe saydılar ve onun emriyle vücûd-ı cismânî kaydından da geçtiler.
2908. Ey o kimse ki, gayretten testi üzerine bir taş vurmuş ve bu testi kırılmaktan daha ziyade kâmil olmuştur.
Himmetinin yüksekliğinden ve tarîk-ı Hak'da gayretinden dolayı, bu vü-cûd-ı izâfisi testisi üzerine mücâhede ve riyâzet taşları darbelerini indirmiş olan kimsenin cismâniyetinde âsâr-ı rûhâniyyet hâsıl olmakla, daha ziyâde kâmil bir hâle gelmiş olur.
2909. Küp kırılmış ve ondan su dökülmemiş; ve bu kırılmadan yüz sağlamlık koparmıştır.
Bu vücûd küpünün enâniyyeti kırılmış ve onun suyu olan havâss-i ham-se-i zâhire mahsûlü bulunan ilimler dökülmemiştir. Fakat bu ilimlerin künhü ve esrârı kendisine münkeşif olmakla, ilimde ve amelde ve i'tikādda birçok sağlamlıklar hâsıl olmuştur.
2910. Küpün parçasının parçası raks u hal içindedir; akl-ı cüz'îye bu, muhal [2868]. görülmüştür.
“Cüz'-i cüz'-i hum” ibâresine şurrâh-ı kirâm, terkîb-i izâfi üzere ma'nâ vermişlerdir. Ya'nî bu cisim küpünün parçasının parçası demek olur. Ankara-vî hazretleri “cüz”den murâd a'zâ; ve onların cüz'ünden murâd, onların te-vâbiidir, buyurur. Eğer terkîb-i izâfî olarak alınmazsa, kırılmış olan küp, par-ça parça raks u hâl içindedir, demek olur; ve bu sûrette yukarıki beyitin ma'nâsı daha ziyâde kesb-i râbıta eder. Ya'nî bu vücûd, kırılmaktan daha zi-yâde kâmil bir hâle gelmiş ve bu kırık küp, parça parça olduğu halde raks et-meğe başlamıştır. Fakat akl-ı cüz'î bir küpün hem kırılıp parçalanmış ve hem de daha sağlam bir halde raks etmiş olmasını muhâl görür.
2911. Bu halet içinde ne testi, ne su zahirdir; hoş gör! Allah Teâlâ doğruyu daha çok bilir.
Bu beyt-i şerîfde, vasat-ı sülükde sâlikin varlığı, vahdet-i vücûd-ı Hak'da nâ-bûd olduğuna işâret buyrulur. Meselâ içi su ile dolu olan bir testiyi, deni-ze atınca gark olur. Ne testi ve ne de su görünmez. Bu “fenâ-fillâh” makāmı-dır. Bu makāmda sâlikin nazarında ne kendi ve ne de ilmi kalır; ancak Zât-ı Hak bâkîdir. Ey sâlik, bizim bu sözlerimizi hoş gör; insân-ı kâmilin mazha-rında söyleyen Hak'dır; ve Allah Teâlâ doğruyu çok bilir.
2912. Ma'nâ kapısını çaldığın vakit sana açarlar. Fikir kanadını çırp ki, seni şehbâz etsinler.
Ey sâlik, sen mezâhirin sûretlerine bakma, ma'nâlarına nazar et; zîrâ her bir mazhardan türlü türlü şuûnât-ı ilâhiyye zâhir olur. Binâenaleyh onların akvâl ve ahvâl ve ef'âlini de Hakk'ın mahlûku bil! Eğer bu sûretle ma'nâ kapısını çalarsan, sana açarlar; ve ma'nâ kapısını çalmak dahi, fikir kanadını çırpmak ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi tefekküre dalmak ile olur. Nitekim hadîs-i şerîfde تَفَكَّرُوا فِى آلاَءِ اللَّهِ “Allah Teâlâ'nın âlâsında tefekkür ediniz” buyrulur.
2913. Senin fikrinin kanadı çamura bulaşık ve ağır oldu; zîrâ ki çamur yiyicisin; senin için çamur ekmek gibi oldu.
Ya'nî yaşamayı yemek için zannettin ve gece ve gündüz fikrin, gıdâ-yı sûrî tedâriki ile meşgûldür; ve gıdâ ise, senin cismin gibi çamur ve topraktır. Binâenaleyh fikrinin kanadı çamura bulaşmıştır ve fikrinin ekmeği ve gıdâsı ma'nâ olduğu halde, o çamur, senin fikrine ekmek gibi olmuştur.
2914. Ekmek ve et çamurdur, bundan az ye! Tâ ki çamur gibi arzda kalmıyasın.
Bu beyt-i şerîfde taklîl-i taâma ve riyâzete işâret buyrulur; zîrâ kesret-i taâm kesâfet-i cisme; ve kesâfet-i cisim kesâfet-i rûha sebeb olur ve bu sebeble rûh kesâfet-i tabîiyye âleminde mahbûs kalır. Binâenaleyh ifrâtdan ictinâb lâzımdır.
2915. Açlığın vakit köpek olursun. Sert ve mukâreneti kötü ve fenâ damarlı olursun.
Bu beyt-i şerîfde de tefrîtden ictinâba işâret buyrulur. Nitekim hadîs-i şerîfde نَفْسُكَ مَطِيَّتُكَ فَارْفُقْ بِهَا Ya'nî “Nefsin senin binek hayvanındır, ona rıfk ile muâmele et!” buyrulur. Ya'nî nefsini çok aç bırakma ki, köpek gibi harîs olup saldırmasın ve kötü huylu olmasın.
2916. Doyduğun vakit bir murdar oldun; bir duvar gibi habersiz ve ayaksız oldun!
Bu beyt-i şerîfde dahi gıdâda ifrâtın fenâlığına işâret buyrulur. Pek çok yer isen bir leş gibi sakîl oldun ve bir duvar gibi âlem-i ma'nâdan habersiz oldun; ve o âlem için bî-hareket kaldın.
2917. İmdi bir vakit murdarsın ve diğer vakit köpeksin; arslanların yolunda nasıl koşu yaparsın?
Gıdâda ifrât ettiğin vakit, bir leşe döndün; ve tefrît edip büsbütün aç kaldığın vakit de harîs bir köpeğe benzedin. Bu haller içinde Allah'ın arslanları olan evliyânın yolunda nasıl iyi koşabilirsin?
2918. Şikârının aletini köpekten başka bilme; kemiği köpeğe azıcık at!
Av âleti nefs-i hayvaniyyedir; zîrâ maʼrifet-i teşbîhî ona vâbestedir; yoksa rûh-ı mücerredden ve akl-ı sırfdan ancak ma'rifet-i tenzîhî hâsıl olur. Nitekim nefs-i hayvaniyyeden ârî olan melâike Hak Teâlâya وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) ya'nî "Biz seni hamd ile tenzîh ederiz ve seni takdîs ederiz" dediler; fakat ma'rifet-i teşbîhîyi avlamaya me'mûr olan nefs-i hayvâniyyeyi zayıf bırakmaya da gelmez, bünyeyi ve dimâğı takviye edecek kadar gıdâ vermek lâzımdır.
2919. Zîrâ köpek tok olduğu vakit serkeş olur; latif olan sayd ve şikâr tarafına ne vakit koşar?
"Köpek"ten murâd, nefs-i hayvaniyyedir; "sayd" ve "şikâr"dan murâd sülükdeki hâlât-ı latîfe-i rûhâniyye ve ulûm-ı ledünniyyedir.
2920. O Arabı azıksızlık çekti; nihayet dergâha ve o devlete erişti.
[2878] "Arab"dan murâd, sahrâ-yı tabîatte maârif-i ilâhiyyeden bî-behre kalmış olan kimsedir. Böyle bir kimse, kendisini maârif-i ilâhiyye fakr ve ihtiyacı içinde görür ve kalbinde bu ma'rifetin tahsili için bir himmet uyanırsa, bu himmet, o kimseyi insân-ı kâmilin kapısına götürür.
2921. Hikâyede o penahsız olan azıksız hakkında, şâhın ihsanını söylemişiz.
Bir himmet-i âlî ile insân-ı kâmilin kapısına giden bir sâlike, halîfe-i Hakk'ın ihsânını hikâye zımnında söylemiş bulunuyoruz.
2922. Aşık adam her ne söylerse, aşk mahallesinde onun ağzından aşk kokusu sıçrar.
Ya'nî, söylediğimiz bu hikâyede “Arab erkeği, Arab kadını, testi, yağmur suyu ve Bağdâd ve halîfe gibi" elfaz-ı zâhiriyyeyi bir masal gibi dinleme; biz aşk-ı ilâhî ile yanıp tutuşan zümreden olduğumuz için, bu elfaz-ı zâhiriyye altında ma'şûk-ı hakîkîye âid türlü türlü ma'nâlar söyledik.
2923. Eğer fıkıh söylerse bütün fakr gelir; o demdemesi hoş olandan fakr kokusu gelir.
2924. Ve eğer küfür söylerse din kokusu tutar; onun şek sözünden yakın kokusu gelir.
Meselâ Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri "Sübhânî mâ a'zame şânî" [Kendimi tesbih ederim, benim şâhım ne büyüktür!] buyurdu. Bu ve emsâli sözler zâhir-i şer'a nazaran küfür görünür. Fakat اذا احببت عبدا كنت له سمعا و بصرا و لسانا الخ [Bir kulumu sevdiğim zaman, onun kulağı, gözü ve lisânı olurum ilh.] hadîs-i kudsîsi mûcibince Hak Teâlâ Bâyezîd'in lisânı olup cenâb-ı Bâyezîd, nutk-ı Hak ile nâtık olduğundan, bu sözden din, kokusu gelir; ve kezâ insân-ı kâmil, bir sâlike hitâben "Hak" var mı ve nerededir? gibi zâhiren şek görünen bir sözü söylerse, maksadı o sâliki yakîne teşvîktir.
2925. Eğri köpük ki, bahr-ı sâfîden kalkmıştır, sâf olan asıl, o fer'i tezyîn etmiştir.
"Eğri köpük"ten murâd, zâhir-i şer'a muhalif görünen söz ve "bahr-ı sâfî"den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Meselâ Ebu'l-Hasen Harakānî (k.s.) انا اقل ربي من سنتين ya'ni "Ben Rabb'imin iki seneden daha ekalliyim" buyurur. Bu söz eğri bir köpüktür; fakat hakikat deryâsının dalgalarından peyda olmuştur. Ma'nâsı "Bende cemî-i sıfât-ı ilâhî mevcûddur; ancak iki sıfat yoktur ki, birisi vücûb-ı zâtî, diğeri gınâ-yı zâtîdir" demek olur. Binâenaleyh asıl sâf olan vücûd-ı hakîkî-i Hak, fer' olan vücûd-ı izâfi-i Harakānî'yi bir köpük ile tezyîn etmiş ve mertebe-i ulyâsını ehl-i hakikat nazarında göstermiştir.
2926. Onun o köpüğünü sâfî ve doğru bil; ma'şûkun dudağının söğmesi gibi bil!
2927. Eğer eğri söylerse doğruluk gösterir; ey bir eğri ki, doğruyu söyledi.
Allah âşıklarının sözleri zâhirde eğri görünür. Fakat zâhirî olan doğru kelâmları süsler. Meselâ Hafız Şîrâzî (k.s.) şöyle buyurur: "Babam cennet bahçesini iki buğdaya sattı; eğer ben bir arpaya satmazsam hayırsız evlât olayım."
Bu kelâm zâhirde emr-i ilâhîye muhalefet eden Hz. Adem'in hareketini tahsîn gibi görünür; fakat Hak Teâlâ'nın meleklere hitaben اني جاعل فِي الْأَرْضِ خليفة (Bakara, 2/30) ya'nî "Ben yeryüzünde halîfe yapacağım" buyurması cihetiy-le, murâd-ı ilâhînin husûlüne teveccüh ma'nâsını mutazammın olduğundan pek doğrudur; binâenaleyh bu öyle bir eğridir ki, doğruya letâfet verir.
2928. Eğer şekerden bir ekmek şekli pişirir isen, onu emdiğin vakit sana şeker tu'mu gelir.
"Şeker"den murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hak; “ekmek"ten murâd, vücûd-ı izâfi-i abddir. Ya'nî vücûd-ı izâfi-i abd, makām-ı fenâda sıfât-ı abdânîsinden fânî olup sıfât-ı hakkānî ile kāim olduğu vakit, artık o şekerden yapılmış bir ekmeğe benzer. Onun sözlerini kulağın emdikçe, hakāyık ve maârif-i ilâhiyye lezzetlerini duyarsın.
2929. Ve eğer mü'min altın put bulursa, ne vakit onu her putpereste bırakır?
Ya'nî matlûb olan sûret değildir, ma'nâdır. Binâenaleyh insân-ı kâmile ma'nâsından dolayı i'tibâr olunur. Nitekim bir mü'min altından ma'mûl bir put bulursa, onu putpereste vermez.
2930. Belki tutar ateşe atar; onun âriyet olan sûretini kırar. [2889]
2931. Tâ ki altın üzerinde put nakşı kalmıya; zîrâ sûret mâni'dir ve yol vurucudur.
2932. Onun altın olan zâtı, rabbaniyyetin atasıdır; putun nakşı altın nakdi üzerine âriyettir.
İnsân-ı kâmilin altın olan zâtı ve hakîkati rabbâniyyetin atâsıdır ve onun put gibi olan nakşı ve taayyünü, kendi hakikati üzerine âriyettir. Sakın bu sûrete aldanıp "Bu da bizim gibi beşerdir, yer içer ve uyur" diyerek hakikatinden gâfil olma! Nitekim küffâr, Pelgamber-i zîşânın hakikatinden gâfil olup مَالِ هَذَا الرَّسُولُ يَا كُلِّ الطَّعَامَ وَيُمْشَى فِي الْأَسْوَاقِ (Furkān, 25/7) ya'nî “Bu Resûle ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!" dediler.
2933. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve her sineğin sadasından günü bırakma!
Sûret, pire gibi ehemmiyetsiz bir şeydir; ve hakikat, kilim gibi ihâta sâhibidir. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve seni insân-ı kâmilden teb'îd ve tenfir etmek isteyen ehl-i sûretin sözleri, sinek vızıltısı gibidir; bu vızıltılardan dolayı gün gibi aydınlık olan rûhâniyet âlemini terk etme ve karanlık olan tabîat ve kesâfet âleminde kalma.
2934. Sûretlerde kaldığın vakit putperestsin; onun sûretini bırak ve ma'nâya bak!
2935. Hacca mensub adam isen ister Hindu, ister Türk veyâ Arab bir hacıyı yoldaş iste!
2936. Onun nakşına ve rengine bakma; onun azmine ve âhengine bak!
2837. Eğer siyah olsa da, o senin hem-ahengindir; sen ona beyaz de; zîrâ senin hem-rengindir.
2938. Bu hikâye âşıkların başsız ve ayaksız fikri gibi, altüst söylenmiş oldu.
Muhakkıkîn indinde bir "ezel" ve bir de "ezel-i âzâl" vardır. Ezel-i âzâl mertebe-i vahdettir. Bu mertebede esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye müttehid olup, birbirinden mütemeyyiz değildir. Ve ezel, mertebe-i vâhidiyyettir ki, ebede kadar olan ahvâl hakkında işâret olduğundan, ezelden ileri olan ezel-i âzâle taalluku hasebiyle başı ve ibtidâsı yoktur; ve ebede mukārin ve onunla beraber olduğu için ayağı ve nihâyeti de yoktur. Binâenaleyh bu hikâyeden herkes kendi mertebesinin zevkıni duyar.
2939. Başı yoktur; çünkü ezelden ileridir; ayağı yoktur, ebede karabeti vardır.
"Ezel"den murâd, a'yân-ı sâbite mertebesidir. "Ebed"den murâd, a'yân-ı sâbiteden ibaret olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin vücûd-ı Hak ile kāim olup, aslâ fenâ bulmamasıdır. Ya'nî bu Mesnevî-i Şerîf'de beyân olunan esrâr ve hakāyık, a'yân-ı sâbite mertebesinden ileri ve Zât-ı Hak'da mahfi olan esmâ ve sıfattan, ya'nî mertebe-i vahdettendir. Ve mertebe-i vahdet, vâhidiyyet mertebesi olan a'yân-ı sâbiteden ileridir. İlm-i ilâhîde sâbit olan sûretlerin suver-i ilmiyye-i insâniyye gibi, fânî olması mümkin olmadığından, ebed ile alâkası ve karâbeti vardır.
2940. Belki su gibidir; ondan her katre hem baştır ve ayaktır ve hem de o iki- [2899] sizdir.
Bu hikâyede ezel-i âzâlden ebede kadar olan vücûd-ı mutlakın merâtibi-ne işaret olunduğundan nüzûl ve urûc bir akarsu gibidir; ve bu nüzûl ve urûc, vücûd-ı mutlakın o merâtibde takayyüdü ile vâki' olduğundan ve her bir mertebenin bir ibtidâ ve intihâsı bulunduğundan, bu akar suyun her kat-resi ya'nî her bir mertebesi bir baş ve ayaktır; zîrâ mukayyeddir. Ve mâhiy-yeti ancak vücûd-ı mutlakın merâtibe nüzûlü ve bu merâtibden urûcu olmak i'tibariyle, hey'et-i umumiyyesi başsız ve ayaksızdır. Ya'nî bu nüzûl ve urû-cun ne ibtidâsı ve ne de intihâsı vardır; zîrâ Hak ezelen ve ebeden Hâlık'tır ve İlâh'tır ve Rab'dir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlakın nüzûl ve urûcunun as-lâ inkıtâ'ı yoktur.
2941. Ben Allah'ı tenzih ederim ki, bu hikâye değildir. Agâh ol, bu bizim ve senin nakd-i hâlimizdir; iyi bak!
Bu hikâyeyi masal olarak dinleme! Ey sâlik, bu bizim şimdiki hâlimizi tasvîr eder. Ya'nî bu hikâyede "Bağdad", halîfenin dergâhı, Hz. Pîr efendi-mizin dergâh-ı irşadıdır ve sâliklerin her birisi de sahrâ-yı tabîatte bî-nevâ kalan "Arab erkeği"; ve onların nefisleri de, onların "zevce"leridir. Ve bu hikâye her zamanda, her bir mürşid-i kâmil ile sâliklerinin hâlinden haber verir.
2942. Zîrâ sûfî kerr ü ferli olur; her ne ki o mâzîdir “lâ-yüzker" olur.
Ya'nî sûfî olan kimsenin geçmiş ve gelecek ile alakası yoktur; zîrâ geçmi-şin fâidesi olmadığı için, zikre ve uzun uzadıya onunla meşgûl olmağa değ-mez. Onun için الماضى لا يذكر “Geçmiş zikr olunmaz” darb-ı meseli meşhurdur ve geleceğin de ne olacağı mechûldür; çünkü hâdisât-ı âlem, hiçbir vakitte in-sanın re'y ve tedbîrine uymaz. Şu halde sûfînin nazarında mühim olan za-man, ancak zamân-ı hâldir. Binâenaleyh onların nazarında vukūât-ı mâziy-yeden olan hikâyâtın kıymeti yoktur ki, birtakım hikâyât ile meşgül olsunlar. Eğer bir hikâye söylerlerse hâle taalluku olduğu için söylerler.
2943. Arab da biziz, testi de biziz, şâh da biziz, hep biziz. Dönen ondan dön-dürüldü.
Bu hikâye zımnında beyân ettiğimiz şeylerin hepsi, şimdiki halde biziz. Sahrâ-yı tabîatte kalmayı ihtiyâr edip, dergâh-ı irşâdımızın kapısından dönen kimseler, isti'dâd-ı ezelîleri iktizâsınca döndürülmüş olanlardır. Bu beyt-i şerîfde şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur : يؤفك عنه من أفك قتل الخراصون الَّذِينَ هُم فِي غَمَرَةِ سَاهُونَ (Zariyat, 51/9-11) Ya'nî "Dönenler döndürüldü. Kur'ân'ı tekzib edenler matrûd olsunlar ki, cehaletde müstağrak olan gâfillerdir." Beyt-i şerîfe vech-i rabtu budur ki القرآن و الانسان توأمان ya'nî "Kur'an ve insân, ikizdirler" buyrulduğu vech ile, insân-ı kâmil Kur'ân-ı nâtıktır; onu tekzîb edip dergâh-ı irşâddan dönenler, ezelde döndürülmüş ve mahrûm edilmiş olan kimselerdir.
2944. Aklı zevc ve kadını da nefis ve tama' bil! Bu ikisi zulmânî ve şem olan aklı münkirdir.
Akl-ı beşer, akl-ı küllün cüz'ü ve nefs-i beşer dahi nefs-i küllün cüz'üdür. Nefs-i küllün tab'ında cezb ve def' kuvvetleri olduğu gibi, vücûd-ı beşerde dahi aynı kuvvetler mevcûddur. Akl-ı küll, nefs-i küllün müdebbiri olduğu gibi, akl-ı cüz'î dahi nefs-i cüz'îde aynı mâhiyyettedir. Akl-ı küll, ism-i Bâtın'ın ve nefs-i küll, ism-i Zâhir'in mazharlarıdır. Ve bu isimlerin ahkâmı ise yekdîğerine zıddır. İsm-i Zâhir "benim" der; ism-i Bâtın "hayır, benim" der. İsm-i Zâhir'in mezâhiri olan nefis ve tabîat âlemi zulmânî ve ism-i bâtının mazharı âlem-i akıl nûrânîdir.
2945. Şimdi dinle ki, inkârın aslı neden kalktı? Küllün türlü türlü cüz'leri vardır.
İnkârın sebebi budur ki, nefs-i küllün ve akl-ı küllün türlü türlü cüz'leri vardır. Zîrâ görüyoruz ki, âlemde nüfûs-i cüz'iyye arasında türlü türlü tefâvüt ve ziddiyyet olduğu gibi, ukūl-i cüz'iyye dahi tefâvüt ve merâtib üzerinedir. Ve bu tefâvüt ve ziddiyyetlerin menşe'i, sıfât ve esmâ-i ilâhiyye arasındaki tefâvüt ve tekabüldür. Ve isti'dâdât-ı mütenevvi'a, bu sıfât ve esmânın hâssıyetleridir. Meselâ ism-i Nâfi', ism-i Dârr'a ve ism-i Bâsıt, ism-i Kābız'a ve ism-i Muhyî, ism-i Mümît'e muhâliftir. Bunların mezâhiri olan nüfûs ve ukūl dahi bittabi' yekdîğerini münkir olurlar.
2946. Küllün cüz'ü, külle nisbet olunan cüz'ler değildir; gülün kokusu gibi değildir ki, gülün cüz'ü olsun.
Ya'nî benim bu sözümden hakîkî olan külliyyet ve cüz'iyyeti anlama! Zîrâ küll, cüz'den mürekkeb olur ve mürekkeb vücûd da kendi cüz'lerine muhtâç olduğu için nâkıs olur. Ve kezâ küll, her cüz'üne mahmûl olamaz; meselâ Zeyd'in eline "Zeyd" denemez; ve vücûd-ı Hakk'ın ihâtası küllün cüz'lerini ihâtası gibi değildir ve kezâ cüz'lerden de mürekkeb değildir. Belki bizim bu sözden maksadımız, vücûd-ı mutlakın sıfâtı ve esmâsı hasebiyle takayyüdünü ve mukayyedâtın mutlaka nisbetini beyândır. Ve mutlak, hadd-i zâtında taayyün ve takayyüd etmekten ve etmemekten müberrâdır. Ve mertebe-i zuhûrda hakîkat cihetinden her mukayyedin "ayn"ıdır; velâkin taayyün i'tibâriyle akılda onun gayridir. Binâenaleyh sözümüzü gülün kokusuna teşbîh etme!
2947. Yeşilliğin letafeti gülün letafetinin cüz'ü olur; kumrunun sadası, o bülbülün cüz'ü olur.
Bu beyt-i şerîf cüz' ile küllden maksad ne olduğunu ukūle takrib için bir misâl-i kevnîdir. Meselâ gülün bir şe'n-i latîfi vardır; bu şe'ni gül farz edersen, yeşilliklerde olan şuûnât-ı latîfe onun cüz'üdür denebilir. Ve kezâ bülbülün sadâsındaki şe'n-i latîf, alelıtlâk bir küll farz olunursa, kumrunun sadâsındaki letâfet onun cüz'ü addolunabilir. Binâenaleyh bu külliyyet ve cüz'iyyet maddiyyât âlemindeki külliyyet ve cüz'iyyet ma'nâsına değildir.
2948. Eğer işkâl ve cevaba meşgül olursam, susamışlara ne vakit su verebilirim?
Ey sâlik, benim bu sözlerimden senin fikrinde bâzı müşkiller peyda olur ve onları halletmek için suâller sormak istersin; fakat bu bahiste sana vârid olacak müşkilatı birer birer zikr edip cevablarıyla meşgül olursam, maarif-i ilâhiyyeye susamış olan kimselere ma'rifet suyunu ne vakit verebilirim?
2949. Eğer sen kâmilen işkâle ve zahmete mensub isen, sabr et, sabır ferahın anahtarıdır.
Eğer benim söylediklerim büsbütün sana müşkil gelmiş ve anlıyamamak zahmetine düşmüş isen, sabr et ki, âtîde sana yavaş yavaş anlamak isti'dâdı gelecektir; zîra الصبر مفتاح الفرج ["Sabır, ferahın anahtarıdır"] hadis-i şerîfi mûcibince sabır ferah ve sürûrun anahtarıdır.
2950. Düşüncelerden perhîz et, perhîz! Fikir arslan ve yaban eşeği; ve gönüller meşeliktir.
Ya'nî fikirler iki kısımdır: Birisi Hakk'a îsâl eden fikirlerdir ki, arslan gibidir; dîğeri de Hak'dan teb'îd eden fikirlerdir ki, onlar da yaban eşeği gibidirler; ve gönüller dahi meşeliğe benzer. Bu iki nevi' fikirler gönül meşeliğinde dolaşırlar. Sen bu fikirleri temyîz edemediğin için, idrâk-i hakikat zamânına kadar fikirlerden perhîz et!
2951. Perhîzler ilaçlar üzerinde serverdir; zîrâ ki kaşımak uyuzun ziyâdeliğidir.
Bu Mesnevî-i Şerîf de illet-i cehlin izâlesi için beyân ettiğimiz hakāyık ve maârif-i ilâhiyye ilâcdır; ve perhîzlerin ilaçlara büyük te'sîri vardır. Ey sâlik, kaşımak nasıl ki uyuz hastalığının tezâyüdüne sebeb olursa, senin de muhtelif fikirler ile gönlünü meşgûl etmen öylece illet-i cehli ziyâdeleştirir.
2952. Perhîz yakînen devânın aslı geldi; perhîz et, canının kuvvetini gör!
2953. Bu nükteleri kulak gibi kabul edici ol; tâ ki ben sana altından küpe yapayım.
2954. Kuyumcu olan ayın kulağında halka olasın; aya kadar ve Süreyya'ya kadar gidesin.
Ya'nî, seni âlemi ziyâdâr eden ayın kulağına halka yapayım; manzûme-i şemsiyye dâhilinde olan aya kadar ve bu manzûme hâricinde olan Süreyya'ya kadar gidesin. "Süreyya" fezâda "Pervîn" dedikleri altı yıldızdan mü- rekkeb bir hey'et-i mecmûadır. Bunlar teşbîhâttır. "Meh-i zerger"den murâd rûhdur; zîrâ sûrî ay güneşten aldığı ziyâ ile nasıl bir kuyumcu gibi yeryüzünü yaldızlarsa, rûh-i insânî dahi şems-i zâttan aldığı sıfat-ı hayât ile, arz mesâbesinde olan cesedi, öylece nûrlandırır. Ya'nî, seni rûhun kulağına küpe yapayım ve bu hakäyık ve maârif ile aya, ya'nî manzûme-i vücûdundan olan rûhunun âlemine terakkî edesin; ve ba'dehû ondan ileri olan Süreyya'ya, ya'nî manzûme-i vücudundan daha ileri olan fenâ-fillâh mertebesine ve âlem-i ıtlâka kadar gidesin. Bu beyt-i şerîfde sâlikin evvelen tecelliyât-ı rûhâniyyeye ve ba'dehû tecelliyât-ı rabbâniyyeye terakkîsine işâret buyrulur.
2955. Evvelâ dinle ki, muhtelif olan halk, ya'dan elif'e kadar muhtelif candırlar.
Cenâb-ı Pîr 2845 numaralı beyitte "Dinle ki inkârın aslı neden vâki' oldu?" buyurmuşlar idi. Buradan i'tibâren dahi bu husûsa müteallık olan nüktelerin beyânına başlarlar. Ey sâlik dikkatle dinle ki "ya" harfinden "elif" harfine kadar olan hurûf nasıl şekilde ve telaffuzda birbirlerine muhâlif ise, zâhiren hâl ve şânları birbirine uymayan halk dahi öylece muhtelif rûhlara mâliktirler.
Ma'lûm olsun ki, âlem-i sûrette her ne mevcûd ise, cümlesi sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharıdırlar; ve bu sıfât ve esmâ mütekābil ve yekdîğerine zıd hâssiyetleri hâiz olmakla beraber, gayr-i kābil-i ta'dâd ve ihâtadır. Binâenaleyh âlem-i halkta bu ihtilaf dâimîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ لَا يَزَالُونَ مُخْتَلَفِينَ (Hûd, 11/118) [Onlar ihtilafa düşmeğe devam ederler] buyrulur. Bu sebebden efrâd-ı beşerin kimi mü'min, kimi kâfir, kimi fâsık ve kimi sâlih olarak birçok muhtelif şânlarda zahir olur.
Hurûf-1 teheccînin ibtidâsı "elif" harfi olduğu halde, Hz. Pîr'in, son harf olan "ya"dan "elif'e kadar buyurması, merâtib-i vücûda riâyeten vâki' olmuştur. Zîrâ gerek kendi taayyün-i şerîfleri ve gerek diğer halkın taayyünâtı, esfel-i sâfilîn olan âlem-i şehadet mertebesinde mütekevvindir; binâenaleyh sülükde esfelden a'lâya urûca işâret buyururlar.
2956. Huruf-ı muhtelifede bir şûr u şek vardır; gerçi bir cihetten baştan ayağa kadar birdir.
Ya'nî hurûfun şekillerinde, telaffuzlarında ve havâss-ı bâtınelerinde bir ihtilâf ve kargaşalık vardır; zîrâ kiminin mahreci "mîm" gibi dudak ve kiminin “hâ" gibi boğaz ve kiminin "sîn” gibi dişlerin arası ve kiminin "nûn” gibi dil ile damak arasıdır. Ve havâs i'tibâriyle de kiminin tab'ı nârî ve kiminin hâkî, kiminin havâî ve kiminin mâîdir; ve kezâ kimi mülkî, kimi melekûtîdir. Bunların havâss-ı bâtıniyyeleri ve ahvâli hakkında Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin ibtidâsında ma'lûmât i'tâ buyurmuşlardır. Bu ihtilafın mevcûdiyeti ile beraber, bunların hepsi de bir cihetten baştan ayağa kadar bir ve müttehiddirler. Bu ebyât-ı şerîfe 2505 ve 2506 numaralı beyt-i şerîflerin de îzâhıdır. ["Vaktâki renksizlik, rengin esîri oldu, bir Mûsâ bir Mûsâ ile cenkte oldu."] ["Vaktâki bî-renkliğe erişesin ki, onu tuttun idi, Mûsâ ve Fir'avn sulh tutarlar."] Ya'nî hurûfun hepsi çizgiden ve çizgi de noktadan hâsıl olur. Nitekim ilm-i hendesenin mebâdîsinde hattın noktadan terekküb ettiği gösterilir. Bu i'tibâr ile vücûdda hepsi bir asıldandır. Bu hâl şekilde böyledir; telaffuza gelince hepsinin aslı nefesle çıkarılan bir sadâdır. Elif harfini meftûh olarak telaffuz edersek, sadâyı ıtlak üzere salıveririz. Diğerlerinde bu sadâ-yı mutlakı ağzımızın muhtelif mahallerine çarptırıp takyîd ile çıkarırırz. Şu halde bu elifdeki sadâ-yı mutlak, hurûfun hepsine sârîdir. Nitekim Mevlânâ Câmî (k.s.) bir rubâîsinde şöyle buyurur: "Hurûfun aynları sûretlerde muhtelifdirler; fakat hepsi elif'in zâtında mü'teliflerdir. Taayyün cihetinden hepsi birbirinin gayridirler; ve hakikat cihetinden hepsi elif'in aynıdırlar."
Müşârünileyh bu rubâîsini ayrıca şerh dahi buyurmuştur; burada tafsili uzun olur.
2957. Bir yüzden zid ve bir yüzden müttehiddirler; bir yüzden hezl ve bir yüzden ciddirler.
Hurûfun zıddıyyet ve ittihâdları yukarıda îzâh olundu. Bir yüzden hezl olmaları budur ki: Her bir harfin ayrı ayrı telaffuzu hiçbir ma'nâyı mukayyed değildir. Meselâ "mîm” harfi yüz def'a telaffuz olunsa, âlem-i sûrette hezl ve beyhûde olur; fakat bu hurûf birleşip kelimeler teşkil ederse, ma'nâya delâlet ettikleri için ciddiyyet hâsıl olur. Ve kezâ hurûfun yalnız başına zâhirde resm edilmesi veyâ telaffuz olunması hezldir ve boştur; fakat bâtınına nazar olunursa havâssı ve delâleti i'tibariyle ciddir. Nitekim hurûf-ı mukattaât-ı kur'âniyye zâhirde bî-ma'nâ görünür; fakat bâtında azîm delâlet ve ma'nâ sâhibi olduğundan, şeklinde ve telaffuzunda ciddiyyet vardır. İşte âlem-i halktaki mezâhir de tamâmiyle bu misâle mutâbıktır.
2958. İmdi kıyamet arz-ı ekber günüdür; arzı zîb ve ferli olan kimse ister.
Mâdemki hâl ve şânları zâhiren muhtelif olan halkın cânları ve bâtınları da muhteliftir, kıyâmet-i kübrâ vâki' olduğu vakit, bu taayyünât kalkar ve neş'et-i âhiret zâhir olup herkesin ahvâl-i bâtinesi meydana çıkar. Binâenaleyh kıyâmet, arz-ı ekber günüdür; bu arz-ı ekber gününü ancak hey'et-i bâtınesi zînetli ve parlak olan kimse ister.
2959. Her kim ki, kötü Hintli gibi sevdaîdir, arz günü ona rüsvaylıktır.
"Hindû-yı bed" ile eşkıyâ murâd buyrulur; çünkü Hind halkının kısm-ı a'zamı ehl-i dalâlet ve putperest olduğundan “şakî”ye alem olarak isti'mâl buyrulmuştur. Ya'nî meslek-i dalâlete mensûb olan kötü Hindli gibi bâtınının yüzü kara olan kimseler, arz günü olan kıyâmette, bâtınları meydana çıkınca rezîl ve rüsvây olurlar.
2960. Çünkü onda güneş gibi yüz yoktur; o nikāb gibi olan geceden başkasını [2919] istemez.
"Gece"den maksad zulumât-ı tabîiyye-i beşeriyyedir; zîrâ dünyâda cisim ve sûret i'tibariyle mü'min ve kâfir birdir; bâtınlarını sözleri vâsıtasıyla ızhâr etmezlerse, ikisi de insân görünürler. Fakat bâtınları inkişâf edince birinin nûrânî, dîğerinin zulmânî olduğu müşâhede olunur. Nitekim karanlıkta beyaz ile zenci bir görünür; fakat ziyâ karanlığı izâle edince tefrík olunurlar. Binâenaleyh sûret-i beşeriyye gece karanlığı gibi nikābdır.
2961. Onun dikeni bir gül yaprağına malik olmayınca, baharlar onun esrarına düşman oldu.
Öyle bir kimsenin vücûd-ı unsurîsi gül yaprağı gibi olan hasenâttan bir şeye mâlik olmazsa, bahârlara müşâbih olan ölüm ve kıyâmet, onun esrârına ve bâtınına düşman olur. Kıyâmetin envâ'ı vardır, birisi de من مات فقد قامت قيامته ya'nî "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" hadîs-i şerîfi mûcibince ölümdür; ve dîğeri de arz-ı ekber günü olan kıyâmet-i kübradır. يوم تبلى السرائر فماله من قوة ولا ناصر (Tânk, 86/9-10) Ya'nî “Zamâirin âşıkâr olduğu günde o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulmuştur.
2962. O kimse ki, baştan ayağa kadar gül ve susen çiçeğidir, imdi bahar onun için iki parlak gözdür.
2963. Yanını gülistana vurmak için ma'nâsız olan diken hazân ister hazân!
"Pehlû-zeden" yanını dayamak ve beraber oturmak ma'nâsınadır. İnsân sûretinde olup sîret-i insâniyyeyi hâiz olmayan kimse, zâhiri ve bâtını insan olan kimseler ile beraber oturmak ve onlar ile müsâvât da'vâsında bulunmak için hayât-ı dünyeviyyenin devamını ister.
2964. Tâ ki onun hüsnünü ve bunun aybını örte; tâ ki onun rengini ve bunun pasını görmiyesin.
Sonbaharda yaprakları dökülen gül ağacı ile diken ağacı, müsâvî bir manzara alırlar. Binâenaleyh hazân birinin hüsnünü ve diğerinin kusûrunu ve aybını örtmüş olur.
2965. Böyle olunca hazân, onun için bahar ve hayattır; taş ve yakūt-ı zekât bir görünür.
"Yâkût-ı zekât" pek temiz yâkut ma'nâsınadır. Zîrâ "zekât” lügatte tahâret ma'nâsına gelir. Masdarın sıfat makāmında yâkūta izâfesi, mübâlağa tarîkıyladır. Nitekim "recül-i âdil" deneceği yerde, "recül-i adl" derler.
2966. Bağbân hazânda da onu bilir; lakin birinin görüşü, cihanın görüşünden iyidir.
Bahçıvan sonbaharda dahi yaprakları dökülmüş olan gül ve diken ağaçlarını bilir; zîrâ nebâtâtın esrârına vakıftır. Bunun gibi zamânın yektâsı ve kalb-i Muhammedî üzere bulunan kutbu'l-aktab dahi, neş'et-i âhiret olmazdan mukaddem, hazâna müşâbih olan dünyada da saîd ile şakînin ve sâlih ile fâsıkın bâtınlarını ve esrârını müşâhede eder. "Dünyâda herkes birbirinin bâtınını görse de saîd saîd ile ve şakî şakî ile musahib olsa daha iyi olmaz mı?" Suâl-i mukadderine cevâben Hz. Pîr: "Fakat cihânın görmesinden, birinin görmesi daha iyidir" buyururlar. Zîrâ kutbu'l-aktab Allah Teâlâ'nın halîfesi ve emînidir; cihânın gözbebeği mesâbesindedir. Bu makāmı hâiz olmayanlarda bu derece emânet yoktur; ve insanın a'zâsının her tarafı göz olmaktan, bir tarafının mahall-i rü'yet olması hikmete daha muvâfıktır; zîrâ her tarafın göz olmasından nizâm-ı vücûd bozulur; ve herkesin esrâra vukūfundan dahi nizâm-ı âlem muhtell olur.
Şurrâh-ı hindiyyeden Hz. İmdâdullah (k.s.) bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyururlar: "Kutbu'l-aktab saîdi ve şakîyi dâr-ı dünyâda bilir; kutbu'l-aktâb kendi seyrini tamâm ettikten ve fenâdan sonra, bakāya vâsıl olduktan sonra a'yân-ı sâbiteyi müşâhede eder ve o a'yânın isti'dâdı ona münkeşif olur. Binâenaleyh a'yândan cârî olan ve olacak bulunan her bir hâl icmâl üzere münkeşif olur. Böyle olunca saâdet ve şekāvet-i ezeliyyenin her ikisi ona âşikâr olur. Ve bu beyân ona tamâmiyle a'yân-ı mümkinâtın tafsil üzere bilcümle ahvâliyle münkeşif olması ma'nâsına değildir. Bu, beşer hakkında muhâldir; ve böylesi nasıl vâki' olur? Ve illâ onun Allah Teâlâ ile müsâvî olması lâzım gelir." Bu îzâhdan dahi anlaşılır ki, vahdet-i vücûd mes'elesinde gâyet gâmız nükteler vardır; bunlar lâyıkıyla anlaşılmazsa i'tikādda fesâd hâsıl olur ve fesâd-ı i'tikād, efâle de sirâyet eder ve nihâyet beşeriyyetin şânından olan teklifât-ı şer'iyyenin ta'tili cihetine gidilir. Allah Teâlâ ehl-i sülûkü bu halden muhafaza buyursun.
2967. Cihân muhakkak o bir kimsedir; o eblehdir; her yıldız felek üzerinde ayın cüz'üdür.
Bu beyt-i şerîfin elfâzı nüshalarda muhteliftir. Fakîr, Ankaravî'deki sûreti aldım; bu nüshaya göre şerhi şöyle olur: Cihân muhakkak o kutbu'l-aktâb olan bir zât-ı şerîfden ibârettir; o eblehdir. "Ebleh" ahmak ma'nâsına olduğu gibi, selâmet-i sadrın galebesi ma'nâsına da gelir. Nitekim hadîs-i şerîfde اكثر اهل الجنة البله ya'nî "Ehl-i cennetin çoğu ehl-i belehdir" buyrulur. Bu ma'nâya göre, o kutbu'l-aktâbın kalb-i şerîfi hicâbât-ı zulmâniyye ve nûrâniyyeden sâlimdir ve tecelliyât-ı zâtiyyeye nâzırdır. Bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye ehl-i âleme, isti'dâdlarına göre bu zât-ı saâdet-simâtın kalb-i şerîfinden tevzî' olunur. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinde ve Fusûsu'l-Hikem'lerinde bu hakîkati beyân ve îzâh buyururlar. Ve Ankaravî hazretleri "ebleh" ta'bîrinden meşhûr olan ahmak ma'nâsına göre nâsa kerâhat gelmemek için "o eblehest" ibâresini istifhâm i'tibâr etmek de münasib olacağını beyân buyurmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Cihân o bir kimseden ibârettir, o ahmak mıdır?" demek olur. Beyt-i şerîfin diğer nüshalarda birinci mısrâ'ının sûreti şunlardır: 1. خود جهان آن يك كسست او آگهست Ya'nî "Cihân muhakkak o kimsedir ve âgâhdır." 2. خود جهان آن يك كسست و آن مهست Ya'nî "Cihân muhakkak o kimsedir ve o büyüktür." Maahâzâ yukarıdaki îzâhât bu sûretlere de şâmildir. "Her sitâre"den murâd, kutba tâbi' olan evliyâ-yı sâiredir.
2968. Binâenaleyh her nakış ve nigar, müjde müjde! işte bahar geliyor, demektedirler.
Her rengi latîf ve sûreti güzel olanlar, işte bahâr geliyor; letâfetimiz meydana çıkacak diye sevinip birbirlerine müjde verirler. Ehl-i îmân ve erbâb-ı hasenât dahi böyle mevte ve kıyâmete müştâktırlar.
2969. Nihayet çiçekler zırh gibi tâbân olur; o meyveler ne vakit düğüm peydâ ederler? Nihâyet bahâr gelir; ağaçların çiçekleri zırhlar gibi parlamağa başlar; çiçekler bu hâlde iken meyvelerin tomurcukları zâhir olur mu?
2970. Vaktaki çiçekler dökülür, meyveler baş gösterir; vaktaki ten kırılır, cân [2929] baş kaldırır.
Çiçekler dökülüp meyve tomurcukları nasıl baş gösterirse, bahâr gibi olan mevt gelince çiçekler mesâbesinde olan cisim fenâ bulur; o vakit rûh âlem-i berzâhda baş kaldırır.
2971. Meyve ma'nâ ve çiçek onun sûretidir; o çiçek müjdedir, meyve onun ni'metidir.
Ağacın meyvesi ma'nâsı ve çiçek o ma'nânın sûretidir. Ve kezâ çiçek, gelecek olan meyvenin müjdesidir ve meyve ise müjdenin ni'metidir; zîrâ müjde, gelecek olan bir ni'metten haber vermektir.
2972. Çiçek döküldüğü vakit meyve zahir oldu; o gaib olduğu vakit, bu ziyadelik içinde oldu.
2973. Ekmek parçalanmadıkça ne vakit kuvvet verir; sıkılmamış olan salkımlar ne vakit mey verir?
Cenâb-ı Pîr sâlikin vücûdunu ekmeğe ve üzüm salkımına teşbih buyururlar. Ekmek ve üzüm salkımı bir akıl kimse tarafından parçalanmadıkça ve sıkılmadıkça kuvvet verecek ve şarâb olacak hâle gelmediği gibi, sâlikin vücûdu dahi, bir mürşid-i kâmil ve âkıl tarafından riyâzet ve mücâhede ile kırılmadıkça kuvve-i ma'neviyye hâsıl etmez ve salkım gibi olan vücûdundan aşk-ı ilâhî şarabı çıkmaz.
2974. Helîle edviye ile döğülmedikçe, muhakkak edviye ne vakit sıhhat-efzâ olur?
"Helîle" nebâtî bir çekirdektir, bağırsakların faâliyyetini tezyîd için isti'mâl olunur. Bu helîle muslih olan devâlar ile beraber döğülmedikçe, o devâlar vücûdun sıhhatini ziyâdeleştirmez. Ya'nî helîle gibi olan vücûd-ı sâlik, mürşid-i kâmilin ta'yîn edeceği riyâzât ve mücâhedât ile terbiye edilmedikçe, illet-i enâniyyet ve cehâletten kurtulup sıhhat-ı ma'neviyyeyi iktisab edemez.