İçeriğe atla

Ava gitmiş olan arslan ve kurt ve tilkinin kıssasıdır

24. bölüm / 54 · 1578 kelime · ~8 dk okuma

3054. Arslan ve bir kurt ve bir tilki av için, talebden dolayı dağlığa gitmiş idiler.

3055. Tâ ki birbirinin müzâheretiyle avlara yolları ve bağları sıkı bağlıyalar.

Ya'nî arslan kuvvetini, kurt keskin görüşünü, tilki hilesini isti'mâl ederek gâyet güzel avlar yakalamak üzere ittihâd ettiler.

3056. Her üçü birbiriyle o geniş sahrada çok ve büyük avlar tutalar.

Bu kıssada "arslan"dan murâd, kendini Hak'da fânî ve vücûd-ı Hak'la bâ-kî olan insân-ı kâmildir. "Kurt"dan murâd, enâniyyetini terk edemeyen ve kendi kuvvetine ve ilmine mağrûr olan sâlik; ve “tilki”den murâd, insân-ı kâmilin kuvve-i tasarrufiyyesini müdrik olup, kendi irâdesini ona teslîm eden sâlik; "ava çıkmak"tan murâd, mürşidin müridlerini teslíki ve esnâ-yı sülûkde onların isti'dâdlarını tecrübe etmesidir; ve "av"dan murâd dahi tecelliyât-ı Hak'dır.

3057. Vâkıa erkek arslana onlardan âr var idi; lakin onlara ikram etti ve yoldaşlık gösterdi.

Ya'nî insân-ı kâmil "seyr-fillâh" içinde bulunduğundan, kendisince sülûkde onlara yoldaş olmağa lüzûm yok idi; fakat onlara merhameten vâki' olan ikrâmdan dolayı refakat etti; zîrâ sehâ ve kerem insân-ı kâmilin yegâne hasletidir.

3058. Böyle bir şâha leşkerden zahmet vardır; lakin yoldaş oldu, cemaat rahmettir.

İnsân-ı kâmile müridlerden zahmet vardır; çünkü müridleri terbiye için mutlakā cihet-i halkıyyete teveccüh ve onlar ile meşgül olmak lâzımdır. Fakat الجماعة رحمة ya'nî "Cemaat rahmettir" hadis-i şerîfi mûcibince onlara yoldaş oldu.

3059. Böyle aya, yıldızlardan ar vardır; o, yıldızlar arasında seha içindir.

"Allah" ism-i câmi'ine mazhariyyeti hasebiyle ay gibi olan insân-ı kâmile, esmâ-i müteferrikaya mazhariyetleri hasebiyle yıldızlara müşâbih bulunan sâliklerden ona âr vardır; fakat onların arasında bulunması kendisine ihsân olunan füyûzât-ı rabbaniyyeyi وَانْفَقُوا مما جَعَلَكُمْ مُسْتَحْلَفَينَ فيه (Hadid, 57/7) ya'nî "Allah Teâlâ'nın sizi müstahlef kıldığı şeyden infâk ediniz!" âyet-i kerîmesindeki emir mûcibince, mahzâ sehâvet cihetinden onlara infâk içindir.

3060. "Şavir-hüm!" [Onlarla müşavere et!] emri Peygamber'e erişti; her ne [3019] kadar onun re'yine nedîd bir re'y yok ise de.

Ya'nî bi'l-asâle insân-ı kâmil bulunan Server-i enbiya (s.a.v.) Efendimiz'in re'y-i âlîlerinin bu âlemde bir nazîri yok iken, yine Hak Teâlâ azretleri Al-i İmran sûresinde وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ (Al-i İmrân, 3159) ya'nî “Emirde onlar ile müşâvere et!" buyurdu. Zîrâ esmâ-i müteferrikanın mazharı olan cemâat-i müslimîne Hakk'ın rahmet-i rahîmiyyesiyle tecellîsi vardır.

3061. Terazide arpa, altına refîk olmuştur; ondan dolayı değildir ki, arpa altın gibi cevher olmuştur.

Evzân-ı atīkada "arpa," dirhemin eczâsındandır ve altının dirhem-i kesirleri "arpa" ile vezn olunur. Binâenaleyh altını vezn etmek için terâzinin bir gözüne arpaları ve bir gözüne de altını koyup tartarlar. Burada insân-ı kâmilin re'yi altına ve sâliklerin re'yleri de "arpa"ya teşbîh buyrulmuştur.

3062. Rûh şimdi kalıba yoldaş olmuştur; bir müddet köpek, dergahın bekçisi olmuştur.

Kâmilin, nâkısa refakatinin birçok sır ve hikmetleri vardır. Nitekim âlem-i halkta rûh-ı latîf cism-i kesîfe yoldaş olmuştur. Bunun sır ve hikmeti yukarıda Hz. Ömer (r.a.) efendimize gelen Rum elçisi kıssasında îzâh olundu. Bu hâl, bir müddet köpeğin kapı bekçisi olmasına benzer; zîrâ nefs-i hayvâniyye köpek tabîatındadır; ve rûh ise, âlem-i emirden olup ulüvv-i mertebe sahibidir.

3063. Vaktaki bu cemâat, şevketli ve azametli olan arslanın rikabında dağ tarafına gittiler.

"Dağ"dan murâd, kalbdir. Ya'nî sâlikler mazhar-ı ism-i zât olan mürşid-i kâmilin rikâbında kalb cânibine teveccüh ettiler.

3064. Dağ sığırı ve keçi ve semiz tavşan buldular; ve onların işi ileriye gitti.

"Dağ sığırı"ndan murâd, mürşid-i kâmilin kalb-i şerîfine olan tecellî-i azîmdir. "Keçi" ve "tavşan"dan murâd, sâliklerin isti'dâdına göre olan tecelliyât-ı muhtelifedir.

3065. Her kim muhârib arslanın izinde olursa, gece ve gündüz ona kebab eksik olmaz.

Her kim nefis ve şeytân ile harb edici olan mürşid-i kâmilin izini ta'kīb ederse, ona gece ve gündüz gıdâ-yı rûh olan tecelliyât-ı Hak eksik olmaz.

3066. Vaktaki onları dağdan çekerek öldürülmüş ve yaralanmış ve kan içinde meşeliğe getirdiler.

Vaktâki kalbe teveccühten ferâgatle, âlem-i beşeriyyete rücû' ettiler.

3067. Taksîm, hüsrevlerin adliyle olsun diye, onlarda kurdun ve tilkinin tama'i var idi.

Ya'nî sâlikler kalb âlemindeki bu tecelliyâtta kendi sa'ylerinin medhali olduğu zehâbına düşüp kendilerine birer hisse ayrılması tama'ına düştüler ve bu tecelliyâtın ve mürşid-i kâmilin himâye ve terbiyesi altında vâki' olduğunun farkına varamayıp enâniyetlerine müteveccih oldular.

3068. Onların her ikisinin tama'i arslana aks etti; arslan o tama'ların senedini bildi.

Onların bu avlara tama'ları mürşid-i kâmilin kalbine aksetti ve bu tama'ın menbaı, onların enâniyeti olduğunu bildi.

3069. Her kim ki esrârın arslanı ve emîri olur, o, zamîrin düşündüğü her şeyi bilir.

Ya'nî âlem-i esrârın arslanı ve beyi olan mürşid-i kâmil, kalblere vârid olan hâtırâtı bilir; zîrâ hadîs-i şerîfde اتقوا فراسة المؤمن فانه ينظر بنور الله ya'nî "Mü'minin firâsetinden sakınınız; zîrâ o Allah'ın nûruyla nazar eder" buyrulmuştur.

3070. Ey düşünce huylu gönül, müteyakkız ol! Gönlü onun önünde fena düşün[3029] ceden hifz et!

Ey gönlüne mütevâliyen havâtır-ı mütenevvia gelmek şânından olan sâlik, müteyakkız ol! İnsân-ı kâmilin huzûrunda gönlü havâtır-ı mezmûmeden hifz et!

3071. O bilir; eşeği sakit sürer; setr için senin yüzüne güler.

Mürşid-i kâmil, senin kalbine gelen havâtıra muttali' olur; fakat senin merkeb-i vücudunu tarîk-ı Hak'da sakit olarak sürer. Senin zamâirini örtmek için hiçbir şey bilmiyormuş gibi yüzüne güler. Sen de onun bu hâlinden havâtırına muttali' olmadığını zannedersin.

3072. Vaktaki arslan onların o vesvâsını bildi, açık söylemedi ve o anda onları mahfûz tuttu.

Vaktāki mürşid-i kâmil, sâliklere vesvese ilkā eden enâniyet vesvâsını anladı, zâhirde onların bu havâtırını yüzlerine vurmadı ve o anda onların havâtırına karşı i'tirâzdan onları mahfüz tuttu.

3073. Lakin kendi kendine dedi ki: Ey hasîsler ve dilenciler; muhakkak size lâyıkı göstereyim.

Mürşid-i kâmil kendi kendine dedi ki: Ey sıfât-ı nefsâniyyenin zebûnu olan hasîsler; ve ey füyûzât-ı Hak dilencileri! Muhakkak ben size bu sıfât-ı nefsâniyyelerin içinde lâyıkınız olan mertebeyi fiilen göstereyim.

3074. Size benim re'yim kâfî gelmedi; benim ihsânımda sizin zannınız bu mudur?

Ben sizi kalbime aldım ve re'y ve tedbîrimle sizi teslík ettim. Nâil olduğunuz füyûzât-ı ilâhiyye, benim kalbime olan füyûzâttandır. Benim vâsıtam ile olan ihsânda, siz kendinizi görmek zannına düştünüz öyle mi?

3075. Ey kimseler, sizin akıllarınız ve re'yiniz, benim re'yimdendir ve benim cihânı süsleyen atalarımdandır.

Ey sâlikler sizin vâridât-ı akliyyeniz ve re'yiniz, benim re'y ve tedbîrimden ve benim tasarrufumdan vâki' olur; ve benim cihânşümûl atâlarımdandır. Bu sözler makām-ı kutbiyyet îcâbındandır. Nitekim kutbu'l-aktab hakkındaki îzâhât biraz yukarıda “Kāf dağı” hakkındaki 3003 numaralı beyitte geçti.

3076. Nakış nakkāşa ne zan eder? Çünkü zannı ve haberi dahi ona o bahş etti.

Bu beyt-i şerîfin nesren beyânı böyle olur : نقش نسبت به نقاش چه سگالد چون سگالش و خبر را هم اوش بخشید Ya'ni "Nakış nakkāşa nisbetle ne zan ve zehâbda bulunabilir? Mâdemki zannı ve haberi dahi o nakşa nakkāş bahş etti." Tavzîhan ma'nâ böyle olur: "Bakınız ki nakış nakkāşa karşı ne zehâbda bulunuyor. Nakış, nakkāşın eseri olduğu halde, o nakış enâniyet ve istiklâl da'vâsına kıyâm ediyor; halbuki zunûn ve havâtır dahi o nakış mesâbesinde olan sâliklerin kalbine mürşidlerinden bahş olunur; zîrâ mürşid, sâliklerin kalblerinde mutasarrıftır.

3077. Ey zamanın ârları, bana böyle hasîsâne zan, sizin için mi oldu?

Ey zamanlarının nâkısları, beni kendinize mürşid-i râh bildiğiniz halde, benim sizler üzerinde tasarrufa adem-i kudretim zann-ı hasîsânesi size mi kaldı?

3078. Eğer Allah'a kötü zannı, zan edicilerin başını kesmezsem, ayn-ı hatâ olur.

Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Fetih'de vaki وَ يُعَذِّبَ الْمُنَافِقِينَ وَ الْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكِينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانِّينَ بِاللَّهِ ظَنَّ السُّوءِ (Fetih, 48/6) ya'nî “Allah'a kötü zannı zannedici olan münâfik erkeklere ve münafık kadınlara ve müşrik erkeklere ve müşrik kadınlara, Allah Teâlâ azâb eder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. İnsân-ı kâmil bilcümle sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olan halîfe-i Hak'dır ve halîfe müstahlifin min-haysü'l-hakîka "ayn"ı olduğundan, insân-ı kâmile olan sû'-i zan, Hakk'a sû'-i zan olur. Cenâb-ı Pîr bu ma'nâya binâen insân-ı kâmil lisânından bu âyet-i kerîmeyi zikr ettiler; ya'nî "Sizin bana olan kötü zannınız, Allah'a olan kötü zandır.Binâenaleyh eğer ben sizin sıfât-ı nefsâniyyenizin başı olan enâniyet-i mevhûmenizi kesmezsem, ayn-ı hatâ olur; zîrâ vazîfemde kusûr etmiş olurum ve benim teslîkdeki vazîfem, sâliklerin enâniyet-i mevhûmelerini kaldırmaktır.

3079. Çerhı sizin aybınızdan kurtarayım; tâ ki bu kıssa cihanda kalsın.

Sıfât-ı nefsâniyyenizi kesr edip sizi mertebe-i kemâle getireyim. Çerh-ı felekte halk-ı âlem sizin ma'yûbât-ı nefsâniyyenizden kurtulsun ve sizin bu sülükünüzün kıssası ve menâkıbı cihâna şâyi' olsun.

3080. Arslan bu fikir ile açık hande vurdu; arslanın tebessümleri üzerine ey-min olma!

İnsân-ı kâmil, sâliklerin havâtır-ı mezmûmelerine karşı bir şey söylemeksizin âşikâr olarak güldü. Ey sâlik, mürşid-i kâmil sûret-i zâhirede sana güler ve iltifat eylerse sakın aldanma ve seni beğendiği için iltifat ettiğini zannetme; kendi bâtınına ve sıfâtına nazar et!

3081. Dünyanın malı, Hakk'ın tebessümleri oldu; bizi sarhoş ve mağrûr ve pejmürde etti.

Bu beyt-i şerîfin şerhinde şurrâh-ı hindiyyeden Cenâb-ı İmdâdullâh (k.s.) buyururlar ki: "Tebessüm, mekr-i ilâhîden kinâyedir ve mekr-i ilâhî avâm hakkında irtikâb-ı ma'sıyet ile beraber i'tâ-yı ni'mettir; ve sâlik hakkında sû'-i edeb ile beraber ibkā-yı hâldir; ve ârif-i gayr-ı kâmil hakkında emr-i Hak olmaksızın havârik-ı âdât ızhârına meşgûliyettir; ve kâmil hakkında dahi, hiç durmaksızın tecelliyât-ı mütevâride-i mütetâliye ile kendisinde rahmet-i hafiyye olan tecelliyât-ı gazabiyye haddine kadar tecellî vukū'udur. Binâenaleyh avâma, ni'metle mağrûr olmayıp muhasebe-i nefs etmek ve irtikāb-ı ma'sıyetten vazgeçmek lazımdır. Ve sâlike de, kendi hâline mağrûr olmayıp muhasebe-i nefs etmek ve âdâbı muhafaza eylemek lazımdır. Ve ârife dahi havârık-ı âdâta kudret ihsânına karşı şükür vacib olduğunu ve bu şükrün ihlâli, mertebe-i ulyâdan mertebe-i süflâya düşüreceğini mülâhaza etmek lâzımdır. Ve kâmile de, ulûm ve müşâhede her an teceddüd etmek için, himmetini âlî tutmak ve tecelliyâta kāni' olmamak ve هل من مزيد (Kâf, 50/30) ya'nî "Daha var mı?" na'rasını vurmak lâzımdır.

3082. Ey âlî-kadr, sana fakr u hastalık iyidir; zîrâ o tebessüm, kendi tuzağını döşer.

Ey himmeti yüksek ve kadri âlî olan sâlikim! Sülükünü itmâm edinceye kadar, senin için fukaralık iyidir; zîrâ henüz terbiye olmamış olan nefsin, âlet-i hevâ ve hevesât olan serveti bulamaz; ve eğer servetin varsa hastalık dahi iyidir. Çünkü vücudunda kudret olmadığı için yine hevâ ve hevesât-ı nefsâ- niyyeyi icrâya muktedir olamazsın. Eğer sıhhatin ve servetin yerinde olursa, bu mekr-i ilâhî muhakkak sûrette senin nefsine güzel bir tuzak kurmuş olur.