İçeriğe atla

Kazvinli'nin sırtına arslan sûretinde mâvilik vurdurması ve iğne darbesi sebebiyle onun pişman olması

23. bölüm / 54 · 1003 kelime · ~6 dk okuma

3022. Sahib-i beyandan Kazvinliler'in tarîkı ve âdeti hakkındaki bu hikâyeyi dinle!

Bu veşm usûlüne zamân-ı Hz. Pîr'de Kazvinliler'in mübtelâ oldukları anlaşılır.

3023. Tenleri ve elleri ve omuzları üzerine zararsız, iğne ucundan mâvilikler vururlar.

3024. Bir Kazvinli bana mâvilik vur; tatlılık et diye bir dellâk canibine gitti.

3025. (Dellâk) dedi: Ey pehlivân ne sûret vurayım? Kükremiş arslan sûreti vur, dedi.

3026. Benim tali'im arslandır; arslan nakşı vur; gayret et, mâvilik rengini tok vur!

Ben yıldıznâmede tâli'ime baktırdım. Esed burcuna taalluku vardır; binâ-enaleyh arslan sûretini isterim; fakat mâviliğin koyu olmasına da gayret et!

3027. (Dellâk) dedi: Sûreti ne tarafına vurayım? O nişanı sırtıma vur! dedi.

3028. Vaktaki o iğneyi batırmağa başladı, onun acısı sırtta mesken tuttu.

3029. Pehlivan, ey ulu beni öldürdün, ne sûret vuruyorsun? diye feryâda geldi.

3030. (Dellâk) dedi: Nihayet bana arslan emr ettin. (Kazvinli) dedi: Han-gi a'zâdan başladın?

3031. Kuyruk mahallinden başlamışım, dedi. Ey iki gözüm, kuyruğu bırak! dedi.

3032. Arslanın kuyruğundan ve kuyruk mahallinden benim nefesim tutuldu; onun kuyruk yeri, benim nefes yerimi sıkı tuttu.

3033. Ey arslan yapıcı de, arslan kuyruksuz olsun; zîrâ kalbimi iğne darbesinden zayıflık yakaladı.

3034. O şahıs darbeyi çekmeksizin ve müdârâsız ve merhametsizce başka tarafa tuttu.

3035. O, ondan, bu ne endâmdır? diye bağırdı. Ey iyi adam, bu kulaktır, dedi.

3036. 'Dedi, ey hakîm, kulağı da olmasın; kulağı bırak kilimi kısa et!

“Kûteh kün kilîm" kilimi kısa etmek, işi ihtisâr etmekten kinâyedir.

3037. Diğer tarafa batırmağa başladı; Kazvinli de figāna başladı.

3038. (Dedi) bu üçüncü taraf dahi ne endâmdır? Ey azîz bu arslanın karnıdır, dedi.

3039. Dedi: Arslanın karnı da olmasın, acı ziyade oldu, darbeleri az vur!

3040. Dellak uyuştu ve çok hayran kaldı, çok vakte kadar parmağı dişinde kaldı.

3041. Üstad öfkesinden iğneyi yere vurdu; dedi ki: Âlemde bir kimseye vâki' oldu mu?

3042. Kuyruksuz ve başsız ve karınsız arslanı kim gördü? Hak Teâlâ da böyle bir arslan yaratmadı.

3043. Ey birader iğnenin acısına sabr et, tâ ki kafir nefsinin iğnesinden kurtulasın.

Bu kıssada "Kazvinli"den murâd sâlik ve "dellâk"dan murâd mürşid-i kâmil ve "iğne"den murâd kâmilin mevhûm olan varlığını ifnâ eden riyâzât ve mücâhedât; ve "arslan resmi"nden murâd, sâlikin mevhûm olan vücûduna, arslan gibi olan hakîkatin hâlen ve zevkan ilkāsı ve “iğnenin acısından vâki' olan feryâd"dan murâd, riyâzet ve mücâhedât sebebiyle nefs-i sâlikin kıvranmasıdır. Bu işârete binâen cenâb-ı Pîr buyururlar ki: Ey sâlik kardeşim, nefsine acı gelen mürşidin terbiyesine sabr et, tâ ki vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde dâimâ "ben, ben" diye bağıran bu da'vâ-yı enâniyyeti hasebiyle vücûd-ı hakîkîyi fiilen setr ve inkâr eden nefsinin, her an rûhuna sapladığı iğnelerden kurtulasın.

3044. Zîra o bir taife ki vücuddan kurtuldular, felek ve güneş ve ay onlara secde getirir.

Zîrâ vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde mevhûm olan varlıklarından kurtulan bir tâifenin önünde mevcûdâtın kâffesi secde ve serfürû ederler ve onların tasarrufları altına girerler.

3045. Her kimin teninde onun kafir nefsi ölürse, güneş ve bulut ona fermân götürür.

Kâfır nefsi ölmüş olan kimsenin, güneş ve bulut emrine mutî olur.

3046. Çünkü onun kalbi şem' parlatmayı öğrendi, güneş onu yakamaz.

Vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānî ile kāim olan kimsenin kalbi artık muhîtine rahmet olur. Nitekim cenâb-ı Pîr Mesnevîde diğer bir beyitlerinde buyururlar: Binâenaleyh onlar şem' gibi olan kulûb-ı mü'minînin nasıl parlatılacağını öğrenir ve irşâd-ı ibâdullah'a meşgül olurlar. Böyle bir velînin bir kere hakîkat güneşi ile yanmış olan vücûdu, artık o hakikat güneşi muvâcehesinde bir daha yanmaz. Böyle bir kimseyi sûrî güneş yakabilir mi?

3047. Hak Teâlâ âfitâb-ı müntecimde buyurdu: "Tezâver an kehfihim" âyetinde keza zikr etti.

"Afitâb-ı müntecim"den murâd Hind şârihlerinden ba'zılarına göre Kur'ân-ı kerîmdir. Ankaravî hazretlerine göre "âfitâb-ı felekî"dir. Sûre-i Kehf'de olan وَتَرَى الشمس اذا طَلَعَتْ تَزَاور عَنْ كهفهم (Kehf, 18/17) ya'ni "Ve sen güneşi tulû' vaktinde onların mağarasından meyl eder bir halde görür idin" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme, küffârın şerrinden mağaraya ilticâ eden Ashâb-ı Kehf'in hâlini beyânen zikr olunmuştur, tafsili kütüb-i tefâsirde mezkûrdur.

Ya'nî sûrî güneşin evliyâ-yı Hakk'a te'sîr edemediğine delîl istersen, sûre-i Kehf'de olan bu âyet-i kerîmeye nazar et. Beyt-i şerîfde "tezâveru" kelimesinin teşdîd ile zikri, zarûret-i vezinden nâşîdir; bu da kavâid-i şi'riyyedendir. Tercüme, Hind şârihlerine göre yazıldı, Ankaravî hazretlerini şerhine göre tercüme şöyle olur: "Hak Teâlâ şems-i felekî hakkında kezâ "tezâverü an kehfihim" âyetinin zikrini buyurdu."

3048. Diken, gül tarafına giden bir cüz'ün indinde, gül gibi hep latîf olur.

"Diken"den murâd, sâlikin enâniyyet da'vâsına sebeb olan vücûd-ı izâfisidir. "Gül"den murâd letâfet-i esmâ ve sıfatıyla tecellî buyuran vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. "Bir cüz"den murâd, insân-ı kâmilin vücûd-ı abdânîsidir. "Gül"den murâd kezâ, vücûd-ı hakîkî-i Hak'dır. Ya'ni Hakk'a vâsıl ve vücûd-1 abdânîsi vücûd-ı hakkānî ile kāim bulunan mürşid-i kâmilin indinde terbiye görüp Hakk'a vâsıl olan bir sâlik, kâmil olup bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olur. Ve diken gibi olan vücûd-ı izâfisi, gül gibi olan vücûd-ı hakkānî ile kāim ve bâkî olur.

3049. Hak Teâla'nın ta'zîmini yükseltmek nedir? Kendini zelîl ve toprağa mensub tutmaktır.

3050. Tevhîd-i Hakk'ı öğrenmek nedir? Kendini Vâhid'in önünde yakmaktır.

Tevhîd-i Hak, ancak vücûdda vahdâniyyet ve ferdâniyyet sahibi olan Hakk'ın bu varlığı önünde, kendi mevhûm olan varlığını terk edip, bütün varlıkları O'nun varlığına bırakmaktır; ve nazarında kökleşen ikiliği kaldırmaktır.

3051. Eğer istersen ki gündüz gibi parlayasın, kendinin gece gibi olan varlığını yak!

3052. Varlığını, varlık okşayıcı olan O'nun varlığında, kimya içindeki bakır gibi erit!

Ya'nî mevhûm olan varlığını, Hakk'ın her ân-ı gayr-i münkasimde bu vücûdât-ı izâfiyye âlemine tecelliyâtıyla imdâd buyuran hakîkî varlığı içinde erit de, vücûd-ı abdânîni vücûd-ı hakkānîye tebdíl et! Nitekim kimyacılar bakırı iksîr içine atıp, altına kalb ederler.

3053. "Ben"e ve "biz"e elini sıkı yaptın; bütün bu harablık iki varlıktandır.

Ey sâlik, sen vücûd-ı izâfînin iktizâsı olan bu "ben" ve "biz" ta'bîrlerine sıkı sıkı yapıştın; onun için nazarında bir Hakk'ın varlığı, bir de senin varlığın kökleşti. Halbuki senin varlığın nedir? Buzun sudan husûlü gibi izâfî bir varlıktır. Suyun muvâcehesinde buzun varlığının ne kıymeti olur? Eğer dikkatle bakarsan meydanda ancak suyun vücûdu vardır; buzların vücûdu bir nümâyişten ibarettir. İşte bütün bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde gördüğün ceng ü cidâl ve münâzaât ve binnetîce harâblık hep iki varlıktan ve iki görüşten neş'et eder. Binâenaleyh enâniyetten kurtulmayan kimselerin âkıbetini temsîlen Cenâb-ı Pîr, âtîdeki kıssanın beyânına şurû' buyururlar.