Pîrin vasfı ve onun mutâvaatı hakkındadır
22. bölüm / 54 · 3346 kelime · ~17 dk okuma
2975. Ey Hakk'ın ziyası olan Hüsameddîn! Bir iki kâğıt al, pîrin vasfında ziyade et!
Yukarılarda dahi beyân olunduğu üzere, Hz. Hudavendigâr efendimiz Mesnevî-i Şerîfi bizzât kendileri yazmazlar, onların lisân-ı şerîflerinden bu hakāyık mâ-i cârî gibi akar ve Hüsâmeddîn Çelebi efendimiz tarafından zabt buyurulur idi. Bu beyt-i şerîf dahi o vaziyeti gösterir. Buyururlar ki: "Ey Hakk'ın ziyâsı olan Hüsâmeddîn Çelebi! Mürşid-i kâmilin evsâfı hakkında daha tafsilât ihsân edeceğim; bir iki kâğıt al da, onları kayd ve zabt et!"
2976. Vâkia senin nâzik cisminin kuvveti yoktur; lâkin güneşsiz bize nûr yoktur.
Riyâzât ve mücâhedât ile senin cismin nâzik olmuştur ve kuvvet-i unsuriyyesinde za'f vardır; velâkin rûhun güneş gibi parlaktır; senin rûhunun yardımı olmaz ve Mesnevîyi imlâ etmez isen âlem nûr-ı Mesnevî ile münevver olmaz.
2977. Gerçi sen kandil ve kandilin camı gibi olmuşsun; lâkin sen bir gönlün ser-haylisin ve ipliğin ucusun.
Ey Hz. Çelebi Hüsâmeddîn! Sen tarîk-ı Hak'da kemâl-i vera' ve takvâ ve mücâhede ve riyâzet ile nûrâniyet iktisab edip kalb-i şerîfin kandíl gibi parıldar ve cism-i şerîfinin kesâfeti zâil olup kandílin camı gibi şeffaf bir hâle gelmiştir. Kalbinin nûrunun hârice intişârına mâni' olmaz. Binâenaleyh Hak yolunun mürşid-i kâmili oldun; fakat sen benim gönlüme vârid olan ilhâmât-ı ilâhiyye ve ulûm-ı ledünniyye kāfilesinin başısın; ve makaradan sağılıp uzayan iplik gibi lâ-yenkatı' kalbime vârid olan bu Mesnevî-i Şerîf ebyâtının ucusun. Çünkü bu hakāyıkı senin gâyet vâsi' olan isti'dâd-ı latîfîn cezb eder.
2978. Mâdemki iplik ucu senin elinde ve muradındadır, gönül gerdanlığının incileri senin in'âmındandır.
Gönüllere gerdanlık gibi takılacak olan bu Mesnevînin inciler gibi olan ebyât-ı latîfesi, senin ihsânın cümlesindendir. Çünkü bu incileri dizdiğimiz ipliğin ucu senin elindedir ve bu Mesnevî-i Şerîf senin talebine müsteniden zâhir oldu.
2979. Yol bilen mürşidin ahvalini yaz; ve mürşidi ihtiyâr et ve yolun "ayn"ı bil!
Eline aldığın kâğıda, Hak yolunu bilen mürşidin ahvâlini söyleyim de yaz; ve tarîk-i Hakk'a mürşidsiz gidilemiyeceğinden, onu ihtiyâr et ve mürşidi Hak yolunun "ayn"ı bil!
2980. Mürşid yaz ve halaik sonbahardır; halk gece ve mürşid ay gibidirler. [2939]
Insân-ı kâmil harâret ve letâfette yaza benzer ve nâkıs insanlar ise bürûdette ve zevâlde sonbahâra benzerler; ve kezâ halk zulumât-ı tabîat içinde müstağraktırlar. Mürşid ise o zulumât içinde ay gibi nûr saçar.
2981. Ben genç olan bahtıma pîr tesmiye etmişimdir ki, o Hak'dan pîrdir; günlerden pîr değildir.
Ben dâimâ genç halde bulunan bahtıma ve hakîkatime "pîr” nâmını verdim; benim o hakîkatim üzerinden günler ve seneler geçerek tecârib-i medî- de neticesinde aklı kemâle ermiş olan bir ihtiyâr değildir; belki ezelde Hak cânibinden kemâl-i aklı bulmuş olan bir pîrdir.
2982. O öyle pîrdir ki, ona ibtida yoktur; böyle bir dürr-i yetîme şerîk yoktur.
Benim hakikatim öyle bir pîrdir ki, ona ibtidâ yoktur; zîrâ o hakikat-i muhammediyyedir ve "hakîkat-ı muhammediyye"nin ibtidâsı yoktur. O öyle bir nâdir incidir ki, onun şerîki ve nazîri yoktur. Bu beyt-i şerîfde Hz. Hudâvendigâr efendimiz kutbiyyetlerini haber verirler; zîrâ kutb, kalb-i Muhammedî üzere olup zamânın ferîdidir ve asr-ı şerîfinde bu makāmda kendilerine asla şerîk ve nazîr bulunmaz. Nitekim Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar:
Nazmen tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş Mustafa geldi yine, cümleniz îmân ediniz."
2983. Muhakkak eski şarab pek kuvvetli olur; hususiyle o bir şarab ki Allah indinden ola.
Sultânü'l-âşıkîn efendimiz bu beyt-i şerîfde aşk-ı ezelîlerine işaret buyururlar. Ya'nî benim hakîkatime içirilen şarâb-ı aşk-ı ilâhî ezelîdir ve muhakkak eski şarâb elbette pek kuvvetli olur; hele o şarâb-ı aşk, sülük ve mücâhedât-ı medîdeden sonra iktisab edilmiş olmayıp da vehbî olursa, artık kuvvetini tasavvur et! Bu hâli beyânen Dîvân-ı Kebîrlerinde de şöyle buyururlar:
"İlâhî, benim aşkım a'yân-ı sâbite mertebesinden beri kemâlinde idi. Ne arz vardı, ne de eflâk var idi. Benim talebimi işitir idin. Ne bir güneş var idi, ne de bir ay! Ne bir baş ve ne de bir külâh var idi ki, sen beni aşkın için seçilmişler içinden seçtin."
2984. Pîri ihtiyâr et ki, pîrsiz bu sefer, çok âfet ve korku ve tehlike ile doludur.
Ey sâlik, âlem-i hakikate urûc seferinde, kendine bu yolu bilen bir mürşid ve bir rehber ihtiyâr ve intihâb et; zîrâ bu yolda çok âfetler ve korkular ve türlü türlü tehlikeler vardır.
2985. O bir yola ki, sen def'alarca gitmişsin, kılavuzsuz o yolda şaşırmışsın.
Âlem-i sûrette birkaç def'alar geçmiş olduğun yolları bile, kılavuzsuz gittiğin halde şaşırdığın vâki'dir.
2986. İmdi, bir yolu ki, sen hiç görmemişsindir, sakın yalnız gitme, rehberden baş çevirme!
2987. Eğer sen gûl üzerine onun sâyesi olmazsa, gülün nidası seni hayrân tutar.
"Gûl" ahmak ve câhil ve mekr ve baykuş ma'nâlarına gelir; burada câhil ma'nâsı münasibdir. Ve "gül" tâife-i cinnin bir nev'idir ki, istedikleri şekle girip yolcuları şaşırtırlar ve onları helâk olacak vâdílerde düşürürler. Cin hakkındaki ma'lûmât-ı mufassala Mısır'da tab' edilmiş olan Akâmü'l-Mercân fi-Ahkâmi'l-Cân ismindeki Arabça bir kitâbda mevcuddur. Ya'nî senin gibi tarik-ı Hakk'ın korkularından ve tehlikelerinden câhil olan bir kimsenin üzerinde bir mürşid-i kâmilin sâyesi ve himâyesi olmazsa; sahrâ-yı tabîatta dolaşan gūlyabânílerin sesleri seni sersem eder. "Gül”den murâd, görünmeyen ve görünen ins ve cin şeytanlarıdır ki, tarîk-ı Hakk'a giden kimseleri dâimâ inhirâf ettirmeğe çabalar. İnsan şeytanlarının envâ'ı vardır; bir kısmı ehl-i hakikati inkâr eden ulemâ-i zâhiredir ki, bunlar kendi kısa nazarlarıyla tarîkati ve evliyâullâhın maârifini şer'a muhâlif görürler. Ve bir kısmı, ehl-i tarîkat kisvesine bürünen zındıklardır ki, bunlar da mü'minleri tarîkat nâmına şerîatten teb'îd ederler. Ve bir kısmı da din ile alâkaları olmayan humakādır ki, bunlar şerîat ve tarikatın hurâfât olduğunu iddia edip insanları hayvaniyyet sahasına da'vet ederler. Ve görünmeyen şeytanlar ise يوسوس فِي صُدُورِ النَّاسِ (Nâs, 114/5) [İnsanların sadırlarına vesvese sokar] olan tabíat-ı beşeriyye gūlya- bânîleridir ki, onlar da nefis ve hevâ ve bilcümle sıfât-ı nefsâniyyedir ve bunların muharriki İblîs'dir.
2988. Gul seni yoldan zarara bırakır; bu yolda senden daha zekî, çok idiler.
2989. Yolcuların şaşkınlığını Kur'ân'dan dinle ki, kötü rûhlu şeytan onlara ne yaptı?
Seferde olan ehl-i dünyanın peygamberlerini tekzib yüzünden uğradıkları avâkıb-ı mühlikeyi dinle de gör ki, bak rûh-ı habîs sahibi olan o şeytan envâ'-i iğvâlarıyla onlara neler yaptı.
2990. Onları caddeden yüz binlerce yıllık yol uzak götürdü ve onları idbîr ve ûr [2949] eyledi.
"İdbîr" "İdbar"ın imâle olunmuşudur. Geri gitmek ve tâli'i tersine dönmek ma'nâsınadır. Burada mefûl ma'nâsına müsta'meldir; "müdbir" demek olur.
Ya'nî cadde-i şerîatte yürüyerek tarîk-ı Hakk'a giden sâlikleri, görünen ve görünmeyen şeytanlar şaşırttı ve onları bu caddeden pek uzak vâdîlere düşürdü. Binâenaleyh onları "müdbir" yaptı; ve libâs-ı takvâ ve şerîatten soyup çırçıplak bıraktı. “Ûr” üryân ma'nâsınadır.
2991. Onların kemiklerini ve kıllarını gör; bir ibret al ve eşeği onlar tarafına sürme!
قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (Enam, 6/11) Ya'nî “Ey Peygamberim! Ümmetine de ki, arzda geziniz; enbiyâyı tekzib edenlerin âkıbeti nasıl olduğunu görünüz!" âyet-i kerîmesinde emir buyrulduğu üzere, Hak Teâlâ'nın helâk ettiğini haber verdiği geçmiş ümmetlerin sâkin oldukları şehirlerin hâline bakınız ve hafriyât neticesinde oralarda çıkan kemiklere ve onların âsâr-ı sâiresine ibretle bakınız ve bu cism-i unsurî eşeğini, onların gittikleri yola sürmeyiniz.
2992. Eşeğin boynunu tut, yol tarafına, hoş olan yolcular ve yol biliciler tarafına çek!
Nefs-i hayvâniyyenin yularını çek; tarîk-ı Hakk'a ve tarîk-ı Hak'da doğru giden sâlikler ve yol bilici olan mürşidler tarafına döndür.
2993. Sakın eşeği bırakma ve ondan el kaldırma; zîra onun meyli yeşillik tarafınadır.
Nefis eşeğini serbest bırakma ve yularını elinden salıverme; çünkü onun meyli huzûzât-ı dünyeviyye tarafınadır.
2994. Eğer sen bir an onu gafletle salıverirsen, o fersahlarca otlak tarafına gider.
Ya'nî şerîat ve mücâhede yularını eğer elinden bir an gaflet ile bırakıverirsen, nefis hayvanı fersahlarca huzûzât ve lezzât-ı dünyeviyye tarafına koşa koşa gider.
2995. Eşek yolun düşmanıdır; yemek sarhoşudur; hey gidi hey!...O çok har-bendeyi telef etti.
"Har-bende" nefs-i hayvâniyyeye münkād ve musahhar olan kimsedir.
2996. Eğer yol bilmezsen, eşeğin istediği her bir şeyin aksini yap; muhakkak o doğru yoldur.
Nefs-i hayvaniyyenin bütün arzûlarına muhalefet et ki, doğru yol o muhalefettedir.
Mervîdir ki, Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri zamânında bir râhib zuhûr etmiş; kendisinden hâvârık-ı âdât zâhir olur imiş. Müslümanlar arasında kıyl ü kāl vâki' olup demişler ki: Bu râhibe zâhir olan havârık bizim evliyâmızın ahvâline mümâsildir. Halbuki mûmâileyh İslâmiyet'i musaddık değildir; bun- daki hikmet nedir? Ulemâ-yı zâhire onlara bir cevâb-ı müskit verememiş. Muhakkıkînden Marûf-ı Kerhî hazretlerine mürâcaât etmişler. Hz. Ma'rûf kalkıp râhibin yanına gitmiş ve râhibe selâm verip derhal müslüman olmasını teklif etmiş. Râhib, olmam demiş. Hz. Ma'rûf, "Niçin olmazsın?" buyurmuşlar. Râhib, “Çünkü bu kadar zamandır temessük ettiğim bir dîni tebdîl etmeyi nefsim kerîh görür," demiş. Hz. Ma'rûf, "Sen bu havârıka ne ile nâil oldun?" demiş. Râhib, “Riyâzât sebebiyle," demiş. Hz. Ma'rûf, “Bu riyâzâtı nefsin kerîh görmemiş mi idi?" diye sormuş. Râhib, “Evet kerîh gördü, fakat ben onun kerâhatine bakmayıp riyâzâtı ihtiyâr ettim," demiş. Hz. Ma'rûf cevâben: "Demek ki nefsinin kerîh gördüğü şeyi icrâda isâbet var imiş; eğer mesleğinin eri isen nefsinin kerîh gördüğü İslâmiyet'i de kabûl etmen îcâb eder, demiş ve râhib bir hayli teemmülden sonra İslâmiyet'i de kabûl etmiştir.
2997. Onunla müşavere ediniz ve ondan sonra muhalefet ediniz; muhakkak ona âsî olmayanlar telef oldular.
Bu beyt-i şerîfde شاوروهن خالفوهن ya'ni "Kadınlar ile müşâvere ediniz ve onlara muhalefet ediniz" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Bu hadis-i şerîfin zâhiri kadınlar hakkındadır; zîrâ kadınlar tab'an iştihâr ve temeyyüze ve medh olunmaya ve huzûzât-ı nefsâniyyeye ve tezeyyünâta meclûbdurlar. Bu haller ise tamâmiyle nüfüs-ı beşeriyyenin sıfatı olup, bunları kadınlar temsil ederler.
Ma'lûm olsun ki, hıristiyan uleması, erkekler ile kadınlar arasında bir fark olmadığını iddia edip, İslâmiyet'te erkekler ile kadınlar arasında fark olduğu iddiasının boş bir fikirden ve cehilden münbais olduğunu beyân ederler; ve kadınların akılda ve dinde nâkıs oldukları meâlindeki hadîs-i şerîfe i'tiraz ederler. Fakat erbâb-ı tıb tarafından son zamanlarda yapılan tedkîkāt-ı fenniyye neticesinde kadınların beyni, hilkatte erkeklerin beyninden vasatî bir hesab ile 150 gram noksan olduğu tahakkuk etmiş ve fen onların inkâr ağızlarını tıkayarak, bilakis ma'nâ-yı hadîsi tasdîk etmiş ve onların cehillerini meydana koymuştur. Eğer erkekler de nefsin bu temâyülâtına mümâşât ederler ise, sûrette her ne kadar erkek iseler de, sîrette kadın hükmüne girerler. Binâenaleyh kadınlar ile müşavere edip onlara muhalefet etmek, hakikatte sıfât-ı nefsâniyyeye muhalefet demek olur. Bu münasebetle Cenâb-ı Pîr bu hadîs-i şerîfi, nefs-i hayvâniyye hakkında îrâd buyurmuşlardır. تلفوا talef kelimesinde Ankaravî hazretleri üç vecih beyân buyururlar: Birisi "tâlefû" "telef"ten, fiil-i mâzînin cem'i olmaktır; bu sûrette ma'nâ "Muhakkak nefsine âsî olmayanlar, nefislerini telef ettiler" demek olur. İkincisi "ülfet"ten "t(e)âlefû" kırâat olunmaktır. Bu sûrette de ma'nâ, nefisle müşâvere edin ve sonra da ona muhalefet edin; zîrâ ona âsî olmayanlar muvafakat ettiler" demek olur. Üçüncü vecih de "t(e)ellifû" (تألفوا) emir sîgası olmaktır. Bu sûrette ma'nâ "Nefislerine isyân etmeyen kimselere nefsinizi te'lîf ediniz deriz" demek olur. Ankaravî hazretleri bu üçüncü vechi en muvâfık görürler.
2998. Hevâ ve arzû ile az dost ol; çünkü seni Allah'ın yolundan şaşırtan odur.
Bu beyt-i şerîf وَ إِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (En'âm, 6/116) ya'nî "Eğer sen yeryüzünde olanların çoğuna uyarsan, seni Allah'ın yolundan şaşırtırlar." Ve kezâ يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بين الناس بالحق و لا تتبع الْهَوَيِ فَيُضِلُّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ (Sâd, 38/26) ya'nî "Ey Dâvud biz seni yeryüzünde halife yaptık, nâs arasında doğrulukla hükmet ve hevâya tâbi' olma ki, seni Allah yolundan şaşırtır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Beyt-i şerîfde کم باش دوست ta'bîriyle bir nükteye işâret buyrulur; şöyle ki: Nefs-i hayvânî kendi kıvamına âid olan yemek ve içmek ve uyumak ve nikâh gibi hazları talebden aslâ fâriğ olmaz. Huzûzât-ı mezkûre hudûd-ı şer'iyye dâiresinde olursa, umûm mü'minler için mubâh olur; fakat tarîk-ı Hak sâlikleri için bu mubâhâta da dalmak aslâ câiz değildir. Zîrâ vücûd-ı unsurînin kesâfetine ve letâfet-i rûhâniyyeden mahrûmiyyete sebeb olur. Onun için Hz. Pîr hevâ ve arzû ile az dost ol; ya'nî nefsin arzûlarını zarûret mikdârından fazla verme buyururlar.
2999. Bu hevâyı, cihanda hem-râhların sâyesi gibi hiçbir şey kırmaz.
"Hem-râhlar"dan murâd, mürşid-i kâmillerdir. Ya'nî sâliklerin gayr-i meşrû' olan hevâ ve hevesâtını ve meşrû' olan arzûlarındaki mübâlagayı ancak cihânda mürşid-i kâmilin sâyesi ve terbiye ve himâyesi kesr edebilir. Sâlikin hiçbir tedbîri, mürşid-i kâmilin terbiye ve himâyesi kadar müessir olamaz.
3000. Peygamber Ali'ye buyurdu ki: Ey Ali; Hakk'ın arslanısın, pehlivansın, kalbi kuvvetlisin.
3001. Fakat arslanlığa da i'timâd etme; ümîd nahlinin gölgesine gel!
"İ'temîd" i'timâd masdarının imâle olunmuşudur ki, Mesnevî-i Şerîf de bu gibi imâlât çok vâki' olmuştur. "Nahl" hurma ağacıdır; murâd, semerât-ı füyûzât-ı ilâhiyyeyi hâiz olan insân-ı kâmildir. Ya'nî, yâ Ali, arslanlığına dayanma; nahl-i ümîd olan insân-ı kâmilin terbiyesi altına gir demek olur. Bu bahis şu hadis-i şerîfe müsteniddir: يا على اذا تقرب الناس الى خالقهم بانواع البر فتقرب الى ربك بانواع العقل تسبقهم درجة و زلفى عند الناس في الدنيا و عند الله في الآخرة -Yanî Ya Ali, vaktâki nâs hâlıklarına envâ'-ı birr ile takarrub ederler, sen Rabb'ine envâ'-ı akl ile takarrub et ki, dünyâda nâs indinde ve âhirette Allah Teâlâ indinde derece ve yakınlıkta onları geçesin."
3002. O bir âkılin sâyesine gel ki, onu bir nakil yoldan götüremez.
Hakk'a vâsıl ve hakikati zevkan ve hâlen müdrik olan bir âkılin himâyesi altına gir ki, onu görünen ve görünmeyen şeytânlardan hiçbirisi kendi yolundan ve makāmından çeviremez.
3003. Onun sâyesi yeryüzünde Kāf dağı gibidir; onun ruhu da alî-tavaf olan sîmurgdur.
"Kāf dağı"ndan murâd âlem-i taayyün ve "sîmurg"dan murâd hakikat-ı muhammediyyeyi hâmil olan kutbu'l-aktâbın rûh-ı şerîfleridir. Ve o rûh-ı mübarek taayyünât-ı âlemi muhît olup, cümlesinin fevkınde uçar ve tasarruf eyler. Binâenaleyh Fusûsu'l-Hikem şârihi Abdullâh Bosnevî (k.s.) hazretlerinin buyurdukları gibi, kutbu'l-aktâbın terbiyesine isâbet eden sâlik tamâmiyle "ayn"a isâbet eder. Zamân-ı Risâlet-penâhîde insân-ı kâmil bi'l-asâle (S.a.v.) Efendimiz'in zât-ı nübüvvet-penâhîleridir; ve onlardan sonra âlem-i taayyünde onların bi'l-verâse hakikatlerini hâmil olan aktâbdır. Ve Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz dahi onlardan birisidir.
3004. Eğer kıyamet kadar onun na'tını söylersem; onun için asla makta' ve ni-hâyet isteme!
"Na't" evsâf-ı haseneye derler. Ya'nî insân-ı kâmil "Allah” ism-i câmi'inin mazharı olup, âlem-i taayyünde sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir olduğundan kıyâmete kadar evsâf-ı cemîlesinden bahs edilse, nihâyeti gelmez.
3005. Güneş beşerde nikāb yapmıştır; anla! Doğrusunu en çok Allah Teâlâ bilir.
İnsân-ı kâmilin taayyününden sıfatı ve esmâsıyla zâhir olan ve güneş gibi bilcümle taayyünât âlemine ziyâ-pâş olan Hak'dır; ve Hak insân-ı kâmilin sûret-i müteayyinesini nikāb yapmıştır. İyi anla da, insân-ı kâmili Hak'dan ayrı görme. Bu i'tibâr ile (S.a.v.) Efendimiz ile, onların vârislerinin lisân-ı şerîfleri lisân-ı Hak'dır ve onların kelâmı da, kelâm-ı Hak'dır; ve doğruyu en çok bilen ise yine Hak'dır. Binâenaleyh bu sözleri kabûl et! Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Dîvân-ı Kebîrlerinde şu beyt-i şerîflerinde de beyân buyururlar: "Bu heykel-i âdem nikābdır; biz bütün secdelerin kıblesiyiz."
3006. Ya Ali, yolun taatlarının cümlesinden sen hâss-ı ilâhın sayesini ihtiyar et!
Hak yolunun türlü türlü tâatları vardır; en mühimmi de Allah Teâlâ hazretlerinin bir abd-i hâssının terbiyesi altına girmeyi ihtiyâr etmektir. Bunların içinden sen bu mühim olanı ihtiyâr et!
3007. Her bir kimse ki, bu tâate kaçtılar, kendilerine bir mahall-i halas ihdas ettiler.
3008. Sen git, akılin sâyesine kaç, tâ ki o inadı gizli olan düşmandan kurtulasın.
“İnadı gizli olan düşman”dan murâd nefs-i hayvaniyyedir; zîrâ nefis arzûlarında muanniddir; onun için ehl-i tarîk, havâtır-ı nefsâniyyeyi kuvvet ve ısrârından bilir. Zîrâ havâtır-ı şeytâniyye zayıftır ve kuvvet ve ısrârı yoktur; çabuk zâil olur.
3009. Bu sana bütün taatlerden daha iyidir; mevcud olan her bir sabık üzere sebk bulursun.
Nefsin kuvvet ve ısrârını mürşid-i kâmilin terbiyesi kesr ettiği için, onun sâyesine ilticâ etmek senin için bütün tâatlerden daha hayırlıdır. Eğer böyle yaparsan, tarîk-ı Hak'da her biri birer nevi'-i tâatla müsabakaya girmiş olanların hepsinden ileriye geçersin.
3010. Pîri tuttuğun vakit sakın ha! teslîm ol, Mûsâ gibi Hızır'ın hükmü al-[2969] tında git!
Mürşid-i kâmile mülâkî olduğun vakit, sakın hâ! ona i'tirâz etme; her emrine teslîm ol! O zât-ı şerîf ilm-i ledünde Hızır (a.s.) a benzer; Mûsâ (a.s.) bir nebiyy-i zîşân iken, nasıl cenâb-ı Hızr'ın hükmü altında hareket etti ise sen de öyle yap!
3011. Hızr'a mensub olan işe nifaksız sabr et, tâ ki Hızır, git bu firâkdır, demesin.
Ey sâlik, ma'lumdur ki cenâb-ı Hızır, Hz. Mûsâ muvâcehesinde bir çocuğu öldürdü; ve bir gemiyi deldi; zâhirde hiçbir sebeb yok idi. Nübüvveti hasebiyle zâhire nâzır olan Hz. Mûsâ i'tirâz buyurdu. Ve cenâb-ı Hızır da, üç defa vâki' olan i'tirazından sonra هذا فراق بينى وبينك (Kehf, 18/78) [İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır] buyurdu. Nitekim kıssanın tafsili Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu bâbdaki hikmetleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de beyân buyurmuşlardır; burada tafsîli uzundur. Ey sâlik, mürşid-i kâmil dahi zâhirde senin nokta-i nazarına uymayan işler yapar; sakın i'tiraz etme! Sabr et ki, o zât-ı şerîf sana "Senin tarîk-ı hakikatte yürümeğe isti'dâdın yoktur; git yalnız zâhir-i şerîatle amel dâiresinde kāim ol!" demesin.
3012. Eğer gemiyi delerse, sen söyleme. Eğerçi bir çocuğu öldürürse, sen saç yolma!
Ya'nî eğer mürşid-i kâmil senin vücûd-ı unsurînin gemisini riyâzet ve mücâhede ile rahnedâr ederse, i'tirâz etme; ve eğer senin çocuk gibi olan akıl ve tedbîrini amelden iskāt ederse, sakın saçını yolup, feryâd etme!
3013. Hak mâdemki onun eline kendi eli ta'bir etti, nihayet يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهم [Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir) diye da'va buyurdu.
Hudeybiye musâlahasında Bîat-ı Rıdvân'da nâzil olan sûre-i Fetih'de Hak Teâlâ أَنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ أَنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'nî "Ey Peygamberim, sana bîat edenler, ancak Allah'a bîat ederler; Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir" buyurdu. Ve hadîs-i kudsîde de اذا احببت كنت له سمعا و بصرا و لسانا و يدا الخ ya'nî "Ben bir kulumu sevdiğim vakit, onun sem'i ve basarı ve lisânı ve eli ilh... olurum" buyrulur. Muhakkıkın hazarâtı bu mertebeye "kurb-i ferâiz" derler; ve bu mertebe Nebiyy-i zîşân efendimizin ümmetinden kâmil olanlara mevrûsdur. Binâenaleyh mürşid-i kâmilin yedi, yed-i Hak'dır.
3014. Hakk'ın eli onu öldürür; onu diri eder. Diri nedir? Onu cân-ı bâkî yapar.
"şın" zamirleri yukarıda işâret buyrulan Hızır'ın öldürdüğü çocuğa ve bi'l-intikāl insân-ı kâmilin terbiye ettiği sâliklere işâret buyrulur.
3015. Bu yolu nadiren yalnız kat' eden bir kimse dahi, pîrlerin himmetinin yardımı ile erişti.
Zâhiren bir mürşide intisâb etmeksizin bu tarîk-ı Hakk'ı yalnızca kat' edenler de bulunur; fakat nâdirdir ve bunlar da yine pîrân hazarâtının ma'nen rûhâniyetlerinden yardım görmek sûretiyle terakkî ederler ve bunlara ıstılâh-ı meşâyihde "Üveysî" ta'bîr olunur.
3016. Pîrin eli gâiblerden kısa değildir; onun eli Allah'ın kabzasından başka değildir.
Mürşid-i kâmil, huzûrundan gâib olan sâliklerini terbiyeden âciz değildir. Kendisi şarkta ve mürîdi garbta olsa, onun imdadına yetişir. Menâkıb-ı evliyâda emsâli pek çoktur. Bu fakîr-i pür-taksîr dahi bu tasarrufu re'ye'l-ayn müşâhede etmiştir. Çünkü mürşidin eli, kabza-i Hak'dan başka bir şey değildir. Bu beyt-i şerîf, yukarıdaki beyt-i şerîfin ma'nâsını dahi te'yîd eder. Ya'nî "Bilâ-intisâb, yalnızca tarîk-ı Hakk'a sâlik olan kimselere pîrlerin himmeti nasıl yardım edebilir?" suâline cevâben "Pîrlerin eli, gâiblere de yetişir" buyrulur.
3017. Mâdemki gâiblere böyle hil'at verirler, şübhesiz hazırlar gâiblerden daha iyidirler.
Hâzırların, gâiblerden daha iyi olmasının vechi budur ki, sâlik bidâyet-i sülükünde kolay kolay sûretten tecerrüd ederek, âlem-i ma'nâya teveccüh edemez. Binâenaleyh kendi havâssinden gâib olmak için, onun nazarında mürşidin sûret-i müteayyinesi pek müessirdir. Nitekim Gülşen-i Râz'da Mahmûd Şebisterî hazretlerine suâlleri îrâd buyuran Emîr Hüseynî hazretleri buyururlar:
3018. Mâdemki gâiblere nevale verirler, acaba misafirlerin önüne ne ni'metler koyarlar?
3019. Kapının dış tarafında olan bir kimseye kadar, onların huzurunda kemer bağlayan bir kimse hani?
"Kemer-besten" hizmet etmek ma'nâsınadır; burada kemâl-i teveccühe işâret buyrulur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsında iki vecih vardır; birisi: “Mürşid-i kâmile gerek zâhirde intisâb ile rabt-ı kalb eden ve gerek zâhirde intisâbsız teveccüh-i kâmil ile onun tarîkıne ve usûlüne riâyet eden hani?" Bu sûretle hulâsa-i ma'nâ: Halk ahkâm-ı tabîatte müstağrak olup, ne yakından ne de uzaktan insân-ı kâmile müteveccih olmazlar, demek olur. Şurrâh-ı Hind'in beyân ettikleri vecih dahi şudur: "Onların hizmetinde olan bir kimsenin mertebesi ile, onlardan uzak olan bir kimsenin mertebesi nerede! Bu mertebeden, o mertebeye kadar çok tefâvüt vardır."
3020. Vaktaki pîri ihtiyar ettin nazik-dil olma; su ve çamur gibi sa'yi gevşek [2979] olma!
Ya'nî mürşid-i kâmile intisâbdan sonra onun emrini cesûrâne kabûl et; nâziklik ve kibarlık gösterip emirlerini icrâda gevşek olma! Eğer sana kuru ekmek yemeyi teklif ederse, ye! Benim vücûdum buna tahammül edemez de- me! Eğer seni yalın ayak ve baş açık gezdirirse, akrân ve emsâlim arasında bunu nasıl yapabilirim, bana deli olmuş derler ve ta'yîb ederler deme; ve su ve çamur gibi şekil kabûlü husûsunda gevşek olma!
3021. Ve eğer bir darbeden dolayı sen pür-kîne olursan, imdi cilâsız ayna olman nerede olur?
Mürşidim benim hâl ve şânımı nazar-ı i'tibâre almaksızın emirler veriyor deyip gönlün incinirse, tarîk-ı Hak'dan behre-yâb olamazsın; zîrâ üzeri kirli paslı olan bir âyîne silinmek ister. Senin gönlünün âyînesi dahi kir ve enâniyet ve ruûnât-ı nefsiyye pasları ile kararmıştır; onları mürşidin bu tedbîrler ile temizlemek ister.
Ba'zı kimseler, bedenlerini iğne ile deldirip ba'dehû çivit veyâ barut ile o delikleri doldururlar ve bu sûretle vücûdlarına hayvânât resimleri veyâ sâir eşkâl tersîm ederler. Bu nişan, yıkamak ile çıkmaz ve dâimâ bedende kalır. Buna Arabî'de "veşm" derler. "Kebûdî zeden" veşm yaptırmak ma'nâsınadır. Nitekim kabadayılık sevdâsında bulunan balıkçılar ve tulumbacılar gibi ba'zı eşhâsın elyevm kollarında veyâ göğüslerinde görülür.